Orhan Pamuk

Saf ve Düşünceli Romacı

Orhan Pamuk

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

01.02.2012

 


 

Editörün Notu: Pamuk 2009-10 eğitim yılında Harvard Üniversitesinde verdiği yedi konferansta Schiller'in aynı adlı şiirinden yola çıkarak roman sanatını, hem yazar hem de okur açısından irdelemiş daha sonra bu  çalışmasını aynı ad altında kitaplaştırmıştır.  Saf romancıyı naif, çocuksu, içinden geldiği gibi yazan, konuyu aklımıza resimlerle  aktaran romancı olarak tanımlarken; düşünceli romancıyı da doğadan uzak düşmüş kendi içine kapanmış, romanın teknik yapısını kendisine dert edinen, ahlâkî meseleleri olan bir yazar olarak çizmiştir.  Pamuk'a göre her iki tanımlamayı da içinde  barındıran yazar başarılı olacaktır.

Orhan Pamuk ile söyleşi videosu:  http://youtu.be/hASdwrDuqZM


 

"Schiller'den Orhan Pamuk'a 'Saf ve Düşünceli Edebiyat'..."
 

Prof. Dr. Onur Bilge KULA
Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi
(cumhuriyet kitap-24.11.2011)

'Saf ve Düşünceli Romancı', Schiller'in aynı adlı yazısının, Orhan Pamuk tarafından derin ve içten bir kavrayışla nasıl muhteşem bir tarzda yazınsal üretime dönüştürüldüğünün bir kanıtıdır. Bunun ötesinde, zengin içeriğinden ötürü, bir okur, özellikle de bir edebiyat bilimci için bulunmaz bir hazinedir. Bu kitap, Orhan Pamuk'un yazar olarak dünya ölçeğinde ulaştığı yazınsal başarısının rastlantı olmadığını, romancılığını büyük emekle ve sağlam felsefi temeller üzerine kurduğunu da ortaya koymaktadır.

Orhan Pamuk, 'Saf ve Düşünceli Romancı' adlı son kitabında meraklı okurlar kadar, edebiyat bilimcileri de çok yakından ilgilendiren veya ilgilendirmesi gereken estetik düşünsel birikiminin başlıca kaynaklarını ve okuma, özellikle de yazma serüvenini betimlemiştir. Kitabın adının esin kaynağı, Alman filozof-yazar-şair-tarihçi Friedrich Schiller'in aynı adı taşıyan yapıtıdır.

Pamuk'a Göre, 'Saf ve Düşünceli Yazar'

"Orhan Pamuk, 'Saf ve Düşünceli Romancı'da romancılığının gelişimini, Schiller'in 'Saf ve Duygulu Şiir/Edebiyat' adlı yapıtının kalıcı olarak etkilediğini dile getirmiştir.  Aynı zamanda kendisine yöneltilen 'Siz nasıl bir yazarsınız?' sorusunun yanıtı da olan 'Saf ve Düşünceli Romancı'yı okuyanlar, Orhan Pamuk'un Schiller'in anılan yapıtını 'bundan otuz yıl' önce derinlemesine irdelediğini, kuramsal bakımdan içselleştirdiğini ve edimsel olarak yazınsal üretimine yansıttığını görecektir.

Orhan Pamuk, 'Saf ve Düşünceli Romancı'nın 'Roman Okurken Kafamızda Neler Olup Biter' bölümünde 'roman yazmanın (ve okumanın) yapay bir yanı olmasını sorun etmeme', bir başka deyişle, yapaylığı doğallık olarak duyumsama tavrını 'saflık' olarak tanımlamıştır. Buna karşın, 'roman okurken ve yazarken metnin yapaylığını ve gerçekliğe ulaşmamasını' düşünmenin konusu yapma, bir başka deyişle, yazınsal metnin kurgusallığını düşünümleme tavrını ise 'düşüncelilik' olarak nitelendirmiştir. Romancılık, Pamuk'a göre, 'aynı anda hem saf hem de düşünceli olma işidir.' Bu ayrımı, 'ilk defa' 1795'te Friedrich Schiller, yukarıda anılan yapıtında dile getirmiş, Pamuk da benimsemiştir.

Pamuk, her okuyuşunda kendisinde 'büyük hayranlık' uyandıran Schiller'in söz konusu yapıtına dayanarak, saflığı, 'çocuksuluk, doğal yalınlık, doğayla iç-içelik, doğallık'; düşünceliliği ise, 'kendi duygu ve düşüncelerine fazlaca kapılmış zihin durumu' olarak tanımlamıştır. Pamuk'un değerlendirmesi uyarınca, 'saf' yazar/şair, yazınsal ürünü üzerine, 'sözlerinin düşünsel ve ahlaki sonuçları' üzerine kafa yormaz; başkalarının düşüncelerine ve yargılarına aldırmaz. Onun en belirleyici özelliklerinden biri, 'sözlerinin, kelimelerinin, şiirinin genel manzarayı kavrayacağından, onu temsil edeceğinden, dünyayı yeterince ve hakkıyla tasvir edip, anlamını ortaya çıkaracağından hiç kuşku duymamasıdır.'

Orhan Pamuk'un aktarımına göre, Schiller'in 'duygusal ya da düşünceli şair' diye adlandırdığı şair/yazar, 'her şeyden önce bu konuda huzursuzdur: Kelimelerinin gerçekliği kavrayacağından, ona ulaşacağından, sözlerinin istediği anlamı taşımasından' Bu yüzden de yazdığı şiirin fazlasıyla bilincinde, kullandığı yöntemlerin, tekniklerin yapaylığının farkındadır.' Saf şair/yazar, 'kendisinin dünyayı algılamasıyla, dünyanın kendisi arasında fazla ayrım yapmaz.' Oysa düşünceli yazar/şair, öz algılarından kuşkulanır. 'Dahası algıladığı şeyi şiirleştirirken eğitici, ahlaki, düşünsel ilkelerle dertlenir.'

'Kar' adlı romanının kahramanı Ka'ya Schiller etkisinde şiirler yazdırttığını belirten Orhan Pamuk'un da çok yerinde vurguladığı gibi, Schiller'in bu yapıtı, aynı zamanda Aydınlanma'nın yazınsal üretimi sınırlandıran 'kurallı şiir' (Regelpoetik) anlayışına karşı yazılmış 'romantik' bir bildirgedir. Schiller, estetik ve edebiyat üzerine kaleme aldığı bu yapıtı ve estetik hakkındaki diğer yazılarıyla, hem Kant estetiğini eleştirmiş hem de edebiyatın boyutlanmasını ve derinleşmesini sağlayarak, dramanın, özellikle de roman türünün başatlaşmasına ortam hazırlamıştır. Bunların ötesinde, Kant estetiğini çürütmeyi amaçlayan ve felsefesini nerdeyse tümüyle estetik üzerine kuran Hegel'e de öncülük etmiştir.

Schiller'e Göre, 'Saf ve Duygulu Edebiyat'

Okuyucuya bir karşılaştırma olanağı sağlamak amacıyla, Orhan Pamuk'un açımlamalarını, Schiller'in 'saf' ve 'düşünceli/duygulu' kavramlarına ilişkin görüşleriyle karşılaştırmak istiyorum. Friedrich Schiller'in 'Saf ve Duygulu Şiir/Edebiyat' adlı yapıtında tasarımladığı 'saf' ve 'duygulu/düşünceli' şair/edebiyatçı şu özellikleri taşımalıdır: 'Saf' şair/yazar, 'yapay ilişkilerde ve durumlarda yalın doğayı veya doğal etkileri duyumsama yeterliliği' taşır. Yalın doğayı duyumsamayabilmek için, insan 'saf/naif' olmalıdır. Saf, 'doğanın sanat ile karşıtlık içinde olduğunu ve doğanın bundan utandığını' sanarak, doğayı 'saf olana' dönüştürür. 'Saf'ın doğadan hoşlanması, 'estetik beğenme değil, ahlaksal beğenmedir'; çünkü bu hoşlanma veya beğenme, bakma sonucu ortaya çıkmamakta, 'bir ide tarafından aktarılmaktadır'.

Ayrıca, bu hoşlanma/beğenme, 'kendisini asla biçimin güzelliğine göre ayarlamaz.' Doğal nesneler sevilmez; sevilen şey, 'onların açıkladıkları idedir.' Söz konusu nesnelerde sevilen şey, 'dingin yaratan yaşam, onun kendi gücünden türettiği dingin ekinleşme, kendi öz yasalarına göre var-oluş ve kendisiyle ebedi birliktir.'

Schiller'in anlatımıyla, 'biz daha önce ne idiysek, onlar odur; onlar, bizim yeniden olmamız gereken şeylerdir'; çünkü 'biz, onlar gibi, doğaydık.' Bizim yaratımımız olan ve bizi doğadan uzaklaştıran kültür, bizi 'akıl ve özgürlük yolunda doğaya geri götürmelidir.' Bir başka deyişle, onlar, aynı zamanda 'bizim için sürekli en değerli şey olarak kalan yitik çocukluğumuzun' anlatımıdır. Bizi 'hüzünle doldurmalarının nedeni, budur.' Bunun yanı sıra, onlar, 'idealdeki en yüksek yetkinleşmemizin anlatımıdır.' Bizi 'yüce bir duygulanıma salan budur.'

İnsanı onlardan ayıran yön, insanın 'tanrısallık' özelliği taşımasıdır. İnsan, 'özgürdür'; doğal nesneler, 'gereklidir'; insan 'değişir'; onlar 'aynı kalır.' İnsan kendisinin yitirdiği şeyi 'doğal nesnelerde görür.' İnsan, 'hiçbir zaman ulaşmayacağı bitimsiz bir ilerlemeye yaklaşmaya veya onu umut etmeye uğraşır.' İnsanın bu önemli ayrıcalığı, 'akıl ile donatılmamış, çocukluğu olmayan doğal nesnelerde yoktur.' Bu nedenledir ki, onlar 'bize bir ide olarak insanlığımızın en tatlı hazzını sağlarlar.'

Doğanın yalınlığı ve gerçekliği, en azından 'ide olarak o yöne doğru sürükler.' 'Doğaya duyarlılık', çok daha tikel ve 'en tümel olarak' insan ile sıkı bir ilişki içinde olan ve insanın 'kendisine ve içindeki doğasızlığa geri bakmasına yol açan söz konusu nesnelerin özendirmesiyle' ortaya çıkar. Bu durum, örneğin, 'çocuklarda ve çocuksu halklarda' sık görülür.

Schiller'e göre, insan, 'gücünün yüksekliği ve eksiksizliği' nedeniyle çocuğa yüksekten bakmaz; 'edindiği belirlenimin sınırlılığı' dolayısıyla 'çocuktaki sınırsız belirlenebilirlik ve katıksız masumiyet' nedeniyle aşağıdan yukarıya doğru bakar. Çocukta 'yeti ve belirlenim', yetişkin insandaysa çocuğun yeti ve belirleniminin gerisinde kalan 'doyum' başattır. Bu yüzden, çocuk, 'gerçekleştirilemeyen ülkünün değil, terk edilen idealin anımsanmasıdır.'

'Saf öğe' için, safın belirginleşmesi için, 'doğanın sanata üstün gelmesi gerekir.' Bu üstünlüğün 'bilgisi ve istencine karşın veya onun tüm bilinciyle' olması gerekir.

Schiller'in çözümlemesi uyarınca, ilk durumda söz konusu olan 'sürprizin/şaşır(t)manın saflığıdır' ve bu saflık 'eğlendirir'; diğerindeyse 'zihniyetin saflığıdır ve bu duygulandırır.' Orhan Pamuk'un içindeki 'saf romancı ile düşünceli romancı arasında bir denge bulmaya çalıştığı yolundaki sözleri, bu bağlamda değerlendirilebilir. Schiller'e dönelim: Çocukların 'eylemleri ve konuşmaları', onların 'sanata ilişkin yetersizlikleri anımsanmadığı ve onların doğallığının yapaylıkla karşıtlık oluşturduğu düşünüldüğü sürece', insana 'saf olanın katıksız izlenimini' verir. 'Saf olan, artık beklenmediği yerde çocuksuluktur ve bu yüzden gerçek çocukluk' belirtisi sayılamaz.

Schiller'in değerlendirmesine göre, 'hem sürprizin hem de zihniyetin saflığı açısından doğa haklı, sanat haksız olmak zorundadır.' Ancak böyle bir belirlenim sayesinde 'saf olanın kavramı tümlenir.' Duygusal tepki doğadır; bunun yanı sıra, 'terbiye kuralları yapay bir şeydir.' Duygusal tepkinin, 'yapaycılığa, yanlış terbiyeye, saptırtmaya üstün gelmesi, 'saf' olarak adlandırılmalıdır.'

Şaşırmanın saf öğesi/yönü, yalnızca insana, 'hem de bu anda artık katıksız ve masum doğa olmayan insana' uygun düşer. Bu saf öğe, 'doğanın kendi eliyle yaptığıyla uyuşmayan bir istenç gerektirir.' Böyle bir kişi, 'aklı başına geldiğinde, kendisinden korkacaktır'; buna karşın, saf zihniyetli olansa 'insanlara, onların şaşmasına şaşıracaktır.'

Fakat burada da 'sahteliğin örtüsünün içinden görünen doğanın hakikiliği' söz konusu olduğundan 'daha yüksek türden bir hoşnutluk, insanı yakalamış olmadan duyulan buruk bir sevinç ile ilişkilenir'; çünkü 'yapaycılık yerine doğa(llık) ve hile yerine hakikat her zaman saygı uyandırır.' Sürprizin/şaşırmanın saf yönlerinden 'ahlaki bir karakterden duyulmayan gerçek bir ahlaki zevk' duyulmasının nedeni budur. Sürprizin saflığı söz konusu olduğunda, 'her zaman doğaya saygı duyarız'; çünkü 'gerçekliğe saygı duymak zorundayız.' Zihniyetin saflığındaysa, 'kişiye saygı duyarız'.

Kime Saf Denir?

Peki, kime 'saf' denir? Schiller bu soruyu şöyle yanıtlar: 'Şeylere ilişkin yargılarında, o şeylerin yapay olarak oluşturulmuş ve aranmış ilişkilerini görmezden gelen ve salt yalın doğaya tutunan' insana saf zihniyetli denilir. Saflık, doğanın egemen olduğu ve doğal durumların davranışları belirlediği yaşam ortamlarının ürünüdür. Deneyimsiz bir insan, 'kendisini aldatan birisine karşı davranışını ustaca gizlemeyi bilen' bir insana 'sırlarını anlatsa' ve 'dürüstlüğü' nedeniyle kendisini aldatana 'kendisine zarar verme' fırsatı verse, bu tür insana da 'saf' denir. 'Böyle bir insana 'güleriz'; ancak 'onu takdir ederiz'; çünkü 'başkasına duyduğu güven, onun öz zihniyetinin doğruluğundan kaynaklanır.'

Schiller'in açımlaması uyarınca, 'düşünce tarzının saflığı (veya saf yönleri) hiçbir zaman ahlaken bozuma uğramış insanların bir özelliği olamaz'; bu özellik, 'çocuklara ve çocuksu zihniyetli insanlara' özgüdür. Bunlar, 'bu büyük dünyanın yapaylaştırılmış koşulları altında saf davranır ve düşünürler; kendi güzel insanlıklarından dolayı, bozuma uğramış bir dünyayla uğraşmak zorunda olduklarını unuturlar. Kralların saraylarında bile çobanların dünyasında rastlanılan bir içtenlik ve masumiyetle davranırlar.'

Schiller'e göre, her hakiki 'dahi' saf olmak zorundadır; saf değilse, dahi değildir. Onu dahi yapan etmen, 'saflık'tır. Dahi, 'entelektüel olanda ve estetik olanda ne ise, ahlaksal olanda da o olmalıdır.' Dahi, 'en karmaşık görevleri iddiasız bir basitlik ve hafiflik ile çözmek zorundadır.' Ancak böylece yalınlık sayesinde karmaşık sanatın üstesinden gelerek, 'kendisini dahi olarak meşrulaştırabilir.' Dahi, 'bilinen ilkelere göre değil, akla düşmeler ve duygularla davranır'; onun akla düşmeleri, 'tanrı vergileridir; duyguları bütün zamanlar ve bütün cinsler için geçerli yasalarıdır.' Dahi, 'yapıtlarına yansıttığı çocuksu karakterini, kendi özel yaşamında ve törelerinde de gösterir.' Dahi 'utangaçtır; çünkü doğa her zaman utangaçtır.' Dahi her zaman 'kendisi için bir sır olarak kaldığı için, alçakgönüllüdür, hatta aptaldır; ancak yürüdüğü yolun tehlikelerini bilmediği için korkusuzdur.' Öte yandan 'Dehalarıyla büyük olan büyük devlet adamları ve komutanlar da saf karakterlidirler.'

Schiller'in deyişiyle, saf düşünce tarzından doğal olarak 'sözcüklerde ve devinimlerde saf bir anlatım' doğar ve bu saf anlatım, 'zarafetin en önemli öğesidir.' Dahi, bu saf zariflik ile 'en yüce, en derin düşüncelerini dile getirir.'

Schiller'in açımlaması uyarınca, toplumsal yaşamda düşünsel yalınlıktan uzaklaşıldıkça, baştan çıkarıcı imgelem gücü, etkinleşir. Ayrıca, 'her türlü eğriliği ve her türlü görünüşü hor gören doğal dürüstlük' ile bağlantılı olan 'uzlaşımsal yasaların' bilinmemesi, 'ilişkilerde anlatımın saf yönlerini' ortaya çıkarır. Anlatımın saf yönleri, şeyleri, 'asıl adlarıyla ve en kısa yoldan adlandırmak yerine, ya hiç ya da yapay olarak' dile getirilmesinden kaynaklanır; çocukların 'alışılmış anlatımları' bu türdendir. Bu anlatımlar, 'törelerle karşıtlıklarından ötürü gülmeye yol açar.'

Zihniyetin saf yönleri de 'doğaya bağımlı olmayan varlık olan insana' özgü sayılabilir. Böyle olmasına karşın, 'katıksız doğa', insan davranışlarına yansır; fakat 'şiirleştiren imgelem gücünün bir etkisiyle', saf yönler, 'akla uygun olandan, akıl dışı olana aktarılır.' İnsan böylece çoğunlukla 'istence karşın bir hayvana, bir manzaraya, bir yapıya, kısacası doğaya saf bir karakter yükler.' Doğa, insana mutluluk ve yetkinlik duygusu verir.

Kendi yapay ortamından çıkan insan, karşısında 'büyük dinginliği', 'saf güzelliği, çocuksu masumiyeti ve yalınlığı'yla içindeki doğayı bulur. Bu imge ve duygu, insanın 'muhteşem insanlığı'nın değerine uygundur. Bu tür insan, doğayla başka bir şeyi değişmemeli, onu 'içine almalı' ve doğanın 'bitimsiz üstünlüğünü' kendi 'önceliği' ile bütünleştirmeye ve bu ikisinden 'tanrısalı' üretmeye uğraşmalıdır. Bu uğraş, tıpkı Orhan Pamuk'un yaptığı gibi, safı düşünceliye dönüştürür ve ikisini bütünleştirir.

Sanat, insana 'yürüme ve idealin ateşi için gerekli güveni ve cesareti toparlama olanağı verir.' İnsan kalbinde 'yaşamın akıntıları içinde kolayca sönüp giden' idealin ateşini yeniden yakar.

Daha önce yaşayanların gerisinde kalmamızın nedeni, 'doğayı insanlığın dışında, ruhsuz dünyada, kendi hakikati içinde' görmemizdir. 'İlişkilerimiz, durumlarımız ve törelerimizin doğa karşıtlığı', bizi, 'aynı kaynaklandığı ahlaki yeti gibi, satın alınamaz ve ortadan kaldırılamaz bir şekilde bütün kalplerde yatan uyanmakta olan hakikat ve yalınlık güdüsüne, fiziksel dünyada bir doyum yaratmaya itmektedir.' Böyle bir doyum, 'ahlaki dünyada' söz konusu değildir. Bu nedenle, doğaya bağlanma duygusu ile çocuksu masumiyet duygusu yakın akrabadır. 'Çocukluğumuz, kültürlenmiş insanlık içinde hâlâ rastladığımız, biricik parçalanmamış doğadır.'

Schiller'in söyleyişiyle, 'bizim doğa duygumuz, hastanın sağlığı duyumsamasına benzer.' Doğa, zamanla 'deneyim ve özne olarak insansal yaşamdan yok olmaya başlamasına' koşut olarak 'ide olarak, nesne/konu olarak yazarlar/şairler dünyasında' belirmeye başlamıştır. 'Saflık' olgusu, 'doğa olmayan doğa ve ona ilişkin düşünümü' ilerleten toplumu 'en güçlü biçimde duygulandırmıştır.'

Duygulu/Düşünceli Şair/Yazar Kimdir?

Schiller'e göre, 'safı duyumsama ve ona ilgi, ahlaksal ve estetik bozulmanın' başlamasından öncedir. Örneğin, Horaz, 'kültürlenmiş ve bozuma uğramış dünya çağının şairidir'; 'dingin bahtiyarlığı' öven bu şair, 'duygulu/içli edebiyat türünün hakiki kurucusu' olarak adlandırılabilir. Ayrıca, Horaz 'duygulu edebiyat geleneğinde henüz aşılamamış bir örnektir.'

Schiller'in açımlaması uyarınca, şairler, 'kavramları gereği, doğanın koruyucularıdır'; onlar 'ya doğa olacaklar ya da yitirilen doğayı arayacaklardır.' Buradan 'edebiyatın bütün alanının tüketildiği ve ölçüldüğü birbirinden tümüyle farklı iki edebiyat tarzı kaynaklanır.' İçinde geliştikleri zamanın yapısal özelliklerine göre, 'gerçek şair olan bütün şairler/yazıncılar veya rastlantısal durumlarının ve genel kültürlerinin geçici ruh hallerini etkilemesine fırsat verenler', Schiller'in öbeklendirmesine göre, 'ya saflara ya da duygulu olanlara ait olacaklardır.' Orhan Pamuk ise, kendi anlatımıyla, bu ikisini romancı kişiliğinde uyumlulaştırmaya uğraşmaktadır.

Schiller'in belirlemesi uyarınca, 'saf ve tinsel bakımdan zengin bir gençlik dünyasının' şairi/yazıncısı ve 'yapay kültür çağında' saf şaire en fazla yaklaşanı, 'bakire Diana gibi sert ve katıdır'; bu tür bir şair, 'her türlü gizlilikten yoksun olarak kendisini arayan kalpten ve kendisini sarmak isteyen arzudan kaçar.' Dünya denilen binanın arkasında duran bir tanrı gibi, 'yapıtının gerisinde durur; o yapıttır; yapıt odur; onu sormak için', insan, 'ilkine değer olmamalıdır veya ilki kadar güçlü olmalı veya ilkine doymuş olmalıdır.'

Schiller'e göre, biraz da yeni şairlerin etkisiyle, 'şairi/yazarı, yapıtta arayıp bulmak, onun kalbine rastlamak, şairle birlikte konusu üzerine düşünüm geliştirmek', kısa ve bir başka deyişle, 'özneyi nesnede görmek' eğilimi ortaya çıkmıştır ve bu eğilim, saf ve duygulu yazıncının en belirgin özelliğidir. Saf ve duygulu/düşünceli yazıncı, doğaya 'anlık/kavrayış yoluyla düşünümlenmiş olan ve kural yoluyla düzenlenmiş olan imgenin yardımıyla' katlanabilir. Orhan Pamuk, bu ilkeyi sözleri, sözcükleri, yazınsallaştırma yol ve yordamını düşünme olarak nitelendirmiştir.

Schiller'in deyişiyle, 'şairin tini, ölümsüz ve yitirilmez olarak insanlıktadır.' Bu belirleme uyarınca, şairin düşün ve esin kaynağı her zaman ve her koşul altında insandır. Bu kaynak ebedidir ve yitirilemez. Bu kaynağın ebedi ve yitirilemez olmasına karşın, yine Schiller'in sözleriyle, 'şair/yazar, aynı zamanda insanlıkla birlikte ve insanlık yetisiyle birlikte kendisini yitirmekten başka bir şey de yapamaz.'

Yazınsal/şiirsel yeterlilik, aynı zaman 'salt doğal yalınlık ile birlikte kendisini yitirmekle kalmaz, bir başka doğrultuya göre etkisini gösterir.' Doğa burada da 'şair tininin beslendiği biricik alevdir.' Şair, salt bu doğal alevden 'bütün gücünü türetir; yapay ve kültürlenmiş insanda da' bu doğal aleve seslenir.

Schiller'in kavramlaştırmasıyla, 'duyular ve akıl', bir başka deyişle, 'alımlayan ve özerk yeterlilik, henüz kendi işinde (işleyişinde) birbirinden ayrılmamıştır' ve ayrılmadığı gibi, az miktarda 'birbiriyle çelişki içindedirler.' İnsanın, dolayısıyla da şairin 'duyumsamaları, rastlantının biçimsiz bir oyunu değildir'; düşünceleri 'tasavvur gücünün içeriksiz oyunu değildir; biri gerekirlik yasasından, öbürü gerçeklikten doğar.'

İnsan, 'kültür konumuna/düzeyine geldiğinde ve sanat elini insana değdirdiğinde', insandaki 'duyusal uyum ortadan kalkmış olur' ve insan 'artık sadece ahlaki bir birlik olarak', bir başka deyişle, 'birliğe ulaşmaya uğraşan olarak kendisini dışa-vurur.' Bu aşamada gerçekleşen 'duyumsama ve düşünmesinin örtüşmesi', şimdi artık yalnızca 'ülkü/ideal' olarak var olur.

Schiller'in belirlemesi uyarınca, edebiyatın amacı, 'insanlığa olanaklar ölçüsünde kendi eksiksiz anlatımını vermektir.' İnsanın 'bütün doğasının uyumlu etkileşimi yalnızca bir ide olduğu kültür durumunda', şair/yazar 'gerçekliğin ideal durumuna yükseltilmesini', bir başka deyişle, ideali, 'insanlık idesini' anlatır.

Saf şiir veya şair, 'bizi doğa yoluyla, duyusal gerçeklik ve canlı şimdi ile duygulandırır'; öbürü, bizi 'ideler ile duygulandırır.' Ayrıca, yeni şairlerin 'yürüdüğü bu yol, insanın hem tikel hem de tümel olarak gitmek zorunda olduğu yoldur.' Doğa, insanı 'kendisiyle birleştirir'; sanat onu 'ayırır, ikiye böler'; ikiye bölünmüş insan, 'ideal yoluyla birliğe geri döner.' Fakat ülkü veya ideal, insanın 'hiçbir zaman ulaşamayacağı bitimsiz/sonsuz bir şey olduğu için', kültürlenmiş insan, 'kendi tarzında hiçbir zaman eksiksiz/yetkin olmayacaktır. Buna karşın, doğal insan kendi tarzında 'eksiksiz olma yeterliliğini' taşır.

Öte yandan, insanlığın sonal amacı, söz konusu 'ilerlemeyi' gerçekleştirmek olduğundan, doğal insan veya doğa durumundaki insan, 'kültürlenmek' yoluyla 'ilerleyebilir.' Dolayısıyla, 'son erek' açısından hangi insan türüne 'öncelik' vermek gerektiği sorusunun yanıtı açıktır.

Schiller, 'insanlığın iki ayrı biçimine ilişkin söylenilen şeyin, onların her birine denk düşen şair biçimlerine de' uyarlanabileceğinin altını çizer. Bu nedenle, 'eski ve yeni' veya 'saf ve duygusal/duygulu' şairler, 'ya hiçbir şekilde ya da ortak ve daha üst bir kavram' ile karşılaştırılabilirler.

Göze hitap eden bir yapıt, 'yalnızca sınırlamada yetkinlik bulur.' Buna karşın, 'imgelem gücüne hitap eden bir yapıt, sınırsız olan yoluyla yetkinliğe ulaşır.' Bu yüzden yeni sanatçı, 'imgelem gücünün imgesini çok kesin olarak mekânda belirlemelidir.'

'Saf şair, salt yalın doğayı ve duyumsamayı izlediğinden ve kendisini gerçekliğe öykünmekle sınırladığından nesnesine karşı tek bir ilişkiyi' konulaştırır.

Duygulu veya düşünceli şairde/yazarda durum 'tümüyle başkadır.' Duygulu şair/yazar, 'nesnelerin üzerinde bıraktığı izlenimi düşünümler' ve 'kendisinin sürüklendiği veya bizi sürüklediği duygulanma, sadece o düşünüm üzerine kurulmuştur.' Burada nesne 'bir ide ile ilişkilendirilir' ve duygulu şairin/yazıncının 'yazınsal gücü bu ilişkilendirmeye' dayanır. Bu nedenledir ki 'duygulu şair/yazar, her zaman çekişen iki tasavvur ve duyumsamayla, sınır anlamında gerçeklikle, bitimsiz bir öğe anlamında kendi idesiyle uğraşmak zorundadır.'

Pamuk'un Schiller Alımlaması

Schiller'in saf ve düşünceli edebiyat hakkındaki bu belirlemeleriyle, Orhan Pamuk'un romanın kuramı ve edimi hakkındaki düşünceleri belirgin olarak örtüşmektedir. Çocuksuluk ile yazarlık arasında bir ilişki kuran Pamuk, roman yazarken, 'çocukluğunda oynadığı oyunların benzerleri oynadığını', yapıtlarıyla 'çocuksu bir özdeşleme etkinliği' içinde olduğunu vurgulamıştır. Yazara göre, bu çocuksu özdeşleşmeler 'bütünüyle saf' değildir; çünkü 'aklının bütününe' egemen olamaz. Onun aklının öbür yanı, 'romanın bütününü dikkatle düşünür, genel kompozisyonu denetler'; okurun olası alımlama tarzını veya tavrını hesaba katar. Bütün bu ince hesaplamalar, 'çocukluktaki saflığın tersi bir kendinin bilincinde olma halini gerektirir.' Sonuç olarak Orhan Pamuk, Schiller'in konuya ilişkin belirlemelerini çok doğru alımlamış ve başarıyla yazınsallaştırmıştır.

Anlatı Sanatı Olan Edebiyat, Kurgudur

Pamuk'un 'Saf ve Düşünceli Romancı'nın ilk bölümü olan 'Roman Okurken Kafamızda Neler Olup Biter?'i 'Yeni Hayat'ın başlangıç tümcesi olan 'bir roman okudum, hayatım değişti' benzeri bir tümceyle, 'romanlar ikinci hayatlardır' ile başlatmış ve izleyen tümcede 'romanlar hayatımızın renklerini ve karmaşalarını gösterir' anlatımına yer vermiştir. 'Romanlar ikinci hayatlardır', 'romanlarda karşılaştığımız hayali dünyanın keyfini çıkarırız' ve bir sonraki sayfadaki 'romanları gerçek sanarak okuruz' tümceleri, çağdaş edebiyatın kapsayıcı ve taşıyıcı türü olan romanın, her sanat yapıtı gibi, yazarının kurguyla oluşturulduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Orhan Pamuk, 'Orhan Bey Siz Bunları Gerçekten Yaşadınız mı?' adlı bölümde yazınsal kurgu kavramını biraz daha belirginleştirmiştir: 'Roman sanatı etkileme gücünü, okur ile yazar arasındaki ortak bir kurmaca anlayışı olmamasından alır.' Bu son belirleme, roman sanatının yazarın kurgusuyla oluştuğunun altını çizmekle birlikte, romanı okuma sürecinin, yazın-kuramsal deyişle, alımlama sürecinin de okuyucu tarafından gerçekleştirilen bir yeniden kurgulama olduğunun altını çizer. Orhan Pamuk, anılan bölümün devamında 'Batı'da kabul görmüş 'kurmaca' anlayışını kendi çevrelerine uyarlayan Batı dışındaki yazarlardan' ve 'Batı'dan gelen romanın 'kurgusallığı' fikrinin yerel kültürlere yaratıcı ve yararcı bir şekilde uyarlanmasından' söz eder.

Burada belki de önemsiz gibi görünebilecek bir ayrıntının üzerinde durmak istiyorum: Pamuk, 'kurmaca' (Batı dillerinde 'fiktion') kavramını kullanmasına karşın, aynı kavramı yeni türetimlerde kullanmamaktadır. Eğer bir sonraki türetim için 'kurmaca' kavramını temel almış olsaydı, doğal olara 'kurmacasal' ve 'kurmacasallık' demesi gerekirdi. Pamuk'un hangi gerekçeyle 'kurmacasallık' yerine 'kurgusallık' kavramını yeğlediğini bilemem; ancak bir tahmin yürütebilirim: Kurmaca'yı sıfatlaştırmak için 'kurmacasal' (fiktional) ve bu sonuncudan da 'kurmacasallık' (fiktionalitaet, fiktionality) kavramlarını türetmekten kaçınmıştır.

Bu anılan kavramlar, yazarın dil beğenisine uymamış olabilir. Bu nedenle de 'kurgu' yerine 'kurmaca'yı kullanmasına karşın, 'Batı'dan gelen romanın 'kurgusallığı' fikri' anlatımında 'kurmacasallık' yerine 'kurgusallık' kavramına yer vermiştir. Bu açıklamalar ile varmak istediğim nokta şudur: Kurmaca, hem içerdiği küçümseme öğesi, hem de yukarıda sözünü ettiğim nedenlerle, yerini 'kurgu'ya bırakmalıdır. Burada edebiyatı üretenler ve yazınsal ürünler üzerinde araştırma yapan edebiyat bilimciler arasında bir uzlaşıya varılmalıdır. Bu kolay olabilir; çünkü dil, bütünüyle uzlaşıyla oluşan ve gelişen bir anlatım-iletişim dizgesi ve dolayımıdır.

Orhan Pamuk, 'Masumiyet Müzesi'nde (2008) anlatılaştırdığı aşk ve bu aşkın takıntılı erkek kahramanı Kemal ile kendisinin en yakın arkadaşı tarafından bile çeşitli nedenlerle karıştırıldığını belirtir. Bir kurgu ürünü olan edebiyatın etkisini vurgulamak isteyen yazar, bu romanın kahramanı Kemal ile ilişkili olarak kendisine 'Orhan Bey, Siz Kemal misiniz?' sorusunun sıkça sorulmasından yakınır. Pamuk, yazar ile kahramanı karıştırmaya örnek olarak eski bir arkadaşının şu tavrını aktarır: Romanın bir kurgu olduğunu da iyi bilen bu arkadaşıyla hikâyenin geçtiği Nişantaşı sokaklarında dolaşırken, arkadaşı Teşvikiye Camii'nin karşısındaki bir binanın önünde durur. Onunla birlikte Orhan Pamuk da durur ve 'soran gözlerle' arkadaşına bakar: Arkadaşı, 'eve gidiyorsun sanmıştım' der. Yazarın yanıtı, 'eve gidiyorum; ama burada oturmuyorum ki...' şeklindedir. Arkadaşı, 'kendi yanlışına gülümseyerek', açıklamasını sürdürür: 'Romanından, kahramanın Kemal'in annesiyle burada oturduğunu çıkardım... Okurken farkında olmadan senin de annenle buraya taşınmış olduğunu düşünmüşüm herhalde...' İki arkadaş, 'kurmaca ile gerçeği birbirine karıştırmalarına olgunlukla gülümser.'

Orhan Pamuk aynı bölümün devamında 'teyzesi yaşında' bir kadının, 'Orhan Bey, sizi tanıyorum' dediğini aktarır. Yazarın açıklaması uyarınca, söz konusu yaşlı kadının böyle düşünmesinin ve söylemesinin nedeni şudur: Her yazar, duyumsal yaşantılarını ve düşünsel deneyimlerini 'farklı' anlatır; 'bu farklılık, romancının bütün kahramanlarına dağılır.' 'Saf ve Düşünceli Romancı' dilsel malzemeyi anlatılaştırmanın, bir başka deyişle, sanatsallaştırmanın kaçınılmaz yolu ve yöntemi olan kurgu(lama) hakkında bol miktarda belirleme ve örnek içermektedir; ancak bu yazı kapsamında yukarıdaki açıklamalar ile yetinmek istiyorum.

Dilsel-Yazınsal Kurgu ve Çok Anlamlılık Yazınsal bir metni, düz bir metinden ayıran temel özellik, yazınsal metnin, dilsel-yazınsal kurgu ürünü olmasıdır. Yazınsal metnin çok-anlamlılığının belirleyici kaynağı, dilse-yazınsal kurgudur. Bu yazın-kuramsal ilke, 'Saf Düşünceli Romancı'nın da başlıca konularından biridir. Orhan Pamuk'a göre, romanı diğer yazınsal türlerden ayıran özellik, romanın içinde taşıdığı gizli merkezdir. Okuyucu, romanın yüzey yapısında, tekil sözcüklerde görülmeyen bu gizli merkezi arar. Gizli merkez, 'romanın yüzeyindeki şeylerin anlamının başka olabileceğini' duyumsatır.

Yazarın dünyaya ve insana bakışını 'ayna' metaforuyla (eğretilemesiyle) anlatan Pamuk'un söyleyişiyle, okur, yazarın aynasını 'mükemmel' ayna sayma eğilimindedir; ancak mükemmel ayna yoktur: 'Yalnızca beklentilerimize mükemmel karşılık veren aynalar vardır' ve 'her okur, zevkine göre bir ayna seçer.' Okuyucunun zevkine göre seçtiği ayna, onun metni okuma ve alımla tarzıdır; metinden çıkardığı anlamdır, aldığı estetik tattır. Orhan Pamuk'un 'roman okumak, dünyayı roman kişilerinin gözünden, aklından, ruhundan bakmaktır' sözleri de, dilsel malzemenin estetikleştirilmesiyle ortaya çıkan yazınsal kurgunun içinde barındırdığı çok-anlamlılık gizil gücünü anlatmaktadır. Metnin içerdiği anlam çoğulluğunu, her okur kendince öznel bir yaklaşımla açımlar. Yazınsal yapıt, çok-anlamlılık potansiyeli taşımasa, öznel alımlama ve anlamlandırma tarzları söz konusu olamaz.

'Saf ve Düşünceli Romancı'nın özellikle 'Merkez' adlı bölümü, çok-anlamlılığı belirginleştirmeye elverişlidir. Orhan Pamuk'un burada belirttiğine göre, yazar, ilk önce romanın merkezini 'sezgi, düşünce ve bilgi' ile kurar. Merkez, romanın temel izleğidir, 'asıl konudur'; roman okumak, bu 'asıl merkezin, asıl konunun ne olduğunu araştırmaktır.' Doğaldır ki her okuyucu yan izleklerden/motiflerden tat alırken, 'yeri belirsiz' olan asıl merkezi, temel izleği başka türlü arayacak ve başka türlü anlamlandıracaktır; çünkü yeri belirsiz olan asıl merkezi aramaya yönelik her okuma, öznel bir yeniden anlamlandırma etkinliğidir.

Bir başka anlatımla, yazarın hayal gücünün ve dilsel-estetik kurgusunun ürünü olan yazınsal metin, okuyucunun hayal gücü ve kurgusu tarafından yeniden anlamlandırılır. Yazarın tanımlamasıyla, yazınsal yapıtın, okuyucuya 'öğrettiği, hissettirdiği, ima ettiği, yaşattığı şey' olan merkez, 'yazarının niyet ettiği şey kadar', okurun veya alımlayıcının 'metinden aldığı zevklere bağlıdır.' Bu belirlemede geçen hissettirme, ima etme, yaşatma gibi anlatımlar, tümüyle okuyucunun öznel ruh hali, hayal gücü ve alımlama yeterliliğiyle ilgilidir ve yazınsal yapıtın yeniden anlamlandırılmasında farklılıklara yol açan başlıca etmendir. Yazınsal yapıtı 'doğru' algılama, Pamuk'un sözünü ettiği 'yazarın niyeti' ile okuyucunun eğiliminin veya ereğinin örtüşmesiyle olanaklı olabilir.

'Saf ve Düşünceli Romancı', Schiller'in aynı adlı yazısının, Orhan Pamuk tarafından derin ve içten bir kavrayışla nasıl muhteşem bir tarzda yazınsal üretime dönüştürüldüğünün bir kanıtıdır. Bunun ötesinde, zengin içeriğinden ötürü, bir okur, özellikle de bir edebiyat bilimci için bulunmaz bir hazinedir. Bu kitap, Orhan Pamuk'un yazar olarak dünya ölçeğinde ulaştığı yazınsal başarısının rastlantı olmadığını, romancılığını büyük emekle ve sağlam felsefi temeller üzerine kurduğunu da ortaya koymaktadır."

 

Orhan Pamuk: Kendimi hep bir günahkar olarak gördüm
 

Gülenay börekçi

30 4 2011 ·

İlk’ler mühimdir. Ben ilk röportajımı Orhan Pamuk’la yapmıştım. Yıl 1994… Yazarın en sevdiğim iki romanından biri olan Yeni Hayat’ın çıkmasına çok az kalmış. Ama o sıralarda kafasını meşgul eden başka bir roman daha var, üzerinde çok çalışmış, defalarca başlamış, bozmuş, değiştirmiş, sonra da hepsini bir kenara bırakıp Yeni Hayat’ı yazmış. Defterlerini, taslaklarını gösteriyor, bir de yazmayı terk ettiği zamanlarda yaptığı karmakarışık ama müthiş güzel desenleri… O sırada anlattıklarından pek azı kalıyor aklımda, yarım kalmış o romanın 16. yüzyılda yaşamış nakkaşlarla ilgili olduğunu söylediğini hatırlıyorum, hepsi bu.

En sevdiğim romanı Benim Adım Kırmızı’dan söz ettiğini, yıllar sonra, kitap piyasaya çıktığında anlayacağım.

Ayrıntıları unutmamın sebebi hafızamın zayıflığı değil. Heyecandan, endişeden titreye titreye gittiğim Nişantaşı’ndaki Pamuk Apartmanı’nda o gün hayatımın ilk ve en fırtınalı röportajını gerçekleştiriyorum. Hani derler ya, derin denizde boğulmazsan sonrasında yüzmekten korkmazsın diye, benim için de öyle oluyor… Merdivenlerden dizlerim titreye titreye çıkıyorum, inerkense artık bir röportajda yaşanabilecek her türlü aksiliğe, hırçınlığa, saldırıya, kavgaya, bu kadar şeyden sonra nedense insana pek de emniyet hissi vermeyen sükunete hazırım. O gün Orhan Pamuk’la yaptığım söyleşiden öğrendiklerim şunlardı:

1) Kayıt cihazı çok önemlidir, pilleri defalarca kontrol et. Bir aksilik olursa, fotoğrafçı arkadaşın bi koşu gidip bakkaldan sana yeni piller alabilir tabii, ama nihayetinde, o gelene kadar işitebileceğin her türlü siteme, azara, ihtara tek başına katlanacaksın.

2) Röportaj öncesinde başkalarının sana neyi merak etmen gerektiğini dikte etmesine izin verme, söylenenleri dinle ve unut. Olay esnasında sadece kendi merak ettiklerini sor. Röportajda “sorman gereken” soru yoktur, “cevabı duymayı istediğin soru” vardır.

3) En son soracağın soruyu olanca heveskarlığınla röportajın daha başındayken sormaya kalkışma, pillerden bile daha büyük işler açabilir başına.

4) Röportaj denilen şey, soru sorma değil, sohbet etme sanatıdır. Sadece sorularla röportaj yapılacağını sananlardan sıkıcı işler çıkar.

5) Röportaj yaptığın yazar kafasını kaşıyarak ve saçlarını çekiştirerek, üstelik senin yetişemeyeceğin bir hızla konuşmaya başlamışsa, ha bire kalkıp oturduğu koltuğu değiştiriyorsa ve sana aksi aksi bakıyorsa, onun sorduğun bir soruya öfkelendiğini anla, üsteleme. İnat edip üsteleyeceksen de, eh napalım, sonuçlarından şikayet etme.

6) Güya kışkırtıcı bir soru sormuşsan, karşılığında sana da bazı kışkırtıcı sorular yöneltilebileceğini bil. “Siz bana bu soruyu sorabiliyorsanız, ben de size saçınızı niçin böyle kısacık kestirdiğinizi sorabilirim, hakikaten sormalı mıyım sizce?” diye söylenebilir karşınızdaki yazar.  O zaman anlarsın; “Canım öyle istediği için”, bazı durumlarda verilebilecek tek doğru cevaptır.

7) Röportajla hiç ilgisi olmasa bile canın istiyorsa İngiliz romanını tutkuyla sevdiğinden söz edebilirsin… Tutkuyla sevdikleri şeylerden söz ederken insanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyebilir ve bir bakarsınız sulh kendiliğinden sağlanıverir. Bizim röportajda da sulh neyse ki sağlandı. Gizli Yüz filminin bir sahnesinden söz ederken, “Bana öyle geliyor ki o sahneyi ancak The Rime of the Ancient Mariner’ı okumuş ve çok sevmiş biri yazardı” dedim. Orhan Pamuk bir deftere uzanıp “Tesadüfe bakın ki, birkaç gün önce o şiiri çevirmeye başladım, pek güzel olmadı gerçi ama yine de biraz okuyayım” dedi. Böylece bizi İngiliz şair Coleridge barıştırmış oldu.

Görüyorsunuz işte; ilk röportajım böyle fırtınayla başlayıp sakin bir limanda son buldu. Sohbet sırasında aklıma gelen her soruyu sordum, ama doğrusu dergiye cevapların hepsini yazmadım. O gün aldığım bir ders de şuydu: “Sorduğun soruların bazılarını sorar sormaz unut gitsin, cevap gelse de gelmese de…” Sanırım şimdi olsa başka sorular da sorar, konuştuklarımızı başka türlü kaleme alırdım. Eklediğim bazı şeyleri atardım mesela ve atmam gerektiğini düşündüğüm bazı şeyleri mutlaka eklerdim…

Gene de sansasyonel ve başbelası soruları çıkarmış olsam da, çaylak işi bu ilk röportajımı yeniden okuyunca sevdim.

Burada “Hiçbir zaman kendimle uyum içinde olmadım, hep kavga ettim, kendimi hep eksikli, suçlu, daha da önemlisi günahkar olarak gördüm. Ellerime, gövdeme, vücuduma hatta aynada yüzüme bakarken hiçbir zaman beğenmedim, sanki bir pislik bulaşmış gibi geldi hep. Bana yöneltilen ağır eleştiriler ya da şu ya da bu, benim kendi hakkımda kurduğum düşük düşünceleri aşamadı. Ben eğer kendi hakkımda ağır bir yazı yazmaya, kendimi eleştirmeye kalksaydım; kişiliğim, ruhum, ruhumun sefaleti konusunda, hatta kitaplarım konusunda da, en sert eleştirmenimden daha sert olurdum. Her zaman suçluluk duygusu çektim ve bana gelen ‘başarı’, ‘ilgi’ ya da adı her neyse, onu hak etmediğimi, bunun bir rastlantı, haksızlık ya da insanları kandırma olduğunu düşündüm” demişti, belki gerçekten öyle hissettiği için, belki o an bana karşı sinirli olduğundan… Yıllar sonra yaptığımız ikinci röportajda onu daha huzurlu, daha kendiyle uyumlu bulduğum için de onun adına mutluyum. Eh, darısı başıma…

Bugüne kadar birçok sıfatla anıldı, “kentimizin yeni arşivcisi” hatta “edebi kleptoman” diye nitelendi. “Orhan Pamuk Prenses ile Yedi Cüceler”den söz edildi. Büyük tartışmalara yol açmış, övüldüğü kadar saldırıya uğramış birkaç büyük romanın yaratıcısı. kendisine yönelik eleştirilerdeki “zihinsel faaliyet”e pek aldırmıyor, daha çok meydan okumaya, ruhsal savaşa, insani karşılaşmaya ilgi duyuyor; edebiyatı “yapılabilecek en entelektüel iş” sayıyor. Son kitabı Mart ayında yayınlanacak olan yazarla Nişantaşı’ndaki kitaplar, kitaplar, kitaplarla dolu evinde konuştuk.

Yıllar önce genç olmanın bütün yolları seçebilecek bir yerde durmak, bir yol seçmenin ise adına “olgunlaşmak” dense de aslında “uzlaşmak” olduğunu yazmıştınız. Yenilerde, nihayet yolunuzu seçtiğinizi, artık roman yazmaktan başka bir şey istemediğinizi söylediniz. Yani artık “genç” değilsiniz.

Evet, artık genç değilim. Kendimi yaşlı ve yorgun da hissetmiyorum. Çocukluğun, gençliğin, yaşlılığın uğramadığı zamansız bir yerdeyim. Uzun sürmüş bir hazırlıktan sonra asıl savaşın başlayacağı meydana çıkmışız gibi bir duygu. Ordularımız bütün güçleriyle savaşmaya sanki hazır. Bir yol seçmek, uzlaşmak, olgunlaşmak gibi kavramlara gelince; ilgilenmiyorum. Onlar benim “gençken” düşündüğüm şeyler. Bir yol seçmişim, uzlaşmışım, şunu yapmışım, bunu yapmışım… Belki eskiden bu kavramlarla bakıyordum hayata, artık şu an gördüğüm, şu an hissettiğim şey, nereye gideceğimden ya da nereden geldiğimden daha önemli. Denebilir ki bunca senelik romancılıktan sonra, sanki yazıyla ilgili duyumsal, dokunmaya, algılamaya, hayatın maddi yönüne daha açık olmaya iten bir duyarlılık gelişti bende. Taşı, toprağı, ağacı, betonu, çamuru, insanları, ilişkileriyle şu pencereden baktığımda gördüğüm dünyanın varoluşunu güçlü bir şekilde hissettim. Eskiden “uzlaşmak”, “bir yol seçmek” kavramlarıyla düşünürken hayat kitabî, uzak, sadece “bilginin ışığıyla” kavranacak bir şeydi benim için; şimdiyse kendi varlığını çok daha güçlü hissettiren, kitaplarımdan daha yakında olan bir şey. Belki benim için paradoks şudur: Gençken insanlar çok yaşamak, dolu dolu yaşamak, hayatı kucaklamak gibi kavramlarla düşünür. Bense o zamanlar hayata bu çeşit dolaysız saldırmayı biraz vahşice bulurdum. Hayatın kendisini de vahşice bulurdum. Artık bu vahşeti birazcık “olgunlukla”, gülümseyerek karşılıyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “şiir şahsi, roman ise dünyaya ve hayata dairdir” derken dünyanın öteki ucundan, bambaşka bir yazar, Erica Jong, “şiir flört, hikaye ilişki, roman ise evliliktir” diyor. Sizce nedir romanı edebiyatın öteki türlerinden ayıran şey?

Roman tamı tamına bir evlilik, daha da önemlisi bir bağlılıktır; ya da bir disiplin, bir kararlılık, uzun bir yolculuk… Onu öteki edebiyat türlerinden ayıran şey, bana kalırsa romanın bütün bir dünya olabilmesi, her şeyi kucaklayabilmesi, gene bana kalırsa romanın oyuncaklı, yaratıcı, dünyanın zenginliğini ve çeşitliliğini acımasızca içine alıp yutabilecek güçte bir şey olmasıdır.

Siz de zaten “Gizli yüz” senaryosu haricinde başka bir türe el atmadınız…

Çünkü zaten romana yetişemiyorum. Roman bana olağanüstü zenginlikte, bütün yaratıcılığımı fazla fazla taşıyacak bir araç olarak görünüyor. Kendimi bu sanatın sadık bir kölesi gibi hissediyorum. Körükörüne bir sanat biçimine değil, dünyanın zenginliğine ve şaşırtıcılığına, kavranılmazlığına duyulan bir bağlılık bu… Bakın; burada, Nişantaşı’nda oturuyorum. Gün boyunca pek çok ses duyuyorum; kestane ağaçlarını görüyorum, karşı apartmanın perdelerini, onların arkasındaki karanlığı, gölgelerin kıpırdanışını, başka bir apartmandan yansıyan antenleri… Bunlarla, dünyanın bütünü hakkında bir bulutsu kitle canlanıyor kafamda. Roman, algıladığım bütün bu küçük şeylerin yerlerini değiştirerek, onları birbirinin içine sokarak, katlayarak, belirli bir geometriye sokarak, o dumansı kitleyi hiç alışılmadık bir biçimde düzenleme, görme ve içinde yaşadığımız âleme yepyeni bir bakışla bakabilme imkanı sağlıyor bana.

Romanlarınız övüldüğü kadar yerildi, sağdan ve soldan bir eleştiri bombardımanına tutuldunuz. Kara Kitap hakkında yazılanlar, çizilenler, tartışmalar toplanıp kitap haline bile getirildi. Bütün bunlar olurken siz kendinizle uyum içinde miydiniz?

Ben hiçbir zaman kendimle uyum içinde olmadım, hep kavga ettim, kendimi hep eksikli, suçlu, daha da önemlisi günahkar olarak gördüm. Ellerime, gövdeme, vücuduma hatta aynada yüzüme bakarken hiçbir zaman beğenmedim, sanki bir pislik bulaşmış gibi geldi hep. Bana yöneltilen ağır eleştiriler ya da şu ya da bu, benim kendi hakkımda kurduğum düşük düşünceleri aşamadı. Ben eğer kendi hakkımda ağır bir yazı yazmaya, kendimi eleştirmeye kalksaydım; kişiliğim, ruhum, ruhumun sefaleti konusunda, hatta kitaplarım konusunda da, en sert eleştirmenimden daha sert olurdum. Her zaman suçluluk duygusu çektim ve bana gelen “başarı”, “ilgi” ya da adı her neyse, onu hak etmediğimi, bunun bir rastlantı, haksızlık ya da insanları kandırma olduğunu düşündüm. Onun için insanlar benim kitabımı tartışırlarken ben huzur içindeydim diyemem. Her zamanki huzurursuzluğum içinde bir şeylere sinirlenip duruyordum.

Doğunun yazı geleneğinden etkilenmenize, romanlarınızda o gelenekten yararlanmanıza rağmen ben sizi hep “batılı” bir yazar olarak gördüm, sanki Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gibi… Bu sizin görüşünüz tabii. Bense kendimi Türkiye’de oturan bir İngiliz gibi değil, Türkiye’de yaşayan “biri” gibi görüyorum ve kimliğim konusunda kesin bir fikrim yok. Öte yandan, bütün romancılık hayatım boyunca kimlik konusuyla ilgilendim. Benim için önemli olan ve batıdan edindiğim şey, demin sözünü ettiğim roman sanatının kendisidir. Malzemenin “doğulu”, “batılı” şuralı, buralı olması beni olsa olsa bir ölçüde heyecanlandırır. Hangi millete mensup olduğum, hangi dille yazdığım önemli olduğu için önemlidir sadece. Hem elime verilen dünya işte bu dünya, bu sokaklar, bu şehir, bu çevre ve ben onu eğip bükerek onlan bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum.

Tanımadığınız bir dünyayı anlattığınız Beyaz Kale ile yoğun göndermeler, alıntılar, aktarmalar içeren Kara Kitap, “kentimizin yeni arşivcisi” diye nitelenmenize yol açtı. Oysa ben onları bizzat tanık olduğunuz bir dönemi anlattığınız Sessiz Ev’den çok daha samimi ve kendiliğinden bulmuştum…

“Kendiliğinden” bulmanıza sevindim, ama öyle hissediyorum ki çok az “kendiliğinden” romancı oldum ben. Romanlarımda belki çok çok kendiliğinden parçalar vardır ama her zaman bir bütün fikri hakimdir. O bütün fikrinin kendiliğinden oluştuğuna, yani bütün bir roman tasarımının bir anda kendiliğinden geldiğine inanmak isterim bazen. Buna inandığım zaman kendimi mutlu hissederim. Samimiyete gelince, buna önem vermem. Samimi bir romancı değilim. Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrı samimiyim. benim hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır.

Peki siz nasıl görüyorsunuz romanlarınızı?

Eh, çok fazla değil ama biraz seviyorum. Bazılarına çok emek ve kan verdim, onlar için yoruldum. Onlar da bana bir dünya açtılar, benim okunmamı, sevilmemi sağladılar. Ne kızıyorum onlara, ne de onları çok çok önemsiyorum. İşte raflarda duruyorlar. Onlarla birlikte yaşadım, artık istiyorum ki kendi başlarına yaşasınlar. Türkiye’de yaşayıp dünyada başarı kazanmış romancı olmak nasıl bir şey?

Tabii ki ünlü olmak, ünlü olmamaktan daha iyi. Ben ünlü olmayı istedim, hem Türkiye’de hem dışarıda… Bu bakımdan hassasiyetim herkesinkinden farklı değil. Ünlü olmak mı istersiniz, ünsüz olmak mı diye sorarsanız, ben samimiyetle size ünlü olmak istediğimi söylerim. Tanınmak mı istersiniz, hiç tanınmamak mı diye sorsanız, tanınmayı tercih ederim. Bu konudaki düşüncelerim fazla özgün değil. Ama siz bana yurtdışında ünlü olmanın gıdıklayıcı zevklerinden bahsediyorsanız, kusura bakmayın ben gıdıklanıyorum ama başkalarını gıdıklamak istemiyorum.

Sizi hâlâ Türkiye’ye ait bir yabancı gibi hissediyorum, o yüzden şunu soracağım, Türkçe’nin ne gibi olanakları ve sınırlamaları var?

Türkçe zaman zaman cambazlıklara, yan yana getirmelere müsait bir dil. Oturmamışlığı, yerleşmemişliği yüzünden bir “yumuşaklığı ve esnekliği” var. Günümüz Türkçesinin yüzyıllardır işlenen bir mermer heykel duruluğuna ulaşmamış olmasıyla da alakalı bu. Dilin yapısından değil, sözlükten, kelime haznesinden bahsediyorum. Türk dili son iki yüzyıldır çok fazla sağa sola çekildi, çekildi, çekildi… Şimdi özellikle İngilizce ve Frenkçe saldırısı altında. Dilin olanakları ve yapısı itibariyle Türkçeyle olağanüstü şeyler yapılabileceğini hissediyorum ama kelimelerinin sağlamlığı, yani sözlüğünün oturmuşluğu bakımından epey bir derdimiz var.

Çok okuduğunuz ortada. Okumak neye yarar?

Okumak dünyayı değiştirmeye, varolan dünyanın karşısındaki öteki seçenekleri bulmaya yarar. Benim için okumak bu olmuştur her zaman. Sonra beni neşelendirir, eğlendirir, zenginleştirir, başka derin zekalarla karşılaşmanın mutluluğunu verir ve buna koşut olarak kendimde zeki olma, daha akıllı olma, olamıyorsam da öyle görünme isteği uyandırır. En önemlisi budur belki. Okumak içimdeki deli dolu, zeki, akıllı olabilme istediğini körükler. Beni kendimi aşmaya çağırır. Öte yandan beni derin bir şekilde oyalar, vaktimi hoşça geçirtir, en önemlisi dünyanın ne boktan bir yer olduğunu unutmama yarar.

Peki ya okumakla yazmak arasındaki ilişki?

Okurken beni etkileyen yazarların derinliğine, zekasına ulaşmaya çalışırım. Öte yandan kafamın içindeki bir mekanizma da öteki yazarların hepsini unutup kendim olmam gerektiğini söyler. Oysa yazar olmayı okuya okuya öğrenmişimdir. Ama gerçek bir yazar olacağım gün, okuduklarımın hepsini birer gölge olarak arkaya itebileceğim gündür. Yazmak okumaktan çıkar ama en iyi yazı okuduklarınızı tamamen arkada bıraktığınız gün yazılacaktır.

Bir kitabınızın, mesela yakında çıkacak kitabınızın ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?

Çok karmaşık. Çok özel. Evet, şimdi bir roman bitirmek üzereyim. Bunun gerilimi, gerginliği, sinir bozucu çağrılarıyla uğraşıp duruyorum. Arkadaşlarıma, yakınlarıma son dört beş aydır hep aynı şeyi söylüyorum… Sanki büyük denizler aşmış, uzun fırtınalarla boğuşmuş bir gemi gibiyim. Ufukta limanı görüyorum. Her şey yerli yerinde, sağ salim kıyıya yanaşacağım, son bir rüzgarı bekliyorum. O son rüzgarın bütün gücüyle esmesini ve beni güneşli bir günde, gönül rahatlığıyla limana bırakmasını diliyorum. Son derece sinirli ve alınganım, günlük hayatımda olup bitenlere karşı olağanüstü duyarlıyım. Bazen yaptığım şeyden kaçmak için kendime politik bahaneler uydurduğumu bile düşünüyorum.

Yine de çok fazla politika gütmeyen bir yazarsınız …

Türkiye’de olup bitenlerle, özellikle Kürt sorunuyla ilgileniyorum. Türkiye kanlı bir iç savaşa gidiyor, yüzbinlerce, milyonlarca insanın öldürülmesine hazırlık yapılıyor. Kimse bu hazırlığın farkında değil. Pek çok kişi, özellikle de devleti yönetenler, hükümet, sessiz kalanlar, ilgilenmeyenler ve Kürt sorununu askeri bir çözüme havale edenler, Türkiye’yi utanca boğacak yüzbinlerde kişinin öldürüleceği bir katliama doğru ilerlediğimizin farkında değil. Kürt sorunu konusunda basının tutumunu da hiç sevmiyorum. Her iki tarafın basını da askeri başarılardan, insan öldürmekten coşkuyla bahsediyor.

Bütün bunlar yazmanızı etkiliyor mu?

Yazdığım romanlarla bunların hiç mi hiç ilişkisi yok. Ben Kürt sorunuyla, gerçek resmi başkalarından daha iyi gördüğüm için ilgileniyorum. Gerçek resim yüzbinlerce kişinin öldürüleceği kanlı bir çatışmayı gösteriyor. Bunu gördüğüm için ilgileniyorum. Bir de “ünlü” bir romancı olduktan sonra, benim bir konumum çıktı ortaya. Başka zaman daha az etkili olabilecek işleri şimdi daha rahat yapabiliyorum. Düşüncelerimi açıklıkla söyleyebiliyorum. Kurucularından olduğum Helsinki Yurttaşlar Meclisi’nde bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Bunlar son derece sınırlı şeyler. Şu gördüğünüz odaya kapanmış yazmaya çalışırken, acil çözüm bulunması geeken Kürt sorununa ya da gemi azıya aldığı zaman işkenceye karşı bir şeyler yapmam gerektiğini kendi içimde hissederim. Öte yandan bilirim ki bu tür şeyler ancak toplumsallaştığı zaman etkili olur. O toplumsallaşma ise beni hep kaçındığım bir tartışmanın içine çeker, fikir tartışmasından çok bürokratik türden “nasıl yapalım” tartışmalarını kastediyorum. Bu da benim hayatımın belki çok da önemli olmayan bir ikilemidir.

Nasıl yazarsınız?

Ben elle yazarım, şu gördüğünüz dolmakalemle. Bu bir alışkanlık ama sevdiğim bir alışkanlık. kompüter kullanan yazarları gördüğüm zaman bir eziklik duygusu içinde şöyle düşünürüm, ruhlarına akseden ışık o kadar güçlü ki, ister kompüter olsun, ister kazma kürek, ister lokomotif, gene yazmaya devam edecekler. Halbuki benim kendimi daha iyi ifade edebilmek için basit temel araçlara yakın olmam gerekiyor.

Yazmanızı ne kolaylaştırır?

Gördüğünüz gibi, kahve, sigara, sessizlik; telefonlar çalmasın… Bütün gün masamın etrafında volta atarım, sonra kahvemi yaparım, bir de gördüğünüz gibi kafamı kaşırım. Yazmanın acılı bir süreç olduğu, çok mutlu insanların yazamayacağı söylenir. Öyle midir gerçekten?

Öyle değil. Çok mutlu bir insan daha iyi yazar. Çünkü yazmanın kendisi acılıdır, bir de hayatta mutsuzsanız, eyvah! Öteki türlüsü, “sanat acılarla yapılır, ne kadar acı çekersen o kadar iyi yazarsın” kabilinden romantik bir hayaldir. Bunun bir gerçek yanı da var, efsane yanı da… Belki şu denebilir… Hayır, pek bir şey denemez bu konuda. Okurlar, biz yazarlardan onların göze alamadığı acıları çekmemizi, sözümona bu acılarla ruhumuzun zenginleşmesini ve böylece onlardaki bazı eksiklikleri gidermemizi bekler. Varsa öyle bir okur, onun ruhundaki bu eksikliği gidermeye söz veriyorum ama demin söylemiştim, ben katiyyen samimi bir yazar değilim. Onlardaki bu eksikliği başka türlü hilelerle, yazarlık hünerimle gideriyorum. Bir sıkıntım varsa eğer, aynı sayfayı yüz kere, bin kere yazmaktır.

“Oda gerçekliği” sözüne aşinasınız muhakkak. Gerçekten dış dünyadan yalıtılmış bir hayat mı sürüyorsunuz?

Gerçek olanı kim bilebilir ki! Siz karar verin buna. Şu kadarını söyleyeyim, dışarıdaki hayata karşı heyecanlı değilim. Bazen içimden bir rüzgar geçer, bir yerlere doğru koşmak isterim. “Gerçekten” dış dünyadan yalıtılmış mıyım, bilemiyorum, bunun üzerine artık düşünemiyorum.

Gülenay Börekçi, Panorama


Saf ve Düşünceli Romacı

Berrin Karakaş

http://www.radikal.com.tr 

Orhan Pamuk da genç romancının öyle bir Orhan abisidir bence. Söyleşilerinden kitaplara yazdığı önsözlere, yazan kişiye bu zorlu yolda inatla devam etme gücü verir. 2009’da yaptığı “Monsieur Flaubert Benim” konuşmasında, Flaubert’in 15 Aralık 1850 tarihli, “Constantinople”dan yazdığı mektubu, yazar olmayı düşlediği gençlik yıllarında sık sık açıp okuduğunu, Türkiye’de, İstanbul’da yazar olarak ayakta kalmanın, yola devam etmenin zorluklarına karşı bu çok özel metinden kuvvet almaya çalıştığını söylüyordu Pamuk. İşte Flaubert’in mektubu Orhan Pamuk için neyse, bu Flaubert konuşması da benim için o değerde. “Modern edebi keşişliğin olmazsa olmaz edebi ilkeleri’ni hatırlamak gerektiğinde, dönüp dönüp okurum. Romanını bastıramadı diye, romanını kimseler okumadı diye, kitap hakkında sayfalarca söyleşiler yapılmadı, hâlâ ünlü olamadı diye kederlenen, “nankör” edebiyata sırt dönmeye meyil eden her arkadaşa okumasını tavsiye ederim. Saf romancıdan düşünceli romancıya geçiş aşamasında takılıp kalmış yazarlara da, her ikisi olmanın sırlarını öğrenmeye Orhan Pamuk’un yeni kitabı, Harvard Üniversitesi’nde yaptığı konuşmalardan oluşan, adını Schiller’in makalesinden alan “Saf ve Düşünceli Romancı”yı tavsiye ediyorum. Çıraklığın yapı taşlarını oluşturmaya roman sanatı üzerine Gilles Deleuze’den, Theodor Adorno’dan, Roland Barthes’tan okumaya benzemiyor Orhan Pamuk’tan okumak. Bir romancı, halden daha iyi anlıyor sanki.

‘Saf ve Düşünceli Romancı’da Barthes’ın titizlikle çalışan “terzi” romancısını okuyorsunuz bir nevi. 22 yaşında birdenbire ailesine, yakınlarına ve tanıdıklarına “Ressam olmayacağım romancı olacağım!” deyip 19.yy büyük romanları ışığında yazmaya başladığı ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ndan seneler sonra yine aynı ışıkla yazdığı ‘Masumiyet Müzesi’ne Orhan Pamuk’un kişisel roman serüveniyle yakından tanışmanın kuşkusuz en iyi tarafı insana verdiği yazma ve de çalışma şevki. “Müzeler ve Romanlar” bölümünde ‘Masumiyet Müzesi’ndeki Füsun’a uyacağını düşündüğü elbiseyi eskiciden alıp eve getirmek ve elbiseye bakarak yazmaya başlamak gibi ayrıntılardan ‘Benim Adım Kırmızı’ için Topkapı Saray Hazinesi’nde 16.yy’ın sonunda bulunan kitapların ve murakkaların içindeki resimlerle canlandırdığı âleme, uzun bir yeteneğin üzerine koyulacaklar listesi çıkarttırıyor kitap insana. “Saf ve Düşünceli Romancı” bütün inceliğine rağmen “Roman sanatı kendimizden bir başkası gibi ve başkalarından kendimiz gibi söz açabilme hüneridir”, “Roman sanatının insanları yargılarken değil, anlarken en büyük en parlak sonuçlarını verdiğini hiç unutmayalım”, “Anna elindeki romanı okuyamadığı için biz okurlar Anna Karanina adlı bir romanı okuyabiliyoruz” gibi cümlelerle sağlam bir roman yazma kılavuzu. Kitapta sık sık altı çizilense, Orhan Pamuk aynı zamanda resim yaptığı için değil, öyle olması gerektiği için “Kelimelerle resim yapmak”. “Roman yazmak kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaktır” diyor Pamuk.

Sadece yazarlara değil, okurlara da sesleniyor ‘Saf ve Düşünceli Romancı’. Okuru da saf ve düşünceli olarak ikiye ayırıyor Orhan Pamuk. Bu ayrımı ‘Masumiyet Müzesi’nden sonra başlayan “Kemal Bey siz misiniz?” sorusunun cevabını verdiği “Orhan Bey Siz Bunları Gerçekten Yaşadınız mı?” başlığı altında anlatıyor. Bütünüyle saf okurlar, metni yazarın kendi hayat hikâyesi ya da yaşadığı şeylerin biraz değiştirilmişi olarak görürler. Bütünüyle düşünceli olanlarsa bütün metinlerin hesap kitap ile ayarlanmış kurmacalar olduğuna inanırlar diyerek bu ikisinden de uzak durmamızı tavsiye ediyor Orhan Pamuk. “Çünkü onlar, roman okuma zevklerini bilmezler hiç”diye son veriyor satırlarına. Zevkli okumalar dileğiyle…


Saf Akademisyen, Düşünceli Romancı


Yekta Kopan

http://filucusu.blogspot.com
3 EKIM 2011 PAZARTESI

Tam da Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sını okumayı bitirip, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları”na başladığım günlerde, üretimine ve zekasına hayran olduğum bir sinemacı arkadaşımla konuşuyorduk. Arkadaşımın, izleyicinin (okurun) ya da eleştirmenin yaptığı yoruma, özellikle de aşırı yoruma kulaklarını tıkadığını anladım bu konuşmadan. Şaşırdım. Şaşkınlığımın nedeni, bu karşı çıkışı değildi elbette; söyleyişindeki öfkeydi. Ona hemen Eco’yla cevap verdim: “Yaratıcı yazarların (ve diğer disiplinlerde üretenlerin) zoraki bir yoruma karşı çıkma hakları elbette vardır. Ama genelde, yazdıkları metinleri, adeta şişe içindeki mesaj gibi dünyaya fırlattıkları için okurlarına (ve eleştirenlere) saygı göstermelidirler.”

Orhan Pamuk’un Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton Konferansları sayesinde “Saf ve Düşünceli Romancı”yla buluştuğumuz günlerde, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları” adını verdiği komşu raflardaki yerini aldı. Böylece Eco’nun Atlanta Emory Üniversitesi’nde verdiği Richard Ellmann Konferanslarının bir bütününe ulaşabildik. Sinemacı arkadaşımla uzun süren tartışmamızda anahtar görevi gören o birkaç satırlık cümlede olduğu gibi zihin açıcı savlarla ve yaratı sürecine ışık tutan düşüncelerle dolu bir kitap “Genç Bir Romancının İtirafları”. Yaratıcılık üstüne sohbet etmek isteyenler için bir el kitabı görevini üstlendiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Örneğin bir fizikçi arkadaşıma, Eco’nun şu sorusunu sordum ve saatler süren bir sohbetin kapısı aralanmış oldu: “Neden kötü bir şair yaratıcı yazardır da, iyi bilimsel makaleler yazan biri değildir?” Yaratıcı yazarlık nedir sorusuna böyle bir açıdan yaklaşan Eco, bütün bir kitap boyunca ironik hatta tümüyle muzip tavrından, şakacı bir babacanlıkla bezediği anlatı yapısından bir an bile vazgeçmiyor. Her ne kadar 1980’de başlayan romancılık kariyerini “genç” görse de, kendisine olan güveni bu ironik dili daha güçlü kılıyor. Romanlarının ortaya çıkışını anlattığı bölümlerde, o kendine güvenin bütün dinamiklerini görebiliyoruz. Ama bir yandan da açıktan açığa hayat ile kurmaca arasındaki sarkaçta sallanmaktan korkmayan bir yazar var karşımızda. Bunu yaparken de akademisyen bakışı ile romancı bakışı arasında bir denge kurmayı başarıyor. Ne de olsa o sarkacın iki yüzü de keskin.

İlham denen büyülü kelimeye inanmadığımı sıklıkla tekrar etmişimdir. Ancak Eco’yu okuyana kadar, en doğrudan anlatımı bulamamıştım. Artık üstattan aldığım cümleyle cevaplayabilirim “İlham nedir?” diye soranları: “İlham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir.” Bu keskin tespitten sonra üretim için gerekli olan çalışmanın, ter dökmenin öneminden dem vuruyor Eco. O çalışma sürecinin bütün adımlarını, kişisel pratiği üstünden paylaşıyor okuruyla. Yaratıcı fikrin ya da imgenin belirlenmesi, anlatı dünyasının oluşturulması ve bu dünya ile birlikte romanın dilinin, üslûbunun filizlenmesi, sanatsal girişimlerin olmazsa olmazı olarak tanımladığı kısıtlamaların kurulması noktalarında “içeriden” bilgileri, yeni sorular doğuracak bir dizgede ilerletiyor.

Aslında “yaratıcı yazar” terimini hınzır bulduğunu söylerken, muzip ve soru kapılarını açmaktan bir an bile korkmayan bir “genç” var karşımızda. Bu noktada başlıktaki diğer vurguya dikkat çekmek gerekiyor: İtiraf. İtiraf kavramının bu kitaptaki karşılığı konusunda Kaya Genç, Radikal’deki önemli tespitlerine eklenebileceklerden biri, Umberto Eco’nun içedönük bir üretim süreci olan yazma eyleminin, aslında dışa (okura) konuşan bir sonuca ulaştığı konusundaki bakış açısı. Bu yorumla, roman başlı başına bir “itiraf metni” haline geliyor zaten. Üstelik yorum-aşırı yorum, anlam-alt anlam katmanlarıyla, yaratıcı yazar, kendisine yukarıdan baktığı yeni bir itiraf evresine de girmiş oluyor. Bu anlamda, Eco, bütün üretim sürecinde Orhan Pamuk’un (Schiller’den referansla) “düşünceli romancı” olarak tanımladığı yazar olurken, itirafın son katmanında “saf akademisyen” oluyor. Üstelik buradaki çift uçluluğun farkında olduğunu vurgulayan, böylece kendi üretiminin post-modern okumasını da yapan bir akademisyen.

“Bir roman neden yazılır, yazılanların ne kadarı gerçektir?” soruları, okur olma halinin ortak paydasında yatar. Umberto Eco, gerçek dünya ile kurmaca dünya arasındaki ilişkinin dinamiklerini, otopsi masasına yatırırken, bütün bu soruların, akademik yorumların da “bir kitabın sayfalarında” olduğunun ve yeni bir okuma katmanı yarattığının bilincinde. Aslında psikolojinin alanına girdiğini söylediği özdeşleşmeler ve yansıtmalar üstünden, gerçek dünyadan var olmadığını bildiğimiz Anna Karenina karakterinin hüzünlü sonuna neden ağladığımızın cevabını verirken, kurmaca-gerçek ayrımında zihin açıcı bir noktaya ulaşıyor: “Anna Karenina “gerçekten” ölmüştür, çünkü okurlar olası bütün dünyalarda onun “gerçekten” intihar ettiğini bilir. Kurmaca, okurun zihninde, kendi “gerçekliğini” yaratmıştır çoktan.

Hayatımızın kalanındaki okuma yolculuğumuz karşımıza yeni kapılar çıkaracak. Kimileri tanıdık, kimileri aralık, kimilerinde açılmaz gibi görünen asma kilitler. Umberto Eco imzalı “Genç Bir Romancının İtirafları”nı, Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sıyla birlikte okumak, bu yolculukta yanımızda olmasını isteyeceğimiz çoğu anahtarı şimdiden cebimize koyacaktır.

>

Valid HTML 4.01 Transitional