Elliot Engel
Oscar Nasıl Wilde Oldu

Elliot Engel

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

27.03.2013


  Editörün Notu: Anglo-Amerikan edebiyatına yön veren ve İngiliz dilinde önemli yapıtlara imza atan 19 yazarın yaşamı ve yazı dünyasına eğiliyor. 14. yüzyıldan Geoffrey Chaucer’la başlıyor, 16. yy. dehası William Shakespeare’den sonra sırayı 18. yüzyıl yazarı Jane Austen’e veriyor. Kitabın ağırlık merkezini 19. yüzyıl edebiyatçıları oluşturuyor: Edgar Allen Poe, Charlotte ve Emily Bronte, Elizabeth Barret Browning/Robert Browning, Charles Dickens, George Eliot, Emily Dickinson, Oscar Wilde, Mark Twain... 20. yüzyıla damgasını vuran Thomas Hardy, Sir Arthur Conan Doyle, D.H. Lawrence, F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway ve Robert Frost’un yaşam öyküleri ve yapıtları ilginç ayrıntılarla anlatılıyor.

  Oscar Nasıl Wilde Oldu
 HÜLYA SOYŞEKERCİ

http://blog.milliyet.com.tr/

Edebiyat tarihi dersleri, kitapların içeriği ve yenilenmeyen yöntemleri nedeniyle çoğu kez sıkıcı, ciddi ve renksiz dersler arasında gösterilir. Kültür tarihinin yaratıcıları olan yazarların yaşamı ve yapıtlarının kronolojik düzenle işlendiği edebiyat tarihi kitapları, farklı bakış açısıyla hazırlanmaları durumunda ilgiyle okunan, yazarlar ve yapıtlarına yönelik merak ve heyecan uyandıran kitaplara dönüşürler. Bu dönüşüm, yaratıcılık ve dinamizm gerektiren bir süreç içinde şekillenerek gerçekleşir. Edebiyat tarihi yazarının farklı bakış açısı ve yaratıcı tarzının yanı sıra keyifli üslubu yapıta bambaşka renkler kazandırır, okuyanın zihninde yepyeni düş ve düşünce pencereleri açarak edebiyat sanatına ilgiyi artırır.

ABD’de otuz yıldan beri üniversitelerde verdiği derslerle tanınan Elliot Engel, Oscar Nasıl Wilde Oldu? adıyla çevrilen kitabında edebiyat tarihine farklı cephelerden bakmamızı sağlıyor; bizi yazarların yaşamının ilginç, sıra dışı yönlerine ve yapıtların derinlikli dünyasına davet ediyor. Kitabın alt başlığının “…ve diğer Edebiyatçıların Okulda Öğrenemediğiniz Yaşamları” oluşu, okullardaki kitaplardan daha farklı bir edebiyat tarihi kitabını işaret ediyor.

Elliot Engel’in yazarların yaşam öyküsüne dayalı edebi eleştiriden yana olduğunu okuyoruz ilk sayfalarda. “…yaşam öykülerine dayalı edebi eleştirmenlik akımının bir üyesi olmaktan gurur duyuyorum ve Freud’cu, Marx’çı, postyapısalcı, dekonstrüktivist ya da benzeri edebi akımlardan hep uzak durdum.” sözleriyle kendini ifade ediyor Elliot Engel. Yazarın yaşamından yola çıkarak yapıtlarına açılmayı, daha canlı ve dinamik bir yazınsal ilişki olarak görmek, yazarla yapıt arasında diyalektik bir bağın varlığını belirtmek mümkün. Elliot Engel kitabında bu bağdan hareket ederek önemli yazınsal sonuçlara ulaşıyor.

Edebiyat eserlerini yaratan yazarların yaşamı, farklı ve sıra dışı yönleri daima merak uyandırmış; ilginç anekdotlara konu olmuştur. Yazar, Oscar Nasıl Wilde Oldu?’da Anglo-Amerikan edebiyatına yön veren ve İngiliz dilinde önemli yapıtlara imza atan 19 yazarın yaşamı ve yazı dünyasına eğiliyor. 14. yüzyıldan Geoffrey Chaucer’la başlıyor, 16. yy. dehası William Shakespeare’den sonra sırayı 18. yüzyıl yazarı Jane Austen’e veriyor. Kitabın ağırlık merkezini 19. yüzyıl edebiyatçıları oluşturuyor: Edgar Allen Poe, Charlotte ve Emily Bronte, Elizabeth Barret Browning/Robert Browning, Charles Dickens, George Eliot, Emily Dickinson, Oscar Wilde, Mark Twain... 20. yüzyıla damgasını vuran Thomas Hardy, Sir Arthur Conan Doyle, D.H. Lawrence, F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway ve Robert Frost’un yaşam öyküleri ve yapıtları ilginç ayrıntılarla anlatılıyor. Yazarların az bilinen yönlerinin renkli anekdotlarla anlatıldığı bu edebiyat incelemesinde sürükleyici bir romanı okur gibi dikkat ve ilgimizi anlatılanlara yoğunlaştırıyoruz. Metinlerin derinliğine inerken insanlık tarihinin ve evrensel insan gerçeğinin gizemlerine ulaşıyoruz. Bu yazıları, öğrencileri eğitmek, eğlendirmek ve onlara esin kaynağı olmak üzere hazırladığını belirtiyor yazar. Bölümlerin keyifli ve nitelikli bir deneme üslubuyla yazılmış olması; bu üslubun çeviriye yansıması, kitabın değerini artıran etmenler arasında.

