Hilya Soyşekerci


Okuma Yolculukları

Hülya Soyşekerci

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 
Editörün Notu :
Soyşekerci, "İyi Edebiyat" okuru için, bir başvuru kitabı olan eserinde, okuma yolculuğuna, "İçdeniz" bölümü ile kendi öz edebiyatımızdan yola çıkıyor. Sonra klasikleri de irdelediği "Buluşmalar" ve ardından da "Başka Kıyılar" bölümü ile sanat ve edebiyat üzerine yaptığı denemelerle eserini tamamlıyor. Kitabın son denemesi Italo Calvino'nun "Amerika Dersleri" ve "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu" adlı üzerine kapsamlı bir çalışma. Soyşekerci'nin kitabı "Okuma Yolculuklarına" çıkan ciddi edebiyat okuru için aydınlatıcı bir çalışma

 

HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE “OKUMA YOLCULUKLARI”

Öğr. Gör. ÇİĞDEM ÜLKER

Hülya Soyşekerci, “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar” (1) adlı çalışmasından iki yıl sonra bugünlerde yayımladığı “Okuma Yolculukları”(2) adlı eleştiri kitabı ile okuruna yine derin alt yapılar sunuyor ve yazınsal metinlerdeki katmanları aralamaya yönelik okuma yöntemleri öneriyor. Soyşekerci, yol ve yolculuk kavramlarını edebiyatın içinde anlamlandırırken okurunu metinler arasında öyle bir yolculuğa çıkarıyor ki okuma eylemi, onun rehberliğinde bilgi ve yorum dolu bir sürece dönüşüyor.

Kitabın ilk sayfasına koyduğu epigraftaki cümle şöyle: “Yaşam ve yaşamla gelen her şey kişisel bir yolculuktur. Buna okumak da dahildir. Okur, kitabı bitirdiğinde ve yeni bir kitaba başlamaya hazır olduğunda değişmiş sayılır. Okumak artık bir katekizm değil, her türlü yeni değerlendirmeyi, hatta hesaplaşmayı içeren bir değişim süreci, bir yolculuktur.” J. Parla’nın bu saptaması, elimdeki kitapta adeta kendi örneğini bulmakta. “Okuma Yolculukları” nın son sayfasını kapattıktan sonra Hülya Soyşekerci’nin adım adım nasıl çalıştığını ve ışığını yönelttiği yapıtları nasıl aydınlattığını, dalları ve kökleri birbirine karışmış bu “anlatı ormanı”nda okura nasıl açık bir yol gösterdiğini düşünüyorum.

Hülya Soyşekerci, zorlu yolculuğuna ilkin Sait Faik’in Semaver’inin içine bakarak başlıyor ve metnin dramatik yapısını çözümlerken ölüm’ü; ve yine Sait Faik’in müthiş öyküsü “Sinagrit Baba” yı yorumlarken ise, seçim yapmanın, seçimlerimizin ivmesini okuyor. Soyşekerci, kısa öykü incelemelerinin temeline koyduğu kabulü şu sözlerle genellemektedir ki onun bu tespitine katılmamak elbette olası değil: “Modern kısa öyküde metnin dramatik yapısı, bir insanlık durumu üzerine inşa edilir. Yazar tarafından yansıtılmak istenen, insanın yaşamın akışı içinde yer alan ani bir olay sonucunda alt üst olan, değişen, günlük yaşamından alınan bir kesittir. Bu kesitte yar alan kırılma noktasında, kişinin tüm yaşamı aniden değişebilir; o noktada yaşamındaki tüm gizler açığa çıkabilir. Metnin odağındaki insanın çaresizliği, kırılmaları yalnızlığı tüm çelişkileri ile aktarılmaya çalışılır. Kendi yazgısı içinde insan. Modern öykünün anlattığı budur. İnsanın bu yazgıya karşı koyması ve akışa kendini bırakmamasıdır anlatılan.(sayfa 19)

Eleştirinin İç Denizlerinde

Soyşekerci, kitabının “İç Denizler” başlığı altındaki ikinci bölümünde, Türkçenin on dört yazarının yapıtlarını bu dikkatle okuyor. Peki; bu nasıl bir okumadır ve eleştirmen, hangi mercekle bakmaktadır iç denizlerimizdeki bu eserlere… Kurtuluş Kayalı’nın “Romanlarını okumadan Türkiye’yi anlayamazsınız ” dediği Halide Edip, onun için de “dünyaya açılan penceredir” ve zaten 2010 yılında İngilizce, İspanyolca ve İtalyancaya çevrileceğini özellikle not düşerek Sinekli Bakkal ve Tatarcık üzerinde durmaktadır. Başarılı gözlemlerine ve alegorik anlatısının zenginliğine işaret ettiği Halide Edip’in “roman kurgusunda sürekli yer alan karşıtlıklardan diyalektik sıçramayla üst noktada bir düşünsel senteze ulaşamadığını” belirtmekten de kaçınmaz. (sayfa 50) Soyşekerci, Sinekli Bakkal’da Adıvar’ın bakış açısıyla resimleşen Eski İstanbul hayatının izlerini, bu geçmiş zaman rüyasını, Ahmet Rasim’in, Refik Halit’in Halit Fahri Ozansoy’un, Samiha Ayverdi’nin eserlerinde de takip eder ve geçmiş zamanın izindeki bu yolculuğunda andığı bu eski yazarların birer kent izlenimcisi olduğunu temele koyarak mekânın romancı üzerindeki etkisini daha derinden işleyeceği güncel yapıtlara doğru rotasını kırar. Eleştirisinin odağına koyduğu Yusuf Atılgan’nın “Aylak Adam” ının da bir İstanbul Romanı olduğuna işaret eder ve Aylak Adam’ı, Bertrand Russel’ın “Aylaklığa Övgü” sü ile karşılaştırarak okur.

