|
ORHAN PAMUK İLE AŞK VE KİMLİK ÜZERİNE
Nükhet Erkmen
N.E : Siz çok fazla eleştirilen bir
yazarsınız, haksız yere çok suçlanan bir yazarsınız ve çok fazla yanlış
anlaşılan bir yazarsınız.Yani çok okurunuz var ama hepsinin sizi anladığını
söyleyemeyiz.
O.P: Ama şunun ayrımını yapalım ;
gazetelerde kitaplarım hakkında yazanlarla – siz onları kastediyorsanız
eğer- okurlarım aynı insanlar değil.Yani okurlar var onlar kendi kendilerine
bir şeyler anlıyorlar.İyi, kötü, derin,daha kitabın içine girmeye ve benle kavga
etmek istemiyorlar. Sonunda onlar da kavga ediyor ya da bir şeyler diyorlar ama
onların kavgaları daha içten bir yerde. Gazetelerdeki polemikler hele bu Kar’dan
sonra tamamen kötü, yüzeysel...
N.E: Söyleyemediklerimizi ya da gerçek
hayatta anlatmaktan çekindiğimiz, insanlara göstermediğimiz yüzlerimizi belki
de bir şekilde yazarak insanlarla paylaşıyoruz. Hem iletişimimizi koparmamış
oluyoruz, hem de bir şekilde gerçekte söyleyemediğimiz bazı şeyleri yazıyı
kullanarak söyleyebiliyoruz. Peki siz üniversite eğitiminizi yarıda bırakarak
roman yazmaya başladınız.Sizi yazmaya iten şey neydi?
O.P: Çok zor bunu cevaplamak bir defa.
Bence böyle bir sanatçı dürtüsü oluyor, bir kısmı insanın içinden geliyor, bir
kısmı da toplumsal bir yan. Ama ben 7 ile 22 yaşları arasında ressam olacağım
diyordum. Böyle sanatkarane bir şeyler yapmazsam belirli bir süre içersinde
zaten sıkılırdım yani, afaganlar basardı beni. Gerçekten içimde böyle bir
sanatçı dürtüsü mü diyeyim, resim yapma dürtüsü her zaman olurdu. Canım
sıkılırdı, gideyim, bütün hayattan kaçayım, resim yapayım, çok isterdim.Bu
içgüdüyü hayatımda hep taşıdım. Bir yere gideyim... Oyun oynamak falan
istemek gibi, bir filme gitmek gibi yani ama daha derin. Burada Erotik
Freudcu şeyleri vardır ama ben kafamdaki o yerlere, karmaşık bölgelere
giremiyorum. Bana saydam değil. Ama böyle bir şey var. Nitekim resmi bıraktım
pırrt diye ben roman yazmaya başladım. Ama bunu da açıklayamam niye resmi
bıraktım roman yazmaya başladım. Bu açıklamaları çok yaptım hayatta ve her
açıklamadan sonra da bu açıklamadan memnun olmadım. Çünkü tek bir sebebi
yok, pek çok sebebi var ve kendime haksızlık ettiğimi düşündüm. Onun için
de ben de bunu açıklamak istemiyorum. Zaten açıklanabileceğini de sanmıyorum.
Ben resim yapıyordum ama içimde yalnız kalmak, kendini sanatçı gibi
hissetmek ya da sanatçı dürtüleri tümüyle duruyordu. Niye bazı insanlar resim
yapar da bazıları yapmaz ? Belki de ben çocukken bir resim yaptım ve
insanlar “ayy ne güzel!” dediler ve sonra ben hep resim yapmak istedim. Böyle
bir şey de olabilir.
N.E: Bir tür kaçış mıydı bu yani?
O.P: Kaçış diyemem.Bir tür kaçış yanı da
vardır, fantezi yanı da vardır,hayata bir saldırı yanı da vardır, kendimi ifade
etmek de vardır, böyle bir kendi kendine oynama yanı da vardır.Bin türlü yanı
vardır ama...
N.E: İntikam yanı da vardır galiba
yaşayamamışlıklardan?
O.P: Ama çocuklar çocukken bazı şeyleri
yaşayamadıklarını düşünmez, kitabi insanların intikam yanı vardır. Ama
çocukken böyle değildi yani.
