Walter Benjamin

Son Bakışta Aşk
Walter Benjamin
Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

10 Eylül 2014

  Editörün Notu:  Son Bakışta Aşk yazarı Walter Benjamin'in hayata bakışı "Kötümser, çileci bir bakış. Aynı zamanda bir inanç; miadını doldurmuş şeylerin etrafını saran halede, bu bir anlık ışımada, hakikatin belireceğine duyulan inanç; olağanüstü bir aydınlanma beklentisi, düşüncenin ufkunda birden belirecek bir mutluluk vaadi. "Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır," diyecektir Benjamin, "ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk." – Nurdan Gürbilek "

 

Nurdan Gürbilek
http://www.metis.com.tr

Benjamin Seçkisi'nin 3. basımı bu. 1993'te ilk yayımlanırken Türkçe'de pek az çevirisi vardı Benjamin'in. Yapıtına giriş niteliğinde en önemli ve tipik saydığımız metinleri biraraya getirmiş, 20. yüzyılın bizce en ilginç, en ilham verici düşünürünü tanıtmayı amaçlamıştık.

Son Bakışta Aşk'ın bugünkü okurları daha şanslı çünkü artık Pasajlar'la, Moskova Günlüğü'yle sürdürebilirler Benjamin okumayı.
"Walter Benjamin, geçmişi sonraki kuşaklara aktarılacak bir hazine olarak değil, bir enkaz olarak görüyordu. Kültürün sürekliliğini oluşturan değerleri değil; tüketilmiş, bir kenara atılmış nesneleri, kültürel artıkları toplamayı, "tarihin imgesini, tarihin en silik nesnelerinde bulmayı" amaçlıyordu. Maddi temelini yitirmelerine rağmen –tam da bu yüzden– çevrelerine son kez ışık saçan, bu ışığın aydınlığında bütün imkânlarıyla son bir kez beliriveren şeyler... Onu cezbeden bunlardı.

Kötümser, çileci bir bakış. Aynı zamanda bir inanç; miyadını doldurmuş şeylerin etrafını saran halede, bu bir anlık ışımada, hakikatin belireceğine duyulan inanç; olağanüstü bir aydınlanma beklentisi, düşüncenin ufkunda birden belirecek bir mutluluk vaadi. "Büyük şehir insanını büyüleyen aşktır," diyecektir Benjamin, "ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk." – Nurdan Gürbilek


"Tarih Kavramı Üzerine"den, s. 39-43
Kitaptan notlar- metis.com.tr

Angelus Novus - Paul Klee Hazırım kanat çırpmaya
"Dönsem," derim, "dönsem geriye"
Bir an daha kalırsam burada
Korkarım hiç dönemem diye.
– Gerhard Scholem, "Meleğin Selamı"

Klee'nin "Angelus Novus" adlı bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor: Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek... Ama Cennet'ten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey, bu fırtınadır…

Satranç oynayan bir otomattan çok söz edilmiştir. Rakibinin her hamlesine en doğru cevabı vererek oyunu mutlaka kazanan bir otomat. Ağzında nargilesi, geleneksel Türk giysileri içinde bir kukla, geniş bir masanın üstündeki satranç tahtasının başında otururdu. Yanlardaki aynalar, nereden bakılırsa bakılsın masanın altını boşmuş gibi gösteriyordu. Aslında aşağıda satranç ustası kambur bir cüce vardı; iplerle kuklanın kollarını oynatıyordu. Bu aygıtın bir de felsefi karşılığı düşünülebilir: "Tarihsel maddecilik" adlı kukla daima kazanacaktır. Her oyuncuyla çekinmeden karşılaşabilir, yeter ki, bugün besbelli şekilsiz bir cüceye dönmüş, zaten gözden uzak durması gereken teolojiyi hizmetine alsın