Hülya Soyşekerci, kendi iç denizindeki/denizimizdeki yazarları okurken ve onları değerlendirirken bu yapıtlardaki hayat ve edebiyat ilişkisini aramaktan hiç vazgeçmez, kendi deyişiyle söylersek edebiyatın hayatı ne kadar kucakladığı, hayatın kurmaca yapıta nasıl, ne şekilde, ne kadar yansıdığını araştırmak onun metin eleştirisindeki temel değer ölçütlerinden biridir. Yusuf Atılgan’ı, Füruzan’ı, Hasan Ali Toptaş’ı, İnci Aral’ı, Hasan Ali Toptaş’ı, Ayfer Tunç’u, Ayşe Sarısayın’ı okurken de aynı merceği takar gözlüğüne. İncelediği yazarlar, ister eski İstanbul’u anlatsınlar ister Uykuların Doğusu’nu; ister postmodern bir anlatının düşlerinde gezinsinler ister geleneksel bir kronolojik tahkiyeyi yeğlesinler, Soyşekerci, onların hayat ve edebiyat ilişkisini nasıl kurduklarını ve nasıl kurguladıklarını görmekte ve göstermektedir. Ferit Edgü’den yaptığı alıntıya dayanarak söylersek, Soyşekerci de kendi yazarlarında şu olgunun olmazsa olmazlığını arar: “Benim yazarlarım, kendilerine baktıklarında başkalarını gören, başkalarına baktıklarında kendilerini kucaklayan ve düşlerinde yaşama, yaşamlarında düşlere yer verenlerdir. Düş yoksa yazınsal yaratıcılık da yoktur.”

Hasan Ali Toptaş’ın “Uykuların Doğusu” adlı romanı üzerine yaptığı 2006 tarihli çalışma (sayfa 71), son sayfalardaki İtalo Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” kitabı hakkındaki değerlendirmesinin (sayfa 91) önsözü niteliğindedir dersem hiç de yanlış olmayacaktır.

“Uykuların Doğusu ya da Doğunun Derin Uykusu” başlıklı değerlendirme, adı geçen romanı kurgu, metinlerarasılık ve dil açısından tarayan ve yorumlayan bir incelemedir. Soyşekerci bu çok katmanlı anlatının gizemini çözmeye çalışırken; eserin Doğu’nun Binbir Gece Masallarıyla ve Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi’yle ilgisini düşünür, düşündürür. H.A. Toptaş’ın bilinçakışının derinliklerine bakar ve onun dairesel döngülü ve iç içe geçmiş anlatısının günümüzle ilgisini arar. 12 Eylül sürecinin kayıplarını hatırlatan “ışık adamlar” metaforuna işaret ederek birbirinin içinde devam eden metinlerden oluşan “Uykuların Doğusu”nun okuru olmanın zorluğuna dikkat çeker.

Hülya Soyşekerci’nin “okur olmanın, yazmak kadar zorlu bir serüveni gerektirdiği; okur olmanın bir adabı ve yoğun çabası olması gerektiği” (sayfa 224) yargısı ise kitap boyunca seçtiği ve değerlendirdiği diğer yapıtlar için de geçerli görünmektedir. Nitekim zorlu okumalar gerektiren metinler olan Ayfer Tunç imzalı “Suzan Defter” , Leyla Erbil’den “Cüce” bir yalnızlık romanı olarak tanımladığı “Muinar” ve Ayşe Sarısayın’ın “Karakalem Resimler” ini çözümlediği eleştirilerindeki felsefi çözümlemeleriyle deneme tadında eleştiri metinleri üretir. Bu eleştirel denemelerinde Soyşekerci’nin günümüzün edebiyatına bütünüyle aşina olduğu ve bu metinlerin ruhuna tamamiyle nüfuz edebildiği açıktır.

Soyşekercinin eleştirel değerlendirmelerinde özellikle dikkati çeken ise, metin çözümlemelerinde ele aldığı yapıtın günümüzün dünyasıyla ve sosyo-ekonomik tabloyla ilgisini kurmaya çalışmasıdır. Soyşekerci, geleneksel edebiyatın edebiyat içinde doğduğu toplumun yansımasıdır yargısının ötesine geçen ve çağımızın çok parçalı gerçekliğini çok düzlemli bir anlatıyla aktaran metinleri değerlendirirken de toplumsal arka planı görmeye, hayat edebiyat ilişkisini gözden yitirmemeye dikkat eder, incelediği bazı güncel yapıtlarda da belirginleşen, ortak paradigmaları ise şöyle sıralar: “Günümüz yazın anlayışının başlıca özelliklerini olan üst kurmaca, öykülerin yazılma serüveni, anlatı içinde başka bir anlatının izinin sürülmesi, iç içe geçen anlatılar, metin adacıkları, açık uçlu sonlar, parçalılık, tamamlanmamışlık, anlatıcının/ yazarın sürekli olarak anlatı içinde kendini belli etmesi, kurguda deneysellik ve kronolojik zamanın parçalanası yaygın biçimde yer alıyor. Bu öykülerin çoğunda “yazar”, yazma serüvenini öyküleştiriyor, öykünün “anlatılan” bir şey değil, “yazılan” bir şey olduğunu vurguluyor ” (sayfa 157)

“Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” ile Okuma Yolculuğu

Soyşekerci’nin kitabının sonuna koyduğu ve daha önce hiçbir yerde yayımlamadığı denemesi, İtalo Calvino’nun üzerine yaptığı kapsamlı bir çalışmadır. “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” yu, “Amerika Dersleri Penceresi”nden, “Roman Estetiği Penceresi” nden ve “Alımlama Estetiği Penceresi” nden değerlendirerek inceler; Calvino’da oyun ve görselliğin köklerine ve imgenin ne denli önemli olduğuna değinir.

