Thomas Berhard

Ödüllerim

Thomas Bernhard


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 
Editörün Notu :
"Sanat hayatta kalma maharetinden başka bir şey değildir" söylemiyle  Avusturya edebiyatının "korkunç çocuğu" olarak nitelendirilen Thomas Bernard eserlerinde ölüm, ısdırap, umutsuzluk temalarını işlemiştir.  Ödüllerim adlı eserinde aldığı ödüllerin hem yazar hem de ödül verenler açısından perde arkasını acı bir dille anlatır.  Yazarın geçim sıkıntısı nedeniyle çaresizlikle kabul emek zorunda aldığı ödülleri anlatırken kendi hayatından kesitler veren Bernard kitabında aynı zamanda ödül verenlerin vurdumduymazlığını ve sahteciliğini sergiler.

 

Ödüllerin sahteci dünyası

http://notoskitap.blogspot.com

Ödül kurumunun sahteciliği biliniyorken, genç yazarlar niçin ödüllerin peşine düşer?  Kendilerini çaresiz gördükleri için. Oysa bu çaresizliği aşabilenler yazarlık yolunda yürüyecektir.

SEMİH GÜMÜŞ

Thomas Bernhard, yaşadığı toplumun kültürünü ve değerlerini iğdiş etmeye koşulladığı diliyle benzeri bulunmayan metinler yazdı. Onun kitaplarını sözün şiddetine kapılarak okumak, elbette sarsıcı ve sarıcı bir dünyayla yüz yüze bırakır. Yazdıklarının hikâyeleri değildir etkileyen; bütün kitapları art arda okunduğunda, tek bir hikâyesi vardır Thomas Bernhard’ın: Bir düşünsel derinlik olarak nefretin izinden gitmek. Yaşananların hikâyesi değil, yaratıcı yazının hikâyesiyse bizi asıl ilgilendiren, onda bu ikisinin iç içe geçtiği de söylenebilir mi? 

Thomas Bernhard, yazdığı metinlerde anlattığı hikâyenin yalnızca kendisine ait olmadığını, o toplum biçiminden tiksinen pek çok insanın da yanı başında bulunduğunu biliyor, ama sözleri, duyduğu nefreti kendi başına yaşıyormuş gibi boca ediyor. Kişisel, elbette özgün bir edebiyat bu. Ödüllerim’de de kendi hikâyesini anlatırken toplumsal değerlerin dışında bir yazarlık tutumunun nasıl oluşabileceğini sorguluyor. Reddettiği ödüllerin yanında aldığı ödüller de var Thomas Bernhard’ın; Ödüllerim’in ilk hikâyesinde Grillparzer Ödülü beratını alınca, “bu da şimdiye kadar aldığım bütün diğer ödül beratları gibi kusursuz bir zevksizliğe sahipti,” diye anlatıyor. Ödül beratları, hep soğuk bir sahtelik taşımaz mı? Çerçeveletip duvara asmaz yazar, bir yere koymuşsa, bir göç temizliğinde çöpe de atılabilir. Elinize alıp bakın ödül beratını, içtenlikten ve inandırıcılıktan uzak, değersiz bir kâğıt kâğıt parçasından başka bir şey olmadığı Thomas Bernhard’a nasıl görünmüşse, size de öyle görünecektir.

Bu arada para ödülü de varsa, yazarın ödüllere bakış açısı değişir mi? Bakış açısının değişeceğini düşünmeyelim, ama yazarın gereksinimlerine gerçek bir karşılık yerine geçiyorsa, para ödülünden pek vazgeçilmiyor. Thomas Bernhard da ödülerin parasından vazgeçmiyorsa, bizim tutumumuzun sözü bile edilmez. Özgür Hansestadt Bremen Edebiyat Ödülü’nden alacağı paranın, ne zamandan beri kafasında kurduğu, içine kendisini hapsedebileceği duvarları arasında yaşayabileceği bir kır evini almasını sağlama olasılığı, onun boynunu bükmüştür. “Beni ruhsal durumumdan, hatta varoluş felaketinden kurtaran, ödülün kendisinden çok, on bin marklık ödülle yaşamın ucundan tutabileceğim, ona radikal bir dönüşüm verebileceğim, onu yeniden mümkün kılacağım düşüncesiydi,” diye anlatıyor o sıradaki iç dünyasını. Yetmiş bin şilin değerindeki ödül, sisler içindeki evin taksidi olarak ödenmişti. Anton Wildgans-Ödülü’nü de, “Evimin eskimiş, nerdeyse tamamen çürümüş dış pencere kanatları yerine yenisini almak istiyorsam ödülü almalıyım,” diye düşünerek kabul etmiştir. Ben bilmiyordum, Thomas Bernhard’ın bile almaktan mutluluk duyduğu ödül varmış. Julius-Campe Ödülü’nü almanın onu nasıl sevindirdiğini coşkuyla anlatır, sevindiği tek ödül olduğundan da söz eder arada:

“... Volksgarten’den geçerek yürüdüm ve bana rastlayan herkesin Julius-Campe Ödülü’nü almamdan ötürü mutluluğumu bildiğini düşündüm. Bir kafeye oturduğumda, kendimi Julius-Campe Ödülü’nü almış biri gibi hissederek oturdum o anda, masaya öncesinde olduğundan daha farklı biçimde oturdum, kahvemi öncesinde olduğundan farklı biçimde tuttum elimde ve içten içe sokaktaki insanların tümünün benimle bu olayla ilgili olarak neden konuşmadıklarına şaşırdım.”

Adamın biri benim hakkımda konuştu

Gelgelelim, Thomas Bernhard’ın ödül törenlerindeki durumu, en hafifinden bir kelaynak duruşudur. Ödül konuşmalarının ne denli ıstırap verici olduğunu ayrıntılı biçimde anlatır. Sonunda söyleyecek doğru dürüst bir şey de bulamaz. Nasıl olsun, kendisini bulunduğu yere bu denli yabancı gören bir insanın bir de kürsüye çıkıp önündeki karışık topluluğa, ödül almaktan nasıl da memnun olduğunu anlatması biraz tuhaftır. Törende ve sonrasındaki kokteyllerde bir oyun sahnesindesiniz, gerçek davranışlarınızla, doğal davranmanın olanaksızlığı yüzünden rol yapıyorsunuz ve karşınızdakiler de size, canım-cicimli sahte gülücükler atıyor. Kim bilir içlerinden neler diyorlar...

Edebiyattan nefret ettiğini sık sık dile getiren bir yazar var. “Bundan böyle edebiyat hakkında hiçbir şey duymak istemiyordum. Beni mutlu etmemişti, tam tersine boğucu ve leş gibi kokan bir çukura atmıştı, artık buradan çıkış olmadığını düşünüyordum,” diye anlatıyor yeri geldiğinde. Evet, ödül parası sanki sıkıntı içinde yaşamaya zorunlu yazarın temel gereksinimlerinin bazılarını karşılıyordu, ama bir de o sahneye, hakkınızda neler dediklerini bilmediğiniz, belki çoğunluğu sizi küçümseyen bir topluluk karşısına çıkmak vardı. Özgür Hansestadt Bremen Edebiyat Ödülü’nü alırken, “Adamın biri sahneye çıktı ve benim hakkımda konuştu,” diye anlatır. Çok etkileyici konuşmuştur elbette, hep övgüdür söyledikleri, ama Thomas Bernhard onun söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştır.

Bu arada devlet edebiyat ödülü gibi resmi ödüllerin gerilimi var. Thomas Bernhard 1967’de almıştır Avusturya Devlet Edebiyat Ödülü’nü, ama nasıl almaktır... Erkek kardeşinin gönderdiği Don romanına devlet ödülü verilince ve verilen ödül küçük devlet ödülü olunca, kardeşinin kendisine giydirdiği deli gömleğine nasıl sıkıştığını anlatır. Yirmi beş bin şilini düşünerek boyun eğmiştir kaderine, ama “ödüllerin onurlandırma olmadığını, onurlandırmanın sapıklık olduğunu” düşünmekten vazgeçmez. Bakan’ın yaptığı konuşmayı kendini sakin olmaya telkin ederek dinler, Bakan tokadı hak etmiştir aslında, ama çılgınca alkışlar gelir salondan. “Burada da işte koyunlar kendilerine yem veren tanrılarını alkışlamaktaydılar, alkış kıyametinin ortasında bakan gene oturdu ve şimdi kalkıp kürsüye gitme sırası bendeydi.” Sonrası kızılca kıyamet. Thomas Bernhard’a göre, “suya sabuna dokunmayan” konuşma metni (Ödüllerkitabının sonunda yer alan konuşmada “bayağılık ve alçaklık”tan filan da söz etmiştir ama) Bakan’ın salonu terk etmesine neden olmuş, yalakaları kürsüye yürümüştür ve hain bakışlar, yumruklu tehditler... Ertesi gün gazeteler, yazar Bernhard’ın kışkırtıcılığından söz eder, Wiener Montag gazetesi birinci sayfasından, Thomas Bernhard’ın “imha edilmesi gereken bir tahtakurusu olduğunu” da yazar. Ödül alanlar bu oyunun bir yerinde ödül vermek zorunda da kalır. Seçilenler bazen deliklerine kaçmaya fırsat bulamadan seçici kurula alınır. Thomas Bernhard da hemen sonraki yılın Bremen Edebiyat Ödülü’nün seçici kuruluna çağırılmıştır ve oyunu Elias Canetti’ye verme konusunda kesin kararlı biçimde Bremen’e gider. “Hangi nedenle olursa olsun benim için Canetti dışında birisi söz konusu olamazdı, diğer her adayı gülünç buluyordum,” diye düşünmektedir, ama seçici kurul toplantıları düşündüğünüz gibi geçmez. Sözgelimi masadakilerin çoğu Canetti’nin kim olduğunu bile bilmiyorsa, sizin düşündükleriniz bir duvara çarpacaktır. Thomas Bernhard ille de Canetti dediği sırada, Canetti’nin kim olduğunu bilen birkaç kişiden biri, “Ama o da Yahudi,” diyecektir işte. Susarak masada oturup kalırsınız. Peki ödülü verdikleri yazarı tanıyor mudur kuruldakiler, belki hiçbirinin o yazarı da doğru dürüst tanımadığını kestirmek zor değil. Bir yazarı tanımak, onun kitaplarını okumaksa eğer... Herhangi bir nedenden, çoğu kez de politik nedenlerden kızdığınız bir yazar söz konusu ediliyorsa, Ona oyumu vermem, demişseniz, hiç kuşkunuz olmasın, kitaplarını okuyup okumadığınız size sorulmayacaktır. Sonunda, siz kendi kararınızın sorumluluğunu taşıyorsunuz herhalde.

Ödül kurumunun sahteciliği biliniyorken, genç yazarlar niçin ödüllerin peşine düşer? Kendilerini çaresiz gördükleri için. Oysa bu çaresizliği aşabilenler yazarlık yolunda yürüyecektir. Peki seçici kurulda yer almak? Onu isteyenler her zaman vardır, ama istemeyip de çeşitli ödüllerin seçici kurullarında yer alanlar da. Çoğu kez sizden o seçici kurulda yer almanızı isteyenleri geri çevirememek, ısrarlara karşı yüzünüzün yumuşaklığı yüzünden. Bir çaresini bulacağınız günlere kadar. Yoksa ödüllere inandığınız için değil...

Ödüllerim, Thomas Bernhard, çeviren: Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, 2010, 90 sayfa, 7 TL.
 


Salzburg - Thomas Bernhard üzerine

Ayfer Tunç

“Bugün en ücra köşelerine kadar yeniden boyanan Salzburg kenti, yirmi sekiz yıl önce olduğundan daha da iğrençleşti ve o zaman olduğu gibi şimdi de insanın içindeki her şeye karşı ve onu zamanla çökertiyor, bunun farkına hemen varmış ve oradan kaçarak Leopoldskron’a gelmiştik. Salzburglular da iklimleri gibi her zaman korkunçtular, bugün de bu kente gittiğimde bu savımın doğruluğu onaylanmakla kalmıyor, her şeyin daha da korkunçlaştığı görülüyor. Ne var ki, bu düşünce ve sanat düşmanı kentte Horowitz’in öğrencisi olmak en büyük kazançtı.”*

Kolay değildir yaşadığınız ülke ve insanları hakkında, böylesine sert, acımasız, hiç kimsenin hoşuna gitmeyecek, öfkeli şeyler yazmak. Varlığınıza yönelecek yoğun bir nefreti, koyu ve derin bir düşmanlığı göze almak zorundasınız. Yalnız cesaret değil, büyük bir yetenek de ister üstelik böyle bir edebiyat oluşturmak.

Hollanda’da doğan, çocukluğunun bir bölümünü Salzburg’da geçiren Avusturyalı yazar Thomas Bernhard; varoluşumuzun anlamı üzerine kurguladığı, modern çağın Avusturyalısını her yanıyla ruhuyla, bedeniyle, düşüncesi ve duygularıyla lime lime ettiği; Avusturya’yı ve üstünde yükseldiği düşünsel, dinsel, kültürel zemini fütursuzca sarstığı; sanat ve kültürün anlamını acımasızca didiklediği ve bence kesinlikle eşsiz romanlarıyla modern Avrupa edebiyatının en önemli yazarlarından biri oldu. Eminim böyle bir yer beklememiş, ummamış, belki de istememiştir. Hatta bir dönem kitaplarının Avusturya’da yayımlanmasına izin vermemiş.

Bernhard’ın Beton adlı romanını okurken, Avusturya hakkında yazdığı o çok ağır satırları okuduğumda gözlerime inanamamıştım. Ne de olsa milliyetçi baskının toplumsal hafıza ve reflekste yüzyıllar boyunca örülmüş sağlam bir duvar oluşturduğu bir ülkede yaşıyorum. Yazarken, ben de zihnimde, sanırım birçok yazar arkadaşım gibi, bu duvarın varlığını hissederim. Bu, kimi zaman belli belirsiz bir engel, kimi zaman 301. madde gibi gayet somut, ucu mahkemelere uzanacak bir kanundur. Dolayısıyla Thomas Bernhard’ı anlamak hem çok kolay hem de imkânsızdır benim için.

Thomas Bernhard’ı karamsar ve umutsuz bir nefret edebiyatı yaptığı için değil, olağanüstü bir yazar olduğu için severim. Hayranım diyeceğim ama hayranlıktan nasıl da tiksindiğini bildiğim için, dilim varmıyor. Ses Taklitçisi adlı kitabındaki minimalist hikâyelerinden biri hayranlık üzerinedir. Klasik roman paradigmalarına asla uymayan, yüzlerce sayfa süren tek bir paragraftan oluşan yapıtlarında roman tanımıyla örtüşen tek bir unsur yoktur. Olay örgüsüymüş, karaktermiş, anlatı teknikleriymiş, kendini tekrar etmemekmiş, söz ekonomisiymiş.. bütün bu klişe kalıpları kırdığı romanlarında; derin bir özlemi andıran ölüm duygusu, koyu bir keder ve umutsuzluk vardır ve olumsuz çağrışımlar uyandıran bütün bu unsurlar edebiyatın şaşırtıcı büyüsüdür bence. Edebi haz, güzellikler ve olumlu şeyler üzerinde inşa edilmez çünkü, düşünceyi bu çelişik haller genişletir, katlar, açar.

Avusturyalıların tümünün Thomas Bernhard’ı bağırlarına bastığını söyleyemeyiz elbette. Kabul görmek veya benimsenmek için parmağını kıpırdatmadığı bu ülkede, çok eleştirilmiş, öfke duyulmuş, birçok kişi yazdıklarından nefret etmiş. Yarı otobiyografik romanlarında gerçek kişilere yer vermiş, ama bunları roman kurgusu içinde çok değiştirmiş. Tahmin edilebileceği gibi, övmek ya da zararsızca anlatmak yerine acımasızca eleştirdiği, didiklediği, iç dünyalarını açığa çıkardığı bu kişilerin çoğu dava açmışlar Bernhard’a. Sert bir duvarla, sevgisizlikle karşılaşmış, yok sayılmış. Ama bu büyük yazarı adliye kapılarında linç etmeye kalkan olmamış.

Avusturyalılar bugün en önemli edebiyatçıları arasında sayıyorlar Bernhard’ı. Bir caddeye adı verilmiş. Şehrin dış mahallelerinden birinde bulunan bu caddeye Thomas Bernhard’ın adının verilmesi büyük olay olmuş. Birçok Salzburglu, kendilerinden böylesine nefretle söz eden bir adamın adının verilmesine karşı çıkmışlar. Ama tüm düşünce insanları, yazarlar, sanatçılar, oyuncular, müzisyenler diretmişler ve sonunda kazanmışlar.

Benliğinin en derin hücresinden gelen, böylesine sert sözcükleri ardı ardına dizebilmiş kim var Türkçe’de diye düşünüyorum. Muhalif olmak değil kastettiğim. Türk edebiyatının birçok muhalif yazarının kavgası devletle, iktidarla oldu. Ülkenin insanlarıyla değil. Örneğin Moskova’da ölen Nazım Hikmet büyük bir devrimci muhalifti, ama aynı zamanda Thomas Bernhard’ın aksine, büyük bir insanseverdi.

Sanırım Thomas Bernhard’a yakın sertlikte diyebileceğim tek bir isim var Türkiye’de. Romancı olmamakla birlikte, Ece Ayhan’ın şiirinde de, neşeli ve alaycı üslubunun yanı sıra çok sert bir tını, etkileyici bir yokoluş duygusu, yoğun bir eleştiri bulunur. Ama Ece Ayhan şiirlerini kapalı ve özel bir dil oluşturarak yazmıştı, dolayısıyla milliyetçi duyguların ördüğü bariyerin bekçilerinin anlayamayacağı kadar yüksek nitelikliydi, bu türden bir reddedilmeye maruz kalmadı. Başka? Başka kimse aklıma gelmiyor. Belki hiç gün ışığına çıkmamış günlüklerde, bitmemiş romanlarda Thomas Bernhard’ınki kadar sert metinler, umutsuz öfkeler ve yokoluşu güzelleyen lezzetli satırlar vardır, yayımlanmadıkça bilemeyiz.

*(Bitik Adam/Der Untergeher Thomas Bernhard - Türkçe baskısında Sf. 12)

 

Katılmayalım, kazanırız. Kazanmayalım, kaybederiz!

http://www.stargazete.com/

Yazar için ‘olmak ya da olmamak’ derecesinde önemli bir sorun, ödül almak ya da almamak! Thomas Bernhard hem ödülleri hem kendini sigaya çekiyor!

HAYDAR ERGÜLER / haydaree@yahoo.com

İnsan bir ödüle katılırken gerekçesini, savunmasını da hazırlamalı. Bunu mutlaka önceden yapmalı, ne olur ne olmaz, bakarsın haberin olmadan seni de bir ‘ödülle onurlandırıvermişler!’ Bir de nereden bakarsanız bakın, sağdan, soldan, ortadan, edebiyattan, şiirden, Türkiye’den, dünyadan, ödül vermek ceza vermek, ödül almak da ceza almakla eşdeğer sayılıyor. Hele soldan geliyorsanız, reklam yazarlığı yapmanın yanında şiir ödülleri de kazanıyorsanız, kaybettiniz demektir. Hem de nasıl kaybetmek! Öyle birkaç yıl cezayla kurtulma intimaliniz yok demektir, ağırlaştırılmış hücre cezası mı olur, ömürboyu dışlanmak mı artık orası aldığınız ödüllerin sayısına ve biraz da kimin verdiğine bağlı olarak değişir.

Sağolsun Sezer Duru, 10 yıldır hemen her yıl bir Thomas Bernhard kitabıyla tanıştırıyor bizi, daha önceki çevirileri de katarsak, ben herhalde 15 kadar Bernhard kitabı okudum. Gençliğimden beri en çok okuduğum yazar oldu bir bakıma, herhalde terekesinden yeni yapıtları çıktıkça, Sezer Duru’nun da Bernhard sevgisiyle, her yıl yeni bir kitabını okuyacağız demektir. Duru’nun sözleriyle, Thomas Bernhard 20. yüzyıl edebiyatına müthiş yenilik getirmiş bir yazar, bu yenilikse onun akıcı, müziksel üslubu. Strasbourg’da müzik tahsil etmiş ve kitaplarında da bu müziği uyguluyor. Bir de Avusturyalı bir yazar olarak, Avusturya başta olmak üzere tüm devletleri ve sistemleri eleştiriyor.

Küçük bir mücevher

Pek ihtimal vermem ya, eğer hala bir Bernhard kitabı okumadıysanız, Sezer Duru’nun yetkin bir çeviriyle Almanca aslından Türkçeye kazandırdığı Ödüllerim (YKY, Ocak 2010) kitabıyla başlayabilirsiniz. Bernhard’ın terekesinden çıkan bu küçük ‘mücevher’ Almanya’da 2009’da basılmış ve hemen ardından da Türkçede okuyoruz. İnsan bir ‘ödül’ kazanmış gibi seviniyor buna. Yeni başlayanlar için Bernhard’tan bu kitabı önermemin nedeni, muhalif, sistem karşıtı bu büyük yazarın, sistemin kurumlarına, bunlara kültür-sanat kurumları da dahil, bunların başındakilere, bakanlara sivri diliyle eleştiri oklarını yöneltirken, aynı zamanda kendisine verilen çok sayıda ödülü de kabul etmesi ve bunu da güzel güzel hikaye etmesi. Bu ödülleri alırken de eleştiriyi dilden bırakmayan Bernhard bazen kültür bakanını sinirlendirir, onun kapıları çarpıp salonu terketmesine neden olur, bazen de bakanın onu görmek istememesi yüzünden ödül töreni iptal edilir. Böylece yazarın muhalefeti, eleştirisi dilde kalmaz, aynı zamanda ‘ironik’ biçimde de olsa eyleme dönüşür. Düşünsenize kurumlara karşısınız, ödül kurumuna da karşısınız fakat her seferinde farklı gerekçelerle de olsa, elbette en mühim gerekçe para, ödülü alıyorsunuz, bunun sıkıntısını yaşıyorsunuz, durmadan kendinizle, ödülle hesaplaşıyorsunuz, hakikatli bir yazar olarak içtenlikle zaaflarınızı da paylaşıyorsunuz, törende yapmak üzere bir konuşma hazırlıyorsunuz, bu konuşmadaki felsefi devlet eleştirisi de yüce bakanı rahatsız ediyor. Eh bununla da bir bakıma kendinizi aklamış oluyorsunuz. Yani ‘müşteri velinimetimdir’ yaklaşımını kabul etmediğinizi de göstermiş oluyorsunuz. Ödül de gerçek değerini böylece bulmuş oluyor. Diyeceğim, Ödüllerim kitabından başlamakla bu ilginç yazarın ironisini, karamizahını, kendisi başta olmak üzere edebiyat dünyasından paranın dünyasına her şeyle nasıl dalga geçtiğini keşfedebilirsiniz.

Ödüllerim, Thomas Bernhard’ın yaşamından kesitler de içeriyor. Tanışmamış olanlar için söyleyelim, o da, yakınlarda, 91 yaşında kaybettiğimiz ‘görünmeyen’ dev yazar Salinger gibi, ‘görünmeyen’lerden ya da ‘az görünen’lerden biri. Kurt Hofmann’ın Thomas Bernhard’la Konuşmalar (Çev: Sezer Duru, YKY, Aralık 2000) kitabında da okuyacağınız üzre, kendisiyle söyleşi yapılmasına hemen hiç izin vermemiş bir yazar: “Kendisini ve işini, yaşamını ve yaşam koşullarını medyanın baskısından, kamuoyunun ele geçirmesinden” korumak için yapıyor bunu da. Sezer Duru’nun ‘Önnot’unda vurguladığı gibi, Bernhard düzyazılarında Montaigne’in bir cümlesini sık sık yineler: “Kendimi tanıtmaya çok istekliyim, hangi ölçüde olduğu umurumda değil, yeter ki gerçekten olabilsin.” Ne var ki bu medya düzeninde böyle olmadığını hepimiz biliyoruz, o yüzden yalnızca kendisi hakkında yazdıklarıyla yetiniriz. Bir de ORF muhabiri Kurt Hofmann’a anlattıklarıyla. Bunların dışında yaşamının ilginç kesitlerini bulabileceğimiz kitap yeni çıkan Ödüllerim. Kuşkusuz otobiyografik bir yapıt değil. Ama insan kurmacayla gerçek arasında gidip geliyor okurken, sanki biraz da ‘alacakaranlık’tan bir dizi öykü gibi: 80 yaşında, hala güzel, şık ve koruyucu meleği olan teyze, ki Bernhard tüm ödül törenlerine, başka şehirlere onunla gidiyor, böyle bir yan figür var, aslında kitabın ‘esas kız’ı da sayılır, güçlü bir karakter. Öteyandan 25 yıldır artık alamet-i farikası mı demek gerekir yoksa mütemmim cüzü mü, yazarın muhteşem ikili olarak giydiği kazak ve pantolon. Tabii en önemlisi de, okuru da merak ettirecek ölçüde bir ödül parası mevzuu var ki, zaten ödüllere katılmasının ya da kabul etmesinin temel amacı da o. Fena sayılmayacak miktarda ödüller, en az 5 bin mark, 10 bin mark aldığı da oluyor. Bu parayla da bazen ‘dört duvar’ın avansını veriyor, bazen de koltukları kırmızı kendisi beyaz bir İngiliz ‘dört teker’ satın alıyor. Boğazına kadar battığı borçlardan kurtuluyor.

Saydım 9 ödül almış, bunlar bir-ikisi dışında bizim bildiğimiz ödüller değil. Ödül kurumuna ideolojik, politik, poetik nedenlerle karşı olanlar bile, bu hem hüzünlü hem komik, aslında tuhaf demek gerekir, belki de ironik öyküleri okuduklarında, kuşkusuz ödüle daha çok karşı olacaklardır. Kitabın böyle keskinleştirici bir yanı var. O törenlerde, davetlerde yaşadıklarını anlattığı zaman, ödüle karşı olma gerekçeleri de artacak, sebebleri de iyice güçlenecektir. Ne var ki öte yandan da böyle usta bir yazarın, üstelik ödülü sevmeyen bir yazarın, ödülü kabul etme gerekçelerini dile getirişi öyle samimi ki, ister istemez hak vereceklerdir.

Ödüllerim aslında ‘hüzünlü’ bir şey. Evet, ironisi, karamizahı, gerçekliği, şaşırtıcılığı, kurmaca boyutu, yazarın dilinin sivriliği, itirazları, zaaflarını açıkyüreklilikle sergilemesi ve insani olan hiçbir şeyin hiçbir insana yabancı gelmemesi biçiminde dile getirilebilecek ahlaki bir temeli de var elbette. İşte bütün bunlarla ve bazen bunlardan bazılarına rağmen, ‘hüzünlü’ bir öykü.

Ben de teselli buldum

Kitabın ilk bölümü ödüllere, ikinci bölümüyse ödül konuşmalarına ayrılmış, ki bu bölüm de konuşmaların niteliği ve temaları açısından çok ilgi çekici. Genellikle son anda hazırlanan, ama her seferinde yine ‘ironik’ bir biçimde ödülle hiç ilgisi olmayan, hangi toplumsal, felsefi ve insani soruna değineceği hususunda yazarı epey düşündüren konuşmalar. Bernhard’ın bir de jüri öyküsü var ki ödüllerin bazen nasıl verilmediğini çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Elias Canetti’nin Körleşme’sine verilmiyor ödül, birinin o anda aklına gelen tanınmamış bir yazara veriliyor.

Thomas Bernhard’ı okuyunca hayli şiir ödülü almış biri olarak teselli buldum, aslında bizdeki ödüllerde de biraz para verilseydi ya da ödül tutarı daha yüksek olsaydı daha çok teselli bulurdum, ama yine de çoğu ödülün sevdiğimiz şairler adına verilmesi de bu ödüllerin ceza niteliğini kaldırıyor ortadan.Yine de Bernhard’ın dediği gibi “tek yanıt artık onurlandırılmayı reddetmektir.” Ben de sekizinci şiir ödülümden sonra bunu diyebildim çok şükür. Tabii Thomas Bernhard’ın hesaplaşması daha acımasız: “Yirmi beş bin şilini reddetmeye niyetim yok diyordum, para düşkünüyüm, karaktersizim, ben bir domuzum.” Bunların ardından da “ödüllerin onurlandırma olmadığını, onurlandırmanın sapıklık olduğunu” söylüyor. Galiba ikinci ödülümü aldığımda pek fiyakalı bir aforizma uydurmuş, “Katılmayalım, kazanırız. Kazanmayalım, kaybederiz.” demiştim. Öyleyse o günden bugüne hayli kaybetmişim demektir!

>

Valid HTML 4.01 Transitional