"İnsanın en dikkate değer özelliklerinden biri," diyor Lotze(1), "tek tek bunca bencilliğin yanı sıra, yaşadığı ânın yarına hepten kayıtsız kalmasıdır." "Düşününce görürüz ki, mutluluk imgemiz baştan başa, kendi varoluşumuzun bizi bir kere içine sürüklediği zamanın renklerini almıştır. Bizde imrenme duygusu uyandıracak mutluluk, sadece solumuş olduğumuz havada vardır; bazı insanlarla konuşabilirdik, bazı kadınlar kendilerini bize verebilirlerdi, orada... Başka bir deyişle, mutluluk imgemiz ayrılmaz biçimde kurtarma ve kurtarılma imgemizle birliktedir. Tarihin konusu olan geçmiş imgemiz için de böyledir bu. Geçmiş, gizli bir zaman dizini taşır; ona kurtulma kapısını açan budur. Eskileri kuşatmış olan havanın soluğu bize değip geçmez mi? Kulak verdiğimiz seslerde, artık susmuş olanların yankısı yok mudur? Kur yaptığımız kadınların tanımadıkları kızkardeşleri olmamış mıdır? Böyleyse eğer, bizimle geçmiş kuşaklar arasında gizli bir anlaşma var demektir: Bu dünyada bekleniyorduk biz. Daha önceki her kuşak gibi biz de zayıf bir Mesiyanik güçle donatılmışız, geçmişin üstünde hak iddia ettiği bir güç... Bu iddianın karşılığını vermek kolay değildir. Tarihsel maddeci bunun farkındadır.

III.

Olayları önemlerine göre ayırt etmeden sayıp döken vakanüvis, şu doğrudan yola çıkar: Hiçbir olay tarih için kaybolmuş sayılamaz. Oysa, ancak kurtulmuş bir insanlık geçmişine tümüyle sahip çıkabilir. Bu demektir ki, ancak kurtulmuş bir insanlık geçmişini bütün anlarıyla zikredebilir. Yaşanmış her an artık bir citation à l'ordre du jour'a(2) dönüşür. Bu, Hüküm Günü'dür.

IV.

Önce karnınızı tok, sırtınızı pek tutmaya bakın; Tanrı'nın Ülkesinin kapıları önünüzde kendiliğinden açılacaktır. – Hegel, 1807 Marx'dan feyz almış tarihçinin her zaman göz önünde tuttuğu sınıf mücadelesi, kaba ve maddi şeyler için yapılan bir mücadeledir. Bunlar olmadan incelmiş ve manevi şeyler de olamaz. Yine de sınıf mücadelesinde bu değerler, galibin payına düşen bir ganimet gibi çıkmaz ortaya. Umut, cesaret, mizah, kurnazlık ve azimkârlıkta hayat bulurlar. Geçmişin derinliklerine uzanır etkileri: Hâkim olanın her zaferini yeni baştan sorgularlar. Çiçeklerin yüzlerini güneşe dönmesi gibi, geçmiş de gizemli bir güneş tutkusunun verdiği şevkle, tarihin ufkunda yükselen güneşe uzanmak için çabalar. Tarihsel maddeci, bu göze görünmez dönüşümün farkında olmalıdır.

V.

Geçmişin gerçek imgesi uçucudur. Geçmiş ancak, bir daha görünmemek üzere kendini gösterdiği an, birden parlayıp aydınlanıveren bir resim olarak yakalanabilir. "Hakikat bizden kaçamaz": Gottfried Keller'in(3) bu sözleri, historisizmin tarih anlayışında, tarihsel maddeciliğin tam da darbe indireceği noktaya işaret ediyor. Çünkü geçmiş imgesi, onda kendini amaçlanmış olarak bulmayan her bugünle birlikte, yitip gitme tehdidi taşır; bu imge bir daha geri getirilemez. (Tarihçi geçmişe bakıp hararetle müjdeler verirken, belki de ağzını açtığı anda artık boşa konuşmaktadır.)(4)

VI.

Geçmişi tarihsel olarak kurmak "onu gerçekten olmuş olduğu gibi" tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir. Tarihsel maddeciliğin meselesi, tehlike ânında tarihsel öznenin karşısında beklenmedik bir şekilde beliriveren geçmiş imgesini alıkoymaktır. Geleneğin hem kendi varlığı, hem de onu devralanlar tehlikededir. Her ikisi de aynı tehdit altındadır: Hâkim sınıfın aleti durumuna düşmek. Geleneği, onu hükmü altına almak üzere olan konformizmin elinden çekip almak, her dönemde yeni baştan girişilmesi gereken bir çabadır. Mesih sadece kurtarıcı olarak değil, aynı zamanda Deccal'e boyun eğdirmek üzere gelir. Düşman kazanacak olursa, ölüler bile payını alacak bundan. Ancak bu endişeyi içinde duyan tarihçi, geçmişteki umut kıvılcımlarını alevlendirme yetisine sahiptir. Ve düşman kazanmaya devam ediyor hâlâ.