Edebiyat yapıtlarını “okurun yaratıcı eylemini” hiç gözden yitirmeden değerlendiren Hülya Soyşekerci için, günümüz edebiyatının roman estetiğini temellendiren ve her yapıtında okuru ayrı ayrı oyunlara davet eden İtalo Calvino’nun çağrısı elbette kulak arkası edilemeyecek kadar önemlidir. Calvino’nun postmodern edebiyat içinde değerlendirilen Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’sunun bu tarz edebiyat hakkındaki olumsuz önyargıların aşılması için işlevler yüklendiğini söyleyerek başlar sözlerine.

Yazdığı romanları kendine ait bir yazım kuralına yaslayabilen ve edebiyatın kuramsal yönüne katkıda bulunan Calvino’nun geleceğin edebiyatına ilişkin altı önerisini ayrıntılandırır ve onun hafiflik, hızlılık, görünürlük, kesinlik, çoğulluk ve süreklilik ilkelerinden söz ederek Calvino’nun romanını anlama çabamıza ışık tutar.

Einstein’ın görecelilik kuramının her şeye damgasını vurduğu modern çağlarda edebiyatın da etkilendiğine ve edebiyatın yeni ve farklı bir estetik anlayışına evrildiğine dikkat çeken Italo Calvino’nun betimlediği bu yenidünyanın yeni okurunu Hülya Soyşekerci de destekler. Onun için de “Okur, yazarla birlikte çıktığı yolculukta kendi öneminin ve değerinin bilincindedir artık. Çünkü o, yansıtma estetiğine dayalı romanları okuyan edilgen okur değil, tam tersine, metne dahil olan, yaratıcı okurdur… Yazar da değişmiştir artık; o tanrısal biri değildir, görebildiklerini anlatır, sık sık konum değiştirir. Roman metinlerinde alışıla gelen ete kemiğe bürünmüş canlı karakterler artık metnin bir doku unsuruna dönüşmüştür.” (sayfa 230)

Soyşekerci, Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’su üzerinde konuşurken postmodern edebiyat üzerinde düşünen ve yazan Umberto Eco’nun, Susan Sontag’ın Orhan Koçak’ın, Yıldız Ecevit’in, Jale Parla’nın, Yılmaz Özbek’in görüşlerine de yer verir. Postmodern edebiyat anlayışıyla “alımlama estetiği” denilen ve okuru ön plana çıkaran yeni eleştiri anlayışının birbiriyle buluştuğu noktalara örnekler verir.

Hülya Soyşekerci’nin Italo Calvino üzerine yaptığı bu uzun ve kapsamlı inceleme, Türk okuruna da yol gösterecek, kimi yeni yazınsal kavramların içini doldurmasını sağlayacak, okuru düşündürecek, edebiyat ve eleştiri kuramları hakkında bilgilendirecek bir çalışmadır. Aynı konuda çalışmalar yapan Jale Parla’nın deyişiyle söylersek “Her anlatının içindeki öykü bir yolculuksa, okurun okuma serüveni de metne eklemlenen apayrı bir yolculuktur.” (s 233)

Soyşekerci’nin Okuma Yolculukları, okurken de bitirip kapattıktan sonra da onun metnine eklemlenen tam da böyle serüvenlere ve yolculuklara götürmektedir okurunu.

Öğr. Gör. ÇİĞDEM ÜLKER

1. Soyşekerci Hülya, “Yapıtlara ve Yazarlara Yönelik Okumalar”, Kanguru Yayınları, 2008, Ankara 2. Soyşekerci Hülya, “Okuma Yolculukları”, Pupa Yayınları, 2010, İstanbul

(VARLIK Dergisi, sayı: 1233, Haziran 2010’da yayımlanmıştır.)

 


04 Aralık 2008 Perşembe

TARAF, Söyleşi'den Bir Bölüm

Böyle bir günlük tutma ihtiyacını nasıl hissettiğinizi merak ediyorum ve günlükleri yayınlamaya nasıl karar verdiniz.

Sevgili Ferhat Uludere,

Gençliğimden bu yana her gün olmasa da sık sık günlük yazıyor, yaşadıklarımdan bende kalanları aktarıyordum satırlara. Okurken aldığım notları, beni etkileyen güzel ve anlamlı dizeleri ve cümleleri de aktardığım için, günlüklerimin kitaplar ve yazarlar dünyasıyla içli dışlı olduğunu gördüm. Böylece onları giderek okuma günlükleri biçimine dönüştürdüm. Sanırım okuduklarımın ve yaşadıklarımın izlerini -bir şekilde- ardımda bırakmayı istediğim için böyle bir günlük tutmaya yöneldim. İnsanların en büyük zaaflarından biri de bu değil mi; hızla akan zaman ırmağında ‘iz’ bırakabilmek… Okuduğum kitapların ve onların yazarlarının dünyasına açıldıkça hem kendi yaşantım zenginleşiyor hem de duygu ve düşünce ufuklarım genişliyordu. Keşfe meraklı biriyim aynı zamanda. Bu okuma yolculukları keşif yolculuklarıydı ve böylece edebiyatta, anlamam, öğrenmem, tanımam gereken nice yapıt nice yazar olduğunu fark ettim. Bir yazarı ve yapıtı keşfettikçe başka bir kitabı ve yazarı da anlamaya ve öğrenmeye başlıyordum… Bu günceler vasıtasıyla, okuma yolculuğunun, ölünceye kadar devam eden bir süreç olduğunun farkındalığına ulaştım. “yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyor Cahit Sıtkı Tarancı; aynen öyle. Gün ışığı, okuduklarıma vurdukça hem hayatımı aydınlatıyor hem de günlüklerimi…

