Raşel Rakella Asal

Proust'u Okumak

Raşel Rakella Asal
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

06.07.2011


  Editörün Notu : Kayıp Zamanın İzinde çalışmamıza paralel olarak arkadaşımız Raşel Rakella Asal'ın Proust üzerine hazırladığı kapsamlı yazısında Proust'un bu dev eserinin yapısı ve eseri meydana getiren Swann'ın Bir Aşkı, Çiçek Açmış Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp, Yakalanan Zaman romanlarına ait bilgileri bulacaksınız.  Bu çalışmada ayrıca  yazarın kullandığı roman teknikleri, eleştirmenlerin yorumları,  yazarın resim sanatından etkilenmesi ve gerçek ve güzellik üzerine düşünceleri de yer almaktadır. 

 

Proust’u Okumak

Raşel Rakella Asal
Dipnot Kitap Kulübü
23 Temmuz, 2011

Yaratmanın eşsiz gücü, sanatçıyı gitmeyi arzu ettiği bir yere değil de kendi gideceği yere götürmesindedir. Nasıl ki düşler denetim altına alınamazsa, bir sanat yapıtının gelişiminin en doruk noktası da çok küçücük ayrıntılar dışında denetim altına alınamaz. Hele yazar bir kez romanının “ses”ini buldu mu, o “ses” hipnotize edici, büyüleyici bir hal alır. Ses nereden gelir? Nereye gider? Takip etmenin imkânı yoktur. Peri masallarındaki ya da efsanelerdeki gibi büyülü bir anahtar esrarengiz bir kapının kilidini açar. Yazar kilidi açıp içeri girer mi? Ya kapı kapanırsa? Ya yazar, büyü sürene kadar orada kapalı kalacaksa? Ya da “büyü” bir ömürse? Eğer “büyü” yaşamsa?

Proust da her yazar gibi, yazmaya başlamadan önce nasıl bir yapıt yazacağını bilmiyordu. 1913’te Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildi yayınlandığında, bu kadar hacimli bir yapıt yazma düşüncesi de yoktu. O, yapıtını bir üçleme olarak düşünmüştü: Swannlar’ın Tarafı, Guermantes’ların Tarafı, Geri Kazanılan Zaman olarak tasarlamıştı. Hatta son iki bölümün bir ciltte toplanabileceğini ummuştu.

Ancak, 1. Dünya Savaşı bir sonraki cildin yayınlanmasını dört yıl geciktirince Proust’un planları tümüyle değişir. Dört yıl içinde, söylemek istediği birçok yeni şey keşfetmiş, bunu yapmak için dört cilt daha yazması gerektiğini anlamıştı.

Değişen yalnızca romanın genel biçimi değildi. Her sayfa ve çok sayıda cümle uzuyor, büyük harflerle yazılanların yerini küçük harflerle yazılan cümleler alıyordu. Bazı sözcükleri ya da cümlelerin bazı bölümlerini çıkartıyor, yazmış olduğu metne her baktığında, önceden tamammış gibi görünen cümleleri yeniden düzenlemesi, zenginleştirmesi, yeni bir imge ya da eğretilemeyle geliştirmesi gerektiğini görüyordu. Tüm yazdıklarını ağır ağır, sakin kafayla, parça parça yeniden okuyordu. Elyazmaları karmakarışıktı ama sonuçta ifadeler daha güzelleşiyordu.

Yazmak onda bit tutkuydu. Yazdıkça kendini kaybediyordu. Yaşamaktan daha önemliydi anlatmak çünkü yaşamak yaşanmış olanla sınırlıydı, oysa anlatmak yaratmaktı.

Bir sanat yapıtının büyüklüğü, yüzeydeki konusuyla değil de, o konunun derinde nasıl işlendiğiyle ilintili olduğunu söylüyordu. Böylece ilk cildin yarısı dört kez yeniden yazıldı.