N.E: Bir çok isteklerimiz
var, vazgeçtiklerimiz var, cevap alamadıklarımız, açıkça söyleyemediğimiz bir çok
şey var hayatta. Bu yüzden intikam kelimesini kullandım. Yazmak
yaşanmamışlıklardan intikam almak mıydı sizin için?
O.P: Hayattan intikam almak, bu benim
düşüncemdir. Yazmak ama..Yazmak da intikam biraz daha fazla vardır. Çünkü
yazarlar çok okurlar, fakat ressamlar biraz daha hayatın içindedir. Resim
yaparken de hayatı yaşayamıyorum diye bir derdim yoktu. O sorunlar bende buluğ
çağında başladı. Kızlarla gezmek, şunu yapmak, bunu yapmak, toplumsal kişilik
olmak gibi. Oralarda dertlerim vardı 30 yaşına kadar. Yazarlık da bana o
sırada geldi. Ama yazar olmak istiyordum, çok seviyordum. “Yazarlık
hayattan intikam almaktır” düşüncesi bende vardır ama her şeyi de izah etmez.
N.E: Yani o zaman bir şekilde yaşamda
kendini ifade etmekten, yazmak daha mı kolaydı, daha mı çekiciydi ?
O.P: Dediğim gibi...Bilemiyorum yani
niçin bazı insanlar yazı yazar da bazıları resim yapar da ötekiler hiçbir
şey yapmaz? Bir yetenek kısmı vardır. Oyun oynamaktan hoşlanırsınız
oyuncaklarla ve ondan sıkılmazsınız.Bence insanı sanatçı yapan şey bazı
oyuncaklarla, bazı şekilde oynamak, istemek,ondan zevk almaktır.Bazısı da paniğe
kapılır, hiç zevk almaz, kaçar.Ben yapamıyorum der ama aslında yapamıyor
değildir. Yapmayı sevmiyordur. Onları yapmayı oynaya oynaya öğrenirsin.
Herkes her şeyi öğrenebilir bana kalırsa.Tamam bazı insanlar daha cesurdur.
Orasını burasını değiştirir. Bazıları bütün kurallara uyar. Hiçbir şey gelmez
aklına. Ama bu da belli olur yani.Biri bir şaka patlatır, öbürü böyle bakar ya
da verirsin küpleri biri bir şey yapar hemen. Küpleri bir ev yapar.Öteki hiçbir
şey yapamaz.Üst üste koyar bakar işte.Geometrik düzen içerisine koyar, öteki de
o düzeni bozar,başka bir düzen kurar.İnsanlar arasında böyle temel farklar
vardır ama işte bu konular bana saydam değil. Ben psikolog değilim. Ben oyun
oynuyorum ama neden oyun oynadığımı da fazla bilmek istemiyorum.
N.E: Kitapta ana karakterlerden, en
küçük bir hikaye anlatıcıya kadar sanki hep aynı hikayeyi okuyormuşuz gibi
oluyor.Yani hikayelerde kendini yazıya vermiş, kendini toplumsal hayattan
soyutlamış, belki toplumsal alışkanlıkları bir bakıma körelmiş, kalabalıktan
kaçan ya da bir gün üstünde durulmayacak bir nedenle kocasını terk eden
karakterlerin anlatıldığını görüyoruz ve bir çoğunda Galip ile Rüya’nın
hikayesini yeni baştan okuyormuş duygusuna kapılıyoruz. Neden?
O.P:
Zaten kitap çok dağınık bir
kitap. Kitabın bence hoş yanlarından ya da benim saplantılı bir şekilde
yaptığım yanlarından biri bu. Her şey aslında aynı hikayeyi anlatıyor.Ama
onlar o kadar değişik şeyler, değişik tarihler tarihler, değişik olaylar, en
alakasız yerler ki...Kitap sanki yazarın kafasına bir şeyi takmış, belirli bir
temayı çeşitlendirerek irdeliyor.O temanın bütün görüntülerini, görüngülerini,
bütün konumlarını yer değiştirmelerle tekrar yeniden ele alıyor.Bir yandan
bunları her seferinde yeniden çeşit çeşit eğlenceli kılarken, bir yandan da
tekrarlaya tekrarlaya asıl temasını okurun kafasına kök saldırtıyor.
|
|
N.E: Kitapta da bahsedilen belki de
hep ikincil özelliklere takıldığı için, birincil özellikleri, o burunlarının
dibindeki apaçık anlamı görmemeleri,ya da birincil özelliklere çok fazla
takılıp, ikincil özellikleri es geçme gibi bir durum söz konusu.
N.E : Peki sizce insanın salt kendisi
olabilmesi mümkün mü?
O.P:
Bu sorulara cevap aranmaz. Bu
sorulara cevap arayarak konuşmak da hoşuma gitmiyor.
İnsanın sorularına
verdiği cevaplar önemli değil, hangi sorularla meşgul olduğu önemli.
Şimdi
onlarla meşgul değilim. Pürist, tekcil, saflıkla meşgulüm. Ve bu tam bir Türk
sorusu. Doğudan, batıdan, karmakarışık, melez bir ülkede yaşıyoruz. Kendi
orijinal, saf bir sentez demeyelim de, etkileri eklektik bir şekilde yaşayan
bir kültür içinde yaşıyoruz. Ve Türk
kimliğinin ya da Türk burjuvazisinin onur sorunu buralarda bir yerde
olmalı. Kültürde, sanatta hakiki otantik, ne yaptık ya da her şey,
dizaynda, elbisede, oturduğun apartmanda her türlü sanatsal yaratımda, üründe ya
da düşüncede ne kadar hakiki, ne kadar etkiler taşıyoruz. Kitaplarımda her
zaman bu dertler var. Kahramanlarım hep bir safçılık, hakikilik, otantisite
peşinde koşarlar. Son yıllarda ise artık benim
görüşlerim şu yönde değişti. Otantisite ve hakikilik ve saflık önemli değildir.
Karmakarışıksındır. Mesele karmakarışıklığı kaldırabilecek misin bakalım?
Aslında birazcık ben de değişiyorum.Galip ve kahramanlarım saflık ve insanın
kendisi olabilmesi sorunları ile uğraşırlarken, son yıllarda ise “
karmakarışıksındır, dert etme be bunu Orhan!” fikrine doğru daha yaklaşmış
vaziyetteyim. Benim Adım Kırmızı’da ki yazar, Kar’da ki mesaj;
Türk olmuşsun Yahudi olmuşsun, yabancı olmuşsun, yerli olmuşsun ne yazar?
Bırak bunları bir yana artık demeye çalışan bir ses var. Bence kendi olma
sorunu bir milliyetçilik sorunudur.
N.E: Peki Galip neden kendisi olmakta
güçlük çekiyordu?
O.P: Onlar benim gerçekten kendi
psikolojik sorunlarım. Şizofren sorunlarım.Yani ben de Galip gibi çok
hissetmişimdir. Bana çok yakın kahramanlarımdan biridir. Hep bir şeyler derim
ve birilerini taklit ettiğimi düşünürüm. Hakiki olmaya çalışırım. Galip’in ki
şizofrenik ama benim ki hastalıklı değil. Benim ki; şizofren birisi farkında
olmadan bir sesler duyar ama hakiki zanneder. Benim durumum öyle değil. Bir
sesler duyuyorum ve ben söylüyorum fakat bunların hakiki olmadığını
düşünüyorum; bilakis durumumun şizofren olduğunu düşünüyorum. Şizofren ise
durumunun şizofren olmadığını düşünür, gerçek olduğunu zanneder. Ben belki de
gerçek durumumu şizofren zannederek sorular atıyorum. Bu hakikiliğin benden
gelmediği, başkasının sesini mi duyuyorum? Benim sesim nerede?
N.E: Yani paranoyak olmayışım takip
edilmediğim anlamına gelmez gibi bir şey bu.
O.P: Evet bu başka varyasyonu.
N.E:
Kitapta kendinden memnun olmama, bir başkasının yerine geçme gibi durumlar
çok fazla olduğu için kimlikle ilgili bu soruları sordum.
N.E: Yine kitaptaki göndermeler,
anlatılan hikayelere baktığımızda hep bir ben/öteki, başkasının yerine geçme,
bir arayış içinde olma gibi durumlarının sıkça anlatıldığını görüyoruz.Bu sizin
kitabın ana temalarının bütünlüğünün bozulmaması için yaptığınız bir şey mi?
O.P: Bir kitabı yazarken kendinizi
kitabın içinde o kadar hissedersiniz ki her şey aslında o kitabı yansıtır. O
kitabı yazdığınız sırada kitap o kadar içinizdedir ki neye baksanız, öyle
gözükür. Kafanız onlarla çok doludur. Kitap yazarken telefon rehberini
açarsınız, telefon rehberi sizin, ben de bunu düşünüyordum dediğiniz
kelimelerle dolar. Telefon rehberindeki insanlar bile kitabınıza benzer. Eğer bir
yazar kitabını bütünüyle içinde hissediyorsa, bütün dünya o kitabı
yansıtır.Onun için ben o sırada kafam o sorunlarla dolu olduğu için öyle
bakmayı becerebilmişim. Şimdi baksam aynı hikayeyi kafamdaki değişikliğe göre
bakarım.Yazarın gücü kafasındaki problemlere o kadar takmasıdır ki, bütün
dünyayı kendi dünyası gibi görebilmektir. Öyle gördüğü için de son derece tutarlı
olur ve ilginç olur. Bizim de bildiğimiz şeylere öyle bir bakar ki, bu onu
ilginç kılar.
N.E: Peki her renge boyanıp da renk
vermemeniz neden?
O.P: Bir sürü konuda fikrimi söylemek
istiyorum, böyle bir sosyolog ya da denemeci yanım var. Her şeye maydanoz olma,
fakat öte yandan romancılık daha başka bir şey. Her şeyi oyun yapma... Bunu
daha seviyorum. Ama bazen de bu renk verme durumu oluyor.Bir şeyler
diyeyim... Bunda da rengimi belli edeyim. Böyle her konuda da fikrimi belli etmek
isterim, sonra pişman olurum. Böyle bir yanı da var.
N.E: Mesela Teşvikiye Yüz Otuz Beş’i
düşünelim. Siz bu tür şeyleri okuyucularla küçük şakalaşmalar olarak
nitelendiriyorsunuz. Batı Edebiyatına baktığımızda Edgar Allan Poe’da da buna
benzer şeyler görüyoruz. Bu gerçekten okuyucuyla şakalaşma mahiyetinde olan bir
şey mi?
O.P: Öyle evet. Bir romanın tüm fikrini,
ruhunu değiştirmez böyle oyunlar. Ayrıca ben yapmıyorum.O bir köşe
yazısıdır.Celal’in yaptığı bir şeydir. Kitaptaki Celal ruhuna da uyuyor. Gizli
sevgilileri var, onlara köşe yazılarıyla haberler yolluyor, onu tamamlayan bir
şey. En sonunda Celal tıpkı Benim Adım Kırmızı’da ki gibi meddah anlatıyor ben
değil. Hikayeleri meddah anlatıyor.Onlar da Celal’in köşe yazıları. Benim
yazılarım değil. Orhan Pamuk’un mesajları değiller. Tabi ki yazarın yazdığı
her şey onun mesajıdır diye de okunabilir.
N.E: Sıradaki sorum sizin konuşmayı
sevmediğiniz bir konu hakkında : Aşk...
O.P: Tutuk olduğum bir konu, sevmediğim
bir konu değil.
N.E: “Aşk,kırılgan ruhun aynaya
bakmasıdır” diye yazmışsınız Yeni Hayat’ta, yine Yeni Hayat’tan cümlelerle mi
cevap verirsiniz bu soruya?
O.P: Değişiyorum tabii bu konularda da
ben. Cevaplamam. En son yazdığım kitaptan cevaplamak isterim. Saplantı kısmıyla,
tutku kısmıyla daha ilgiliyim şimdi. Kırılganlık kısmıyla değil. Elde etme,
bir tür ruhsal yatırım yapıp, karşılığını alıp almama, tensel bağlılık,
sevişmek, bunlarla daha ilişkilendirdim. Kırılgan ruhun aynaya bakmasından
uzaklaşmışım.
16
Mayıs 2002 tarihinde Orhan Pamuk ile
yaptığım görüşmeden aktarılmıştır.
|