Yayınlama sürecim, kendi içsel yolculuğumu başkalarıyla da paylaşmak istememle paralel gelişti. Bir kitapta toplama nedenlerim arasında, okurken sürekli gelişmeye çalışan bir yazın insanı olarak kendi serüvenimi göstermek; yaşadıklarımı ve okuduklarımı kayda geçirmek, yapıtların yazarların yaşamından bağımsız olmadığını okurlara sezdirmek… sayılabilir. Günlüklerimde kendi şimdiki zamanımı kayda geçirirken, bir yandan da yazar günlüklerine açılarak onları tanımaya; yazdıkları ile yaşadıkları arasındaki diyalektik bağı bulmaya ve görmeye dikkat ettim. Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi “İnsan, yaşadıklarının ve okuduklarının bir toplamıdır.” Bu günlükler yoluyla kendi varlığımı oluşturan toplamı biraz olsun ifade etmeye, açılımlamaya çalıştım.

Bu okumaların sizin yazın çalışmanıza etkileri neler oldu?

Bu okumalar her şeyden önce okuma tadını, keşfetmenin gizemini içselleştirmemi, iyi eserlerin duraklarında mola vererek edebiyat sanatının inceliklerini; onun toplum ve insanla bağını görmemi sağladı. Yapıtlarını okurken, günlüklerini ya da anılarını da okuduğumda, yazarla yapıtı arasındaki o incecik ama sapasağlam bağın yerli yerinde durduğunu; metnin başlı başına, yazardan bağımsız bir olgu olmadığını fark ettim. En azından benim gördüğüm gerçek böyle…

Birbirinden çok farklı yazarlar ve birbirinden çok farklı kitaplar dikkat çekiyor, bir kitap oburu ile karşıya kalıyor okur… Haliyle dağınık bir okuma hali var gibi duruyor kitapta…

Bunun nedeni; hayata ve hayatın içindeki hiçbir olgu ya da duruma “bir proje” gözüyle bakmamış olmamdan kaynaklanıyor. Hayat (-ve okuma) yolculuğu bence rastlantısallıklarla dolu, ele avuca sığmayan, hesaba kitaba gelmeyen, plan programa uymayan bir süreç… Elbette, keyfi okumalardan söz ediyorum. Önceden belirlediğim bir konuda, belli amaçlar tespit ederek, belirli bir stratejide ilerleyen okumalar da yapmaktayım. Bu okumalarımın çoğu günlüklerimde yer almıyor. Çünkü onlarda akademik bir yaklaşımı ya da bir inceleme, tanıtma çalışmasını öncelemek durumundayım. Günlüklerimdeki yazarlar ve yapıtlar ise çocukça bir keşif ve anlama serüvenine dahil ettiğim, anlamaya ve öğrenmeye çalıştığım, içtenlikle yöneldiğim yazar ve yapıtlar. Bence günlük yazmak, öncelikle içtenlik ve doğallığı gerektiren bir çaba…

Gönderen Hülya Soyşekerci


Okuma Yolculukları

http://www.edebiyatodasi.com/news_detail.php?id=3618  

02 Mayıs 2010 13:31

Hülya Soyşekerci’nin Okuma Yolculukları adlı kitabı, edebiyatı yeniden üretmeye gönüllü bütün edebiyatseverler için başucu kitabı.

Geçmişten günümüze pek çok yazarın eserine yönelik çözümleyici eleştiriler geliştiren Hülya Soyşekerci’nin Okuma Yolculukları adlı kitabı, edebiyatı yeniden üretmeye gönüllü bütün edebiyatseverler için başucu kitabı.

Hülya Soyşekerci, Okuma Yolculukları adlı kitabında, has edebiyata ilgi duyan her okuruna bir bilet veriyor ve edebiyat dünyasının derin sularına doğru bir yolculuğa davetiye çıkarıyor. İçdeniz bölümünde, kendi karasularımızda başlıyor bu yolculuk. Sait Faik’ten Yusuf Atılgan’a, Füruzan’dan Ayfer Tunç’a uzanan eleştirel denemeler yer alıyor burada. Şablonlara sırtını dönerek, sesini yükseltmeden, sevgiyle yaklaşıyor içdenizimize. Soyşekerci metinleri çözümler, kendi dünyasındaki karşılıklarını sergilerken okura da yeni pencereler, yeni bakış açıları sunuyor. Buluşmalar’da, açık denizlere çıkıyor teknesi. Son durağımız ise Calvino ile ulaşacağımız Başka Kıyılar oluyor. Okurunu çoğaltan, yeni ufuklar açan metinlerden oluşuyor Okuma Yolculukları.

ISBN 978-605-5765-57-6 Sayfa: 256
Fiyat: 14,00 TL Tür: Eleştiri Ebat: 12,5 x 19,5

Satış ve Pazarlama
Cemal Nadir Sk. Gürtunca Han, No: 9 D: 5, Cağaloğlu - İSTANBUL

yalcin@pupayayinlari.com

 

Bahar Vardarlı
Dipnot Kitap Kulübü

Ne mutlu bize! Bugün yine aramızda bir doğumumuzu kutladık. Gurubumuzdan Hülya Soyşekerci'nin çeşitli edebiyat dergilerine yazdığı eleştirilerinin bir derlemesi olan "Okuma Yolculukları"" adlı kitabını Hülya ile birlikte tartıştık. Hülya'nın sadece bir eleştirmen olmayıp iyi bir yazar olduğunu burada belirtmem gerek diye düşünüyorum. ""Okuma yolculukları"" kitabı, bana özellikle postmodern edebiyatın aslında okurun, okuma edimi ile nasıl yaşamın anlamını sorgulamaya yönlendirildiği, okudukça nasıl farklı açılardan olaylara bakılabileceği, insanın nasıl hoşgörü sahibi olacağı,kendisinden başka, diğerlerinin görüşlerine nasıl saygı duyacağı; sonuçta insanlaşma sürecinde edebiyatın okuru nasıl uyardığının ipuçlarını verdi.Okudukça insanlaşacağımız gerçeğini bir kez daha anımsattı. Teşekkürler Hülya.
 