Yazarların yaşamı ve yaşadıkları dönemle ilgili öyle ilginç durumlar anlatılmış ki bunların çoğuyla ilk kez karşılaşıyor olabilirsiniz. Matbaa öncesinde yazılan Canterbury Hikâyeleri’nin Chaucer tarafından yüksek sesle okunmak üzere kaleme alındığını; hikâyelerin hac yolculuğunda geçtiğini öğrenirken, İngiliz dilinden bazı sözcüklerin etimolojik kökenlerine de iniyorsunuz: O yıllarda Hıristiyan hacıları kapüşonlu bol pelerin giyerlerdi; yolda haydudun biri hacıyı yakalamaya çalıştığında pelerini son derece bol olduğu için hacı haydudun elinden kolayca kurtulup kaçabilirdi. “Chaucer’in hacılarından günümüze ulaşan bir İngilizce sözcük vardır: Escape(kaçmak) Escape ex(dışına) capus(pelerin) sözcüklerinin oluşturduğu bir sözcüktür yani pelerinin dışına çıkmak anlamına gelir.” diye sürüyor satırlar.

Kitabın en ilginç anekdotlarını, yaşamı efsaneleşen Shakespeare ile ilgili olanlar oluşturuyor. Shakespeare’in yapıtlarının ona ait olmadığını iddia edenlere karşı, Elliot Engel, Shakespeare’in yaşadığı dönem (16. yüzyıl) İngiliz eğitim sistemi üstüne ciddi araştırmalar sonucunda ulaşılan bilgilerin önemine dikkatleri çekiyor. Bu dönemde bir taşra kasabasında bile parlak bir öğrencinin on beş yaşına geldiğinde mükemmel bir klasik eğitim almış olduğunu; günümüzdeki İngiliz tarihi doktorası adaylarının bilgisine ek olarak Yunan ve Roma mitolojileri lisansüstü adaylarının bilgisini edinebildiğini vurgulayarak Shakespeare’in muhteşem yapıtlarını sağlam kültürel altyapı üzerine kurmuş olduğunu belirtiyor. O dönemde bütün tiyatroların içinde sahneye atılmak üzere domates satılırdı; Shakespeare’in hiçbir oyununda domates atılmamıştı; çünkü “Shakespeare, izleyenleri oyunun başından sonuna kadar büyüleyip sahneye bağlayabilme yeteneğine sahipti.” Shakespeare’in, İngilizceye yaklaşık üç bin yeni sözcük armağan ettiğini öğrenmek heyecan veriyor insana; bu sayıyı on bine çıkaran eleştirmenler var. Yazarın, yapıtlarını oluşturduğu dile yaratıcı katkılar sağladığını görüyor, dil-edebiyat ilişkisindeki dinamikleri keşfediyoruz böylelikle.

Sonra, Jane Austen’ın yazar olarak mücadelesine tanık oluyoruz. O dönemde erkekler yaşamın her alanına, edebiyata ve dile egemendi; kadınların bu alanda uğraşmaları hoş karşılanmıyordu. Jane Austen romanlarını adsız olarak yayımlayabildi. İngilizcede kadınlara uzun süre, yazan(writer) dendiğini; yazar(author) olarak adlandırılmadıklarını öğreniyoruz; çünkü otorite(authority) sadece erkeklere aitti ve yazmak tamamen eril bir iş olarak görülüyordu. Austen, her şeyden önce eril dille baş etmek durumundaydı.

Kitaptaki yazar yaşamlarından en dramatik olanı Edgar Allen Poe’ya ait. Çevresinde soluk alan ölüm ve mezarlık mekânları Poe’nun yazgısını şekillendiriyordu, yazdıklarını da.

Charlotte ve Emily Bronte kardeşlerin çocukken oyunlarında harika bir düşsel dünya kurmalarını, oyundan öykü yaratmaya geçmelerini ilgiyle okuyor; düş gücünün çok erken yaşlarda oluştuğuna tanık oluyoruz. Kısacık yaşamlarında Jane Eyre, Uğultulu Tepeler gibi romanlarını erkek adıyla yayımlayabildiklerini öğreniyoruz.

Charles Dickens’ın yaşarken ünü ABD’ye kadar yayılan ve çok satan bir yazar olduğunu okumak ilginç geliyor insana. Sayfalar arasında Dickens’in romanlarının hayli kalın oluşunun gizemine ulaşıyor; Dickens’ın kâğıt sırtlı kitabın mucidi olduğunu, fasiküller halindeki romanları dolayısıyla günümüzdeki TV dizilerinin temel formatını icat ettiğini; inanılmaz ticari zekâsı sayesinde ‘aynı kitabı aynı okurlara üç kez satabilen tek yazar’ olduğunu hayretle okuyoruz.

Kitapta Oscar Wilde’ın sıra dışı yaşamının ayrıntılarına ulaşılıyor ve yaşamı boyunca ikiyüzlü bulduğu Victoria ahlakını alt üst etmeye yönelik bir çaba içinde olduğu görülüyor.

Mark Twain’in takma ad olduğunu çok kişi bilmez. Gençlik yaşamının her anında Mississippi nehri akan genç adamın Mark Twain adını almasının gerçek hikâyesi kitabın içinde okurunu bekliyor. Güneyli bir beyaz olan Mark Twain’in, kahramanlarından birinin siyahî olduğu Huckleberry Finn’i yazarak toplumsal önyargıları aşması da takdirle okunuyor.

Yapıtlarının sinemaya uyarlanması sayesinde epeyce para kazanan ilk yazarın Thomas Hardy olduğunu öğreniyoruz sayfalardaki okuma yolculuğumuzda. Sherlock Holmes ve Watson’un iki kişiliğe bölünmüş yazar Arthur Conan Doyle olması nedeniyle birbirlerinden ayrılmadıkları yorumu üzerinde düşünüyoruz ayrıca.

D.H. Lawrence’ın Freud kuramından yararlanan ilk romanı (Oğullar ve Sevgililer)yazdığı; F.Scott Fitzgerald’ın romanlarında o güne dek benimsenen tipik Amerikalı kız imgesini değiştirdiği; onları karısı Zelda’dan esinlenerek yarattığı anlatılıyor. Hemingway’in fiziksel güce dayalı erkeksi bir dünyası olduğu; metne sadelik, kısalık ve yoğunluk kazandırdığı, böylelikle farklı bir biçemin yolunu açtığı da dile getiriliyor.

Eğlenceli, renkli olduğu kadar bilgilendirici ve ufuk açıcı Oscar Nasıl Wilde Oldu?, uzmanların yanı sıra öğrencilere hitap eden, edebiyat meraklılarının ilgisini çekebilecek nitelikte bir kitap. Bu sıra dışı edebiyat tarihine her şeyden önce yazarının olağanüstü içtenliğinin damgasını vurduğunu da belirtmeliyim. Edebiyat eğitiminde içtenlik yaratıcılık kadar önemlidir bence.

(Taraf Kitap Eki, 11.02.2011)


 

Oscar nasıl Wilde oldu?

Mehmet Y. YILMAZ


myy@hurriyet.com.tr 

http://www.hurriyet.com.tr

ELLIOT Engel, İngilizcede yazılmış edebi eserler üzerine çalışan bir üniversite hocası. Türkçede yeni yayımlanan kitabı “Oscar nasıl Wilde oldu?”yu tatilde iken okudum ve başıma yeni bir iş açtım. Çünkü bu kitabı okuduktan sonra büyük bölümünü daha önce okuduğum romanları bir kez daha okumak için içimde dayanılmaz bir istek duyuyorum. (Sel Yayınları, Çeviren: Zeynep Avcı)Engel, kitabında Shakespeare, Jane Austen, Edgar Allan Poe, Charles Dickens, Charlotte ve Emily Bronte, Emily Dickinson, Mark Twain, George Eliot, Thomas Hardy, Oscar Wilde, D. H. Lawrence, F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Robert Frost, Geoffrey Chaucer, Robert ve Elizabeth Browning, Sir Arthur Conan Doyle’un ders kitaplarında anlatılmayan yönlerini yazıyor. Romanlarını hangi şartlar altında yazdıklarını, başlarından geçen ilginç öyküleri öyle bir anlatıyor ki Uğultulu Tepeler’i ve hatta Silas Marner’ı bile yeniden okumak istiyorum!

Kitapta ilginç bir ayrıntı var. Viktorya dönemi edebiyatının büyük yazarlarının önemli bölümü neredeyse birbirleriyle yaşıtlar. Kraliçe Viktorya’nın 63 yıl 7 ay hüküm sürdüğünü ve bu ömre birkaç kuşak sığabileceğini hesaplarsanız bunun önemi daha iyi ortaya çıkıyor.

Viktorya döneminin altı dehası birbirini izleyen sekiz yıl içinde doğmuş. Thackeray 1811, Dickens 1812, Trollope 1815, Charlotte Bronte 1816, Emily Bronte 1818, George Eliot 1819 doğumlu.

Elliot Engel, belli bir dönemin seçkin yazarlarının doğum yıllarının böyle kümelenmesine başka bir yerde rastlanmadığını yazıyor. Merak ettim ve yanıtımı da buldum, Engel yanılıyor. En azından Türkçe edebiyat için böyle bir genelleme yapılabilir gibi geldi bana: Halide Edip Adıvar ve Ömer Seyfettin 1884, Refik Halit Karay 1888, Reşat Nuri Güntekin ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu 1889 yıllarında doğmuşlar. Beş yıl içine sığan 5 büyük isim. Aynı şekilde bir başka grup daha var: Faruk Nafiz Çamlıbel 1898, Nâzım Hikmet 1901, Sait Faik 1906, Sabahattin Ali ise 1907 doğumlu. Dokuz yıl içinde dünyaya gelmişler, aynı tarihsel olaylardan değişik şekillerde de olsa etkilenip, edebi eserler vermişler.

Bu ilginç kitabı okumanızı ve mümkünse özellikle edebiyata meraklı lise çağındaki çocuklarınıza da önermenizi tavsiye ederim.

O kadının adı neden Mrs. Robinson? BENİM yaşımdaki erkeklerin hayatlarında önemli izler bırakmış bir film vardı: Türkiye’de “Mezun” ismiyle gösterilen The Graduate filminde Dustin Hoffman ve Anne Brancroft oynuyordu. Filmin afişinde çoraplarını giyen Anne Brancroft’u seyreden tıfıl Dustin Hoffman’ın bir fotoğrafı vardı ki o yıllar için hayli erotik bir görüntüydü. Film, yaşlı kadın-genç erkek aşkını anlatıyor ve Charles Webb’in aynı isimli romanından uyarlanmıştı. Filmin müziğini de hâlâ severek dinliyoruz, Paul Simon ve Art Garfunkel’in Mrs. Robinson isimli şarkısı.

Elliot Engel, kitabında bu romanın (ve dolayısıyla hem şarkının, hem de filmin) kadın kahramanının neden Mrs. Robinson ismini taşıdığını da anlatıyor. Emily ve Charlotte Bronte kardeşlerin bir de erkek kardeşleri varmış: Kız kardeşlerinin tam tersine yakışıklı bir genç olan Branwell Bronte! Dördüncü kardeş Anne Bronte, Robinson ailesinin yanında mürebbiye olarak çalışırken, ailenin yaramaz erkek çocuğu için de bir bakıcı-eğitmen aranmış. Anne Bronte aileye erkek kardeşini önermiş ve kabul ettirmiş.Yakışıklı Branwell ile kendisinden oldukça yaşlı evin hanımı Mrs. Robinson arasında önce duygusal ve sonra da cinsel yakınlaşma olunca evin beyi Bronte kardeşleri işten atmış. Romanın yazarı Charles Webb’in romanındaki yaşlı kadın kahramana Mrs. Robinson ismini vermesinin nedeni bu imiş!

Yaz akşamları için romantik bir öneri

TEMPO dergisi bu ay “Yaz Akşamları İçin Romantik Klasikler” isimli bir CD veriyor.  Dvorak, Chopin, Schuman, Bizet, Korsakov, Paganini, Rossini, Berlioz ve Debusy’nin eserlerinden yapılmış bir seçki bu. CD’de dinleyeceğiniz eserleri ben seçtim. Klasik müzik konusunda bir uzman değilim, sıradan bir dinleyiciyim ama bir yaz akşamında, yanınızda sevdiğiniz bir insanla bir kadeh şarap içerken dinlerseniz neden bunları seçtiğimi anlayacaksınız.

CD ile birlikte alacağınız ciltli kitapçıkta bu besteciler ve eserleri ile ilgili öz bilgilere de ulaşabileceksiniz. Serhan Bali’nin yazdığı bu kitapçığı CD’yi dinlerken okursanız söz konusu parçaların ruhuna daha iyi nüfuz edebilirsiniz. Bunun önünüze yepyeni bir ufuk açacağını ve klasik eserleri dinlemenin tadını almanızı sağlayacağını şimdiden söyleyebilirim.

 

Oscar Nasıl Wilde Oldu?- Elliot Engel

http://ewelzamanicinde.blogspot.com

Yüzyıllar sonra bile okunan, dahi olarak anılan bir yazar olmak hiç kolay değil. Ama yeteneğiniz konusunda emin olduğunuz halde bir türlü istediğiniz sonuçları alamıyorsanız yaşamınızdaki bazı konuları gözden geçirmenizde fayda var derim.

Edebi başarıyı etkileyen nedenlerin ilk sırasında içine doğmuş olduğunuz aile geliyor. Alkolik, dengesiz, ailesinin karnını doyurmak konusunda başarısız, mümkünse bencil ya da bunalım içinde bir baba. Yanında, çocuklarına karşı ya çok ilgisiz ya da aşırı ilgili bir anne gerekli.

Çocukluğunu sıkıcı bir şehirde ya da kırsal bölgede geçirmek de, aşırı tutucu ya da çocuklar açısından güvenli olmayan bir çevrede yaşamak da yazar adayı açısından olumlu özellikler.

Eğer bunlara sahip değilseniz işiniz bir parça zorlaşıyor ama hala imkansız değil. Bir an önce pişmiş tavuk misali, mümkün olan tüm talihsizlikleri üstünüze çekebilme becerisini geliştirmelisiniz. Ama, diyelim ki doğuştan şanslı olanlardansanız, hayat size cömert davranmakta ısrar ediyorsa, bu durumda kendi şanssızlığınızı kendiniz yaratmayı mutlaka öğrenmelisiniz. Ayrıca başarısız bir eğitim hayatı o da yoksa eğitiminiz ne olursa olsun hiç bir işte dikiş tutturamamak ya da tembellik gibi özellikler yaratıcılığınızı açığa çıkarmak için iyi bir ortam sağlar. Normal yollardan para kazanamayacağınıza emin olduğunuzda, işte o zaman kalemi ele almanın zamanıdır. Hikaye ya da şiir yazarak işe koyulabilirsiniz.

İlk eserlerinizi ortaya çıkardınız ama yayınevlerinden sürekli red cevabımı alıyorsunuz? Umutsuzluğa kapılmayın deneyebileceğiniz birkaç yol daha var. Şehir ya da ülke değiştirin, para kazanmak için bir iş bulup kendinizi kovdurun, size uygun olmayan, ömür boyu mutsuzluğu garantileyen biriyle evlenin ve sonra tekrar yazmayı deneyin.

Bu aşamada artık eserlerinizden birkaçını yayınlatmayı başarmış olmalısınız. Evet mi? O zaman edebiyattan para kazanmak için yeterli ticari zekaya sahip olduğunuzdan emin olun ve bunu iyi değerlendirip mümkün olan en fazla parayı kazanmaya çalışın çünkü yeniden parasız kalmak, yaratıcılığınızı arttırmak ve sonunda en önemli eserinizi yazabilmek için har vurup harman savuracağınız bu paraya ihtiyacınız olacak.

Parasızlık yaratıcılığınız üzerinde olumlu etkiye sahip olsa da ilk görüşte aşık olduğunuz kişiyle kaçarak bir diğer mutsuz evliliğe adım atmanız, bunalıma girmeniz, hiçbir fikrinizin olmadığı meslek dallarında kendinizi denemek gibi faaliyetleriniz de bu dönemde size gerekli olan ilhamı verecektir.

Ve işte sonunda istediğiniz oldu, çok satan ama daha önemlisi sonraki kuşakları etkileyecek, edebiyat tarihine geçecek üslubunuzu ortaya koyacak romanlar yazdınız. Ama işiniz bununla da bitmiyor, şimdi de ününüzü pekiştirmek için yeterince bencil, depresif, kıskanç, kendini beğenmiş, sansasyon yaratmaya ve her ortamda kendinizi göstermeye hevesli ve yetenekli olmalısınız.

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu yol haritası hayallerinizdeki yazar tanımına uymuyorsa ya da abarttığımı düşünüyorsanız Edebiyat profesörü Elliot Engel’in Sel yayınlarından çıkan Oscar Nasıl Wilde Oldu? adlı kitabına bir göz atmanızı öneririm.

Elliot, özellikle yaşamları ve edebi eserleri arasında bağ olduğuna inandığı için kitabında yer verdiğini söylediği yazarların çok ilginç ayrıntılar içeren hayat hikayelerini bugünkü şartlarda benzersiz diyebileceğimiz eserlerini, onları eşsiz kılan özellikleri ile paralel olarak anlatıyor.

Örnek mi? Mesela, İngiltere’nin kırsal kesiminde oldukça dar bir çevrede büyüyen Jane Austen, edebiyat macerasına şiirle başlar. 16 yaşındayken İngiltere tarihini yazma girişiminde bulunur, 23 yaşına geldiğinde ise tamamlanmış üç romana (Sağduyu ve Duyarlılık, Aşk ve Gurur, Northanger Abbey) sahip bir yazar olmasına rağmen dönemin şartları gereği bunları bastırma çabasına girmez. Maddi sıkıntı çeken ailesiyle birlikte romanlarında sıkça duyduğumuz Bath şehrine taşındığında aldığı evlilik teklifini önce kabul sonrada reddeder. Bu utanç verici ve görgü kurallarına düşkün dönem kadınından beklenmeyen bir davranıştır. Bir süre sonra babasını kaybeder. Annesi ve kız kardeşiyle birlikte evsiz kalırlar. Uzun yıllar tek kelime yazamaz ta ki erkek kardeşi kendisine miras kalan evi onlara bağışlayıncaya kadar. Yeniden yazmaya başlayan Jane’in, ilk romanı “Bir Hanım” imzasıyla yayımlanır. Son günlerine kadar üretken bir yazar olan Jane Austen 39 yaşına geldiğinde Addison hastalığına yakalanır ve 41 yaşında hayatını kaybeder.

Jane’in hayatı talihsizlik açısından pek fena sayılmasa da Edgar Allan Poe’nun bu konuda daha yetenekli olduğu aşikar. Elliot, Poe’yu anlattığı bölüme “Edgar Allan Poe’nun hayatı derslerde incelediğimiz bütün edebiyatçılardan daha acayip daha karanlık, çok daha tüyler ürpertici, çok daha acıklı olarak tanımlanabilir.” diyerek başlıyor. Devamında anne unsurunun Poe’nun hayatı ve eserlerinde nasıl bir yer tuttuğunu görüyoruz. Aşık olduğu kadınlar konusunda da aynı şanssızlığı sürdüren yazar hayatına giren tüm kadınları annesininkine benzer hastalıklar yüzünden kaybediyor. 20 yaşında ne bir akrabası ne de parası olan Poe, yazmak için soğuktan donan parmaklarını mum ışığında ısıtmak zorunda kalır. Çocukluğunda yaşadığı olaylar nedeniyle eserlerinin konusunu mezar, ölüm karanlık ve korku temaları oluşturur. Yazdıkları sürekli reddedilen Poe’nun hayatı, o dönemde pop star muamelesi gören Charles Dickens’la tanışmasıyla değişir Dickens’dan aldığı ilham -ki hikayesi de çok ilginç- hiç para kazanamasa da en ünlü şiirlerinden olan Kuzgun’un doğumuna neden olur. Parasızlık yüzünden hastalığı tedavi edilemeyen karısını kaybeder. Bugün hemen herkesin bildiği Annabel Lee şiirini onun için yazar. Sonunda okunan bir yazardır, öyküleri dergilerde basılmaya başlar. Ama ne demiştik, iyi bir yazar olmak için pişmiş tavuk örneğini unutmamak gerek ve Elliot’un anlattığı hikaye de buna güzel bir örnek. Poe’ya Amerika’nın en büyük şiir dergisinde editörlük teklif edilir. New York’a doğru yola çıkar, Baltimore’da aktarma yapmak için trenden iner. Tesadüfe bakın ki o sırada belediye başkanlığı seçimleri vardır ve seçimleri kazanmak için sahte oy toplamak isteyen ve bunun içinde tren garındaki saf tipleri kendilerine kurban seçen bir grubun tuzağına düşer. Bara davet ettikleri Poe’ya bolca içki içirirler, oyunu kullandırdıktan sonra da bir köşede bırakırlar. Alkol komasına giren Edgar Allen Poe üç gün sonra kırk yaşındayken hayatını kaybeder. New York’a asla ulaşamaz.

Elliot Angel, kitabında Brontë’lerin hayatına da yer vermiş. Daha önce okuduklarımdan biraz farklı da olsa onların hayatındaki talihsizliklerinde diğer yazarlardan altta kalır yanı yok.

Şanssızlığın dozu biraz daha artıyor. Virgina Woolf’un Flush romanından tanıdığımız Browning çifti kaçarak evlendikleri için dışlanan ve hayatlarını ülkelerinden uzakta geçirmek zorunda olanlara bir örnek.

Charles Dickens ise kitapta yer alan ünlü yazarlardan bir diğeri. Oliver Twist, Büyük Umutlar ya da İki Şehrin Hikayesi’ni bilmeyen yoktur sanırım. Ama Elliot’un söylediği gibi hayatı romanlarından çok daha ilgi çekici. Heyecanı kaçmasın diye ayrıntılarını girmek istemiyorum ama kısaca ailesinin müsrifliği yüzünden küçük yaşa borçlular evinde yaşamak, çok zor işlerde çalışmak ve hayatı kendi kendine keşfetmek zorunda kalan Dickens edebi yeteneğinin yanında ticari zekası sayesinde “aynı kitabı aynı okurlara 3 kez satarak” 40 milyon pound kazanmayı başarmış. Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir konu diyerek başka bir yazara geçiyorum.

George Elliot, yani gerçek adıyla Mary Ann Evans, tutucu çevrede büyüyenlerden. Annesini küçük yaşta kaybettiği için ev hanımı işlerini o yapmak zorunda kalıyor. Kendi kendine öğrendiği İtalyanca ve Almanca’dan çevriler yapıyor. Dini inancı nedeniyle roman okumayı bırakıyor ama bir süre sonra tanıştığı düşünür ve yazarlar çevresinin de etkisiyle inançlarını sorgulama dönemine geçiyor. Yazdıklarında hayatının bu yıllarının etkisi görülüyor. 37 yaşında ilk edebiyat denemesini kendi ismiyle satmayacağı için George Elliot ismiyle yayımlatıyor ama şansa bakın ki Dini Yaşamdan Sahneler ismini taşıyan bu kitabın yazarının bir kadın olduğu Charles Dickens tarafından anlaşılıp ifşa ediliyor. 40 yaşında yazdığı Adam Bede ile büyük başarı yakalıyor. Özel hayatı çalkantılarla dolu olan George Elliot evli bir adamla daha doğrusu karısı tarafından terk edilmesine rağmen evliliği kağıt üstünde de olsa süren Henry Lewes ile ilişkisi nedeniyle ailesinden hatta ülkesinden dışlanmış yıllarca Almanya’da yaşamak zorunda kalmış. George Elliot soğuk algınlığı nedeniyle 61 yaşında hayatını kaybediyor.

Daha iyi yazmak için kendini yalnızlığa mahkum eden Emily Dickinson; filmlere konu olacak hayatı bir de kürek mahkumu olmasıyla taçlanan Oscar Wilde; çocukluğu korkunç ağır işlerde çalışarak geçen, çeşitli işlere girip çıktıktan sonra nehir kaptanı olma sevdasıyla 3793 km uzunluğundaki Mississippi kıyılarını öğrenmek için yıllarını harcayan ve sonunda patlayan iç savaş nedeniyle bu mesleği hiç icra edemeden yeniden işsiz kalan, yazar olarak kullandığı ismi bir denizci teriminden alan ve Amerikan edebiyatına çığır açan iki önemli armağan veren Mark Twain.

Tembel babası ve aşırı hırslı annesi ile kırsal kesimde büyüyen ve tıpkı romanı Adsız Sansız Bir Jude’un ana karakteri gibi bir süre (oldukça kapalı ve iç karartıcı bir roman olduğunu düşünmüştüm ama hayatı hakkında bir şeyler öğrenince yeniden okumam gerektiğini anladım) kilise onarımı işi yapan ve tüm arzusu şiir yazmakken para kazanmak için romanlara yönelen Thomas Hardy.

İrlanda’nın o dönemde oldukça yozlaşmış Edinburg şehrinde, annesinin peri masallarıyla büyüyen, doktor olsa da bir türlü bu işten para kazanamayıp, hasta gelsin diye beklediği boş ofisinde Sherlock Holmes’ü yaratan sonra da en popüler döneminde karakterini öldürerek büyük protestoların hedefi olan, oğlunu savaşta kaybeden ve yaşamının son yıllarında kendini ispritizmaya adayan bu nedenle de alay konusu haline gelen Arthur Conan Doyle.

İçinden geldiği işçi sınıfını romanlarına taşıyan, yaşamından ve Freud öğretilerinden hareketle romanlarında cinselliği kullanması nedeniyle sansüre uğrayan D.H Lawrence.

Ailenin hayata kalabilen tek çocuğu olduğu için annesinin aşırı ilgisiyle şımartılan, büyüdüğünde züppeliği nedeniyle çevresinde pek de sevilmeyen, katıldığı birinci dünya savaşında öleceğinden emin, ün kazanmak için roman yazan, yayınevlerinden aldığı red cevaplarından sonra geçen parasız döneminin ardından para kazanmasını sağlayacak ucuz romanlara yönelen ama dünyanın değişen çizgisini takip edemediğinden gözden düşen ve hayatını 44 yaşında kalp krizi nedeniyle kaybeden Muhteşem Gatsby’nin yazarı Scott Fiztgerald.

Bir diğer yazarımız olan Ernest Hemingway, maceraperest ve sert erkek grubuna girer öyle ki hayatının bir yılını akla gelmeyecek kazalarla, yaralanmalarla geçirmiştir. Başarısız dört evlilik yapar. Eşlerinden biri onu “kalpsiz, düşüncesiz, bencil, şımarık nankör, kibirli ve reklam peşinde koşan bir canavar” olarak tanımlar. Üslup açısından edebiyatta bir devrim yapmıştır. Çanlar Kimin İçin Çalıyor, İhtiyar Adam ve Deniz gibi eserleriyle, kazandığı ünün keyfini çıkartmaya çalışırken sağlığı bozulur bu sırada artık yazamadığını da farkeder ve tıpkı babası gibi intihar eder.

Örnekler vermeye çalıştığım kitapta Robert Frost, Geoffrey Chaucer ve tabiki Shakespeare ‘de yer veren Elliot Engel, edebiyat tarihini göz önüne alarak bana kalırsa iki ilginç saptamada da bulunmuş. Birincisi Amerikalı ve İngiliz erkek yazarların babalarının genelde “dirayetsiz” ve “hiçbir meziyetleri olmayan” adamlar olduğu buna karşılık kadın yazarlarınsa genelde hastalıklı babalarından kurtulmaya çalışmak gibi ortak özellikleri olduğu yönünde.

İkinci olarak da “ bazı dönemlerin 20-30 yıl boyunca doğan kişileri kendilerinden sonrakilere miras kalacak önemli yapıtlar bırakmamışken sonraki on yıl boyunca bütün edebiyat devleri bir arada çıkar” diyor ve iki dönemi örnek veriyor. Viktorya dönemi yazarlarından Dickens, Thackeray, Trollope, Charlotte Brontë, Emily Brontë ve George Elliot’un birbirini takip eden yıllar içinde doğduğunu söylüyor. Aynı durum yirminci yüzyılın başlarında da yaşanmış ve Hemingway, Faulkner, Eugene O’Neill, Fitzgerald bir yıl arayla doğmuş ve yine uzun bir süre bunlara yaklaşacak yazarlar dünyaya gelmemiş. Ne diyelim umarım daha fazla beklemeyiz.


Yekta Kopan
http://filucusu.blogspot.com

“Paper back” yani “kağıt ciltli kitap” fikrinin ilk olarak Charles Dickens’tan çıktığını biliyor muydunuz? Ya da Mark Twain’in kaderinin Şili’ye koka ticaretine giderken bindiği nehir gemisinde değiştiğini? Peki Edgar Allan Poe’nun son günü, bütün hayatını özetleyecek kadar hüzünle mi doluydu? D.H.Lawrence’ın hayatı boyunca yapmak istediğinin “Uyuyan Güzel” masalını çağdaş yaşama aktarmak olduğunu kaç kişi biliyor?

Büyük edebiyatçıların yaşamları hakkında pek çok kitap yazılmıştır bugüne kadar. Kimileri bir gizli sandığı açma, deyim yerindeyse kirli çarşafları ortaya sermek amacındadır. Kimileri, o yazarın edebi anlayışını tarihsel bir yapının içine oturtmaya çalışır. Yazarların eserleriyle yaşamları arasında paralellik kurmak isteyenler çokluktadır. Daha derine inip, yazarın yapıtını ruhsal analizi ile çözümlemeye çalışanlar da vardır elbette.

Profesör Elliot Engel’in Türkçede “Oscar Nasıl Wilde Oldu?” adıyla yayımlanan kitabı bütün bu bakış açılarının hem toplamı hem de daha fazlası. “Fazlası” vurgusuna bir açıklık getirmeli; Profesör Engel, yazarların yaşadıkları dönem ve kişisel hikayeleri üstüne yoğunlaşırken, yaratılarını ayrı bir yapı olarak değerlendirmeyi ve okutmayı başarıyor. Dolayısıyla, bir yapıtın kaynağını sadece gerçeklikte arayan okurları, daha fazlasını düşünmeye davet ediyor. Üstelik bunu yaparken, inanılmaz sıcak ve samimi bir dil kullanıyor. Hani “çok okunur” kitaplar için kullanılan “sayfa çevirten kitap” diye bir deyim vardır ya; işte bu da tam öyle bir kitap. Her bir bölümünü, soluk soluğa okudum.

Kitabın bir başka güzelliği de Zeynep Avcı gibi bir usta tarafından dilimize kazandırılmış olması. Bu akıcılıkta, bir an önce sonraki bölüme geçme, bütün kitabı yutma isteğinde onun da payı tartışılmaz. Ellerine sağlık.

Alt başlıktaki “Edebiyatçıların Okulda Öğrenemediğimiz Yaşamları” vurgusu her şeyi anlatıyor, üstelik sırf ilginçlik olsun diye konulmuş bir alt başlık değil bu. Kitap vaat ettiklerini fazlasıyla veriyor. Böyle bir kitabı kütüphanelerimize kazandırdığı için bir teşekkür de Sel Yayınları’na.

Kitap üstüne dostlarla konuşurken dediğimiz gibi: “Keşke bu kitabı 20’li yaşlarda okusaymışız. Keşke bu kitabın izinde farklı bir okuma deneyimi yaşasaymışız.”
Hiç geç değil…

 

Valid HTML 4.01 Transitional