51 yıllık yaşamını bir tek yapıtı, Kayıp Zamanın İzinde’yi yaratabilmek için sürdüren bir yazara henüz edebiyat tarihinde hiç rastlanmadı. Bu yönüyle Proust edebiyat eleştirmenleri tarafından benzersiz bir yazar olarak yorumlandı. Proust yaşamı boyunca, kendi özünü oluşturmaya çalıştığı mücadelede tek başınadır. Kendinden başka kendine yol gösteren bir kişi yoktur. Kendini anlamlandırma süreci acı içinde ve deneyimleme yoluyla gerçekleşecektir. İşte bu süreç, onun özgür alanını oluşturur. Çeşitli olanaklar arasından seçimini yapacak, yazar olma yolunda, kendini bu özgür seçimlerinde yaratmış olacaktır. Proust kendini, kendi özgür iradesiyle yaratır; bilinçli olarak sorumluluğu bütünüyle kendisine aittir. Kendisi seçimini yapar ve bu seçimine bağlanır. Eylemi de kendisine aittir.

Genette’e göre, Proust’un yapıtı tamamlanmıştır ama tamamlanma durumu başka bir düzeyde yer alır: Proust’un kendisi de yapıta ek besin, fazla besin akıtmak istediğini söylemiştir. Yapıt bitmişti ama hâlâ tezgâhtaydı ve Proust üzerinde sürekli çalışıyordu. Bu konuda Genette’in şu sözleri açıklık getirir. Genette’e göre Proust’un yaşam deneyimi yapıtını sürekli beslemiş, yapıtın yazımı da tinsel deneyim aracı olmuştur.

“Yeni öğeleri akıtma” tekniğinin temelinde Proust’un ayrıntıları son derece bölme becerisi, en ince noktaları yakalama tutkusu yatar. Barthes’a göre bu bölme, en küçük ayrıntıya kadar inme kısa parçalı bir anlatımın özelliği olabileceği gibi, uzun bir anlatımı da gerektirebilir. Proust’taki aşırı algılama olayı, onun aşırı-duyarlılığından, özellikle koku alma konusunda ve aşırı anımsama yetisinden kaynaklanır. Aşırı derecede bölebilmek için de Proust, anlatacağı şeyin boyutunu büyütmek, onu çoğaltmak zorunda kalır. Çünkü en ince ayrıntıya inebilmek o ayrıntıyı büyüterek olanaklıdır Proust için.

Gilles Deleuze, Marcel Proust ve Göstergeler adlı incelemesinde bu romanın birliğinin istemdışı bile olsa anımsama eyleminde bulmaz. Romanın özü, yalnızca anımsama çabasına, belleğin ortaya çıkarılmasına dayanmaz. Romanda peşinden gidilen, ardına düşülen, arayış içinde olunan şey “hakikat”tır. Yitirilmiş olan yalnızca geçmiş olan zaman değil, boşa geçen, kaybedilen zamandır da. Anımsama olayı, bir arayış aracı olarak belirirse de en derine inen bir araç değildir. Geçmiş zaman da zamanın bir yapısı olarak belirir ama en derin yapı değildir. Deleuze’e göre, Kayıp Zamanın İzinde, istemdışı bir anımsamanın sunuluşu değil, bir öğrenişin anlatısı söz konusudur. Özellikle de yazarlığa eğilimi olan bir Anlatıcının öğrenişinin, yetişmesinin anlatısıdır. Swann’ların Tarafı'nda Proust (s.87-92) kitap okumalarının yazarlığındaki önemi üstünde durur. Dört sayfa boyunca süren bu anlatıda, kitap okumaları onun yazarlık yolundaki eğitiminin bir kanıtı olarak metne girer.

Deleuze, söz konusu romanın geçmişe değil, geleceğe dönük olduğuna inanır. Öğrenmek de özellikle göstergelerin edinilmesiyle ilgilidir. Göstergeler ise soyut bir bilginin değil, zaman içindeki bir öğrenmenin nesnesidir, konusudur. Proust’un yapıtı, anımsamanın sergilenmesi üstüne değil, göstergelerin öğrenilmesine, deşifre edilmesine, yorumlanmasına dayanır. Proust kitap okumaları üzerine olan bakışını şöyle anlatır:

“…çünkü okuduğum kitaplardaki manzaralar, Combray’nin gözlerimin önüne serdiği manzaralardan daha canlı olmakla kalmayıp, bir yandan da Combray görüntülerine bir benzerlik arz ederlerdi. Bu manzaralar, yazarın tercihi olduklarından ve ben yazarın sözlerine, her biri birer vahiymişçesine, peşinen inandığımdan, Tabiat’ın, derinlemesine incelenmeye değer, gerçek bir parçasıydılar benim nazarımda – oysa içinde bulunduğum manzara, özellikle de bahçemiz, büyükannemin küçümsediği bahçıvanın kuralcı hayal gücünün cazibesiz ürünü olan bahçemiz, katiyen bu izlenimi uyandırmazdı bende.” (Swann’ların Tarafı, s.91)

Proust romanını yine felsefe açısından okuyan Vincent Descombes “ Proust, Roman Felsefesi” adlı kitabında Proust’un kuramcı yanıyla ilgilenir. Proust’un romanın sonundaki sözlerini alıntılayarak Kayıp Zamanın İzinde’yi düşünceyi ileten metin olmaktan çok düşünmeyi sağlayan bir araç olduğunu belirtirken Proust’un şu sözlerine dayandırır.

“Ama kendime dönecek olursam, ben kitabımı daha alçakgönüllü bir şekilde düşünüyordum; hatta onu okuyacak olanları okurlarım olarak görmüyordum. Çünkü kanımca onlar benim değil, kendi kendilerinin okuru olacaklardı; kitabım, Combray’deki gözlükçünün müşterilere sunduğu büyütücü mercekler gibi bir şey olacaktı; okurlara, kitabım sayesinde kendilerini okuma imkânı sağlayacaktım.” (Yakalanan Zaman, s.340)

Bu ifadeleriyle Proust kendi yorumcularına gereken ipuçlarını vermiş oluyordu.

Bir başka eleştirmen Anne Henry Kayıp Zamanın İzinde’yi yaşanmış anıların aktarılması olarak değil de Proust’un belli sayıda okumalardan hareket ederek oluşturduğu kurmaca bir yaşamöyküsü olarak yorumlar.

Bir dilbilimci ve Zola uzmanı olan Henri Mitterand ise Proust’un sözlerine dayanarak onun üzerine olan görüşlerini şöyle açıklıyor.

“Kayıp Zamanın İzinde, toplumsal dekorun yitip gitmiş bir çağ içinde romanlaştırılmış hikâyesi olduğu kadar, belleğin, anımsamanın romanıdır, salt geçmişin romanıdır ve ayrıca zamanın bedenler ile bilinçler üstünden geçişinin romanıdır. ‘Bir saat, yalnızca bir saat değildir, güzel kokularla, seslerle, tasarılarla ve iklimlerle dolu bir kitaptır.’ Yazarın görevi bizi aynı anda çevrelemiş bulunan o duyumlar ile o anılar arasındaki bağlantıyı yansıtmaktır.’ Demek ki her şey geçip gitmiş sahnelerin ve izlenimlerin anlatısal ve betimsel olarak yeniden canlandırılması ile bunların yazının şimdiki anı içinde yorumlanması arasında olup biter.”

Roland Barthes’a göre Kayıp Zamanın İzinde’yi düşünürken yazma isteminin açık, belli olduğu yapıtların arasında ilk sıraya yerleştirir. Ona göre bu eseri yazma isteminden üst derecesindedir, bir Anıt Yapıtı’dır. Proust bir “destan” yazmıştır ama aynı zamanda da Yazma-İsteme’nin davranışını, jestini yazıya dönüştürmüştür.

Ayrıca Barthes anımsamaya dayalı romanlar arasında inceler Kayıp Zamanın İzinde’yi. Anımsamanın doruk noktası olarak Swann’ların Tarafında kitabının ilk bölümü olan Combray bölümünü görür. Bellek bozukluğunun çeşitli olduğunu göz önünde tutar. Bu görüşünü şöyle açıklar:

“Katışıksız, yalın, öz Anı(msama) yoktur, her Anı(msama) daha o haliyle anlamdır.

Aslında yaratıcı olan (Romanın yaratıcısı olan) bellek değil, onun bozulmasıdır, deformasyonudur.

Proust’un parıltılı anımsamasında altüst olan şey, anın yoğunluğu değil düzenidir. Anı ortaya çıktığında yoğundur, sel gibi akar, aşırı anımsama denen şey Barthes’a göre budur.
 

 

Valery, Proust konusunda şöyle der: “Proust, öbür yazarların atlamaya alışık olduğu şeyleri böler ve bizde sonsuza dek bölebilme duygusu uyandırır.”

Andre Acıman Proust’u içtenlik ve samimiyet üzerine bir kitap yarattığını şu sözleriyle açıklar: Bu roman, içtenlik hakkında, içtenliğin mucizesi hakkında, ötekilere karşı samimiyet, kendine karşı samimiyet, varlığına inanmaktan hepimiz tam da vazgeçiyorken samimiyet hakkında; zira Proust’ta insanı açıkça heyecanlandıran biraz da budur: Eğer samimiyet sahip olunması güç bir şeyse, bunun sebebi dürüstlüğün, ötekilere karşı ama en çok da kendine karşı dürüstlüğün bir o kadar nadir olmasıdır. İnsan ya bu samimiyet çağrısına kulak verir ya da okumayı bırakır.

Proust’un sanat anlayışını şöyle özetleyebiliriz: Sanatçının sorumluluğu doğayla yüzleşmek, onu gözlemek, özünü kavramak, ardından da bunu bir sanat eserinde baştan anlatmak ya da dışa vurmaktır. Proust’un yazı stilini ele aldığımızda izlenimci ressamlarla eserleri arasında sıkı bir bağ olduğu da dikkati çeker.

Fransız İzlenimci ressamların önünde gelen Claude Monet’nin Rouen Katedrali serisi, sanatçının yaşamındaki önemli yapıtlarından birisidir. Monet ve diğer izlenimciler için, olmazsa olmaz tek şart kuşkusuz katedral veya herhangi bir doğa parçası değil, şüphesiz ışıktır. Işık olmadan bir izlenimci için asla resim olamaz. Şöyle ki, bir izlenimci ressam için önemli olan, ışığın herhangi bir nesne üzerinde yaptığı değişimi, zamana karşı yarışarak, onda uyandırdığı izlenimleri, tuval üzerine herhangi bir ön kurgu/taslak çalışması yapmadan “anında” kaydetmektir. Dolayısıyla nesne artık bir amaç olmaktan çıkar, bir araç haline gelir. Amaç ışığın değişimini/yansısını kaydetmektir. Bu düşünce doğrultusunda, Monet’nin Rouen Katedrali de zamanı bizlere imleyen bir araç haline dönüşür.

19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmış olan resimde izlenimcilik, özellikle ışık ve renkten kaynaklanan görsel izlenimlerin tanımlanmasına adanmış olduğu söylenebilir. Doğayı ve çevreyi olduğu gibi değil, dış unsurların görünüşünü değiştirmeden, kendi izlenimlerini duygu ve düşüncelerini esas alarak kendi tasarladıkları şekilde resme yansıtmışlardır. Böylece sanatçının kişisel yorumunu ön plana çıkarmışlardır. Bu akımı takip edenler tarafından, resmedilen nesne veya olaydan çok günün belirli bir zamanı, belirli bir ışıkta sanatçı üzerindeki izlenimlere önem verilmekte, akımın öncüleri Claude Monet ve Camille Pissarro olarak kabul edilmektedir.

İzlenimcilikte, yorumlar ve izlenimler, sanatçıdan sanatçıya değişeceği ve her sanatçı, eserinde kendinde oluşan duyguyu ve izlenimi anlatacağı için, meydana getirilen edebî eser, yazarın veya şairin kişiliğine dair izler taşıyacaktır.

Kadraj içine ressam istediği her şeyi alabilir, o onun kendi yarattığı özgür hâkimiyet alanıdır; fakat resmin dışında kalan her şey nesnel gerçekliğin doğal bir sonucudur. Kurgusal bir mekânın, fotoğraf kullanmadan, yazı dili ile okurun zihninde, ayrıntılı ve dev boyutlu fotoğraflara dönüştürülmesi... İşte Proust’un sanatı bu noktada karşımıza çıkıyor. Mekânın fotoğrafı çekilebilir, ama bir mekân edebiyat yoluyla fotoğrafa dönüştürülebilir mi nin sorusuna Proust sanatıyla cevap veriyor.