Özgeçmiş

Hülya Soyşekerci kimdir

Hülya Soyşekerci, 1957 yılında dünyaya geldi. 1975’te Üsküdar Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı’nda okudu. Küçük yaşlardan itibaren kitapların ve yazının büyülü dünyasında yaşamayı öğrendiği için bilgisayar öğrenimini yarıda bırakıp Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ne girdi. 1982’de bu okuldan mezun oldu. Bir süre doğu bölgesinde çalıştıktan sonra İzmir’de çeşitli liselerde yazın öğretmenliğine devam etti. 2007’de İzmir Kız Lisesi’nden emekli oldu. İlk yazısı 1983’te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlandı. O zamandan beri aralıklarla da olsa gazete ve dergilerde deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günce ve öykü türlerinde yazılar yazmayı sürdürüyor. Yazıları Cumhuriyet, Radikal, BirGün, Taraf gazetesi kitap ve kültür sanat eklerinde, Kitap-lık, Virgül, Varlık, Notos, Yasakmeyve, Hürriyet Gösteri, Karakalem, Anadili, Ünlem, Kum, Kül Öykü, Agora, İzmir Kent Kültürü, Lacivert, Damar, MaviAda, Edebiyat ve Eleştiri, İle, Afrodisyas, Eliz Edebiyat, Deliler Teknesi, Öykü Teknesi, Alaz, Patika dergilerinde yayımlandı. Mart 2008’de Kanguru Yayınları tarafından yayımlanan Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar başlıklı, okuma günlüğü türünde bir kitabı vardır. Egeli Kadın Yazarlar Platformu’nun çıkardığı Savur Saçlarını Ege adlı ortak kitapta bir öyküsüyle yer almıştır. Şubat 2009’da yayımlanan İzmirli Öyküler adlı kitabı Ferda İzbudak Akıncı ile birlikte hazırlamıştır


http://omeraksahan.blogcu.com/hulya-soysekerci-yle-bir-okuma-yolculugu/4532248
 

HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE BİR OKUMA YOLCULUĞU (Ömer Akşahan, VARLIK, Aralık 2008)

Ömer AKŞAHAN

“Küçük sular büyük balıklara göre değildir.” (*)

“Yazar, niçin yazmak ihtiyacını duyar; kalemiyle oluşturduğu yazın dostluğu, onun açısından niçin yaşamsal bir önem taşı? Bir yazar, yazmaya niçin küser, niçin yazmayı bırakır da kalemle dostluğunu edebiyatın dışındaki yazılarda ya da alanlarda sürdürür?”(I) ‘Niçin Yazıyorum?’ başlıklı bir yazımda ilk soruya şöyle bir yanıt verdim: “Yazı kişinin kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşmayı çoğunlukla gece yaparım. Böyle anlarımda kendimi kolayca ipe çekebilirim diye düşünür, ama hiçbir zaman bunu başaramam. İşte kendisini ipe çekemeyenlerin başvurduğu kolay yol, yazı yazmaktır diye düşünüyorum. Bu açıklamamı yadırgayanlara vereceğim yanıtsa; çünkü yazı da bir intihardır.”

Hülya Soyşekerci’nin, insanlığın ortak tragedyası diye tanımladığı ve romanın özü olarak saptadığı Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı romanından aşağıya alıntılanan bölüm, sorulara farklı bakış açısından yanıtlar veriyordu.

“Kuyara ile Adako: Bütün çağların trajedisi bu. Ku-ya-ra: ‘Kumda yatma rahatlığı’. ‘A-da-ko: ‘Ağaç dalı kompleksi.’ Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.” (s. 132) (II)

Yazarların neden daha çok büyük kentlerde yaşama tutunmaya çalıştıklarına güzel örnek, Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki kahramanı C.’dir. Küçük kent ve kasabalar, yaşamı farklı algılayan yazarlar içinse cehennemden farksızdır; her gün yavaş yavaş bir dalının budandığını gören yazar giderek gövdeye yaklaşır, ya baskıya boyun eğer ya da günün birinde insanlara, ben de bir zamanlar şiirler, öyküler yazmıştım, deme ihtiyacını duyar. Fakat kimi yazarlar için geleceğe kalmanın yolu intihardan geçer. Bu durum, gövdenin köke yakın budanışıdır ki, edebiyatta birçok örneği vardır. Çoğu yazar ve şair yaşamın kıyısını kendine mesken edinir. Derin bir uçurum olarak algıladıkları yaşam çizgisinin başladığı noktayı, doğdukları anı, ölümün başlangıcı kabul ederler. Onlar yaşarken ölüdürler. Bu algılamaya sahip birinin nerede yaşadığının bir önemi yoktur. Edebiyatımızda Ankaralı Kaan İnce ve İstanbullu Nilgün Marmara bu duruma tipik iki örnektir.

