|
Sainte-Beuve’e karşı Marcel Proust
Yücel Nural
Sainte-Beuve on dokuzuncu yüz yılda Fransız
edebiyatına damgasını vurmuş en önemli edebiyat eleştirmenidir.Bu
yüzyılda ,Tarih bilimi gibi eleştiri de giderek daha aydınlanmacı olmaya
ve bir bilim kisvesine bürünmeye başlar.Bu evrim, deney ve bilimsel metota
dayanan bir felsefeden, positivizmden doğmuştur.
Sainte-Beuve 1804 yılında doğmuş 1818 de tıp
eğitimi almaya başlaması ile giderek dini inançlarını
kaybetmeye başlamıştır. Bir süre gazetecilik te yaptıktan sonra
edebiyata yönelmiştir.Eleştiri alanında geliştirdiği metotla
Sainte-Beuve, çağının pozitif felsefesini eserlerine yansıtmış ve” Eğer
eser saf geometri değilse yazarı eserinden ayrı tutmak olanaksızdır.Bir
yazarın “Din hakkında ne düşündüğü, kadınlara nasıl davrandığı,parayla
ilişkisinin ne olduğu, zengin mi, fakir mi olduğu, günlük yaşamını nasıl
sürdürdüğü” bilinmezse eserini irdelemek,(eğer o eser edebi ise)
olanaksızdır”,der.
Bu ünlü eleştirmen Rönesans’tan 19.yy’ın
ikinci yarısına kadar Fransız düşününü etkilemiş ünlü aydınların yaşamını
ve karakterini belgelemiştir.;
Sainte- Beuve’e Karşı adlı eserinde Proust,
bir yazarın eserinin kendi yaşamının yansıması olduğu tezini savunan bu
‘ünlü eleştiri metodunu’ reddeder.Gerçekten de ,yaratıcı
duyarlılığın zenginliği ve karmaşıklığı bir yazarın biyografisinin etkisi
ile değerlendirilemez .Proust, ‘ Bir kitap, bizim toplum içinde ortaya
koyduğumuz alışkanlıklarımızın, kötü (ve iyi) huylarımızın dışında ‘
başka bir Ben’in ürünüdür’. Bu açıdan bakıldığında,Proust’un ilginç
yanı da, özellikle gençlik yıllarındaki uçarı ve rahat yaşamına karşın
gerçekten acılı ve fırtınalı geçen yaşamından çok eserlerinin bize telkin
ettikleridir.Ama züppelik gibi küçük kusurlar, acılı fırtınalar,
sırlar, yazarda aşkınlaşarak, tükenmez bir deneyimler ve çözümlemeler
alanı oluşturmuştur.
1892 yılında, yazar henüz yirmi bir yaşında
iken bir yazısında yazdığı gibi ‘Sanat köklerini toplum yaşamının o denli
derinliklerine uzatır ki, çok genel bir duygusal gerçekliğin giydirildiği
herhangi bir kurguda bir çağın veya bir sınıfın gelenekleri töreleri
,zevkleri büyük bir yer kaplar.’Usta Avundurucu Sanat’ için “onun
yalanları yegane gerçeklerdir,ve gerçek bir aşkla onu birazcık
bile seversek, etrafımızda olup biten ve bize zorla boyun eğdiren o
şeylerin varlığının etkisi yavaş yavaş azalır, bizi mutlu yada mutsuz
yapan güçleri bizden uzaklaşır,onları ruhumuzda büyüterek,acıyı güzelliğe
dönüştürürüz.” Der.
Proust’a göre sanatçı,”Hakikatin, ama
bilgelerin ve metafizikçilerin Hakikatinin arayıcısıdır.Kendi eserleri
için “bir bina,bir inşaat” terimini kullanır.Ama bu ideolojik bir bina
değil,bir,”peintüre des erreus” ,”yanlışların resmidir.” Bilinç
dışı hafızanın en karanlık derinliklerinde insan ruhunu irdeler.Bu felsefi
bir düşüncenin ürünüdür ve ZAMAN bu binanın ana harcıdır.
Fakat,”Yitik Zamanın İzinde” aşırı yüklü ve
meş’um bir kitap olarak algılanmış ve fazla rağbet görmemiştir.Eserin ana
teması, dağılmaya ve zaman kaybına yol açan nedenleri araştırmak...Zamanı
boşa harcamayı bırakmanın ve yaşamdan keyif almaya başlamanın yollarını
göstermeye çalışan ,evrensel yararlılığı olan bir öykü.(Alain Button)Ama
Proust için öyküden çok o öykünün nasıl anlatıldığı ve neden anlatıldığı
önemlidir.Nitekim Proust’ta üslup bir teknik sorunu değil, bir vizyon
sorunudur.Dil yazarın kendi yarattığı dil olmalı,basmakalıp ucuz
felsefi jargonlar içermemelidir.Teoriler içeren bir eser, üzerine
ücreti iliştirilmiş bir eşya gibidir.(Vincent Descombes,Proust,Philosophie
du Roman,)
Bu ilk eserinde “kendisi için bile henüz çok
yeni ve belirsiz olan YEKPARE ZAMAN kavramının,”travmatik zamansallık”
olarak tanımlanabilecek bir anlayışın,edebiyat kuramındaki ilk zorlu
ifadesini yaratmıştır.(Alain de Button).
Bergson felsefesinden etkilenen
Proust,”Yekpare ,geniş bir anın parçalanmaz akışında “ yüzmekte olduğuna
inanmak isteyen bir yazardır.Bu akışın içinde istenç dışı bellekle
istençli bellek arasındaki fark egemendir.Başına buyruk bir
sihirbazdır istenç dışı bellek, çağrılara cevap vermez.Mucizesini
gerçekleştireceği tarih ve yeri kendi seçer.Bir bisküvinin çaya
batırılmasıyla ilgili ünlü epizot ,irade dışı belleğe onun eylemlerinin
destanına adanmış bir anıttır.Proust’un bütün çocukluk dünyası bir çay
fincanının içinden çıkar gelir.
Zaman denen “canavar ya da ilah”tan kaçan
zihin”in,Yaşamın içine batmışken beliren bu rastlantısal ve firari
kurtuluşu, ancak irade dışı bellek, alışkanlığın bir anlık ihmaliyle
uyarıldığında gerçekleşebilir”.Proust, Samuel Beckett)
Bazen de bazı acıları kabul etmeye direnen
istenç dışı bellek zamanı tersine çevirir ,”geride bırakılmış olanın hala
ilerde olduğu sanrısıyla sarsılır.”
Gerçeklerin takvimi ile duyguların takvimi
koşut gelişmemektedir.Ve biz dünden ötürü sadece yorgun değil
başkayızdır.Dünün felaketinden önceki halimizden farklıyızdır.Geçmiş,
üstesinden gelinemeyecek, sindirilemeyecek bir katılık olarak belirir ve
bizi yapısal bir geç kalmışlık konumunda bırakır”(S.Beckett)
Proust’un kronolojisini izlemek son derece
zordur.Olaylar ıspazmozlu bir ritmle birbirini izler.
Birinci cilt bir yanlış anlaşılmaya yol
açmıştır.Proust’un yaşanmış günleri geri almak,yeniden bulmak istediği
sanılmıştır.Oysa Proust’un amacı filozoflar ve mistiklerin amacı olan
“Hakikat”ın arayışıdır.(Collection Critique).Bu söylemde Hakikat
majiskülle yazılıdır.Bu tarihçilerin ve ansiklopedistlerin olgusal
gerçeği değildir.Bilgelerin ve metafizikçilerin Gerçeğidir.Bu durum eserin
speculatif-nazari bir okunuşunu gerektirir.Bir hipoteze göre romancının
düşüncesi ile teorisyenin –kuramcının düşüncesini ayırmak gerekmektedir.
Kuramcı Proust çağının felsefi tezlerini
edebiyatta savunduğu dogma (eser yazarının yaşamı ve kişiliği ile
açıklanamaz) emrinde seferber etmiştir.Modern felsefenin en çapraşık
söylemlerini, apaçık gerçekler gibi ,sükunetle yakalamıştır: içsellik
miti,solipsizm eğilimi, yazara özel dil,öznellik,iletişimin hemen
hemen imkansızlığı,Sanatın estetik teorisi v.s...,Sanatçı sözel tanıtmayla
iletişimi mümkün olmayanı iletebilme zorundadır.
Sanatçı,gizemli bir tanrının hizmetkarı
olarak insanlara tanrıdan esinler ve hatta günahlardan kurtuluş sunar.
Kaynakça:
1.XIX.é Siecle,Collection Litteraire,Lagarde
&Michard.Bordas
2.XXe Siecle ,Collection Litteraire,
Lagarde & Michard,Bordas
3.Proust ,Philosophie du Roman, Collection
“Critique”,Les Editions de Minuit.
4.Proust,Samuel Beckett, Metis Eleştiri
5.Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir,
Alain de Botton
Proust
Yasaminizi Nasil Degistirebilir
http://www.tulumba.com.tr/storeItem.asp?ic=zBK981823EC120
Zevkle okunan özgün bir yapit... Bir elestiri,
bir biyografi, bir edebiyat tarihi çalismasi ve Proust'un basyapiti
üzerine bir kilavu kitap olmasinin yanisira, okuyucular için bir el
kitabi, hem de sözcügün tam anlamiyla. The New York Times
Bir milyon ikiyüz elli bin sözcükten Kayip Zamanin Izinde adli
yapiti kaleme alirken Proust'un aklinda ne oldugunu merak edenlere,
Alain de Botton bu sorunun yanitini veriyor. Çagdas bir biçemle
kaleme alinmis, bilgilendirici ve okuyucuyu neselendiren bir
kitabiyla Alain de Botton, Proust'un yasaminin ve yapitlarinin
derinliklerine daliyor, Proust'un kitaplarini, mektuplarini,
konusmalarini damitarak gerçekten yararli bir elkitabi çikariyor
ortaya. Alain de Botton'un bu küçük kitabi o kadar hos, o kadar
keyifli, o kadar kavrayisli ki, kitabin kendisi bile yasaminizi
degistirebilir. Allan Massie, Daily Telegraph
Okumanin ne ise yaradigini ögrenmenize yaridmci olan, zekice
yazilmis, mükemmel bir kitap. Doris Lessing
Birçok kurgusal kitaptan daha fazla ilgileniyor insanla, daha çok
düs gücü içeriyor... de Botton, Proust'un yasamindan bizim için
dersler çikarirken, onun yapitlarini bizim yerimize bir kere daha
okuyor, o kocaman, kutsal gölü, damittigi tatli, berrak suyla
dolduruyor. John Updike, New Yorker proust yasaminizi nasil degistirebilir alain de botton sel
yayincilik banu tellioglu 975570096x
Mimarinin estetikle ilişkisi olmalı
| 14 Şubat
2007 |
Serkan ŞENTÜRK |
Alain de Botton'un yeni kitabı Mutluluğun
Mimarisi, kendi zevklerini ortaya koymaktan korkanlara çok önemli mesajlar
veriyor.
Şu evin dış görünüşünde hoş olmayan bir şeyler
var. Belki plastik dış cephe kaplaması, belki şu mavi panjurlar, belki ev
sahibinin kendince bahçeyi güzelleştirmek için kullandığı ucuz hayvan
heykelleri... İnsan bu eve baktıkça öfkeleniyor, hatta neredeyse yaşamla
ilgili bir umutsuzluğa kapılıyor. Peki ama neden böyle hissediyoruz
kendimizi bu binaya bakınca? Ya bunun tam tersi olduğunda, bir bina, bir
pencere ya da herhangi bir eşya bize güzel göründüğünde, bizi keyifli
kıldığında onun bu başarısını hangi formülle açıklayabiliriz? İşte Alain
de Botton son kitabı Mutluluğun Mimarisi'nde bu tür sorulara yanıt
arıyor, mimaride estetik üzerine inanılmaz keyifli bir çalışma sunuyor
okurlarına.
BİNALAR DA KONUŞUR
Aslında Romantik Hareket, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir,
Felsefenin Tesellisi, gibi önceki kitaplarında uyguladığı stratejinin
aynısını uyguluyor bu kitabında da yazar. Yani aşk, edebiyat, felsefe,
toplum gibi çok önemli ve geniş kavramları ele alıp sorular soruyor, bu
soruları içtenlikle yanıtlamaya çalışıyor. Mutluluğun Mimarisi
kronolojik bir mimari tarihi kitabı değil; dolayısıyla bütün akımları,
bütün dönemleri tek tek ele almıyor. Bu kitapta okur, yazarla birlikte bir
dünya turuna çıkıyor, dünyanın önemli mimari yapılarını onunla birlikte
geziyor, değerlendiriyor. Bu arada yazar mimariyle ilişkilendirilebilecek
çok önemli temaları da ele almayı ihmal etmiyor. Örneğin düzen, denge,
ideoloji, demokrasi, hafıza. Her binanın bizimle konuştuğunu, bize
birtakım mesajlar verdiğini söylüyor, "Faşizmin ya da demokrasinin
izlerini binalarda görmek mümkündür. Her bina bir anımsamadır," diyor ve
ekliyor: "Tartışmanın odağını yalnızca görsel olandan binaların temsil
ettiği değerlere kaydırmanın olumlu bir yanı var. Böylece insanlar,
düşünceler ve siyasi gündem üzerine yaptığımız derin tartışmaların içinde
mimari yapılarla ilgili yorumlarımız da yer alabilir." Kitabın estetikle
ilgili olduğu kadar psikolojiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü
binaların iç dünyamızı nasıl etkilediğini, bizi nasıl mutlu, sağlıklı ya
da mutsuz, mızmız hale dönüştürebildiğini anlıyoruz sayfalar ilerledikçe.
Ve tabii şaşırıyoruz. Yazara göre işin başka yönü de şu: Zevklerimiz
bizimle ilgili pek çok şey anlatıyor. Tabii burada çok basit bir denklem
kurup "Neden hoşlanıyorsak biz oyuz," diyecek bir yazar değil Alain de
Botton. Hoşlandığımız üslubun kim olmak istediğimizi ve hayattaki
korkularımızı açığa vurduğunu, mimariyle ilgilenerek kendi korkularımızla
yüzleşebileceğimizi söylüyor daha çok.
|
|
Alain de Botton - Biyografi
http://www.biyografi.info/kisi/alain-de-botton#
İsviçreli yazar. Romanları tüm dünyada büyük ilgi görmüş, best-seller olmuş ve 20 dile çevrilmiştir. Felsefeyi güler yüzlü ve anlaşılır bir hale dönüştüren kitaplarında yazar, hem kendi deneyimlerine, hem de büyük sanatçıların ve filozofların düşüncelerine yer vermiştir. “Günlük yaşamın filozofu” olarak nitelendirilen yazarın yayınlanmış olan 8 kitabı, kitaplarıyla ilgili olarak hazırladığı 5 belgesel çalışması bulunmaktadır.
20-aralik-1969’ta isvicre’nin Zürih kentinde doğdu. Babası misir asıllı Gilbert de Botton ve annesi Jacqueline Burgauer’ın tek çocuğuydu. Babası “Global Asset Management”’ın yaratıcısı da olan bir finansördü. Alain De Botton, 8 yaşına kadar Zürih’te yaşadı, bu dönemde iyi derecede Almanca ve Fransızca öğrendi. 1977 yılında ingiltere’ye geldikten sonra, Oxford’daki Dragon School’a kaydoldu. Sonrasında eğitimine Harrow School’da devam etti. Bu okuldan mezun olduktan sonra tarih okumak için Cambridge Üniversitesi’ne gitti. Felsefe doktorası yapmak üzere Harvard Üniversitesi’ne başladı, ancak roman yazmak istediği için çalışmalarına bu yönde devam etmeye karar verdi.
1993 yılında ilk romanı “Essays In Love” (Aşk Üzerine) yayınlandı. Eleştirmenlerce ayakta alkışlanan kitapta, aşk kavramı, bir ilişkinin ekseninde a’dan z’ye ele alınıyordu. Kitabın tarzı farklıydı, çünkü roman türünde pek karşılaşılmayan nitelikte analizler ve yansımalar içeriyordu. Filozoflardan ve büyük düşünürlerden yapılan alıntılar kurgusal bir hikayeyi aydınlatıyor, konunun işlenişine çok boyutluluk katıyordu.
Essays In Love’ın ardından 1994’te “The Romantic Movement” (Romantik Hareket) ve hemen ardından 1995’te Kiss and Tell (Öp ve Anlat) yayınlandı. Bu iki kitapta da De Botton, farklı tarzını zengin ve etkileyici anlatımıyla bütünlemeye devam etti. Kız arkadaşının biyografisini kaleme aldığı Kiss And Tell kitabı, yazarın edebiyat dünyasında bir ilke daha imza atmasına neden oldu. Kitap eleştirmenlerce “ Biyografide nesnellik arayışına zekice bir karşı koyuş.” şeklinde yorumlandı.
1997 yılında dördüncü kitabı “How Proust Can Change Your Life” (Proust Hayatınızı Nasıl Değiştirebilir?) yayınladığında tüm dünya onu tanımaya başladı. Kitap amerika ve İngiltere’de best-seller oldu. Dahiyane yazar Proust’un hayatını ve çalışmalarını baz aldığı kurgusal olmayan kitabında, De Botton, ironik biçimde yeni bir “Kendi kendine yardım” teorisi geliştirdi ve bu konuda daha önce yayınlanıp büyük yankı bulmuş “kendine kendine yardım” kitaplarının analizini yaptı.
"The Consolations of Philosophy" (Felsefenin Tesellisi), 2000 yılında raflardaki yerini aldı. Alain de Botton bu kitabında bütün zamanların en büyük düşünürlerinin hayatları ve yazdıkları arasından günlük yaşama ilişkin bilgece yaklaşımlarını bir araya getirdi. Felsefe ve edebiyatın aynı potada eridiği kitabı, 2002’de yayınladığı “The Art of Travel”(Seyahat Sanatı) takip etti. De Botton bu kez de okuyucularını Flaubert, Wordsworth, Baudelaire ve Van Gogh gibi yazar ve sanatçıların rehberliğinde, yine vizyonu geniş olan bir edebi seyahate çıkardı.
2004’te statü endişesinin tarihsel öyküsünü ve tarih boyunca bu endişeyi yenmeye çabalamış hareketleri incelediği kitabı “Status Anxiety”i(Statü Endişesi) yayınladı. Kitapta toplumun acımasız yargılarına karşı kalkanlar edinen ve bu yolla mutluluğa ulaşmaya çalışan yalın ayaklı filozofların, üstsüz bohemlerin, komedyenlerin, şair ve ressamların resmi geçidini okurlarına sundu.
Alain De Botton son olarak henüz turkiye’de yayına hazırlanma aşamasında bulunan “The Architecture of Happiness”i( Mutluluğun Mimarisi) yayınladı. Bu son kitabında yazar, farklı yapıda binalar, duvarlar, ev eşyaları ve çevre düzeniyle çevrili olan hayatımızda mimari ve mutluluk arasındaki bağı inceledi.
Alain De Botton’un aynı zamanda yönetmen Neil Crombie ile kurduğu, kitaplarının ve çalışmalarının belgesellerinin hazırlandığı, “Seneca Productions” adında bir prodüksiyon şirketi var. Yazar halen, 2003’te evlendiği eşi Charlotte, iki oğlu Samuel ve Saul’le birlikte batı Londra’daki Hammersmith kentinde yaşıyor.
Referanslar;
Alaindebotton.com, Findarticles.com, Senecaproductions.com, Selyayıncılık.com, Wikipedia.org
Biyografi.info'dan Alıntı
Yaparken: Alıntı yapmadan önce metinlerin,
resim ve fotoğrafların telif hakları ile ilgili
"Telif Hakları" bölümünü kesinlikle
okuyun. "Telif
Hakları"nı okumak için tıklayın
Güleryüzlü felsefe
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3551
25/02/2005 (289 defa okundu)
ALTAY ÖKTEM (Arşivi)
Alain de Botton'un kitaplarının dünya çapında ilgi görmesinde, yayımlandığı her
ülkede çok satan listesine girmesinde şaşılacak bir şey yok. Peki, felsefeyi
özellikle hayatının dışında tutmaya özen gösteren bir ülkede, yani bizde
Botton'un bu denli ilgi görmesinin temelinde ne yatıyor? Sanıyorum bu, yavaş
yavaş bizim de günlük hayatın farkına varmaya başladığımızın bir göstergesi.
Popüler kültürü keşfeden, bir yandan popüler kültürün içinde sürüklenirken, bir
yandan da içine düştüğü durumu sorgulamaya çalışan insanlar için Botton,
bulunmaz nimet. Çünkü, günlük hayatımıza dair ne varsa, onları yazıyor. Dahası,
felsefeyi güleryüzlü ve anlaşılır bir hale dönüştürüyor. Kitapları, hem kendi
deneyimlerine, hem de geçmişteki sanatçıların, düşünürlerin deneyimlerine
dayanıyor. Aslında çok genç, 1969 doğumlu bir yazar Botton. Daha yirmi üç
yaşındayken uluslararası bir üne kavuşmuş. Bunda, yazım tekniğinin ve bakış
açısının önemi büyük. İlk üç kitabı olan Aşk Üzerine, Romantik Hareket ve Öp ve
Anlat, bir hikâyeye yaslanmıyor, Botton aşk ve ilişkiler üzerine fikir
yürütüyor. Hepimizin hayatına dair çok önemli ipuçları veriyor, farkına bile
varmadığımız davranışlarımızı fark etmemizi sağlıyor. Böylece, günlük
hayatımızın felsefesini yapıyor.
Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir ve Felsefenin Tesellisi adlı kitaplarında
ise Marcel Proust'un ve Batılı altı filozofun (Socrates, Epicurus, Seneca,
Montaigne, Schopenhauer ve Nietzsche) eserlerini günümüze taşıyor. Bir anlamda,
klasik felsefeyi popülarize ediyor. Bu düşünürlerin de yardımıyla dostluk,
sanat, kıskançlık, arzu, yetersizlik gibi konularda, ilginç fikirler
geliştiriyor ve bunların hayatımıza nasıl yansıdığını deşifre ediyor. Seyahat
Sanatı'nda, seyahat psikolojisiyle ilgili konulara değiniyor Botton.
Botton'un 2006'da yayımlayacağı kitabınının konusu ise mimari. Yani biz
sokaklarda dolaşıyoruz, Botton ise, çevremizdeki görsel güzelliğin bize nasıl
yansıdığını araştırıyor. Kısacası, bu çağa damgasını vuran ender kalemlerden
biriyle karşı karşıyayız. Hafife almaya gelmez; gerçekten de insan
davranışlarının kökeninde statü endişesi yatıyor. Hayatımızı belirleyen para,
ün, itibar... Hepsi statü arayışıyla ilgili. İş burada bitmiyor elbette; elde
edilen statüyü koruyabilmek de ayrı bir çaba gerektiriyor. 'Neden yaşıyoruz?'
sorusuna 'kendime bir statü oluşturmak ve oluşturduğum statüyü koruyabilmek
için' yanıtını versek yeridir.
Çoğumuz şaşırırız; değil kendini, beş nesil sonraki torunlarını bile lüks ve
ihtişam içinde yaşatabilecek servete sahip olan biri, neden servetini arttırmak
için gece gündüz çalışır? Elbette statüsünü korumak için. Statü, başkalarının
gözünde nasıl gördüğümüzle ilgilidir.
Elbette başarının en tepesine maddi kazanımları yerleştiren anlayış, modern
statü anlayışıdır ve insanlık tarihini göz önüne alırsak, henüz çok yenidir.
Modern toplumda, kendi çabasıyla para, güç ve ün kazanmayı statü olarak
adlandırıyor, spor, sanat ve bilimi de buna dahil ediyor Botton. Tarihe
bakarsak, statü endişesinin hiç eksilmediğini, çağa, topluma göre farklı
statüler oluşturulduğunu, insanların da hayatlarını bu statülerin peşinde
koşarak geçirdiklerini, hatta bu uğurda öldüklerini görürüz.
Spartalı'nın
statüsü
M.Ö. 400 yılına dönelim ve Yunan Yarımadası'na bir göz atalım: Tek işleri adam
öldürmek olan dövüşçülerle doludur Sparta. Bu insanlar paradan anlamazlar,
saçlarını kestirmezler, eşleri ve çocuklarıyla ilgilenmezler, ticari bir ruha
sahip oldukları sanılmasın diye sayı saymasını bile öğrenmezler. Statü budur
Sparta'da. Bir çocuğun saçını okşarken görülseler ya da birden beşe kadar
sayabildikleri anlaşılsa, bütün statüleri sıfırlanır. 1750'lerin İngiltere'sinde
ise, iyi bir savaşçı olmak değil, iyi dans etmek ve centilmen olmak pirim yapar.
Modern toplumların para, mal, mülk peşinde koşan bireyiyle, ilkel toplumların
statüyü kaybetmemek için yıkanmayan, sürekli dövüşen insanları ya da gece gündüz
dans edip kibar görünmek için kendini paralayan İngiliz centilmenleri arasında
fark yok. Peki, paraya pula önem vermem, onurum için yaşarım diyenler için
değişen bir şey var mı? Tarih, onurunu, bir anlamda statüsünü korumak için
düello edenlerin cesetleriyle dolu. Sanat da statü savaşlarının en yoğun
yaşandığı alanlardan biri. Gerçi, 1702 yılında, Floransa'da olduğu gibi "Sen
Dante'den anlamıyordun," diyen kuzenini düelloda öldürmüyor günümüz
edebiyatçıları, ama ölmekten beter ettiklerine tanık oluyoruz sık sık. Diğer
açıdan bakarsak, sanat tarihinin, statü sistemine yöneltilen meydan okumalarla
dolu olduğunu görürüz. Bu yönüyle sanat, statüyü sarsan bir şey. Napolyon
Bonaparte'ın, iktidara gelir gelmez Paris'teki bütün mizah dergilerini
kapattırması, elbette statüsünü korumaya çalışmasıyla ilgili. Çünkü, Botton'un
dediği gibi "karikatürler, bizim statülerimizi bu denli dert ediniyor oluşumuzla
dalga geçmezler, statü endişemizi inceden inceye tiye alırlar."
Sanırım, yalnızca ölüm kapıyı çaldığı an, statü endişesinden kurtuluyor insan. O
zaman da iş işten geçmiş oluyor. Madem bu endişeden kolay kolay kurtulamıyoruz,
bari kendimize uygun bir statü bulalım, onun peşine takılalım. Belki statü
endişesini 'statü eğlencesi'ne dönüştürebiliriz. Denemeye değer!
|
|