Işık olmadan bir izlenimci resim resmini oluşturamaz. Mekânların/insanların/doğanın resmini yapamaz. İzlenimci ressamlar için ışık resim sanatının ön koşuludur. Proust bu izlenimci ressamlardan yararlanarak edebiyat alanında bir mekânın resmini oluştururken, o mekânın okur gözünde fotoğraflaştırılmasını sağlamakla yaratıcılığın en üst kademelerinde kulaç atıyor. İşte bu noktada Proust yaratıcılığın en üst noktasında geziniyor.

Proust bir resim eleştirmeniydi ve yazı stilinin bir resim gibi olmasını istiyordu. Özel sevdiği ressamları ve stilleri vardı. Proust Monet’in hayranıydı; kendi yazı stilini oluştururken bu ressamın stilinden yararlandı. Örneğin Combray manzaralarını betimlemeleri impresyonist ressam Claude Monet’i anımsatır. O da Monet’nin resim sanatında kullandığı güneş ışığının değişik yüzeylerdeki yansımalarını tuvaline aktardığı gibi bu tekniği yazı stilinde kullandı. Sf.65 sf.70: Çan Kulesi Betimlemesi sf.70-71 Bir diğer betimleme de Combray kilisesinin betimlenmesidir. Bu kilisenin betimlemesi de yine Monet’in Rheims Kilisesinin günün değişik saatlerindeki güneş ışığını resmetmesine benzerlik taşır.

Prıust’un Combray kilisesini betimlemesi Proust’un gotik mimarisine ve tarihine verdiği önemin belirgin bir göstergesidir. Roman boyunca değişik orta çağ hikâyeleri anlatır. Bu hikâyeler kilisenin vitraylarında çizilmiştir. Proust Fransa ve İtalya’daki değişik kiliselerden de söz ederek bu sanat dalına olan hayranlığını da dile getirmiş olur. Bu onun estetiğe ve tarihe olan ilgisinin yine bir dışa vurumudur.

Proust dış dünyaya kendini kapatan bir insandı. Dünyası kitap okumakla geçiyordu. Kitap okumalarının onu gerçek dünyaya ulaştıracağına inanıyordu. Edebi okumalarının verdiği hazzı gerçek hayatta bulamıyordu. Aynı şekilde romanlardaki kurgusal karakterleri de gerçek insanlardan daha sempatik ve daha anlaşılır buluyordu. Proust şöyle bir tezi savunuyordu. İnsanlar kitap okudukça nasıl ki okudukları karakterlerden etkilenip kendilerini şekillendiriyorlarsa aynı oranda kitaplardan etkilendikçe kendileri hakkında daha çok bilgi sahibi olabilirler. Bunun yanı sıra lezbiyenlik ve homoseksüellik gibi konulara içtenlikle yaklaşıyor, yargılama niyetinden uzak, "anlamak" için yazıyordu. Proust dış dünyanın hayal kırıklıklarını da içinde derin hisseden bir karaktere sahipti. Bu onu dış dünyaya karşı fazla kırılgan yapmıştı. Örneğin Guermentes ailesini inceleyip onların aile geçmişlerinin portrelerini incelerken bu aile hakkında büyük bir hayranlık duymuştu. Ama Guermentes düşesini tanıdığı anki hayal kırıklığını belirtmekten de kendini alamamıştı.

Marcel Proust Yakalanan Zamanda sanata bakışını şöyle ifade eder:

Sanatın açıklığa kavuşturduğu şey, yalnız kendi hayatımız değil, başkalarının da hayatıdır, çünkü tıpkı ressam için renk gibi, yazar için de üslup, teknik değil görüş meselesidir. Her birimizin dünyayı görüşündeki nitel farklılığın, doğrudan ve bilinçli yöntemlerle mümkün olamayacak şekilde ortaya koyulmasıdır, sanat olmasa, bu farklılıklar ebediyen her birimize ait birer sır olarak kalırdı. Ancak sanat aracılığıyla dışarıya açılabilir, bir başkasının, bizimkiyle aynı olmayan bu âlemde neler gördüğünü öğrenebiliriz, aksi takdirde bu âlemin manzaraları, aydaki görüntüler kadar bilinmez oldurdu bizim için. Sanat sayesinde, bir tek dünya, kendi dünyamızı göreceğimize, çeşitli dünyalar görürüz; özgün sanat sayısı ne kadar çoksa, bize açık olan dünyaların sayısı da o kadar çoktur ve aralarındaki fark, sonsuzlukta dönüp duran dünyalar arasındaki farktan büyüktür; bu dünyalar, adı ister Rembrandt olsun, ister Vermeer, ışıklarının yayıldığı ocak söndükten asırlar sonra, hâlâ kendilerine has ışınlarını bize yansıtmaya devam ederler.” (s.203)

Ortega y Gasset, İnsan ve Herkes adlı derlenen derslerinde bizim görüş açımızı tanımlarken bir elmayı örnek gösteriyor. Şöyle ki, bir elmaya baktığımızda, o elmanın tümünü gördüğümüzün yanılsamasına düşeriz. Oysa gördüğümüz şey kaçınılmaz olarak o elmanın yarısıdır; yani bizim elmaya baktığımız yerden görünen kısmıdır. Nasıl gök kubbeye baktığımızda Ay’ın hep tek bir yüzünü görüyorsak, elmanın da hep tek bir yüzünü görürüz. Elmayı elimizde çevirdiğimizde, farkı yüzlerine dair izlenimler ediniriz. Örneğin arka yüzünün çürümeye yüz tuttuğunu veya o kısmının ısırılmış olduğunu görebiliriz. Ama görmekte olduğumuz görüntülerin toplamı asla elmanın bütününü görmekle eşdeğer olmayacaktır.

Ortega y Gasset’in iddiasına göre, insanı asıl ayrıcalıklı kılan bilmediğini bilmek, “pek az bildiği şeye karşın, kalan her şeyden habersiz olduğunu” bilmek. Gasset’e göre homo sapiens değil homo insciens (bilgisiz insan) olarak adlandırılmalıydık çünkü insanı diğer hayvanlardan ayıran bu: Henüz bilmediği şeylerin “muazzam genişlikte olduğunu” bilmek; sadece çevresini kuşatan koşullarla ilgilenen hayvanın aksine eksikliklerinin farkında olabilmek.

Ben Proust okumalarını Ortega y Gasset’in elma örneğini hatırlatacak şekilde sadece bir tarafını görebildiğimiz bir imge, tüm okumalarım boyunca bana görmenin sınırlarını anımsattı. Proust bizi öyle bir dünyaya davet ediyor ki, bizi asla göremeyeceğimiz ayrıntılara, yaşayamayacağımız duygulara yönlendiriyor. Proust’u okumak benim doğaya, insanlara ve nesnelere dair düşüncelerimi değiştirdi, çünkü Proust’un zengin imge dünyasında yol aldıkça kendimi zenginleşmiş hissettim ve şöyle hayıflandım, “Ne kadar körmüşüm”. Hele 21. yüzyılın çok bildiğini sanan bizlere, görüş açımızın ne kadar sınırlı olduğunu gösteriyor Proust. Onu okudukça 21. yüzyıl uygarlığının daha fazla bilgiye sahip olurken, aslında bir yandan da körleştiğimizi, bakmayı, görmeyi ve anlamayı unuttuğumuzu anladım. Elma örneğindeki gibi sadece kendi bakış açımızla gördüğümüz dünyanın, bizim görme sınırlarımızla çevrili olduğunu anladım. Ama asıl önemlisi Proust’u okumanın bir duyarlık olduğunu, hayatımızın anımsama olduğunu, hatırlama şeklimizi, karşımızdakilerin değil, bizim yaşamda bakış açımızın belirlediğini yine Proust’tan öğrendim.

Kaynakça
Marcel Proust, Kitap-lık, sayı 114, YKY Mart 2008
Mehmet Rıfat, Marcel Proust ya da Bir Roman Yaratmak, Türkiye İş Bankası, Ekim 2009
Mehmet Rıfat, Metnin Sesi, Türkiye İş Bankası, Mayıs 2007
Roland Barthes, Romanın Hazırlanışı, Sel yayıncılık, 2005
Alain de Botton, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir, Sel yayıncılık, Şubat 2000
Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, YKY, Ekim 2006
Proust Projesi, Hazırlayan Andre Acıman, Sel yayıncılık, Kasım2010
Elif Vargı ve Ş. Uğur Okçu, Claude Monet’nin Rouen Katedrali Serisi Üzerine Bir Deneme/ internet

>

Valid HTML 4.01 Transitional