Virgina Woolf güncesinde şunu yazar: “Niçin hayat böyle trajik? Neden böylesine bir uçurumun üzerindeki daracık bir kaldırım gibi. Aşağı bakıyorum; başım dönüyor, sonuna kadar nasıl yürüyeceğim, bilemiyorum.” (III)

1983’te çıkan ilk yazısıyla başladığı yazarlık yaşamında iyi bir eleştirmen olmayı iş edinen Hülya Soyşekerci, öğretmenlikten emekli olmasıyla birlikte daha serbest zamanlı bir çalışma içinde bulur kendini. 2004 ile 2007 yılları arasında okuduğu yapıtları çözümlemenin yanısıra, o kitabın yazarının -eğer varsa- yazdığı günlüklerinden yola çıkarak farklı bir dünyaya, deyim yerindeyse yazının perde arkasına sürüklüyor okurunu. Çünkü ona göre, bir yazarı iyi tanımanın en temel yolu o yazarın tuttuğu günlükleridir. Günlükler, edebiyatın bitip tükenmez serüveninde yazarın iç dünyasını aydınlatan bir deniz feneri gibidir. Soyşekerci ele aldığı bir yazarın salt bir yapıtıyla yetinmez, ulaşabildiği tüm yapıtlarının yanısıra onlar hakkında yazılmış eleştirel yazıları da araştırma kapsamına alır. Onun her bir günlüğü, yeni bir yazar ve yapıtını içselleştirerek tanımaya tutulmuş bir aynadır. Özellikle okuma fukarası bir ülke için Soyşekerci, farklılığını bu yapıtıyla bize duyumsatıyor.

Okuma günlüklerinden aynı zamanda bir öykü tadı aldım. Kimi satırlarda rastladığım öyle güçlü betimlemeler vardı ki, iyi ki yitip gitmemiş dedim. Öte yandan o tümcelerin bir öyküde ne de güzel bir ses verebileceğini hayal ettim.

Yazarın bence, öykücü yanını ele veren günlüğü, İzmir Kemeraltı’nı anlatırken daha parlak yansıyor okurun aynasına. Benim de çok sevdiğim o tarihsel mekânı üç beş satırla da olsa okuyalım;”Geçmiş, şimdiki zamanla köşe kapmaca oynuyor Kemeraltı’nda. Bazen her ikisi bu oyunu saklambaca çeviriyor; birbirlerini arıyorlar. Ben de bu gizemin izlerini sürüyorum sessizce. Zamanın kırılma noktalarını buluyorum Kemeraltı’nda. (…) Cevahir Bedesteni’nden içeri bir güvercin hafifliğinde süzülüyorum. (IV)

Hülya Soyşekerci’nin günlüklerine konuk olan ve onda derin izler bırakan yazar ve şairler bir resmi geçitteymişçesine yaşamın acılı ve sancılı yüzünden bize seslenir gibidirler: Duygu Asena, Füruğ Ferruhzad, Nilgün Marmara, Sylvia Plath, Yusuf Atılgan, Orhan Kemal, Aydın Şimşek, Bilge Karasu, Şükran Yücel, George Lukacs, Pablo Neruda, Henri Frederick Amiel, Stefan Zweig, Tomris Uyar, Julio Cortazar, Louis Aragon, J. P. Sartre, Virginia Woolf, İtalo Svevo, Hasan Ali Toptaş, Tezer Özlü, Cesare Pavese, Feridun Andaç, Mehmet Uzun. Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, verdiği çok değerli bilgilerin yanı sıra, üst düzey bir okumanın nasıl olması gerektiği konusunda da hayli ipuçlarını barındırıyor.

Yazıya Sayın Soyşekerci’nin anımsattığı, Cahit Sıtkı’nın ünlü bir dileğiyle bitirelim: “Yeter ki gün eksilmesin penceremden.” O yazarlar ki, her gün bizi aydınlatmak için pencere kanatlarında bekleşirler; Hollanda’da yaşayan yurttaşların betimlediği, ‘bir Türk kumrusu’ gibi sessizce, tozlu kitap raflarında.

NOTLAR:

(*) İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın sözü: Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar,

Soyşekerci Hülya, s. 99, Kanguru Yayınları, Ankara, 2008.

(I) agy., s. 212. (II) agy., s. 222. (III) agy., s. 173. (IV) agy., s. 50.


http://kitapizleri.blogspot.com/ 

UMUDUMUZ ÇOCUK EDEBİYATI

Çocuk edebiyatıyla ilgili birkaç söz söylemeden önce, içinde yaşadığımız “cinnet çağı toplumu”nda bir çocuk olmanın, bir çocuk olarak kalabilmenin anlam ve önemi üzerinde durma gereği duyuyorum. Öylesine zorlu ve sancılı zamanlardan geçiyoruz ki, yaşam ve zaman algılarımız teknolojik hızın içinde paramparça oluyor; yaşam bize parçalar, fragmanlar halinde kesintili ve bölünmüş gerçeklikler olarak yansıyor. Her an yoğun bir ileti bombardımanıyla kuşatılıyor; her dakika dikkatimizi dağıtarak akıp giden görüntü, ses, enformasyon ve haber kirliğiyle yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bu kirlilik içinde etik ve insani değerler sürekli olarak aşınıyor; neyin iyi neyin kötü olduğu algısı sekteye uğruyor, şiddetin her türlüsünün açık ve yoğun bir biçimde TV ekranlarından, gazete sayfalarından, internet dünyasından tüm çıplaklığıyla sergilenmesi durumu, ne yazık ki yeni şiddet olaylarına zemin hazırlıyor. Kimsenin bu gidişe dur demediğine, “durun!” diyenlerin seslerinin bu hengâmede kaybolup gittiğine tanık oluyoruz… Yaşamın içinde var olan şiddet, medya tarafından bilinçli ve planlı bir biçimde yeniden ve yeniden üretilerek, genişletilip çoğaltılarak çocuk ruhlarda derin hasarlar yaratılıyor. Sekiz on yaşındaki çocukların birbirini acımasızca öldürdüğü, kendi anne babalarına yönelen çocuk ve genç şiddetinin doruğa ulaştığı bu trajik zamanlarda, sanat ve edebiyata sığınmaktan, sanat ve edebiyat dünyasındaki güzelliklerden beslenerek yepyeni gerçeklikler ve güzellikler üretmekten başka çaremiz yok diye düşünüyorum.

