Paf ve Puf
Dört Köşeli Üçgen

Salâh Birsel



Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

14.12.2016

 


  Editörün Notu:  Gerçek bir “kelime hokkabazı” olan Salâh Birsel, her kitabında dilimize yepyeni sözcükler kazandırdı; sıradan görünen kimi sözcüklere inanılmaz bir parıltı ve renk kattı. Metinlerinde arada bir “Ey okur!” gibi ünlemlerle okuruna seslenerek sayfalar arasında varlığını duyumsatan Salâh Birsel’in denemeleri, tam anlamıyla bir okuma şöleni sunuyor; sohbet eder gibi, içten, şakacı, ironik tarzı, okuyanda tiryakilik yaratıyor. Hülya Soyşekerci

  Denemelerin en renkli yazarı Salâh Birsel
 
Salâh Birsel, deneme için “yazının tadı çıkarılarak yazılan bir türdür, belki de tek türdür” der. Bundan dolayı, “denemelerin kahve söyleşileri gibi daldan dala konmasını ya da başladığı yerde değil, başlamadığı yerde bitmesini” sever

HÜLYA SOYŞEKERCİ HÜLYA SOYŞEKERCİ@e-posta

04 Şubat 2016
Deneme yazan pek çok sanatçımız arasında Salâh Birsel’in farklı bir yeri ve kendine özgü bir tarzı vardır. Denemenin yanı sıra şiir, inceleme, roman türlerindeki eserleri, ince mizahı ve renkli üslubuyla ilgi çeken; okurun bilincini, yüreğini aydınlatan çarpıcı ve sıra dışı metinlerdir. Denemeleri başta olmak üzere Salâh Birsel’in pek çok kitabı, çağdaş klasiklerimiz arasında yer alan eserler arasındadır.

Okuyucularına, gülümseyen düşünceler ve enteresan bilgilerle dolu yazılar armağan eden Salâh Birsel’i okurken, sadece yazan değil; aynı zamanda, düşünen, araştıran, gözlemleyen, bilgi ve kültür birikimini cömertçe paylaşan, okuyucusuyla sohbet eden, içtenlikli bir sanatçı portresiyle karşılaşırız. Yazılarında kendi dünyasını sıklıkla dile getiren Salâh Birsel’in yaşamını araştırdığımızda, küçük yaşlarından itibaren iyi bir eğitim aldığını, Fransızcayı çok iyi öğrendiğini ve nitelikli, meraklı, sabırlı bir okur olarak yetiştiğini keşfederiz.

Salâh Birsel’in etkileyici bir portresini, deneme kitaplarından Paf ve Puf’un son sayfalarında yer alan karikatür tarzı bir resimde görürüz. Çoğu resminde olduğu gibi burada da sigara tüttüren Salâh Birsel, yazdığı deneme metninin içine görsel yerleştirerek dönemi açısından oldukça farklı bir yazınsal çalışmaya imza atmış; ayrıca onu daha iyi tanımamız için bazı ipuçları vermiştir: “Yazımızın bu noktasına geldiğimize göre paf ile puftan da söz açmamız gerekiyor. Çünkü faşoculuğun at oynattığı yerlerde yapılacak ilk şey, fosur fosur ‘paf ve puf’ tüttürmektir. İlkin şu yandaki resmi inceleyin. Bu, Salâh Birsel’in fotografisidir ki, ona göz ucuyla bakmak bile paf ve pufun ne olduğunu çözmeye yetebilir. Abdülhamit 33 yıl padişahlık kesmişse, Salâh Birsel de 33 yıl ayak işlerinde çalışmıştır. Ama Abdülhamit gibi babadan kalma ya da sonradan olma bir padişahlığı bulunmadığı için bütün yaşamı boyunca paflamış puflamış, suratı, resimde gördüğünüz gibi, çarşamba çanağına dönmüştür. Abdülhamit’in resmi karşısında yaptığınız gibi, burda da radarlarınızı işletecek olursanız Salâh Birsel’in, o ünlü padişahın tersine, saçını sakalını boyaya yatırmadığını görürsünüz. Ne ki onun her vakit -yani haftada bir- sakalını dibinden tıraş ettiği, genç yaşlardan başlayarak saç kullanmamayı alışkanlık haline getirdiği de gözden uzak tutulmamalıdır.”(s.150)

Doğan Hızlan, dostu Salâh Birsel’den belleğinde sürekli kalacak çizgileri, sanatçının ölümünün ertesi günü, gazetedeki köşesinde şöyle resmeder: “Salâh Birsel’den göz hafızamda yaşayacak donmuş bir kare. Dudaklarında yarısına kadar ıslanmış Birinci sigarası. Dumanları bu çehrenin hatlarını flulaştırıyor. Ağır ağır konuşurken, yüze pek az yansıyan, gözlerindeki ironik bir zekânın gösterişsiz ışıltısı. Şiirleriyle üst üste çakışan, denemesiyle uyuşan bir fizyonomi.”

Hayatından kesitler

14 Kasım 1919’da Bandırma’da dünyaya gelir Salâh Birsel. Asıl adı Ahmet Selâhaddin’dir. Ailenin en küçük çocuğudur. (Ablası Şehbal Hanım, yıllar sonra, sanatçı-yazar Mehmet Güreli’nin annesi olacaktır.) Babası Hafız Talât Bey, yedi kuşak İzmirli bir aileye mensup üzüm tüccarıdır. Annesi ise Bandırmalıdır. Salâh Birsel’in doğumundan altı ay sonra aile İzmir’e taşınır; İzmir’in Karşıyaka, Bayraklı semtlerinde ve Soğukkuyu Caddesi’nde otururlar. 1931’de Saint-Policarpe Fransız İlkokulu’nu bitiren Salâh Birsel, ortaokulu 1934’te Saint-Joseph Fransız Koleji’nde tamamlar.

Bu okullardaki eğitimini şöyle anlatır: “Dilbilgisini Saint Policarpe’ta altı yıl boyunca ezberlemiştik. Ama her yıl biraz daha yoğunlaşırdı. Saint Joseph’te iki yıl aynı işi sürdürdük. Ne ki burada Fransız yazarlarının (Corneille, Racine, La Fontaine…) yazıları da ezberden geçiriliyordu. Le Cid’den Rodrigue ile Gormas Kontu’nun, şimdi bile belleğimi yoklar… Kolejde elimizden düşürmediğimiz bir kitap da Başpapaz J. Calvet’nin Histoire de la Litterature Française’i (Fransız Edebiyat Tarihi)idi. Xaivier Marmier’nin eleştiri yazıları da her köşeden başını uzatırdı.”

Saint Joseph’in lise kısmı yalnızca İstanbul’da olduğu için aile 15 yaşındaki bir çocuğu uzak bir şehre göndermeyi göze alamaz ve 1934’ten sonra Salâh Birsel öğrenimine İzmir Erkek Lisesi’nde devam eder. Liseden sonra hukuk öğrenimi için İstanbul’a giden Salâh Birsel hem üniversitede okur hem de Sümerbank’ta memur olarak çalışır. Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfından ayrılıp İzmir’e döner ve 1938-1939 ders yılında İzmir Alsancak Gazi Ortaokulu’nda tarih ve yazı öğretmenliği görevinde bulunur. 1940’lı yıllarda yeniden İstanbul’a giderek İstanbul Üniversitesi’nde felsefe öğrenimine başlar. Bir taraftan İş Bankası Bahçekapı şubesinde çalışmaktadır.

Felsefe öğrenimi sırasında uzmanlık alanı olarak Avrupa resim sanatını seçen Salâh Birsel, 1948 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirir. 1943’te Burhan Arpad ile birlikte AB Neşriyat adıyla bir yayınevi kurarlar. Daha sonra İhsan Devrim de ortak olunca Cağaloğlu Yokuşu’nda ABC Kitabevi’ni açarlar. Ne yazık ki 4 Aralık 1946’da “Tan Olayı” sırasında kitabevi yağmalanır ve yıkılır.

Bunun üzerine Çalışma Bakanlığı’na başvurup iş müfettişi olarak görev alır Salâh Birsel. Daha sonra, iki yıl yaşadığı Anadolu’dan ayrılır ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphane Müdürlüğü’ne atanır. Bu görevini sürdürürken Türk Dil Kurumu üyeliğine seçilir. Bu arada Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nde boş bulunan Fransızca çevirmenliği kadrosuna atanarak Ankara’da yaşamaya başlayan sanatçımız, Ankara Üniversitesi Basımevi Müdürlüğü görevini de üstlenir. 1960’tan başlayarak Türk Dil Kurumu’nun Yayın Kolu Başkanlığını on üç yıl sürdürür. Uzun yıllar bekârlığı yeğleyen Salâh Birsel, 1962’de tiyatro sanatçısı Jale Hanım’la evlenir. 1972’de, 30 yıldan fazla süren devlet memurluğu görevinden emekliye ayrılır ve İstanbul’a yerleşerek edebiyat çalışmalarına daha fazla yoğunlaşma olanağı bulur. 1972’den itibaren deneme, tarih, günlük, şiir türlerinde art arda pek çok eser yayımlayan Salâh Birsel, geçirdiği bir kalp krizi sonucu 10 Mart 1999’da seksen yaşındayken hayata gözlerini yumar. Değerli sanatçı, Feriköy mezarlığında sonsuz uykusunu sürdürmektedir.