VII.

Düşünün karanlığı ve acı soğuğu Feryatların yankılandığı bu vadide – Brecht, Üç Kuruşluk Opera

Bir çağı yeniden yaşamak isteyen tarihçiye Fustel de Coulanges'ın(5) öğüdü, tarihin sonraki akışı hakkında bildiklerini tümüyle bir kenara bırakmasıdır. Tarihsel maddeciliğin karşısına aldığı yöntemin bundan iyi tanımı olamaz. Bu bir duygudaşlık, bir empati yöntemidir. Kaynağını acedia'da, atalette bulur; tarihin bir an parlayıp sönen gerçek imgesini yakalayıp sahiplenme umudunu taşımaz. Ortaçağ teologları bunu hüznün ilk nedeni sayarlardı. Bu duyguyu tanımış olan Flaubert şöyle yazıyor: "Peu de gens devineront combien il a fallu être triste pour ressusciter Carthage."(6) Historisist tarihçinin aslında kiminle duygudaş olduğu sorusu ortaya atıldığında, bu hüznün niteliği daha da açığa çıkar. Cevap belli: Galip gelenle! Hükmedenlerin hepsi de, kendilerinden önce galip gelmiş olanların mirasçısıdır. O halde galiple duygudaşlık, daima hükmedenlerin işine yarar. Tarihsel maddeci için bunun anlamı yeterince açıktır. Bu âna kadar hep galip gelenler, bugün hükmedenlerin altta kalanları çiğneyerek ilerlediği zafer alayında yerlerini alırlar. Her zamanki gibi ganimetler de alayla birlikte taşınır. Kültürel zenginlik denir bunlara. Ama tarihsel maddeci zafer alayını temkinli bakışlarla uzaktan izler. Çünkü bu kültürel zenginlikler, hiç istisnasız, dehşet duygusuna kapılmadan düşünülemeyecek bir kökene sahiptir. Varlıklarını sadece onları yaratan büyük dehaların çabalarına değil, aynı zamanda o çağda yaşamış adı sanı bilinmeyen insanların katlandığı külfetlere de borçludurlar. Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan. Bu yüzden tarihsel maddeci, kendini bundan olabildiğince uzak tutar. Kendine biçtiği görev, tarihin havını tersine taramaktır.

VIII.

Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız "olağanüstü hal" istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hali yaratmak bize düşen bir görevdir. Böylece, faşizme karşı mücadelede daha iyi bir konuma ulaşacağız. Faşizm, talihini biraz da, hasımlarının ilerleme adına onu tarihsel bir norm gibi görmelerine borçludur. Yirminci yüzyılda bu yaşadıklarımızın "hâlâ" nasıl mümkün olduğuna şaşmak, felsefi bir bakış değildir. Bu şaşkınlık bizi, herhangi bir bilgiye de götürmez, tek bir bilgi hariç tabii: Kaynağındaki tarih anlayışının iler tutar tarafı olmadığı.

 

Ceylan Koryürek, “Benjamin ve çocuk”
Cumhuriyet Kitap, 6 Eylül 2001

www.metiskitap.com

Walter Benjamin baskı ve sömürüye karşı ezilenlerin sözcüsü, burjuvaziye karşı, Marx'a yakın, Nazi baskısından Paris'te yaşar. İktidara muhalif yazılar yazar, 26 Eylül 1940'da İspanya sınırında Gestapo'ya yakalanmamak için intihar eder.

Yaşamı boyunca sınıf mücadelesi içinde tarihle ilgilenir; ayrıntılara sızmış sosyalist düşünceyle yazar. "Ne var ki, geçmişe doğru bu sıçrayıp, kuralları hâkim sınıfın koyduğu bir arenada gerçekleşir. Aynı hamle, tarihin geniş ufkunda diyalektik bir nitelik kazanır. İşte Marx devriminden bunu anlıyordu" der.

Walter Benjamin şair arkadaşı Heine'nin intiharından, yitişten hemen sonra belki de yaşamı yumuşatmak için Hölderlin'in iki şiiri üzerine bir makale yazar. Hölderlin platonik ve imkânsız bir aşkın pençesinde, doğayla bütünleşerek coşku fışkıran eserler yazmıştır. Çok çabuk sevinen ve kırılan bir ruh belki de aşk onu böylesine çocuklaştırmıştı. Walter Benjamin'in keskin gözleri Hölderlin'deki çocuğu görmüştü. Neden pedagojiyle ilgilenmişti? Geçmişe çevrilen bir bakışı belki de yaşamı boyunca çocuk gözlerindeki ışığı, yüreğe işleyen saf duyguyu aramıştı. Walter BenjaminÇocuklar, Gençlik ve Eğitim Üzerine adlı kitabında yazdığı makalelerde çocukların ilklerini incelemiş, deneyimle harmanlanmış ilginç bir kitap.

Paylaşmanın ilk tohumları

Walter Benjamin için, 18. yüzyıl çocuk kitapları çekiciliğini korur, taş baskılardaki el işçiliği, ilkel oluşlarındaki güzellik, ince işlenmiş bakıra oyulmuş metinler, ipleri çekilince değişik görüntü verenlerle, ışıkla oynaşan saydam renkli kitaplar. henüz filizlenmeye başlamış ruh, saf bir yürek neler düşler kitaplara bakarken, neler algılar? "Bir anda sözcükler kostümlere bürünürler ve bir el işaretiyle, savaşlara, aşk sahnelerine ya da dalaşmalara dönüşürler" (s. 51). çocuk kitaplarla arayışın kapısını açınca kapılar, yaşamdan süzülen renkler, cılız bir umuda sevinçli gülümsemelerdir. geçmiş ve gelecek yoktur anı yaşar, çocuk uykudaki tatlı rüyalar gibi masalların içine düşer, o masallar gelecekte hiç unutulmaz, yaşamayı umut eder.

Walter Benjamin, çocuk kitaplığı kuran Hobrecker için "–çocuk kitapları– keşfetmeyi, ancak çocukların bu sevincine sadık kalmış olan biri başarabilir" der (s. 43). İnsana değişik yaşantı zenginliğini kitaplar verir, sığınış mutlandırıcı bir sürgündür.

Oyuncaklar, düşlere kan veren yaşama dair ilk adımlar, paylaşmanın ilk tohumlarıdır "Alışılmadık oyunla girer yaşama" (s. 74). Çocuk ruhu balta girmemiş orman, öğrenmeye açlık duyarlılık içindedir. Yanıtını bekler soruların.

Bir oyuncak sergisinde neler bulunur? Eskiye karnaval geçidi. "Şekerden yapılmış" (s. 59) yiten bir bebekten küçük bir pusula.

"Tüm haftalığını seninle
harcadım dans ede ede"

18. ve 19. yüzyıl oyuncak dolabından görüntüler, tavan arasındaki geçmişin üzerine sindiği oyuncaklar, kurşun askerler "ev işletmeleri"nden kuklalar, tahta ve dökme bebekler.

Walter Benjamin'in gözlediği, yetişkinlerin de bu sergiye çok fazla ilgi göstermesiydi. "Elbette oynamak her zaman özgürleşmek olarak kalır" (s. 62) oyunlarda serüven yaşar, yinelemek mutluluk verir.

Çocuk bağlı bulunduğu sınıfın etkisi ile yetişir, ortak paylaşımda her zaman rol oynar "Çocuk kolektifine gözünü dört açarak bakmak, işçi sınıfının ayrıcalığıdır. Bu kolektiften yayılan enerjiler sadece şiddetli olanlar değil, aynı zamanda güncel olanlardır" (s. 85). Walter Benjamin insanlar arasındaki sınıf farklarının çocuklar üzerindeki etkisini inceler. Okul çağlarından üniversite yıllarına dek özgür düşüncenin olmadığı bir eğitim ortamında eğitici ve çocuk, kısır döngü içinde boyunduruk altındadır. "Komünist inanca göre eğitim, mevcut çevrenin devrimci hedeflerin hizmetinde sonuna dek değerlendirilmesidir" (s. 91). Yarın enerjisini devrimci düşünceyle alır, ilerlemenin kaynağıdır.

An bir salıncak, geçmiş şimdi ve gelecek. Şimdi yaşanıyorsa eğer bir an sonrası anı. Kaçışsız sığınış bellekte çakan şimşekler, geçmişin dokunulmazlığı, kışkırtan yitiş. Gençlikteki yaşamın cömertliği, seçenekleri sunuşu, örseleniş, hakedişler karşısındaki cimrilik, kümelenmiş kalabalıklardaki ruha yapışan sürgün duygusu. "Yetişkin çoktan her şeyi yaşamıştır; gençliği idealleri, umutları, kadını. Hepsi birer yanılsama çıkmıştır" (s. 17).

"Yaşam öğretir." ilişkilerdeki yankılanan kimsesizlik, masal bitmiş geçmişle şimdinin arasındaki uçurum, tüm görkemiyle ayaklar altındadır. Soluğu kesilen yaşayan anımsamalar, yolu gösteren orta yaşa eşlik eden deneyimdir. Deneyim "dar görüşlünün incili" (s. 18) yaşam "umarsız ve anlamsız" (s. 18). Ateşi yanan arzudur, buz gibi bir maskeye saklar kendini, bilir ki aynasında acı vardır. Vazgeçilen görmezden gelinen kendini kefenlemiş bir yaşam. Walter Benjamin için deneyim, cesaret ve düşünceyle harmanlanınca çabaya ve ümide dönüşür, ileriye doğru yürür. Hiçbir zaman düşüncesi başıboş değildir; yaşam sürekli çabadır.

"Max von Boeh'in Kuklalar ve Kukla Oyunları adlı eseri üzerine eleştirisel yorumlar"ında (s. 97) Walter Benjamin gerçeğin gözüyle oyunun yaşama uyarlanış biçimini anlatır. İlklerin yaşandığı çocukluk yılları, "aşk ve oyun" (s. 98) döngüsü yetişkinde de devam eder. Etrafındaki dünya, yanılsamalar, çelişkili yüzler, ipleri geren coşkuyla fışkıran düşünceler, ok yaydan fırlamış oyun başlamıştır.

Kuklacı "Onu eline alır almaz ondan esinlenmiş görünür, onunla uzaklara bakan bir büyücüye benzer" (s. 102). Görüntüler masala uyar, ölçüsü olmayan gerçek sevgi, yanılsama boşuna sevinçtir. "Azmış kudurmuş arzunun ta kendisi ve arzunun nesnesi de kukladır. Ya da, ceset mi demeli?" (s. 98). Yalnız bir dans arzunun iç çekişleri, saplantısı ümidi yaratır, yavaş yavaş zehirleyen ölüm, kukla ışığı sönmüş bir yıldızdır. Tutkudur Eros'un yönü, kuklacının kibiri gözalıcı, oysa onu kuklacı yapan kukladır.

Walter Benjamin "Tek yön" (s. 75) adı altındaki anlatılarında "Şans tekerleğini" (s. 75) döndüren çocuğun değişik hallerini farklı dünyalara filiz veren imgelere dayanarak, tadına doyum olmaz çekicilikte anlatıyor.

Okul çağına gilen "Kıskançlıkla özlenen" (s. 76) okul kitaplığından "Sonunda kendisine düşen" (s. 76) bir kitapla nasıl ilişki kurar çocuk? Henüz masaya zor uzanan elleriyle sayfaları karıştırır, kitapla beraber yaşamaya da başlar. Kendinden hikâyeleri de katar okuduklarına, harfler şekillere soluklara dönüşür. Bambaşka zengin bir yaşamla, kitapla soluklanır, her şey ellerinin altında ruhunda yaşanacak ne çok macera vardır Walter Benjamin bu yüzden "Çocuk yetişkinden daha iç içe, kitabın kişileriyle" (s. 77) düşüncesini taşıyordu.

Okul yolunda ilk "Geç kaldın"lar (s. 77) ömür boyunca yaşanan bir duygu, bekleyiş ve geç kalış yaşamın çelişen yüzü, tik taklar ayak sesleri ve zamana karşı duyulan sorumluluk.
***
Koleksiyon sonrasızlığa somut kanıtlar, üzerine sinen soluklar, teni artık kuşatmayan bir giysi, yaşamayan anımsamalar, kara kutular, bir kıyımdan arka kalanlardan; eski bir iz.

"Kibir, yalnızlık, yaşama küskünlük-kültürlü ve mutlandırıcı koleksiyoncu doğasının karanlık yüzü budur" (s. 42). Sis perdesi içinde koleksiyoncu bir başka zamana düşer ötelere gider, başkalarından sinmiş soluklar, yansımalardır onu yaşatan, tende kucaklaşmanın kargaşasını yaşamaz. "Koparılmış her çiçek ve yakalanmış her kelebek kendisi için bir koleksiyonun başlangıcı olmuş" (s. 78) çiçek toplayan çocuk yakalanmış kelebek ölüme tanıklıktır.
***
"Erzak dolabının kapısı daha aralanırken uzanıyor eli" (s. 78). Başlangıç ilkler, dokunuş, tat alma, tutkuyla suç ortaklığı, aşkın pençesindeki uysallık. "Her şeyin ebedi tekrar"ına (s. 78) inanan yazar için süzgeçten geçenler ilk kez gibi tutkuyla yaşanabilirdi. Yaşam panayırında binişler, inişler, kavuşmalar "Atlı Karıncaya Binen Çocuk" (s. 78) kesin bir göz insanın bütün hallerini görebilirdin.


Walter Benjamin’den Aforizmalar
http://izdiham.com/

ayraç İkna etmek kısırdır.
ayraçEser tasarımın ölü maskıdır.
ayraç Eleştiri, doğru mesafede durma işidir.
ayraç Armağanlar verilen insanı şoka uğratmalı.
ayraç Veda edenin sevilmesi ne kadar daha kolaydır.
ayraç Mutlu olmak, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmektir.
ayraç Yakınlık duyduğunuz biri öldüğü zaman, bunu izleyen aylarda öyle şeyler oluyor ki, sanki onun uzakta oluşu sayesinde varolabildiğini düşünüyoruz.
ayraç İyi bir nesir üzerinde çalışmanın üç aşaması vardır: yazının bestelendiği bir müziksel, yapıldığı bir mimari ve sonunda, örüldüğü bir dokusal aşama.
ayraç Düşünsel akımlar öyle bir dik yamaç oluştururlar ki bazen, eleştirmen bunun üzerinde kendi enerji santralini kurabilir.
ayraç Dil şeylerin dilsel özünü iletir. Ancak bunun en açık ifadesi dilin kendisidir. O halde, “Dil neyi iletir?” sorusunun yanıtı “her dil kendini iletir” şeklindedir
ayraç. Şeylerin dilsel özü dilleridir; insana uygulanması durumunda bu önerme şu anlama gelir: İnsanın dilsel özü dilidir. Bu, insanın dilsel özünü dilinde iletir demektir. Ne var ki dili sözcüklerde dillenir. Yani insan kendi tinsel özünü tüm diğer şeyleri adlandırarak iletir.
ayraç İnsan kendisini Tanrı’ya, doğaya verdiği adlarla ve kendi türüne verdiği özel adlarla iletir. Doğayı adlandırırken ondan aldığı iletime kulak verir; çünkü tüm doğa adsız ve dilsiz bir dille, Tanrı’nın yaratıcı kelamından arta kalmış dille doludur. Doğanın dili, her nöbetçinin bir sonrakine kendi dilinde ilettiği gizli bir parolaya benzer, ama parolanın içeriği nöbetçinin dilinin kendisidir. Bütün yüksek diller aşağıdakilerin bir çevirisidir, ta ki bu dilsel devinimin birliği olan Tanrı kelamı bütün berraklığıyla görünene kadar.
ayraç “Berlin’de hiç sokakta yatmadım. Günbatımı ve tan vaktini gördüm, ama ikisi arasında kendime gidecek bir yer buldum. Yalnızca yoksulluk ya da kötülüğün, şehri kendilerine karanlıktan gün ağarana kadar dolaşılacak bir manzaraya dönüştürdüğü insanlar, ancak onlar şehrin benden esirgenmiş bilgisine sahip…”

ayraç (Berlin Günlüğü’nden)

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!