Böyle bir dünyada ve böylesi bir şiddet toplumunda çocuk olma talihsizliğini, çocuk edebiyatı ve çocuğa özgü sanatların içinde yer alan güzellikler evreninde, sevgi, saygı, barış, hoşgörü gibi değerlere dönüştürmek ve böylece çocukluğu içtenlikli, gülücüklü, naif bir sevgi yumağı haline getirmek olası. Çocuk edebiyatı/sanatı bu nedenle belki de elimizdeki son fırsat, çocukların geleceği için kullanacağımız son koz olarak görünüyor bana. Çocuklukta sanat ve edebiyatla kazanılan değerler, kişiliğin yapıtaşlarını oluşturmakta; sağlıklı, barışçı ve sevgi dolu bireylerle dolu bir toplumun kurulmasında sanat ve edebiyat yapıtları önemli işlevler yüklenmektedir. Çocuk edebiyatının bence en önemi işlevi, daha güzel bir gelecek, daha güzel bir dünya kurulması için, insani değerlerle donanmış, dil ve sanat bilinciyle yoğrulmuş, empati yeteneği gelişmiş sağlam bireylerin, daha çocukluk çağındayken yaratılmaya başlanmasına katkıda bulunma işlevidir.

Çocuk edebiyatı, çocuğun dil ve sanat beğenilerini yükselterek, onun duygusal, düşünsel gelişimine çok önemli katkılar sağlamaktadır. Bu konularda çocuk yazarlarına elbette büyük sorumluluklar düşmektedir. Çocuk yazarları geleceği şekillendirme işlevini her an göz önünde bulundurarak, yarattıkları gerçek sanat yapıtlarıyla çocuk okurlara merhaba demelidirler. Çocuk edebiyatı, şiir, masal, öykü, roman, deneme gibi yönleriyle; içerdiği resim, illüstrasyon gibi görsel zenginliklerle, sanatsal ve dolayısıyla insani değerlerle büyüyen kuşaklar yaratabilmekte ve bu olguyu sürekli kılabilmektedir. Zamana güzellikler katarak ilerlemenin en etkili yollarından biridir çocuk edebiyatı.

Bu edebiyatın en önemli bölümünü oluşturan kurmaca çocuk edebiyatı; daha çok öykü ve roman gibi türlerin kaynaştığı, çocuk düşlerine seslenen bir alan olarak dikkati çekmektedir. Çocukların çok önemli bir kısmı kurmacadan; düşler içinde yol almaktan, serüvenden serüvene atlamaktan, heyecandan heyecana koşmaktan haz almaktadır. Bu olgu, okuma sevgisini oluşturan temel unsurlar arasındadır. Kurmaca yapıtların içinde, çocuk okur, başka hayatlara açılma olanağı bulmakta, öykü ya da romanın içindeki kahramanla özdeşleşerek onunla empati kurmakta ve çoğu zaman onu model almaktadır. Kahramanın özellikleri çocuk okur açısından büyük önem taşımaktadır. Çocuk yazarı, kurmaca kahramanını yaratırken bu durumu da göz önünde bulundurmalıdır. İletilerin metnin içindeki olumlu kahramanlar aracılığıyla çocuğa aktarılabilmesinin, kurmacanın doğasından gelen bir imkân olduğunu da belirtebiliriz. Çocuğa yukarıdan bakmadan, çocuk gözleriyle onun dünyasına bakabilmek, yazarın başarısı açısından büyük bir önem taşımaktadır.

Özel olarak çocuk romanına değinecek olursak, roman sanatının matematiksel yapı içeren kurgusu, olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin ve meraklı olayların ardından gidilmesinin yarattığı okuma heyecanı, roman okumayı çocuk açısından keyifli bir yaşantıya dönüştürmektedir. Okuma sırasında mantıksal analizlere ulaşabilme yetisi, çocuğun zihinsel gelişimine de olumlu katkılarda bulunmaktadır. Bunlar elbette alışılagelen roman kurgu biçimleri için geçerlidir.

Düşleri ön plana alan, olaylar arasındaki mantıksal bağları ve nedensellik zincirini kıran fantastik romanlarda masal tadı vardır. Çocuklar masal ve masalsı olana büyüklerden daha yakın ve yatkındırlar. Bu tür romanlar çocuğu düşlerden düşlere götürürken ona yepyeni dünyaların kapılarını açarlar. Çocuğun düşsel zenginlikleri, onu gelecekteki çalışma ve araştırma yaşamında daha yaratıcı kılacaktır. Bilim ve sanattaki yaratıcıların, düş evreni zengin bireyler arasından çıktığı gerçeğini göz önünde bulundurmak gerekir. Fantastik romanlar, çocuğu gerçeklerden koparmadan, arada bir gerçek dünyaya göndermeler yapılarak yazılırsa, çocuğun çevresindeki gerçekleri farklı açılardan görmesi sağlanmış olur. Böylelikle bu tarz romanlar, çocuğun içinde yaşadığı gerçekleri, -gerektiğinde- değiştirip dönüştürebilmesi için ilk adımları atmasına da zemin hazırlar.