Sanat yaşamı ve eserleri

Salâh Birsel, küçük yaşlardan itibaren yazıyla, edebiyatla ve okumakla içli dışlıdır. Babası çok yönlü, aydın ve kültürlü bir insandır; Birsel’in belirttiğine göre, her gece çocuklarına kitap okur, onların iç dünyasını zenginleştirir. İlk yazma denemelerine 12-13 yaşlarındayken başlayan Salâh Birsel, okuduğu romanların da etkisiyle geniş bir hayal gücüne sahip olur ve bu hayallerini ilk çalışmalarında yansıtır. Yıllar içinde, 18 yaşına kadar yazdığı bütün roman taslaklarını “özgün olmadıkları” düşüncesiyle yok eder.

1934’te Saint Joseph’teyken ilk yazısı yayımlanır. Fransızca bir dergide yer alan bu yazı, Halit Ziya Uşaklıgil üzerine bir denemedir. 1937’de Gündüz dergisi sayfalarında görülen Yalnızlık, yazarın yayımlanmış ilk şiiridir. On üç yaşından itibaren şiir yazma denemelerine de başlayan Salâh Birsel, bu ilk dönemde yaklaşık üç dört yıl şiirle uğraşır. Hece ölçüsüyle yazılan ilk şiirler uzun yıllar gün ışığına çıkmaz, ancak şairin 1993’te yayımlanan Varduman adlı kitabının sayfalarında okuyucuyla buluşur. İlk şiirlerinde Necip Fâzıl’ın, Nâzım Hikmet’in, Ahmet Hâşim’in etkisi ve tematik izlekleri görülür.

Yapıştırma Bıyık, Salâh Birsel, Sel Yayıncılık

Salâh Birsel’in basılan ilk şiir kitabı 1947 tarihli Dünya İşleri’dir. Bu kitabının yayımlandığı yıl, Suut Kemal Yetkin’in çıkardığı Sanat ve Edebiyat gazetesinde “Şiirin İlkeleri” başlıklı yazılarını da yayımlamaya başlar. Deneme türüne yakın duran yazılarında şiirin, edebiyatın kuramlarını ve pratiğini araştırır. Varlık, Edebiyat Dünyası, Kaynak, Yedi Tepe, Pazar Postası gibi dergilerde devam eden “Şiirin İlkeleri” başlıklı yazılar, 1952 yılında aynı adla kitaplaşır. Birsel, oldukça genç yaşlarda kaleme aldığı bu yazılara dair düşüncelerini şöyle dile getirir: “Her geçen günün bir yazarın düşüncelerine daha bir keskinlik katacağını ben de o zamanki sezgimle kavrıyordum. Ama ilkeleri, şiire arka dönerek, usumun içinde yoğurmuyor, tersine, onları şiirlerden damıtıyordum. Bu da ancak o yaşlarda, ozanların, günün 24 saati, şiir denizlerinde yüzdükleri bir çağda yapılabilecek bir işti.” Salâh Birsel’in şiirleri hakkında, Behçet Necatigil’in, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’ndeki tespitleri önemlidir: “Şiirde duyarlığın, yüzeyde saptamaların değil, zekânın zaferini aradı. Konularını alaya alır göründü, duyarlığı öldürür görünerek ona düşündürücü yanı çoğalmış bir tazelik kattı.” Salâh Birsel, şiirlerini ayrıca Hacivat’ın Karısı (1955) Ases (1960) Kikirikname (1961) Haydar Haydar (1972) adlı kitaplarında topladı. Haydar Haydar’dan sonra uzun zaman; yaklaşık 22 yıl şiire ara verdi Salâh Birsel. Bu döneminde denemelere, Salâh Bey Tarihi’ne, günlük, inceleme ve çevirilere yoğunlaştı. 1993’te Varduman ve 1994’teki Yalelli adlı kitaplarda okurunu yeniden şiirleriyle buluşturdu. 1995’ten sonra art arda çıkardığı Rumba da Rumba, Yaşama Sevinci, İnce Donanma, Çarleston, Baş ve Ayak, Sevdim Seni Ey İnsan, Nardenk adlı şiir kitaplarıyla aslında şiiri hiç bırakmamış olduğunu gösterdi.

Şiir yayımlamaya ara verdiği dönemde deneme yazmaya odaklanan Salâh Birsel, denemeyi hem kendisi hem de okuyucusu için keyifli bir tür haline getirdi. Yazdığı bütün denemeleri 14 ciltten oluşan Binbir Gece Denemeleri’nde toplayan sanatçı, bu türün edebiyatımızdaki renkli ve nitelikli örneklerini sergiledi. İlk deneme kitabı 1969’da yayımlanan Kendimle Konuşmalar’dır. Kısa denemelerden oluşan bu kitabın ikinci baskısı 1985’te Yapıştırma Bıyık’la birlikte okuyucuyla buluşur. Salâh Birsel’in denemelerinin konuları, sanat ve edebiyat dünyasından; şair, yazar ve sanatçıların hayatlarından, kendi kişisel yaşantılarından kaynaklanır. 1994’te çıkan Gece Mavisi yazarın son deneme kitabıdır.

Paf ve Puf, Salâh Birsel, Sel Yayıncılık Edebi günlükler kaleme alan az sayıdaki yazarlarımızdan biri olan Salâh Birsel, günlük türüne ilgisini şöyle anlatır: “Günlük tutmak hoşuma gidiyor. Bu hevese Delacroix’nın Günlük’ünden kimi parçalar çevirdiğim 1948 yılında yakalandım galiba. O tarihten beri arada bir içimi boşalttığım küçük bir defterim var.” Yazarın ilk günlüğü 1950’de Beş Sanat dergisinde yayımlanır. Bu türdeki ilk kitabı, 1955’te Yeditepe Yayınları tarafından yayımlanan Günlük’tür. Salâh Birsel’in günlükleri 10 ciltlik bir toplam oluşturur. 1986’da Yaşlılık Günlüğü adlı kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü almaya hak kazanır. Ülkemizde, yazdığı günlük ile önemli bir edebiyat ödülünü alan ilk yazar olarak da dikkat çeker.

Salâh Birsel, günlüğün nasıl yazılması gerektiği konusunda önemli ipuçları verir: “Kişi günlük yazarken günlüğünü oya gibi işlemeli. Gereksiz şeyleri, tiridi çıkmış düşünceleri ona dazıradazır sıkıştırmamalı.” Ancak, böyle bir günlük yazmanın ayrı bir çaba gerektirdiğini de belirtir: “Şiir yazar, deneme yazar gibi oturup sözcüklere perende attıracaksın. Dahası, her işi bırakacak, onunla yatıp onunla kalkacaksın” der. Böylece, günlük yazmanın sıradan bir iş olmadığını; ciddiye alınması gereken önemli bir yazınsal etkinlik olduğunu ifade eder. Günlük tutmak güzel bir uğraştır Salâh Birsel’e göre; günlük yazmak “insanı içtenliğe iteler. İteler ya, kolay mıdır doğru sözlü, doğru özlü bir insan olmak? Küçüklüklerini, güçsüzlüklerini, korkularını, kinlerini, kıskançlıklarını, yani bütün kirli çamaşırlarını okurların önüne sereceksin. Hem de utanmadan, ürkmeden. Buna büyük bir yazar olmak yetmez; bilge olmak da gerekir” der. Günlük türünün gerektirdiği içtenliğin, cesaret ve bilgelikle ilintisini gösteren Birsel, bütün insanların güçlü ve zayıf yanları oluşunun farkındalığına ulaşmış içten ve dürüst bir kişinin günlük yazmadaki başarısını sezdirir bizlere. Montaigne’in “Her insanda insanlığın bütün halleri vardır” sözünün, deneme ve günlüklerdeki kılavuzluğunu da vurgular.

Salâh Birsel’in tek romanı Dört Köşeli Üçgen 1957’de Ulus gazetesinde tefrika halinde yayımlanır. 1960’da kitaplaşan Dört Köşeli Üçgen felsefi bir roman olarak edebiyatımız içinde özgünlüğü ve denenmemişliği ile dikkat çeker. Bu romanının yazılma sürecini şöyle anlatır Salâh Birsel: “Ben insanın, toplumun, evrenin gerçeğini arıyordum. İlkin bu konuda bir deneme yazmayı düşünmüştüm. Gördüm ki iş büyüyordu. Yavaş yavaş bir romana ya da bir uzun öyküye doğru yol alıyordum. Deneme ve roman arasında bir alışveriş...” Bir bakıma, denemeye sığmayıp denemenin boyutlarından taşan düşüncelerin ve olayların romana evrilme sürecidir bu.

Başka bir yazımda belirttiğim gibi Dört Köşeli Üçgen tam anlamıyla bir felsefi sorgulamalar romanıdır. Sokrates’in “Sorgulanmayan bir yaşam, yaşanmaya değer değildir” sözüne her satırında atıfta bulunur sanki. Romanda, doğru bildiklerimizin yanlışlığını; insanın zaaflarını, takıntılarını, toplumun ikiyüzlü erdem anlayışını; süslü örtüler, tül perdeler altında gizlenen çirkin yalanlarını, roman kişisi Gözlemci’nin bilinci içinden geçerek yeniden görür; gözlerimizi kapattığımız, görmek istemediğimiz gerçeklerle yüzleşiriz. Bu yüzleşme, elbette huzursuzluk verir duyarlı ruhlara, ışıklı bilinçlere. Ancak, yaşamın daha üst düzeyde ve daha insani olarak yeniden üretilmesi için toplumla, insanla, kendimizle yüzleşmeler, kaçınılmaz birer gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Salâh Birsel, Sel Yayıncılık

Salâh Birsel’in deneme tadında yazdığı ve tarih, anı, gezi gibi türleri kaynaştırdığı Salâh Bey Tarihi, edebiyatımızda olarak özel bir öneme sahiptir. Beş ciltten oluşan Salâh Bey Tarihi’nin ilki, 1976’da yayımlanan Kahveler Kitabı’dır. Salâh Bey Tarihi’nin diğer kitapları Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, Boğaziçi Şıngır Mıngır, Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi, İstanbul-Paris adlarını taşır. Bütün bu toplam içinde yazar, Osmanlı saraylarını, Boğaziçi yaşamını, İstanbul’un kahvelerini, gazinolarını ve mesire yerlerini, sanatçıların yaşadığı semtleri; tarihsel bir perspektiften insanımızı ve insanımızın içinde yer aldığı “olaylar mozaiğini” kendine özgü çarpıcı ve renkli üslubuyla dile getirir. Salâh Bey Tarihi üzerinden İstanbul’un geçmiş zaman derinliklerine uzanmak; kente Salâh Birsel’in gözlüğünden bakmak harika gelir insana. Çünkü bu kapsamlı eserde resmî tarihin donuk söylemleri değil; gerçek insan hikâyeleri, anekdotlar ve günlük yaşam ayrıntıları yer alır.

Salâh Birsel, inceleme araştırma alanında, kendi poetikasını dile getirdiği Şiirin İlkeleri’nden başka, genç yaşta hayatını kaybeden şair Rüştü Onur’un hayatını ve şiirlerini incelediği Rüştü Onur adlı kitabını 1956’da; Fransız Resminde İzlenimcilik adlı incelemesini 1967’de; ünlü Alman şair Goethe’nin sanatını incelediği Goethe adlı kitabını 1972’de yayımladı.

Verimli, anlamlı ve dopdolu bir edebi hayattı Salâh Birsel’inki. Bilgi ve kültür birikiminin parladığı denemelerinde, okuduğu kitaplara dair izlenim ve yorumlarını paylaşırken aynı zamanda kendi düş ve düşünce dünyasını, yaşamından kesitleri de ustalıkla bir araya getirdi. Onun eserlerini okurken; araştıran, yorumlayan, eleştiren, sorgulayan, karşılaştıran, çözümleyen bir düşünce insanının akla ve yüreğe seslenişini derinden duyumsar; yazarla birlikte tarihin, edebiyatın, kitapların dünyasına; düşünce ve düş labirentlerine dalıp gideriz.

Denemeleri ve deneme hakkındaki düşünceleri

Deneme yazma süreçlerini ve deneme türü hakkındaki düşüncelerini birçok metninde dile getiren Salâh Birsel’e göre “bir yazar kendi duygularını, kendi beğenilerini, kendi eğilimlerini, kendi dünya görüşünü genelde deneme türüyle okurların önüne sürebilir.” “Denemecinin açık sözlü ve içten biri olduğunu” söyleyen Salâh Birsel, kendi denemelerini uzun uğraşlar sonucu yazdığını belirterek, söz konusu uğraşların başında konuyu tespit etme, o konuyla ilgili kitaplar okuma ve denemede anlatılanları belli olaylara dayandırmanın geldiğini dile getirir. Yazarımıza göre, hazırlık döneminden sonra “gerçek çalışma” dönemi gelir; bu dönem “denemeyi yürütecek anahtar tümceyi yazmakla başlar.” “Anlatacağım şeyi de olaylarla anlatırım” diyen yazar, denemelerini yazarken kafasındaki düşüncelere göre olaylar aradığını da belirtir.

Salâh Birsel, deneme için “yazının tadı çıkarılarak yazılan bir türdür, belki de tek türdür” der. Bundan dolayı, “denemelerin kahve söyleşileri gibi daldan dala konmasını ya da başladığı yerde değil, başlamadığı yerde bitmesini” sever. Dolayısıyla, denemedeki “planlı gelişigüzellik” özelliği Salâh Birsel’in denemelerine de damgasını vurur. Salâh Birsel, denemeyi, “biraz öykü, biraz söyleşi, biraz iç dökmesi, biraz da şiirdir. En çok da şiirdir” sözleriyle tanımlar. “Denemeyi gazete ya da dergi yazısından ayıran da bu şiir yanıdır” der. Denemenin özünde bulunan şiire dikkatimizi çekerek, denemenin tıpkı şiir gibi yaratıcılık gerektiren, dilin başarılı kullanımıyla sınanan bir tür oluşunu vurgular.

Salâh Birsel, denemelerini, felsefe eğitimi almış bir edebiyatçı olarak bilgi ve bilgelik sevgisi ile yazar; yazılarına yaşamından izlenimler, anılar ekler, okuduklarının bıraktığı izleri, okuduklarıyla ilgili duygu, düşünce ve yorumlarını okurla paylaşmayı her zaman önemser.

Denemelerin güler yüzlü olması, içinde bir “humour” taşıması Salâh Birsel için çok önemlidir. İnce alay ve ironi, ona göre denemenin başlıca niteliklerindendir. Deneme aynı zamanda öğretici, düşündürücü ve ufuk açıcı olmalıdır. Yerli ve yabancı kaynaklardan çokça yararlanan, okuduklarını okurlarıyla paylaşmaktan keyif alan yazarımız, küçük yaşlardan itibaren öğrendiği Fransızcası sayesinde Batı kültürü eserlerinin derinliklerine ulaşır. Ülkemiz yazarları arasında en çok okuyan ve okuduklarını eserlerine aktaran başlıca kişilerden olduğu söylenen Salâh Birsel için Vecihi Timuroğlu Yazınımızdan Portreler adlı kitabında şunları yazar: “Her denemesinde en azından yirmi kitap ve yazar adı saymaktadır. Hem, onların salt adlarını yazmakla kalmıyor, yapıtlarını da kanıtlayıcı biçimde tanıtıyor.”

Salâh Birsel, deneme yazarının üslubuna dikkat etmesi gerektiğini belirtir; denemecinin dilin bütün inceliklerini kavramış olmasının önemine işaret eder. Ona göre deneme her şeyden önce biçem demektir; “biçem yani üslup yoksa deneme de yoktur” diyen Salâh Birsel, “denemecinin yazısına hiçbir gereksiz sözcük yaklaştırmadığını” belirtir: “Denemecilerin üslupçu olmaları, dilin bütün inceliklerini elde etmiş olmaları gerekir. Denilebilir ki deneme şiirden sonra, daha doğrusu şiirle birlikte, az sözle çok söyleme sanatıdır. Bunu en ustaca yürüten denemecilerin başında Ahmet Haşim vardır. Falih Rıfkı da bir üslupçudur. Ataç, Eyüboğlu, Anday, Akbal, Kanık da üslubu olan denemecilerdendir” der.

Salâh Birsel, kendine özgü anlatımıyla deneme hakkında şöyle yazar: “Bir ‘bilgi kumkuması’ olan denemede, yazarın gördüklerinden, duyduklarından ve okuduklarından doğan bilgiler fışkırır. Bilgiyi yalnızca kitaplarda aramamalıyız, yaşamın içinde de bulmaya çalışmalıyız. Çünkü ‘en büyük bilgi kitabı’ yaşamdır. Yaşam yazarın önünde hasırcıarnavut karpuzu gibi koskoca ve dopdoludur. Yazarın onu kütletmesi, kütürdetmesi için bıçağı eline alıp yüreğine saplaması yetişir” Salâh Birsel gerçeğin yanı sıra düş gücüne de önem verir; ona göre bir insanın düşünce, yaratma ve sonuç çıkarma yönünün gelişmesi için düş gücü şarttır. Yazar, düş gücünden yoksun olanları bilgelikten yoksun kişiler olarak görür.

Salâh Birsel’in denemeleri çoğu zaman güler yüzlüdür, ironiye ve yergiye yer verilse de, asıl olarak insanın yüreğini içten içe ısıtan bir “humour” vardır bu denemelerde. Salâh Birsel, edebiyat, sanat ve tarihin derinliklerinde, gizemli köşelerinde dolaştırır bizleri. Bazen günümüze, bazen yüzyıllar öncesine uzanır; daldan dala konmayı pek seven yazarımızla birlikte harika bir zaman-mekân yolculuğuna çıkarız. Böylece, pek çok sanatçının gizli yönlerini, yaşamlarından sayfaları, farklı kültürlerin enteresan özelliklerini öğrenme olanağı buluruz. Onun denemeleri kültürün, tarihin, edebiyatın, sanatın kaynaştığı gerçek birer fikir hazinesidir. Salâh Birsel’e göre denemelerde bulunması gereken başka bir özellik de öğreticiliktir. “Bu öğreticiliği “Bacon’un, Gide’in, Valery’nin, Emerson’un, Eyüboğlu’nun, Anday’ın, Yetkin’in, Nermi Uygur’un, Vedat Günyol’un, Oktay Akbal’ın denemelerinde bulabiliriz” der.

Salâh Birsel’in denemelerini okurken, farkında olmadan pek çok bilgi ve hayat tecrübesini de dağarcığımıza katmış oluyoruz. Yazarın Paf ve Puf adlı kitabıyla ilgili yazımda şunları dile getirmiştim: “Eğer deneme türü bir eğitim/öğretim yöntemi olarak kullanılsaydı, bu konuda ülkemizdeki en başarılı, ilginç ve etkili kullanımın belki de Salâh Birsel’de olduğu sonucuna ulaşırdık. Onun denemelerinde bilgi ve iletilerin metnin dokusuna sindirilmesindeki yaratıcı boyuta hayran olmamak mümkün değil. Paf ve Puf’taki denemelerden de yine pek çok şey öğrendiğimizi fark ediyoruz; ansiklopedi karıştırıp kuru bilgiler edinseydik, bize hiçbir zaman böylesi bir okuma keyfi veremeyeceğini derinden duyumsuyoruz. Bütün bu denemeleri okurken yazarın çok fazla sayıda kitap okumuş olduğunu keşfediyor ve onun sunduğu süzülmüş bilgilerin insanda zihin açıcı etki yarattığını görüyoruz. Paf ve Puf, deneme türünün Salâh Birsel’in yaratıcı ellerinde aynı anda hem bilgi aracına hem de sanatsal bir ürüne dönüştüğünü bir kez daha kanıtlayan bir kitap. Bilgiler, denemelerde özgür bir akıl ve derin bir yorumla kaynaşıyor. Metinlerdeki fikir örgüsünün yanı sıra karşılaştırma, kanıtlama ve çıkarsamalar, bilinç taşıyıcı ve ufuk açıcı nitelikte. Salâh Birsel, bu kitabında, öteki eserlerindeki gibi, konuşma dilini ustalıkla yazı diline dönüştürüyor ve hiçbir zaman sıradanlığa düşmüyor.”

Salâh Birsel, “…biz denemelere Kaşıkçı Elması gözüyle bakıyoruz. Her denememizde de rozası altın değer yeni bir Kaşıkçı türetmeye çabalıyoruz” sözleriyle denemeye verdiği değeri vurgular. “Ben denemeyi şiir yazar gibi yazarım” diyen yazarımız şöyle sürdürür cümlelerini: “Ona artık hiçbir söz eklemem. Hiçbir yerini de eksik gedik bırakmam. İlkin okurlara bir selam sarkıtır, sonra konuya girer, onu geliştirip yayınca da paydos zilleri çalmaya başlarım. Aralıkta yazımı soluklandırmak için çizgiler parantezler açarım. Çokluk da bu önemsediğim şeyleri bu iki parantez, iki çizgi arasına yerleştiririm. Gelin görün ki istediğim açıklamayı yazıya katamam. Diyeceğim, denemenin bir mantığı vardır. Çokluk bu mantığın tutsağı olursunuz. Romanda romanın, şiirde şiirin mantığına tutsak olduğunuz gibi.”

Bir yazarın, denemesinde okuyucusunun dikkatini uyanık tutma gereğini de vurgular Salâh Birsel: “Bir yazar kimi zaman hiç gereği olmadan da bir açıklama yaparak hem kendi aklını hem de okurlarının aklını zarpadak ikiye ayırmalıdır. Öyle ki, az biraz vakitte bunlar yine bir araya gelip birbirlerine yapışırlarsa ortaya kanatsız bir kuş çıksın.”

Salâh Birsel denemelerinin ayırıcı özelliğinin, metnin dokusundaki humour (ince alay, nükte) olduğunu belirtmiştik. Bu konuya bilinçli bir dikkatle yaklaşan sanatçımız, “Denemelerimde humour vardır. Humour denemeyi okura sevdiriyor. Okurun bu ilgisi de, ister istemez, bir etkiye dönüşüyor. Ben humour’dan vazgeçmiyorum. Şiirlerimde de vardır. Gerçekte, bizim Türkçede pek alışılmamış bir şey bu. Mizah vardır da humour yoktur. O, mizahtan başka bir şeydir” sözleriyle deneme ve şiirlerindeki ince alayın altını çizer.

Gerçek bir “kelime hokkabazı” olan Salâh Birsel, her kitabında dilimize yepyeni sözcükler kazandırdı; sıradan görünen kimi sözcüklere inanılmaz bir parıltı ve renk kattı. Metinlerinde arada bir “Ey okur!” gibi ünlemlerle okuruna seslenerek sayfalar arasında varlığını duyumsatan Salâh Birsel’in denemeleri, tam anlamıyla bir okuma şöleni sunuyor; sohbet eder gibi, içten, şakacı, ironik tarzı, okuyanda tiryakilik yaratıyor.

“Özgür düşüncenin ülkesi” denemeye bilgilendirici, düşündürücü, keyifli bir yolculuk yapmak ve yeni ufuklara, yaratıcılığa yelken açmak istiyorsanız Salâh Birsel’in kitaplarına mutlaka uğrayın…
 

Dört Köşeli Üçgen:
“Gözlem yapıyorum; o halde varım!”


Hülya Soyşekerci
http://www.edebiyathaber.net/

Felsefi içerikli ironik şiirleri ve sorgulayan denemeleriyle edebiyatımızda önemli bir yeri olan Salâh Birsel’in 1957’de tamamlayıp 1961 yılında yayımladığı tek romanı Dört Köşeli Üçgen’in yeni basımı geçen ay Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda yerini aldı.

Dört Köşeli Üçgen, felsefe eğitimi almış bir edebiyatçının yaşama, edebiyata, insana dair dünyasını net olarak gösteren; sıra dışı, farklı ve özgün bir roman. Yayımlandığı dönem dikkate alındığında; kurgu, düşünce ve roman tekniği itibariyle hayli deneysel ve öncü bir roman metni olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Okurken, farklı dünyalar açılıyor önünüzde, yeni ufuklara merhaba diyor; roman anlatıcısı/kahramanı olan Gözlemci ile birlikte dünyaya, evrene, yaşama ve insan hallerine farklı perspektiflerden bakıyor; Gözlemci’nin gözlemlerinden etkilenerek siz de inanılmaz sonuçlara ve yorumlara ulaşıyorsunuz.

Dört Köşeli Üçgen tam anlamıyla bir felsefi sorgulama romanı. Sokrates’in “Sorgulanmayan bir yaşam, yaşanmaya değer değildir.” sözüne her satırında atıfta bulunuyor sanki. Doğru bildiklerimizin yanlışlığını; insanın zaaflarını, takıntılarını, toplumun iki yüzlü erdem anlayışını; süslü örtüler, tül perdeler altında gizlenen çirkin yalanlarını Gözlemci’nin bilinci içinden geçerek yeniden görüyor; gözlerimizi kapattığımız, görmek istemediğimiz gerçeklerle yeniden yüzleşiyoruz. Bu yüzleşme, elbette huzursuzluk veriyor duyarlı ruhlara, ışıklı bilinçlere… Ancak, yaşamın daha üst düzeyde ve daha insani olarak yeniden üretilmesi için toplumla, insanla, kendimizle yüzleşmeler, kaçınılmaz gerçekler olarak önümüzde duruyor.

Salâh Birsel’in roman kahramanı Gözlemci, bu yüzleşmeler sürecinde bizlere yol gösteriyor. Dört Köşeli Üçgen’de aklın yeniden örgütlenmesini buluyoruz Gözlemci’nin anlatımları içinde. Romanda Gözlemci, toplumun dışında kalarak topluma “çemberin dışından” bakan, gördüklerini ayrıksı bir tutumla dile getiren ve insanlarda kendi yaptığı gözlemler yoluyla farkındalıklar zincirini başlatan sıra dışı bir kimlik.

Daha ilk sayfalardan itibaren Gözlemci’nin gözlemleriyle sarsılıyoruz. Tütün Yaprak Evi adlı firmada bekçilik yapan ama asıl görevinin “gözlemcilik” olduğunu söyleyen kahramanımız, dış’tan iç’e ulaşan tutumuyla, bilgece bir bakışla anlatıyor yaşadıklarını, düşündüklerini ve hissettiklerini… O da toplumda dolap beygiri olan, sürekli çalışıp para kazanma derdi nedeniyle yaşadığını hissetmeyen insanlardan farklı olduğunu söylüyor; tıpkı Aylak Adam romanının kahramanı “C” gibi… Gözlemci’nin farklılığı, sadece bakış açısı ve düşünce sisteminde değil, davranışlarında da kendini ifade ediyor. Onun farklılığı ayrıca her türlü kişisel ve toplumsal ezberin, alışkanlıklar zincirinin dışında kalmasında belli ediyor kendini.

Gözlemci’nin sorgulamaya açtığı pek çok alan var. Önce mekânlardan başlıyor; insanın kendisi için kurduğu/yarattığı mekânları eleştirel olarak irdeliyor. “Uzun zaman odamın neden dört köşe olduğu üzerinde kafa yordum. İnsanlar neden oturdukları yerleri hep dörtgen biçiminde yapıyorlardı da neden bunları üçgen, beşgen, ongen, yirmigen içine oturtmayı istemiyorlardı.” diye soruyor. Sonra da şurada burada rastlanan yusyuvarlak bir kule, bir burç, bir kümbeti göstererek şöyle düşünüyor: “Kişioğlu savaşmak, dövüşmek, düşmanlarının kalbine dum dum kurşunu yollayıp kendi derilerini kurtarabilmek için yusyuvarlak yapılar yükseltiyorlardı da oturmak, uyumak, sevişmek için hep dört köşe odalar, sofalar, salonlar yapıyorlardı. Demek ölmek, savaşmak için bir kasnak, bir çember içine girmek; konuşmak, radyo dinlemek için de ille dört köşeli odalarda bulunmak gerekiyordu.” (s.9) Sonra dairesel döngüler üzerinden giderek yeni mekân tasarımları, farklı açılar ve mimari boyutlar tahayyül ediyor Gözlemci.

Aklın sınırlarını da tartışmaya açıyor. Karşıtlıklar üzerinde durarak, insan aklının gerçekliği bölerek ve sınıflandırarak algılama olgusunu dile getiriyor: “Ayrı açılara göre belirlenen bu iki gerçeği kavrayacak, bağdaştıracak daha başka bir gerçek vardı herhalde. Ama, insan aklı, o ünlü Alman filozofuna hak verdirecek biçimde, bu gibi gerçekleri kavramak üzere yaratılmış değildi.”(s.13) Akıl, aynı anda iki karşıt gerçeği kabullenemiyor; ikisini “karşıtlık hali” üzerinden algılıyor Gözlemci’ye göre. Gözlemci, mekânları sorgularken insan aklını ve bilincini de masaya yatırıyor.

Akıldan bilinçaltı süreçlerine geçen Gözlemci, ironik bir anlatımla insanların çoğunun “karınlarından konuştuklarını” dile getiriyor. İroninin gerçeküstücü sahnelerle buluştuğu birçok olay ve gözlemin anlatımı içinde insanların görünmeyen yüzlerini, toplumdan gizledikleri yönlerini gösteriyor. Özellikle kadın-erkek(karı-koca) ilişkilerinin yalan üzerine kurulu içtenliksiz boyutlarını sergileyen Gözlemci, insan hallerinin çelişkili gerçeklerine işaret ederken, yalancı ve iki yüzlü erdemin ipliğini pazara çıkarıyor; yüzlerdeki dürüstlük maskelerini düşürüyor. İlişkilerde olması gereken “netlik” ve “içtenlik” kavramlarının aslında hiç de arzu edilen bir durum olmadığına tanık ediyor bizleri. Romanda, karşısındaki apaçık gerçeği, maddi çıkarlar nedeniyle gözlerini kapatarak görmezden gelen kişilerden birinin söylediği söz, tüm bir hakikati aydınlatıyor gibi: “… gerçek kendini görmek isteyene yüzünü gösterebilir ancak.” (s.30)

“Gerçeği Aramak” başlıklı bölümde insanın kendi olma çabaları ile iç çelişkilerini bir arada işleyen Gözlemci’nin sesi okurun kulaklarında yankılanıyor: “İnsanlarda bir dışlanmak korkusudur gidiyordu. Kendi içlerinden dışarı fırlamak, kendi kişiliklerini, kendi düşüncelerini başkalarına kabul ettirmek, onlara Tanrı işlerine karışmanın korkusunu veriyordu. Bu ürkme kişioğlunu sinmeğe, düşünmemeğe, bir duygu sığlığı içinde kâh kumların altında yaşayan bir yengeç gibi ikili ve şaşkın bir yaşam sürmeğe de iteliyordu.”(s.25- alıntıdaki imla, metindekiyle aynı.)

Gözlemci, insanların tümünün böyle olması durumunda dış yaşamın sürekliliğini sağlamanın, iç dünya ile dış dünya arasında denge kurmanın yüzde yüz olanaksız bir hal alacağını belirterek; arada bir, yüz yılda bir ortaya çıkan bir şair, bir bilge, bir politikacının, insanlara bazı yaşam reçeteleri, düşünce hapları ve güzellik formülleri sunduğunu ve böylece insanların yaşama tutunabildiklerini anlatıyor.

Romandaki Gözlemci, insanları uyku halleri içinde de gözlemliyor. Uykunun, insanları boğuşmaktan, didişmekten, birbirlerinin külünü havaya uçurmaktan uzaklaştırdığını belirterek, “onlara temizlik, lekesizlik, bilgelik, dostluk duygularını aşılıyordu.” diyor. Uykudaki insanlar Melih Cevdet Anday’ın sözünü anımsatıyor sanki: “Uyuduk mu eşit oluruz. Ne tutku, ne gurur, ne umut…” Gözlemci’nin belirttiği gibi, uykuda melekler gibi olan tüm insanlar, uyandıklarında birçok olumsuz düşünce ve davranışlar içine giriyorlar.

Dört Köşeli Üçgen’in Gözlemci’si insanların “mahremiyet” adı altındaki gizli kapaklı oyunlarını gözlemliyor; kişilerin ve olguların üzerindeki cila tabakasını söküyor sakin sakin; her şeyi tüm çıplaklığıyla sergiliyor. Kısacası Gözlemci, mahremiyeti delik deşik ederek, gizliliğin örtüsünü ortadan kaldırıyor.

Gözlemci, gözlemlerden bir sonuç çıkarmanın tehlikeli olduğunu da gösteriyor. Çünkü sonuç çıkarma ve yorumlamanın başladığı yerde sorgulamalar ve yüzleşmeler başlıyor; eleştirel düşüncenin filizlendiği ortamlar, topluma egemen olanlara aykırı ve tehlikeli geliyor. İsteniyor ki kimse düşünmesin, sorgulamasın, her şeyi olduğu gibi kabullensin…

Gözlemci, insanların çoğunun kaslarını bile yeterince kullanmadığını yine ironik bir tarzda anlatarak, aslında kullanılmayanın kaslar değil, ruhsal duyarlılıklar olduğunu sezdiriyor. Tiyatro oyuncuları çevresinden yazarlar- şairler çevresine kadar herkesi gözlemleyen roman kahramanı, oralarda çok ilginç ve eleştirel sonuçlar çıkarabileceğimiz gözlemler devşiriyor. Sanatçı-yazar egosunun saçmalıklarını ve bu kişilerdeki bazı karakter bozukluklarını sergilerken; bir kitap bile okumayan yazarlardan, kendilerini edebiyatın merkezi gibi gören üstatlardan ve kendilerini “iktidar” olarak algılayan dergi sahiplerinden söz ediyor; alaysamalı dilin anlam olanaklarını genişleterek gördüklerini naklediyor. Edebiyatın ticari boyutunu ve genç şairler üzerine oynanan antoloji oyunlarını okurken ürperiyor insan; günümüzde de benzer ticari oyunların oynandığını, kitap ticaretinin ulaştığı boyutları da düşünüyor insan bir yandan. Gözlemci, tiyatro çevresindeki kıskançlıkları ve ayak oyunlarını da sergiliyor ayrıca. Anlatılanların çoğunun izini günümüzde de sürdürmek mümkün; sanki hiçbir şey değişmemiş!…

Romanda en ilginç bölümlerden birini Gözlemci’nin cırcırböceğinden sevgiyle söz ettiği sayfalar oluşturuyor. Kahramanımıza göre cırcırböceği felsefi anlamda aylaklığın simgesi; özgür bir gözlemci…

Fabrikadaki işinden, gerçeği gösteren gözlemleri yüzünden uzun zaman önce kovulmuş olan Gözlemci, giderek o kadar çok gözlemle doluyor ki bunları bir şekilde paylaşmak istiyor. Önce bir sergide sonra da bir dükkânda “gözlem satıcılığı” yapıyor. Kimler kimler geliyor bu gözlemleri satın almaya; bir okusanız!.. Politikacılardan sanatçılara, yazarlardan memurlara, sıradan insanlara… Herkes… Sonrasında fincancı katırlarını ürkütüyor, bazı çevreleri rahatsız ediyor bu gözlem dükkânı… Dükkân, iki kez saldırıya uğruyor; saldırganlar duvarları tahrip edip camı çerçeveyi indiriyorlar. Sonrasında kara gözlüklü bir adam gelip üzeri örtülü tehditlerde bulunuyor Gözlemci’ye…

Gözlemci zaman geçtikçe patolojik bir ruh hali içine giriyor. Gözlem yapma amacıyla insanlara zarar vermeye ve onlara zarar verdiğinin farkında olmamaya başlıyor. Gözlemleri giderek “saçma” bir hal alıyor. Bir akıl hastanesi süreci içinde buluyoruz onu. Ancak roman bitmiyor, Gözlemci’nin anlatacakları da… Akıl hastanesi günlerinde “matematiksel kesinlik” üzerinde duruyor; bu kesinlik durumunu da sorgulamaya başlıyor. Kimi koşullarda matematiksel kesinliğin de tartışılabilirliğini gösteriyor ve giderek insan aklının sınırlarını zorlamaya başlıyor. Dört köşeli üçgenlerin varlığından söz ediyor büyük bir içtenlikle ve ispatlama gayretiyle…

“Gün geldi, gözlemci olmadan yaşayamayacağımı da anladım.” diyen Gözlemci, “işte o vakit; gözlem yapıyorum, demek varım.” sonucuna ulaşarak, gözlem yapmanın onun açısından bir varoluş meselesi olduğunu belirtiyor. Paul Auster’in New York Üçlemesi’nde yer alan ve kenti hiç durmamacasına gözetleyen adamı da anımsadım bu kitabı okurken. Bence, burada sunulan yazınsal dünya içinde, çağımız medyası ve “gözetleme toplumu” konuları yeniden tartışmaya açılabilecek nitelikte… Bu kitabı güncelleştirerek okuduğumuzda anlatılanlar daha da derinleşiyor bilincimizde…

Romanda karşılaştığımız absürt durumlar; ironik anlatım ve gerçeküstücü unsurlar, metnin felsefi dokusuna çok iyi uyum sağlamış durumda. Yer yer üstkurmacaya da göz kırpan yazım tekniği, Salâh Birsel’in edebiyat ustalığını ve yenilikçi tarzını kanıtlıyor.

Dört köşeli bir üçgenin olabilirliğinin söz konusu olduğu yepyeni uzaysal tasarımların imkânlarını araştıran; insan aklının düş ve yaratıcılık gücü ile her türlü iç ve dış sınırı aşabileceğinin sezgisel bilgisini sunan bu inanılmaz derinlikteki felsefi roman, simgesel nitelikteki fantastik sonuyla da okuyanları bambaşka dünyalara taşıyacak…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (27 Eylül 2012)

Dört Köşeli Üçgen
Birsel'in tiryakilik yaratan denemeleri

Salâh Birsel’in tiryakilik yaratan denemeleri: “Paf ve Puf”
Hülya Soyşekerci

Salâh Birsel 60 yaşının palamar ve demirini tam bugün koparmıştır. Sancaklarını çekip şenlik edecek takati pek foslamıştır ama size son bir reçete çıkaracaktır:

-En büyük yorum, olayın kendisidir.” (“Paf ve Puf” s. 137’den) Paf ve Puf adlı kitabın içindeki Yorum Yok başlıklı denemesinde, kasvetli bir kasım gününü, parlak ve renkli üslubuyla şenlendirerek okurlarına seslenen Salâh Birsel, 1970’lerden; gençlik yıllarımdan bu yana en sevdiğim deneme ve günce yazarlarından biri. O yıllardaki okumalarımda, Salâh Bey Tarihi üzerinden İstanbul’un geçmiş zaman derinliklerine uzanmak; yaşadığım kente Salâh Birsel’in gözlüğünden bakmak harika gelirdi bana. Genç bir okur ve edebiyat meraklısı olarak, onun o inanılmaz keyifli üslubuna kapıldığım anlarda, daha önce duymadığım sözcüklerin yazı dilinde kazandığı canlı renklerin, beni çevreleyen dünyayı bütünüyle doldurduğunu hissederdim. Elbette, Salâh Birsel’in aynı zamanda edebiyatımızda yergi ağırlıklı ironik şiirlerin ustası olduğunu da unutmaz, şiirlerine ilgimi esirgemezdim.

Salâh Birsel bence eleştirel aklın, sorgulayıcı bakış açısının, yoğun düşüncenin ve kültürel derinliğin en önemli edebi adreslerinden biri… Onun kendine özgü sıra dışı üslubunun oluşturduğu düşünsel dünyaya girdiğiniz anda, daldan dala, konudan konuya gayet doğal geçişlerle ilerleyen harika bir deneme güzelliğiyle karşılaşırsınız. Hoşsohbet bir anlatıcının dilindeki söz büyüsüyle kendinizden geçer; yazarın argo sözcükleri yazınsallığa dönüştürme gücünden etkilenirsiniz.

Salâh Birsel’in 1001 Gece Denemeleri, Salah Bey Tarihi ile yan yana okunması gereken klasikleşmiş eserlerdendir. Onun her denemesi, tam anlamıyla bir kültür hazinesi niteliği taşır. Salah Birsel denemeleri çoğu zaman güler yüzlüdür, ironiye ve yergiye çokça yer verilse de, asıl olarak insanın yüreğini içten içe ısıtan bir “humour” vardır bu denemelerde.

Salâh Birsel’in Paf ve Puf adıyla ilk kez 1981’de yayımlanan ve 1001 Gece Denemeleri kapsamında yer alan kitabı da ilgiyle ve keyifle okunan sekiz deneme yazısından oluşuyor. Bu kitabında öncelikle yazarın sohbetle deneme arasında bir sarkaç gibi salınan üslubundan etkileneceğinizi şimdiden belirtelim. Yazar, okuduğu kitaplardan süzdüğü bilgileri, eğlenceli, keyifli bir anlatımla dile getiriyor. Salâh Birsel’in denemelerini okurken, farkında olmadan pek çok bilgi ve hayat tecrübesini de dağarcığımıza katmış oluyoruz. Eğer deneme türü bir eğitim yöntemi olarak kullanılsaydı, bu konuda ülkemizdeki en başarılı, ilginç ve etkili kullanımın belki de Salâh Birsel’de olduğu sonucuna ulaşırdık. Onun denemelerinde bilgi ve iletilerin metnin dokusuna sindirilmesindeki yaratıcı boyut, insana şapka çıkartacak türdendir.

Paf ve Puf’taki denemelerden de yine pek çok şey öğrendiğimizi fark ediyoruz; ansiklopedi karıştırıp kuru bilgiler edinseydik, bize hiçbir zaman böylesi bir okuma keyfi veremeyeceğini derinden duyumsuyoruz. Bütün bu denemeleri okurken yazarın çok fazla sayıda kitap okumuş olduğunu keşfediyor ve onun sunduğu süzülmüş bilgilerin insanda zihin açıcı etki yarattığını görüyoruz.

Paf ve Puf; deneme türünün Salâh Birsel’in yaratıcı ellerinde aynı anda hem bilgi aracına, hem de sanatsal bir ürüne dönüştüğünü bir kez daha kanıtlayan bir kitap. Bilgiler, denemelerde özgür bir akıl ve derin bir yorumla kaynaşıyor. Metinlerdeki fikir örgüsünün yanı sıra karşılaştırma, kanıtlama ve çıkarsamalar, bilinç taşıyıcı ve ufuk açıcı nitelikte. Salâh Birsel, bu kitabında, öteki eserlerindeki gibi, konuşma dilini ustalıkla yazı diline dönüştürüyor ve asla sıradanlığa düşmüyor.

Paf ve Puf “Ve Huuuurrya İşkencelere” başlıklı bir denemeyle başlıyor. Bu metinde yüzyıllar boyunca insanın insana zulmü, katliam ve soykırımlar, işkence ve her türlü kasıtlı /planlı cinayetler, edebiyat ve tarih penceresinden, dikkatli bir bakışla dile getiriliyor. Yazarın, bütün o korkunç ve kötülük dolu olayları anlatırken sadece “insan” ve “insanlık” tarafında yer aldığı görülüyor. Salâh Birsel kitaplar ve hayat arasında mekik dokuyarak insanın öldürmekten, işkence etmekten ve acı çektirmekten zevk alan sadist boyutunu örnekler üzerinden gösteriyor bizlere. Tanpınar’ın Acıbadem’deki Köşk’ünün sayfalarında Sani Bey’in işkence aletlerini ürpertiyle incelerken, usta bir geçişle Kafka’nın Ceza Sömürgesi içinde soluk almaya başlıyoruz. İnsan aklının, çeşitli zulüm makineleri tasarlamak için kullanılması karşısında hayretlerimizi gizleyemiyoruz bir yandan. Salâh Birsel edebiyatın kurmaca dünyasından, tarihin sert ve acımasız gerçeklerine dümen kırarken okurunu hiç şaşırtmayan ustalıklı söz manevralarıyla daldan dala atlıyor, okurun ilgisini de peşinden sürüklüyor. Kızılderililerden, Nazilere, Karın Deşen Jack’tan Korkunç İvan’a, Kazıklı Voyvoda’dan Kral Neron’a… tarihin tanık olduğu birçok ismin gerçekleştirdiği katliam, soykırım, cinayet, kötülük ve işkenceleri dile getiriyor. Özellikle Naziler ve Hitler dönemini yoğun biçimde anlatan ve örneklerle genişleten yazar, insanlık tarihine damgasını vuran bu olgunun “işkencebilim” adlı bir kavramda toplandığını savlıyor; kimilerinin, zulmü bir bilim halinde dönüştürdüğünü, zekâsını kötülüğe kullandığını açık ve net gerçekler halinde ifade ediyor. Bir “öteki” ve “düşman” yaratarak, o düşman üzerinden kendini var edenlerin, bu şekilde şiddet ve kötülüklere kılıf uyduranların, gerçek yüzlerini gösterip, onları insanlığın yargısına havale ediyor. Yazar, iyice “rafine” ve “bilimsel” işkencelerin en aşağı noktasında dibe vuranların insanlık dışı uygulamalarını anlatırken, ironik bir üslubu yeğliyor; doğrudan anlatmak yerine kara mizaha sığınarak dile getiriyor kan donduran tarih olaylarını. Salâh Birsel’in üslubu, yaşanan olayların sertliğini yumuşatıyor; yazar, korkunç sahneleri, ironi ve kara mizahın içinden geçirerek aktarıyor. Böylece, okura bir tiyatro oyununu izlercesine belli bir mesafeden bakma olanağı sağlıyor.

Paf-ve-Puf_168907_1Türkiye Nasıl Kalkınır? adlı denemede Salâh Birsel, 19. yüzyıl sonu yazarlarından romancı Ahmet Mithat Efendi ile gazeteci Ahmet İhsan üzerinden, toplumumuzun Avrupalılaşma çabasını dile getiriyor. Dönemin Avrupa kentlerini gezen, kültürel ortamlarında adım adım dolaşan bu yazarların gezi izlenimlerini anlattıkları kitapları dikkatle inceleyen Salâh Birsel, o tatlı, keyifli, akıcı diliyle, kendi okuma yolculuğunu paylaşıyor. Ahmet Mithat’ın Avrupa’da Bir Cevelan’ı ile Ahmet İhsan’ın Avrupa’da Ne Gördüm? adlı kitaplarının sayfalarında karşılaştığı ilginç olaylara ve ayrıntılara yer veriyor; bazı bölümlerden seçtiği ilgi çekici alıntıları deneme metnine katıyor. Ahmet Mithat Efendi’nin Eyfel Kulesi’nin asansörünü çok hoş bir üslupla anlattığı paragrafı okurken, Salâh Birsel’in yazınsal seçimine hayran kalıyoruz. Salâh Birsel bu yazarlar ve kitaplarının yanı sıra, o dönemde Avrupa kentlerinde, Paris’te, Cenevre’de, Viyana’da yaşayan Osmanlı aydınlarına dikkatimizi çekiyor; onların hayatlarından ilginç kesitler aktarıyor. Özellikle Cenevre’nin Jön Türkler’in merkezi durumunda oluşuna yer verirken, bu aydınların toplumla ilgili yenilikçi fikirlerini dile getiriyor.

Bir edebiyat tarihi kitabının sayfalarında çoğu zaman sıkıcı ve tatsız bilgiler halinde duran bu bilgileri Salâh Birsel ilginç ve renkli bir tarzda sunuyor; o dönemin fikir akımlarına geniş yer veriyor. Özellikle Prens Sabahattin’in bireye önem veren, cesaret ve girişimciliği savunan, özgürlükçü ve bilimsel düşüncelerinin altını çiziyor. “Doğrusunu söylemek gerekirse; Türkiye’nin nasıl kalkınacağı üzerine laf kesenler ibadullahtır. Belki bunlar arasında Prens Sabahattin’e ayrı bir yer ayırmak doğru olur. Çünkü o, konuya bilimsel açıdan yaklaşmıştır. Sabahattin Bey, bilimsel çözümleme ve toplumsal yasalara dayanmayan genel kuramlarla bir memleketin düzelmesine olanak bulunmadığını açıkça söylemiştir.” (s.49) diyor. Bu denemesinde Salâh Birsel’in Türkiye’nin kalkınması hakkında kendine özgü eleştirel düşüncelerine de yer verdiği görülüyor: “Burada yine dikkat isterim. Türkler de Tanzimat’tan bu yana özgürlükçü ve çağdaş bir toplum olmak, yani Batılılaşmak için ne yapmak gerekeceğini kestirememişlerdir. Kestirenlerin çoğu da ya başka uluslara öykünmekten kurtulamamışlar ya da memleketteki bağnazları ürkütmemek için-Türkiye’de birilerini ürkütmemek eğilimi pek yaygındır- Batılılaşmayı İslam’ın temeline oturtmaya çalışmışlardır.” (s. 48)

Salâh Birsel’in çağdaş bir aydın olarak Ali Süavi’ye yer verdiği sayfalar, toplumsal devrimci ve yenilikçi fikirlerle dolu olmasıyla dikkati çekiyor. Ayrıca, Namık Kemal’den başlayarak Ziya Gökalp’e kadar o dönemin aydınlarının düşünceleri sayfalarda ilginç detaylarla yer alıyor. Diyebiliriz ki, daha ilerideki dönemlerde yeni Türkiye’yi şekillendirecek olan çağdaş ve yenilikçi düşüncelerin kaynakları, 19. yüzyılda Osmanlı’daki fikir akımları üzerinden dile getiriliyor bu denemede.

Paf ve Puf’un en ilginç denemelerinden biri de Fantoma Geliyor adını taşıyor. Bu metinde Salâh Birsel ile birlikte, polis romanları dünyasına dalıyoruz. Polis romanlarını seven yazarlardan başlıyoruz; mesela André Gide, Guilomme Apollaniere ve François Mauriac gibi yazarların polis romanına merakları, bu kitapları yutarcasına okumaları dikkatimizi çekiyor. Bu yazarların en sevdiği polis romanı yazarlarına ve en çok hoşlandığı polisiye roman kahramanları konusuna da girince Salâh Bey’in ışıltılı ve renkli üslubuyla kanatlanan cümlelerin peşine takılıyor, keyif ve ilgiyle okumaya devam ediyoruz. Polis romanlarının püf noktalarını iyice öğrendikten sonra polisiye kurgu ustaları Edgar Allan Poe’dan Arthur Conan Doyle’a, Agatha Christie’den George Simenon’a pek çok yazarı yakından tanıyor; bu yazarların romanlarında yarattıkları müfettiş ya da hafiye tiplerinin özelliklerine geçiyoruz.

Bu kahramanların (mesela Agatha Christie’nin kahramanı Hercule Poirot ile Sir Arthur Canon Doyle’un hafiyesi Sherlock Holmes’un) karşılaştırmalarının yapıldığı sayfalarda, polisiye edebiyatın temel kavramlarını, başlıca kurgu ipuçlarını, polisiye kurgunun zekâ, mantık ve sezgi isteyen boyutlarını, kahraman yaratmanın püf noktalarını derin bir bakış açısı ve engin bir okuma kültürü üzerinden kavramış oluyoruz.. Bu denemede bence en çok ilgi uyandıran noktalardan biri de polisiyenin edebiyat dışı olduğu şeklindeki yanlış algıya Salâh Birsel’in itibar etmemesi; tam tersine, bu konudaki önyargıları yıkan bir tutum içinde yazması…

Padişah Olma Sanatı’nda yine tarihin derinliklerine dalıyor, bu kez de renkli, deli dolu şair tiplerini tanıyoruz. Namık Kemal ile Ziya Paşa arasında Harabat adlı Divan edebiyatı antolojisi dolayısıyla oluşan anlaşmazlığın arka planında, Şair Nevres’in şiirlerinin antolojiye alınmasının olduğunu öğreniyoruz. Günümüzde şairler arasında geçen edebiyat tartışmalarına benzeyen bu olayı Salâh Birsel’in kaleminden okumak, farklı bir yorum penceresi açıyor zihinlerde. Salâh Birsel, sadece olayı aktarmakla yetinmeyip kendi düşüncelerini dile getiriyor: “Görüyorsunuz, edebiyat alanında değerlendirme söz konusu oldu mu, duygusallıktan kurtulmaya pek olanak yoktur. Ondan yakınanlar, kendilerinin de duygusallığı kapı dışarı etmek zorunda olduğunu düşünmezler. Bir iki tanesini hesaba katmayacak olursak, Cumhuriyet’ten bu yana düzenlenmiş edebiyat tarihlerinin, güldestelerin kahve köşelerinden apartılmış yargılar, dostluklara kucak açan yer domatesi düşüncelerle dolu olduğunu söyleyebiliriz.” (s.88) Bu denemede, padişah II. Abdülhamit’in aydınlara yönelik baskı, sansür ve sürgün uygulamalarına yer veren Salâh Birsel, Napoleon’un bir sözünü yorumsal bir tarzda değiştirerek; “Krallar erkleri, erk koltuklarını severler. Ama bir sanatçı gibi severler. Bir musikici kemanını nasıl severse onlar da onu öyle severler. Ondan sesler, uyumlar çıkarmak isterler.” şeklinde ifade ediyor ve böylece okurda derin düşünceler uyandırıyor.

Eldorado adlı denemesinde insanın kendi türüne uyguladığı kıyım, katliam vahşet ve şiddetin korkunç boyutlarını yine gözler önüne seriyor yazar. Aztekler ve Mayalar’ın barbarlığa uzanan kendi kapalı dünyalarını anlatıyor; Amerika’nın keşfi sonrasında “beyaz adamın” inanılmaz vahşetini de ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Salâh Birsel, Yüzbaşı Jack adlı bir katliamcı altın arayıcısının sözünü aktararak, müthiş ironik bir yaklaşımın altını çiziyor ve insanın insana zulmü konusunda bizi bir kez daha düşündürüyor:

“ – İnsanoğlu, yüreğinin isteğini yerine getirmek için de öldürür.

Hay ağzını öpeyim, bütün öldürücüler, bütün hacamatçılar, bütün kana susamışlar, bütün zorbalar da bunu yapmıştır. Ama dikkat edin. Yüzbaşı Jack bize şunu da fıslayacaktır: -Gönlünden geçeni öldürmek, sevginin ta kendisidir.” (s. 108)

Kitabın en ilginç denemelerinden biri İlginç Bir Salyangoz adında olanı. Burada, Salâh Birsel, en sevdiği uğraşı olan ve denemelerinin atar damarında dolaşan “okumak” eylemi üzerine kalem oynatıyor: “Yaşamın boyunca binlerce kitap devirmedinse hiçbir şey okumamış sayılırsın. Aralık aralık, yasak savmak, bir toplulukta utançlı duruma düşmemek ya da geceleri uykuyu egavlamak için fıştıklanan kitaplar, okuma sınırı içine girmez.” (s.109) diyerek okumanın bir yaşam biçimi olmadıkça gerçek okuma olamayacağını ifade ediyor. Yazar günlüklerinden hareket eden Salâh Birsel, onların okuma serüvenlerine, kitaplar hakkındaki düşüncelerine ortak ediyor bizleri. Özellikle Virginia Woolf’tan, Anais Nin’den, Henry Miller’dan… örnekler veriyor; bu yazarların tutkulu olduğu yazarları ve kitapları öğrenerek, onların okuma yaşantılarını yakından görmemizi sağlıyor. Çeşitli okuma biçimlerini, özellikle eleştirmen okumasının derkenarlı inceliklerini de dile getiriyor Salâh Birsel. Yazarlar, yapıtlar, başyapıtlar, kahramanlar arasında yine keyifli ve bilgi dolu bir yolculuğa çıkıyoruz Salâh Birsel’in satırlarında.

Bütün büyük yazarların çok erken yaşlardan itibaren okuma tutkusuna kapıldıklarını ve her fırsatta okumaya önem verdiklerini örnekler üzerinden dillendiriyor yazarımız. Okuma tutkunu yazarlardan biri olan Jack London’ın, Moby Dick’i okuma sürecini şöyle anlatıyor: “London, 17 yaşında, Sophie Sutherland gemisiyle üç aylığına, kuzey denizlerine fok avcılığına çıktığında Moby Dick de yanındadır. Gece vardiyası sona erince, öteki gemiciler fosur fosur uyumaya koşarken o, elindeki kitabı pruva direğine dayar, bir elinde mum, öteki eliyle sayfaları çevirir. Gün açılıncaya değin Moby Dick’i okur. Kimi zaman bunun yerine Jacobs’un deniz öyküleri, Flaubert’in Madam Bovary’si, Tolstoy’un da Anna Karenina’sı alır.” (s.113) Genç kitap kurdu ve geleceğin yazarı Jack London’ın kitap okuması, bir film sahnesi gibi gözümüzün önünde canlanıverir böylece.

Bizdeki kitap kurdu yazarlardan da bahseden Birsel, “Başımızı eğik düşürmemek için size üç maratoncu daha tanıtacağız. Dünya böylelerini ne duymuş ne de görmüştür. Bilge Karasu, Enis Batur ve Selim İleri’den söz ediyoruz. Üçü de mangalda kül bırakmazlar.” (s.114) dedikten sonra ayrıca Füruzan’ı anıyor. “Yeniden okuma”nın da önemini vurguluyor Salâh Birsel: “Gerçek okumak, okumak değil, yeniden okumaktır. Emile Faguet’ye kulak verecek olursak, yeniden okumanın yeniden yaşamak demek olduğunu anlarız. Faguet ayrıntılardan tat almak, biçemin güzelliğine varmak için de yeniden okumak gerektiğine inanır.” (s.117) Yeniden okuma konusunda kimsenin Alain’le boy ölçüşemeyeceğini belirten Salâh Birsel; Alain’in, Balzac’ın çoğu kitabını 100 kez okuduğunu; kitaplığının da sadece 30 kitaptan oluştuğunu dile getiriyor. Kültür taşıyıcısı kitapların ülkemizde değerinin pek bilinmediğini yine o renkli üslubuyla ifade ediyor: “Bütün bunlardan şu anlaşılmaktadır ki, kültür denilen o zıpzıp süvari, Fransa’nın, dolayısıyla da bütün Batı’nın dip bucağında yuvalanır. Türkiye’deki 150 yıllık ilerleme çırpınmaları ise kafalarda kültür ya da ekin rüzgârları estirmeye, düşünceyi başköşeye oturtmaya, insanın içindeki sevgi tellerini tımbırdatmaya yeterince hava basamamıştır. Denilebilir ki, Cumhuriyet çağındaki kitap okuma oranı, Meşrutiyet’ten baskın değildir.” (s.121)

Yorum Yok adlı denemesinde kedi tutkunu bir Fransız yazarın (Paul Léautaud) dünyasını, onun yazdığı günceler üzerinden anlatıyor Salâh Birsel; bu yazarın evinin her yerinde kedilerin cirit attığını, en sevdiklerinin yazarın yastığının üstünde onunla birlikte uyuduklarını, bahçesinde ölen kedilerinin gömülü olduğunu yine o çekici ve karşı konulmaz üslubuyla dile getiriyor. Léautaud’un tiyatro eleştirilerini topladığı kitabını köpeklerine ve özellikle kedilerine adadığını belirten yazarımız şöyle devam ediyor: “Çünkü yazılarının, özellikle de günlüğünün ellerini, ayaklarını onların eşliğinde havalandırmış, aferinlerin dolunayına onların hırhır ve mırmırlarıyla merdiven dayamıştır. Léautaud yoksullar, ezilenler, horlananlar karşısında yürekceğizinin zarpadak yarıldığını duyar ama, genel olarak insanları, ne olur ne olmaz diye, kendi ilgi alanı dışında tutar.” (s.122) Bu denemesinde de okura “ey okur” nidasıyla seslenen Salâh Birsel, Paul Léautaud’dan “monbeyimiz” diye söz ediyor. Kendi gerçeklerine dört elle sarılan bu yazarın evde sürekli oturan, hareketsiz biri olduğundan, daha çok kafasını ve ellerini kullandığından bahsediyor ve bu sıra dışı edebiyatçı hakkında şunları yazıyor: “Kendi gerçeklerine dört elle sarılır, önyargıları, toplumun yalan ve dolanlarını da-en büyük erdem budur-umursamaz. Yığınların hoşuna gitmek için yazı yazmaya hiç dümen kırmamıştır.” (s. 131) Onun, yazdıklarına yorum katmadan olduğu gibi anlatan bir günlükçü olduğunu da belirtiyor Salâh Birsel.

Son deneme, kitaba adını veren Paf ve Puf başlığını taşıyor. Önce sanat tarihine uzanarak ressam Bruegel’in Renoir’ın, Pissaro’nun, Monet’nin ve daha birçok ressamın tablolarında ressamın durduğu yer ve görme biçimlerini analiz ediyoruz Salâh Birsel ile birlikte. Bu ressamların bir pencereden bakarak bazı eserlerini oluşturduklarını, sanatçının durup baktığı pencerenin tabloda taşıdığı önemi örnekliyor Salâh Birsel. Sonrasında tarih boyunca hayatlarının bir kısmını hapiste geçirmek zorunda kalan yazarların, aydınların ve şairlerin dünyasında, kanatları özgürlüğe açılan pencereler üzerinde duruyor. “Paf ve puf” her türlü baskı ve şiddet karşısında sığınılan dumanlı bir şeylerdir: “Yazımızın bu noktasına geldiğimize göre paf ve puftan da açmamız gerekiyor. Çünkü, faşoculuğun at oynattığı yerlerde yapılacak tek şey, fosur fosur paf ve puf tüttürmektir.”(s.147) dedikten sonra kendisinin “paf ve puf tüttüren” bir resmini yazısının yanına ekleyerek neşeli ve hoş bir üslupla bu resmini yorumluyor.

Gerçek bir “kelime hokkabazı” olan yazar, bu kitabında da dilimize yepyeni sözcükler kazandırıyor; sıradan görünen kimi sözcüklere inanılmaz bir parıltı ve renk katıyor. Ara sıra “Ey okur” gibi ifadelerle okuruna seslenen, ilginç ünlemlerle metninde varlığını duyumsatan Salâh Birsel’in bütün denemeleri, gerçek bir okuma şöleni sunuyor; sohbet eder gibi, içten, şakacı, ironik tarzı okuyanda tiryakilik yaratıyor. Paf ve Puf’u okuyup da Salâh Birsel denemeleriyle ilk kez karşılaşanlar, eminim ki bu kitabından sonra onun eserlerine büyük bir ilgi ve merakla yönelecekler…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (22 Kasım 2013)

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!