Roman yelpazesini iyice genişlettiğimizde, serüven romanları, gülmece ya da mizah ağırlıklı romanlar, çocuğun okul, aile ve sokak yaşamını anlatan romanlar, hayvanların yaşamına ilişkin romanlar, duygusal romanlar, tarihsel olayları işleyen romanlar, gezi romanları, sorun odaklı romanlar gibi farklı özelliklere sahip çocuk romanlarının yıllardan beri ilgiyle okunduklarını belirtebiliriz.

Serüven romanlarında çocuğun heyecan, hareket, düş kurma gereksinmeleri karşılanır. Bu romanlarda yavaş yavaş merak ve heyecanın dozu artırılarak gizemli olaylara, tehlikeli ve gerilim yaratan durumlara yer verilerek çoğunlukla sürpriz bir sonla, olaylar dizisi bir sonuca bağlanır.

Gülmek eğlenmek de çocuğun temel gereksinmelerinden olduğu için çocuk mizahı da çok önemlidir ve çocuklar için yazılan mizah romanları da sevilerek okunmaktadır.

Duygusal romanlarda çocukların iç dünyalarına seslenmeye çalışan yazarlar, sevgi, acıma, yardımlaşma, iyilik vb. duyguları yazınsal bir kurguya büründürerek olumlu bir kahraman üzerinden anlatırlar.

Tarihsel kurgulu çocuk romanları büyük bir sorumlulukla kaleme alınmak durumundadır. Yurt sevgisi ve ulusal bilinç aktarılırken ötekileştirme, düşmanlık duyguları ve savaş yanlılığı yaratılmamaya çalışılmalıdır.

Gezi romanları dünya üzerindeki ilginç kentleri, coğrafi yerleri ve orada yaşayan insanların yaşayışlarını roman kurgusu içinde anlatırlar.

Sorun odaklı romanlarda ‘çocuk gerçekliği’ ön plana alınarak, çocukları ilgilendiren bir sorunun çevresinde yer alan olaylar, yazınsal kurguyla dile getirilir. Sokak çocuklarının dünyası, ayrılan ana babaların çocuğu olma vb. gibi konuların çevresinde, insani ve yaşamsal gerçekler aktarılır.

Romandan söz açılmışken klasik romanlara ya da klasik romanların çocuklar için hazırlanmış versiyonlarına da değinmeden geçmemek gerekir.

Edebiyatta sınırları aşmak, evrenselliğe açılmak; düşünce ufuklarını genişletmek anlamına gelir. Kendi kültürüyle sınırlı kalmayan, başka kültür ve edebiyat yapıtlarına açılabilen bireyler, hem insanın özünü kavramada hem de hoşgörü ve barış ideallerine yaklaşmada daha başarılı olurlar. Klasikler barışı ve evrensel kültürü kazandırmada önemli işleve sahip olan yapıtlardır. Klasik romanlar son yıllarda bazı yayıncılar tarafından kısaltılarak piyasaya sunulmaktadır. Klasik yapıtları öğretmenin isteği nedeniyle mutlaka okumak durumunda olan öğrenciler, zaman darlığı ve ekonomik nedenlerle çoğu zaman kötü çeviriler ya da komprime haline getirilmiş kitaplarla klasikleri tanımaktadır. Metin Celal, Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki bir yazısında piyasada en az 27 çeşit Savaş ve Barış’ın bulunduğunu, bir çevirinin 112 sayfa; başka bir çevirinin ise 2168 sayfa olduğunu; Don Kişot’un 41 çevirisinin en ucuzunun 2.5 en pahalısının 55 TL olduğunu belirterek, ilginç bir tablo sergilemektedir. Ayrıca, klasiklerin toplu özetlerini içeren kitaplar da piyasada hızlı bir dolaşım halindedir. Bu konularda nitelikli ile niteliksizin ayırt edilemediği tam bir kaos ortamı yaratılmıştır. Klasik roman okumalarında, yapıtın kısaltılmış şekli ya da özeti yerine yaş düzeyine uygun tam metin öncelenmelidir. Bence hiçbir özet, yapıtın bütününü yansıtamaz. Klasik yapıtların insan ruhunu ne denli derinden anlattığını keşfetmek ve yapıtın atmosferinde soluk alabilmek için kısaltılmış ya da özet metinlerden uzak durmak gerektiği kanısındayım.

Kurmaca yapıtların ve özelde çocuk romanları dünyasındaki yolculuğun nihayetsiz olduğunu düşünüyorum. Çocuk romanı seçiminde okul ve aile ortamındaki bilinçli ve etkili yönlendirmeler büyük önem taşıyor. Çocuk romanı yazarken yazarlara da önemli sorumluluklar düştüğüne göre, ailenin, eğitim kurumunun ve yazarın kendi üzerine düşeni hakkıyla yerine getirmesi durumunda, onların hep birlikte çocukların dünyasına yepyeni güzellikler kazandırmış olduklarından kuşku duyulmayacak.

Bir gün şiddetin yerini sevgi; savaşın yerini barış kültürü; ötekileştirmenin yerini birliktelik aldığında; içine yaşadığımız “cinnet çağı toplumu”nu, biten bir kâbus gibi gerilerde bırakacağız.

Umudumuz çocuklarda…

Hülya SOYŞEKERCİ
hulyasoysekerci@yahoo.com

Kaynaklar
Çağdaş Çocuk Yazını, Selahattin Dilidüzgün, YKY, 1996.
Çocuk ve Edebiyat, Necdet Neydim, Bu Yayınevi, 1998.
Çocuk Edebiyatı, Recep Nas, Ezgi Kitabevi Yayınları, 2004.
Çocuk ve Edebiyat, Sedat Sever, Tudem Yayınları, 2008.
Cumhuriyet Kitap Eki, 20.07.2006-Sayı: 857.

(BEŞPARMAK Edebiyat Dergisi/Söke, Kasım-Aralık 2009'da yayımlanmıştır.)

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional