Orhan Pamuk


Manzaradan Parçalar

Orhan Pamuk

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

05.01.2011


 

Editörün Notu:
Kendi deyimi ile "Cihangir'in yalnız yazarı" olan Orhan Pamuk hayat manzarasından parçalarla size yüreğini açıyor, sizinle dertleşiyor, engin bilgisini sizinle paylaşıyor.  Böylesine büyük bir yazarın hem yazılarını hem de kendi kişiliğini hiç çekinmeden, ayrıntılarıyla ortaya koyması şaşırtıcı.  Yüklü hacmine rağmen kitap bir roman tadında.

 

 

'Yoksul doğu ülkelerinde sevilen bir yazarım'


http://www.radikal.com.tr

03/09/2010

Orhan Pamuk yeni kitabı 'Manzaradan Parçalar'da sevdiği yazarlar, kendi kitapları, biraz sanat ve siyaset bir de başka coğrafyalar hakkında yazılarını bir araya getirmiş. Pamuk, 'Dünyanın doğu kısmında, Çin'de, Hindistan'da Kore'de Japonya'da Batılı yazarlara göre daha çok okunan bir yazarım. O okurlar bir Türk ve biraz batı dışı bir insan olduğum için, ama daha çok hayatlar benzediği için beni seviyorlar. Ben de oraları görmekten gözlemlenmekten hoşlanıyorum' diyor

CEM ERCİYES

Manzara’dan Parçalar, Orhan Pamuk’un kendi dünyasına araladığı önemli bir kapı. Çeşitli nedenlerle yazdığı pek çok yazıdan, söyleşiden, romanlarına girmemiş bölümlerden hatta kendi yaptığı çizimlerden oluşan epey kalın bir kitap. Benim gibi Orhan Pamuk’un edebiyatını, üslubunu sevenler için okuması çok zevkli bir kitap. Dergilerde, gazetelerde kalmasını istemediği, sevdiği yazılarını onları ‘bir hayat hikâyesinin parçası kılacak şekilde’ bir araya getirdiğini söylüyor. Hakikaten kitap, dünyanın önemli yazarlarından, Türk edebiyatından, sanattan ya da siyasetten söz ederken aslında Orhan Pamuk’un hayatına, yazarlığına düşünme biçimine dair önemli bir altyapı da oluşturuyor. Cihangir’deki ofisinde yaptığımız söyleşide Pamuk, bunun İstanbul Hatıralar ve Şehir kitabında olgunlaştırdığı bir tarz olduğunu anlattı.
“Biraz Öteki Renkler’e benziyor, ama burada kendimden daha eminim. Dünya ile kendimden bahsetmeyi aynı anda daha rahat yapıyorum. İstanbul kitabımda böyle bir şey keşfettiğimi düşünüyorum. İstanbul ne tam bir otobiyografi ne de tam bir antropolojik, İstanbul kenti imgesini yazarlar ve ressamlar tarafından keşfedilmesi üzerine bir denemedir, ikisi arası bir şeydir. Ama onun tonundan çok hoşlandım ve daha sonra yazdığım makalelerde de o tonu tutturmaya çalıştım. Bu kitabımda da bu var.”Kitabı özetlemek, dediğim gibi imkânsız. Ama özellikle Radikal Kitap okuruna, ‘Benim Türk Kütüphanem’ başlıklı yazıyla Dostoyevski, Nabokov, Flaubert, Camus üzerine yazdıklarını, Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı, Cevdet Bey ve Oğulları üzerine yazdıklarını hararetle tavsiye ederim. Nitekim bir iki ufak alıntı da yaptık.

 Buraya bir kısmını sığdırabildiğimiz  söyleşimizde sık sık Çin’den söz ettik. Hayır, Orhan Pamuk Maocu olmaya karar verdiğinden değil. Ama bu ülkedeki tecrübeleri ‘Doğu’ hakkında pek çok konuya iyi örnek olduğundan. Ya da bizimkiler alınmasın diye... Siz isterseniz bütün Çin sözcüklerini Türkiye diye değiştirebilirsiniz.

Kalküta ve Sao Paolo üzerine kitaptaki iki yazı gösteriyor ki, Orhan Pamuk kenarda kalmış kentleri seviyor ve hatta New York’un ışıltısından da biraz korkuyor...
Son yüz eli yılın Türk entelektüeli ne yapardı? Dünyanın doğusu ve bizim doğumuzla asla ilgilenmez, biz ‘Batılılaşacağız, gidelim Paris’e bakalım -sonra Paris Londra oldu, Londra New York oldu- oralara bakıp aydınlanalım, onları ülkemize taşıyalım biz de onlar gibi olalım’ derdi. Bu senaryoya itirazım yok. Başarılı olsa çok sevineceğim ama olmuyor. Orası hep ışıltılı bir yer, hep oraya gidilir, bir de siyasi sürgün olarak gidilir. Orası bir çekim merkezidir. Oradan bir şeyler öğrenilir, bir üniversitede iki sene geçirilir... Hayatın Avrupa’dan döndükten sonrası, hep yokuş aşağı inmektir, bütün hayatın oradan öğrendiklerini ya da geri döndükten sora abone olduğun dergilerden öğrendiklerini burada satarsın filan...

Bu büyük bir avantajdır. Avantajdır çünkü Türkiye’de Batı kültürüne sahip olmak seni burjuvaziye katar, üst sınıfa dahil olursun... Bütün bunlar hepimizin yaşadığı, benim de gençliğimde yaptığım şeyler. Bunları başkalarını suçlayarak söylemiyorum, ben de öyleydim. Ama New York yazılarını yazarken daha 1985 civarında öyle olmaktan çıkmıştım. Benim derdim kendime benzeyen yerlerden kategoriler, çeşitlemeler oluşturmaktı. Onun kendimi daha iyi anlatacağını düşünüyordum. Belki Türkiye, Hindistan mı diye alınganlık ederler, bu sözlerim çıkınca ama ben Bombay’a gidince çocukluğumun Türkiye’sinden o kadar çok şey görüyorum ki unuttuğum şeyleri hatırlıyor, yazmak istiyorum. Bu bir. İkincisi pek çok Türkiye’ye, bizim insanımıza özgü sandığım şeyin aslında antropolojik olduğunu ya da yoksulluktan imkânsızlıktan kaynaklandığını görüyorum. Üçüncü olarak son beş yılda ortaya çıkan yeni bir durum etkili oluyor. Ben artık bütün dünyada okunan bir yazarım. Dünyanın doğu kısmında, Çin’de, Hindistan’da Kore’de Japonya’da çok okunan, Batılı yazarlara göre daha çok okunan bir yazarım. O kültürlere de seslenme zevkim var. Masumiyet Müzesi ya da Benim Adım Kırmızı Çin’de , Hindistan’da best seller listesinin tepesindeydiler. O okurlar, bir Türk ve biraz batı dışı bir insan olduğum için, ama daha çok hayatlar benzediği için, yoksulluklar, baskılar, görücü usulü evlilikler, kadınlara baskılar, otoriter toplum, korkular, efsaneler benzediği için beni seviyorlar. Bir de ünlü yazar şu ödülü almış bu ödülü almış, elli-altmış dile çevrildiğimi görünce kendilerinin de öyle olabileceğini düşünerek de seviniyorlar. Yani açıkçası yoksul Doğu ülkelerinde sevilen bir yazarım ve oraları görmekten gözlemlenmekten hoşlanıyorum.

Yani tıpkı buradaki yazarlar gibi, nasıl Türk edebiyatının artık Nobel bile alabileceğini gösteriyorsanız, yoksul ülkelerin tamamı için böyle bir algı var...
Algı var. Ama artık ben bunun altını fazla çizmek istemiyorum. Ama New York söz konusu olduğunda artık ‘Aman Amerikalılar en son ne yapmış onu alayım Türkiye’ye getireyim’ demiyorum. Olsa olsa i-pod ya da yeni bir teknolojik gelişmeyi biri bana öğretsin hayatımı kolaylaştırayım isterim ama New York’a gittiğim de Çin resmi sergisi filan gibi yerlerde vakit geçiriyorum.

Batı kültürüyle ilişkinizde hâlâ i-pod’dan fazla bir şey olması lazım bence... Gene Batı kültürüne duyargalarım açık ama Çin, Hindistan gibi yerlere gidip oralarda gezmek beni çok mutlu ediyor. Yalnızca doğu-batı değil, Brezilya gibi ülkeler de beni mutlu ediyor. Oralarda gezip notlar almak...

Peki o ülkelerin edebiyatları dünyada yeterince tanınıyor mu, mesela bir Çin romanı hakkında çok az şey biliyoruz?
Son beş yılda çok seyahat ettim. Özellikle Kore’de ve Çin’de bunu gördüm. ‘Niye biz tanınmıyoruz, niye Nobel almıyoruz?’ Bir tane Nobelli Çinli yazar var ama onu neredeyse kendilerinden saymıyorlar, niye bize hiç saygı göstermiyor, sanatımızı görmüyorlar, diye kızıyorlar. Çin’e gittiğimde en yüksek parti üyeleriyle görüştüm, Nobelli yazarım diye. Benimle bunları konuşmak istediler!

 ‘Biz ne yapabiliriz Orhan bey’ diye mi sordular?
Aynen böyle, bu kelimelerle olmasa bile aynen böyle.

Siz ne dediniz?
Ben ne diyeyim, onların sorusuna, merakına şaşırdım. Ben, ‘Çin kültürü şöyledir, biz Türkiye’yi çok severiz filan gibi şeyler beklerken’ bununla karşılaştım. Belli ki Çin dünyadaki korkunç imajını değiştirmek istiyor. Kabul edelim ki bu korkunç imajın bir kısmı siyasi baskılardan, açık toplumun hâlâ olamamasından kaynaklanıyor. Ama mesele sadece bu değil, hâlâ bu ülkenin ne edebiyatı tanınıyor, ne sanatı.

Çin’in ya da bazı başka kültürlerin hak ettikleri kadar tanınmadıklarına siz de katılıyorsunuz sanırım.
Evet, mesela Çin’in hak ettiği kadar tanınmadığını, Amerika’nın hak ettiğinden iyi tanındığını düşünüyorum.

Bütün dünya da böyle düşünüyor. Mesela, bütün dünyayı sömürmüş olan İngilizler. Dünyaya İngilizce öğrettikten sonra Amerika yüzünden hâlâ İngilizcenin hâkim olması sayesinde, İngiliz yazarları, pek de yazacakları bir şey olmasa da, dünyada tanınıyor. Ama bir milyon iki yüz milyonluk Çin’de tanınan biri yok. Benim Amerika’daki editör basıyor basıyor ‘satmıyor Orhancım’ diyor. Ama Şanghay’daki editörüm, gökten yağmur yağar gibi roman dosyası yağdığını anlatıyor. Herkes roman yazıyor. Evet politik baskılar var, ama hepimiz baskı altında yaşadık. Baskı edebiyatı bozmaz, Dostoyevski’yi Çar sansürlüyordu ama dünyanın en büyük romanlarını yazdı. O insanlar dünyanın en iyi romanlarını yazıyor olabilirler ama onları biri yayımlayacak ondan sonra biri çevirecek, bir Amerikalı saygı duyacak çünkü bir Türk ya da Arjantinli, bir Amerikalı onay vermeden okumaz ondan sonra o dünyada meşhur olacak... Bu olmuyor, olmayınca da onun insanlığını tanımıyorsun. Onun insanlığını tanımayınca da Çinlilere kötü davranıyorsun ve o da daha da kızıyor, bu böyle böyle gidiyor. Hep Çinliler diyorum ama Çinliler yerine Türkleri de koyarak okuyabilirsiniz söylediklerimi...

En sonunda ne oluyor, petrol fiyatları artıyor ve Amerika’daki gazete, ‘Fiyatlar arttı çünkü Çinliler arabaya çok biniyor’ diye yazıyor. Peki dünyada yüz yıldır arabaya biniliyor, onu niye yazmıyorsun?

70’lerin yazarlarının ‘gözlerini geleceğe fazlasıyla diktikleri için’ bir şeyleri kaçırdıklarını Sait Faik, Tanpınar, Ahmet Rasim, Aziz Nesin’in yaşadığımız hayatı daha doğru anlattıklarını söylüyorsunuz bir yazınızda. Bunu biraz açar mısınız, o dönemin toplumcu yazarların bu nedenle büyük bir edebiyat üretemediklerini de söyleyebilir miyiz?
Büyük edebi projelere, siyasi konular angaje olmak, romanlarını angaje etmek, kaliteli edebiyat eseri üretilmesine mani olmuyor belli ki. Nâzım Hikmet bir örnek. Ama çoğu zaman özellikle düzyazıda ve hikâyede günlük hayatı gözlemlemeyi zorlaştırıyor. Köy romancısının kötüsünde yazarın kafası ağanın kötülüğünü ortaya çıkartmakta, ya da köylünün aslında ne kadar dindar olduğunu gizleyip bütün suçu imama atmakta. Bunun gibi bazı temel önyargılar ve siyasi tepki gösterme endişeleri pek çok yazarımızın, -benim konum olan İstanbul bağlamında söylüyorum- pek çok sıradanlıkları görmesine mani oldu.

Özellikle toplumcu akımların egemen olduğu 60 sonu, 70 ve 80’lerin pek çok önemli yazarı bugün hiç dikkate alınmıyor. Bu onların bir edebi zaafından mı kaynaklandı, yoksa bizim beğenilerimiz mi değişti?
Beğenimiz değişti. Beğenimiz değiştiği için de zaten edebiyatın bu çeşit korsan siyasallaşmasından huzursuz oluyoruz. O zaman da huzursuz olanlar vardı, şimdi bunu açıkça söyleyebiliyoruz. Genel olarak edebiyatı güçlü olmayan yazarlar siyaset pompası yaparlar. Ama bu tür işlerde insanların dürtüleri önemli değildir, adam siyaset pompası yapmak isterken de güzel bir roman çıkartabilir bize. Eğer 70’lerden bahsediyorsanız, bence o dönemin kalıcı olan isimleri Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi yazarlar, en iyi kitaplarını ellilerde, altmışlarda yazdılar. O zaman Marksizm, korkuyla taşınan gizli bir dindi. 70’lerdeki gibi daha ortalığa dökülmemiş, ‘Sen on kilo Marksistsen ben yirmi kiloyum ulan’ diyerek insanlar kitabını baştan aşağı siyasallaştırma yarışına girmemişti. O kuşağın klasik yazarları bana kalırsa kendi ahlaklarını ve edebiyatlarını daha önceki dönemde ürettiler.

“Geçen otuz beş yılda romanın daha önemsenir hale geldiğini, şiirin ise itibar ve önemini kaybettiğini söylemek haksızlık olmaz” diyorsunuz. Ne oldu da şiir itibarını kaybetti?
İtibarını kaybetmedi, yaygınlığını kaybetti. Ama yaygınlığını kaybettiği için de yavaş yavaş itibarını kaybedeceğini düşünüyorum. Bu bence Türkiye’ye özgü bir durum değil. Şiir okumak, dünyayı şiirle anlamlandırmak görece olarak edebi faaliyetin daha az kısmını işgal ediyor. Bugün edebiyatla ilişki kurmak kendini ifade etmek isteyen gençler hemen romana sarılıyorlar. Hangi ülkeye gitsem, akşam yayıncılarımla yemek yerken sorduğum şey budur, ‘Siz şiir yayımlıyor musunuz?’ Evet yayımlıyoruz derler ama itibar için, prestij olsun diye. Sonra, ‘kimse okumuyor’. ‘En meşhur şairimiz şudur, herkes yerlere eğilir ama kitapları bin tane satar. Her yıl Nobel almasını bekliyoruz onun...’ Gerçekten tapıyorlar adama, gazeteciler, millet o adamları seviyor ama kimse de o adamı okumuyor.

Peki ne değişti, sözün önemi azalmadı herhalde.
Bence edebiyatta bir demokratikleşme oldu. Edebiyat daha çok insanın girdiği bir arena oldu. Popüler romanların satışı okunuşu, kitap sanayi çok çok büyüdü. Herkes kitaplarla edebiyatla bir şekilde ilgileniyor; ucuz romanlar, romanslar, onların biraz daha kalitelisi, biraz daha kalitelisi, bizim edebi standartlarımıza uygun olanları var. Bu, çok büyük bir gövde teşkil ediyor. Şiir ise daha pre-modern bir toplumun seçkin insanlarının yaptığı incelmiş, rafine, derin bir şey. Ama kitlelerin o derin insanın diliyle özdeşleşmesi zor. İngiltere’nin sofistike şairi değil, kaba saba biraz maço, kadınlar hakkında, azınlıklar hakkında son derece yanlış ama sokaktaki adamın sahip olduğu fikirleri tekrar eden şairi Philip Larkin. Bugün, İngiltere’nin ölmüş en büyük şairi oldu, toplu eserleri yayımlanınca best seller listesine girdi. Fikirleri yanlıştı ama iyi bir şair olduğu için İngiliz ruhunun kıvrımlarını okula gitmedeki, evlenmedeki, filanca törendeki milli ruhu temsil ediyordu. Bunu bir şairin yapması gittikçe zorlaşıyor. Bunları binlerce ayrıntısıyla romancılar daha iyi yapıyorlar. Bu sebepten şiir daha az okunuyor, daha az okundukça hayattan daha çok çekiliyor. Dadaizm, Sürrealizm, bizim İkinci Yeni gibi son derece parlak bir edebiyat var, ama o edebiyat kitlelere seslenemiyor. İkinci Yeni’ye saygı duyuyorum ama gel de Türk toplumuna sevdir, deveye hendek atlatmaktan zor...

Roman sanatı gittikçe dünyada seçkinlerin okuduğu bir üst kültür ürünü oluyor, diyorsunuz. Öte yandan endüstri de büyüyor.
Evet, ama roman sanatının yüksek eleştirmenleri, o büyüyen endüstrinin yüzde seksenini kategori dışı bırakıyor. Eminim birkaç kuşak sonra yeni eleştirmenler çıkacak, Stephen King’in ne büyük yazar olduğunu söyleyeceklerdir. Stephen King’in bütün bir milleti etkileyen, Amerika’nın milli korkularına seslenen bir yazar olduğunu söyleyecekler ya da buna benzer kim bilir neler diyeceklerdir. Ama bugün bütün dünyada Amerika’nın en entelektüel yazarı diye okuduğumuz bir adamın da bizim Cenap Şahabettin gibi yapmacıklı bir süslemeci olduğu yazılacaktır.
Böyle olacağına eminim.

Ama bu üst kültürün içinde sizin gibi, Paul Auster, Salman Rüşdi gibi yazarlar da var, yani hem endüstrinin kabul ettiği hem eleştirmenlerin kabul ettiği...
Evet, benim için Türkiye’de de böyle oldu, dünyada da böyle oldu, tahtaya vurayım. Dickens da yaşarken böyleydi, Marquez’in de bence yeri değişmez mucize bir yazardır, bunun en büyük örneği. Hem üst kültürün elini öptüğü hem de milletin ağlayarak sevdiği bir yazardır. Bu da olabiliyor yani.

‘Amerikan medyası, insanların beynini yıkıyor’

Senenin bir kısmını geçirdiğiniz ABD, Doğulu ülkelere karşı önyargıların, İslam fobisinin de en güçlü olduğu yerlerden biri. Siz nasıl görüyorsunuz orayı, bu fobi nereden besleniyor?
Batı-İslam çatışmasına şu popüler görüşe katılıyorum: Bir düşman olarak komünizm bittikten sonra yeni bir düşman icat etmek gerekiyordu bu da İslam oldu. Evet tabii Usama Bin Ladin gibi çeşit çeşit kimisi kendiliğinden kimisi örgütlü fundementalist gruplar da bu yangına körükle gittiler ve iş bu hale geldi. Başta Amerikan popüler medyası, Fox gibi yerler ve onun Avrupa temsilcilerinin de gerçekten İslam ülkelerinden Müslüman’dan bahsediş şekilleri içler acısı. Müslüman’dan bahsederken ‘şüpheli şahıs’ gibi bahsediyorlar. Gidin sorun Amerikan üniversitelerinde çalışan Türk kökenli arkadaşlarımıza, bir yere konferansa giderken pasaport memurlarınca ayrı muamele görüyor bir daha aranıyor bir daha aranıyor, sorgulanıyor... Taciz ediliyorlar. Pasaport memuru bunu kötülük olsun diye yapmıyor. ‘Bu Müslüman olduğuna göre bir kötülük yapabilir’ diye samimi bir şekilde düşünüyor, çünkü beyni Amerikan medyası tarafından yıkanmış. Ben böyle ‘beyni yıkanmış’ gibi laflara inanmazdım, ama söyleyeyim beyinleri yıkanıyor. Ben New York’ta rahat ediyorum ya da Nobelli yazar olduğum için herkes iyi davranıyor rahat ediyorum. Ama ben Müslüman ülkedenim ve böyle tanınmış olmasam ben de rahat edemeyecektim.

Peki ne olacak, çelişki daha da artacak mı?
O bakımdan Obama’nın seçilmesi çok iyi oldu. Birden bire adı Hüseyin olan biri başkan oldu. Ama geçenlerde anketlere baktım Amerikalıların yüzde yirmisi onun gizli Müslüman olduğunu zannediyormuş. Amerikalıların da Türkler gibi olduğunu görmek bir teselli tabii...

Siz çok gezdiğiniz için dışarıdan da bakma fırsatı buluyorsunuzdur, onun için soruyorum, ‘Türkiye daha Müslüman bir ülke oldu mu son zamanlarda?’ Bence olmadı. Ben sosyolog değilim, bunun ölçüsü günlük hayattır, ‘yaşayışımızda bir değişiklik oldu mu?’ sorusudur. Ben yine kendi çevremden İstanbul’dan bahsedebilirim. Bizim Cihangir’de hiç olmadı.

Her yer hâlâ aynı.
Hayır, sokaklarda daha çok içki içiliyor, kesin.

O, sigara yasağı yüzünden.
Evet... Türkiye daha Müslüman bir ülke olmadı bence. Din günlük hayatımıza girdi mi? Bunu da sanmıyorum. Ama şunu söyleyebilirim, artık bizi yöneten yöneticiler dinlerine daha çok bağlı insanlar. Bizim onların dinine bağlı olmasına bir itirazımız yok. Ama onların kendileri kadar dinlerine bağlı olmayan insanlara karışmamaları gerekiyor. Şimdiye kadar karıştıkları izlenimi edinmedim. Ama ben de tipik bir İstanbullu vatandaş hayatı yaşamıyorum... Benim gözlem ve konuşmalarımdan izlenimim bu.

Siyasi sorular soruyorum ama bende hep ‘istemeye istemeye siyasetin içine çekilen yazar’ izlenimi bırakmışsınızdır. Bu kitapta da var. Camus’nün siyaseti bizim hevesle seçtiğimiz bir şey olarak değil, başımıza gelen ve kabul etmek zorunda kaldığımız talihsiz bir kaza gibi gösteren görüşüne katıldığınızı yazmışsınız... Galiba izlenimimde haklıyım.
Evet, bunu Kiran’la (Desai) konuşuruz hep. Çünkü Hindistan’ın bir köşesinde onun da kitaplarını yaktılar. Kiran böyle şeylere talip olacak bir kız değildir. Ben de değilim ama hayat öyle olmuyor. Siz biraz ünlü olunca bir grup, bir cemaat, bir örgüt ünlü olmuş bir kitap üzerine siyaset yapmak istiyor, çünkü gazeteler onu hemen haber yapıyor. Bir böyle şey var, mesela Çinliler bizi tanımıyorlar diye şikâyetleniyor. Maazallah bir Çinlinin kitabı milyonlar satsın, hepsi üstüne çullanacak ‘Niye bizden böyle bahsettin, niye yanlış bahsettin diye’. Halbuki doğru bahsetmiş olacak. Bir de böyle siyasete çekiliyorsunuz... Türkiye’de dünyanın hiçbir yerinde olmayan dava açma alışkanlığı var. Yazarların birini hapse atıyoruz, onuna ise dava açıyoruz. Dünyada dava açılanların çoğu hapse giriyor, girmeyecekse dava açmamaya çalışıyorlar. Bizde ise tam tersi savcı gazetede bir yazı görüyor ‘Abi açayım ben davayı, suçsuzsa beraat etsin diyor’. Ama dava açmak da bir ceza oluyor. Konusu komşusu ondan korkuyor, ‘vatan haini’ diyorlar, bu korkunç bir şey. Bir kere Türkiye aleyhine de bir durum oluyor ve bir Türk yazarı dünyanın diğer fakir ülkelerinde olmadığı kadar siyasete çekilmiş oluyor. Hakkında dava açılır açılmaz dünyanın bütün gazeteleri senden bahsetmeye başlıyor, sonra bir de ‘O açılmasını istedi davanın’ diye yalanı takıyorlar... Benim için bütün bunlar böyle büyüdü de büyüdü. Ama bu bütün üçüncü dünya yazarlarının başına geliyor.

Bu anlattıklarınızda bence bir eksik var. Benim gibi sürekli siyasi sorular soran gazeteciler...
Bilmez miyim... Adama elli kere söylüyorsun, gazeteci, siyaset sor tamam. İki tane sor, ona da razıyız. Sonra röportajı ele alan bir editör oradan sadece siyasi olanı çekip başlığa koyuyor...

Yazardan böyle bir beklenti mi var?
Üçüncü dünya ülkesinde böyle bir beklenti var. Hapse girmediysen niye girmedin, girdiysen niye girdin...

Manzaradan ‘fragmanlar’

Kara Kitap “
Kara Kitap bana bir kitabın başarısının kıstasının kendi koyduğu edebi, biçimsel sorunları çözebilmesi değil, bu sorunların büyüklüğü, iddiası ve onları çözebilmek için yazarın harcadığı umutsuz çabanın ölçüsü olduğunu göstermiştir. İyi kitaplar yazmak kadar zor bir şey de, yazardan surekli her şeyi, bütün gücünü, yaratıcılığını, bütün hayatını talep eden konular bulmaktır.” (sayfa 341)

Benim Adım Kırmızı
“Benim Adım Kırmızı, büyük emeklerle, tutkuyla, hayatımdan çok şey koyarak ve bütün bir millete seslenen ‘klasik bir kitap’ olsun diye yazıldı. Mağrur bir şekilde, bunu başaracağımdan emin olduğumu söylesem çok mu kendime güvenmiş olurum.” (sayfa 349)

Ahmet Hamdi Tanpınar
“Tanpınar’ı benim için değerli kılan, onu benim için öğretici, ufuk açıcı, istisnai yapan şey, baştan beri söylediğim ikilemleri, hem bir müze kurma, ‘geçmiş kültürümüz’ müzesini otorite ve şaşaa ile kurma arzusunu, hem de aslında, Ulysses’i Fransızca çevirisinden okuyup “Batı bunları yapıyor, ben burada neler yapıyorum” düşüncesini, içinde hüner ve acıyla birlikte taşımasıdır.” (s.306)

Thomas Bernhard
Mutsuzluk günlerimde Bernhard okudukça bana ilaç gibi gelen şey nedir? Bir çeşit vazgeçme duygusu belki. Hayattan fazla bir şey beklememe konusunda bilgece ima edilmiş bir ahlak... Bir ahlak da değil belki: İnsanın kendisine, alışkanlıklarına, öfkelerine bağlı kalmasının en sağlıklı şey olduğunu sezdiren bu hakiki öfke.” (sayfa 286)

Vladimir Nabokov
Nabokov’u okumanın derin zevki, hayatlarımızın dünyanın kendi iç mantığına hiç mi hiç uymadığı yolundaki acımasız gerçeği, güzelliğin kendisi olarak fark etmemizdir. Ancak iyi edebiyatın bize sevdirebileceği dünyanın bu derin mantığını keşfettiğimizde, elimizde güzeliğin tesellisi kalır yalnızca (sayfa 275)

Fyodor Dostoyevski
Dostoyevski’nin sonraki romanlarında belirginleşen ve asıl romancı kimliğini oluşturan şey, bu kahramanı (Yeraltı Adamı) kurarken yaptığı keşiflerdir. Kendi çıkarının aksine davranmak, acı çekmekten hoşlanmak, bir anda kendinden beklenilenin (Avrupa akılcılığı, egoistçe çıkarcılık vs. diye de okuyabiliriz bunu) tam tersini tutkuyla savunmaya başlamak vs. Sonraları çok taklit edildiği için bu özgünlüğü bugün görmemiz zordur belki. (sayfa 259)

Gustave Flaubert
Pek çok yazar, hayatının bir kısmında benim gibi Flaubert olmak istemiştir. (...) Mektuplarında da sık sık karşılaştığımız, insanoğlunun ve özellikle burjuvaların budalalığından bıkıp usanmış bu alaycı ses, gücünü Flaubert’in zekâsından ve çok özel mizah yeteneğinden alır. Zekâsının ve mizahının hedefinin, bütün hayatı boyunca uzak durmaya çalıştığı sıradan orta sınıf değerlerine, modernleşme ve sanayileşmenin ürettiği yeni, rahat, huzurlu günlük hayata yönelmesi, Flaubert’in sesine günümüzde pek çok yazarın özdeşleşmekten hoşlandığı bir güç verir. (Sayfa 240)

Yeni roman bir ‘bozacı’ hakkında Orhan Pamuk, yazmaya başladı.

Kitap, bir bozacının romanı olacak. Sesi, kış gecelerinin simgelerinden biri olan sokak satıcısı Orhan Pamuk’un yeni kahramanı. Bu kez en alttakilerin, kenar semtlerde yaşayanların sadece bir bozacının değil, midyeciler gibi diğer seyyar satıcıların, hayat mücadelesi verenlerin romanını okuyacağız. Kitap, hem İstanbul’da yeni bir hayat kurmak üzere gelenlerin, hem de modern hayatla, kentleşmeyle birlikte yaşanan değişimin romanı. Babadan kalma yöntemlerle boza yapan satıcı, değişen teknoloji karşısında da çaresiz kalır. Orhan Pamuk, ilk kez bu kitabında İstanbul’un merkezinden çevresine doğru bir yolculuğa çıkacak.

MANZARADAN PARÇALAR
Hayat, Sokaklar, Edebiyat
Orhan Pamuk
İletişim Yayınları
2010 564 sayfa 25 TL.
 



Bir değil, iki kitapla geliyor


Bu hafta "Manzaradan Parçalar" diyecek olan Orhan Pamuk, ABD'de de bir kitapla bekleniyor.

Kürşad Oğuz
2010-08-22 21:24:27

http://www.newsweekturkiye.com

Dünyanın ebedi öğrencileri 2010 model kitaplar "Bu devlet hantal ve otoriter" Orhan Pamuk'un Cumhuriyet'i Hepsini Kaldır Yazı Boyu

Orhan Pamuk'un yeni kitabı "Manzaradan Parçalar - Hayat, Sokaklar - Edebiyat" 26 Ağustos'ta piyasaya çıkıyor. İletişim Yayınları'nın yaptığı 25 binlik ilk baskı kitap çıkmadan siparişlerle tükendi, 10 binlik ikinci baskı yapılıyor. Nobel'li yazarımız yine çok satacak, belli.

Pamuk, benzer iki kitabı 1999 ve 2003'te yayımlamıştı. Bu kitap da, yazarın yerli - yabancı çeşitli dergi ve gazetelerde yazdığı edebi, kültürel makalelerinden oluşan "Öteki Renkler" ile hem 22 yaşına kadar olan hatıralarını aktardığı hem de kendi kişisel tarihinden yola çıkarak İstanbul'u anlattığı "İstanbul"un bir karışımı. Ünlü ve iyi bir yazarın merak edilen fikirlerini ve yaşamını sergileyen bir okuma keyfi.

Büyük bölümü daha önce yayımlanmış olsa da, bir bütün olarak okunduğunda "Manzaradan Parçalar"ın bir hayli özel olduğu söylenebilir. Pamuk'un yaşlandıkça yalnızlaştığını anlattığı satırlardan babasının ölümüyle girdiği hesaplaşmaya, kitaplarında intikam aldığı kişilerden otuz bir çekmekle ilgili travmalara kadar uzanan bir "özellik" bu. Kitapta, içinde Pamuk'un çizimlerinin de bulunduğu günlük hayattan kesitler de var (Annem Sigara Böreği Yapıyor, Gece Sivrisinek, Küçük Bir Kesik, Asansörde...); futboldan siyasete (Saddam-Bush-Erdoğan) büyük meseleler de...

"Manzaradan Parçalar"ın daha önce yayımlanmamış bölümlerini, "Benim Adım Kırmızı," "Kar" ve "Masumiyet Müzesi" romanlarına ilişkin notlar, yayımlanmamış bölümler ve bazı değerlendirmeler oluşturuyor.

Kitabın orijinal iki bölümü ise iki şehir üzerine yazılmış yazılar. Pamuk, "Kalküta ve Dökülen Şehrin Güzelliği" ile "Sao Paulo: Sokaklarda Tanıdık Bir Duygu" adlı bölümlerde, Hindistan ve Brezilya seyahatlerinden bir bölümü aktarıyor: "Modern dünyanın eşiğinde, merkezde değil kenarda olan, ama unutulmuşluğun ve taşranın boğucu havasına da büsbütün kapılmamış bu mekânları seviyor, kendimi o dünyanın bir parçası hissediyorum. Dahası, o dünyadan fazla kopar da, New York gibi yerlerin ışıltısına kaptırırsam kendimi, içimdeki bir şeylerin tükenmekte olduğunu, bittiğini hissediyor, evden fazla uzaklaştığım için korkuyorum."

O, ışıltısına kapılmak istemese de New York ve ABD onun ışıltısına çoktan kapılmış görünüyor. Zira şu sıralar Pamuk'un kitabını bekleyenler sadece Türkiye'deki okurları değil.

Türkçe'de yayımlanmamış bir başka kitabı, ABD'de, "2010'un kalan günlerinde en çok beklenen kitaplar" listesinde gösterildi. Bu seçimi The Huffington Post'un yazarı Anis Shivani yapmış. Kitap, Orhan Pamuk'un geçen yıl Harvard Üniversitesi'ndeki Charles Eliot Norton kürsüsünde verdiği edebiyat derslerinden oluşuyor.

Shivani, Pamuk'un 2007'de ABD'de yayımlanan "Öteki Renkler" kitabına atıfta bulunarak şöyle diyor: "O, dünyanın en iyi romancısı olmasının yanı sıra en zeki eleştirmenlerinden biri... Pamuk'un romanları, bilinen yazım tekniklerini yeniden yorumlayan ve neredeyse bunu sadece kılavuzluk için yapan eserler. O, Friedrich Schiller'in toy şair -kendini bilmeden yazanlar- ve duygusal şair -kendini bilerek yazanlar- ayrımından esinlenerek, okurlar ve yazarlar bir roman oluşturmak için nasıl buluşuyorlar, diye soruyor. Pamuk, bir eserin eşsiz gücünü ortaya çıkarmak için favori klasiklere ve çağdaşlarına danışıyor. Oysa bu sorunun sorulabileceği Orhan Pamuk'tan daha uygun biri olamaz." ABD'de Kasım'da yayımlanacak bu kitabı Pamuk'un Türkiye'deki hayranları 2011 baharında okuyabilecek.

 


Orhan Pamuk, Kar romanını yazmak için SABAH muhabiri kimliğiyle Kars’a gittiği zaman çektiği fotoğrafı, yeni kitabı ‘Manzaradan Parçalar’ın kapağına koydu.


Röportaj: YASEMİN TAŞKIN

Benim, Orhan...
Orhan Pamuk'un "Manzaradan Parçalar" adlı yeni kitabı kitapçıların vitrinlerinde yerini aldı. Yazarın çocukluğundan, yaşadıklarından, ailesinden hayata, edebiyata, şehirlere, İstanbul'a, kitaplara, sanata ait düşünce ve duygularından "manzara"lar sunan bu kitap hakkında SABAH için özel ve uzun bir söyleşi yaptık. Orhan Pamuk'un geçen yıl İtalya'da gösterdiği taslaklar üzerinde pek çok kez konuştuk. "Manzaradan Parçalar", "Öteki Renkler" kitabının bir devamı olacaktı ve hatta "Anlatırken", "Bakarken" gibi farklı isimleri de hazırlanış sürecinde üstünde taşıdı. Daha sonra da bu isimlerden vazgeçildi. Geçen aralık ayında çıkması düşünülen kitap, bu seneye ertelendi. Hummalı ve titiz bir çalışmanın ürünü olan "Manzaradan Parçalar"da derlenen sekseni aşkın yazının içinde "Kara Kitap" ve "Kar"dan hiç yayınlanmamış parçalar da var. Pamuk'un "Benim Adım Kırmızı" adlı eserinin ilk halinden bir bölümü de okuyucu ilk kez okuma fırsatı buluyor. Orhan Pamuk'la SABAH için yaptığım söyleşinin çok önemli ve özel bir yanı da Ara Güler'in fotoğrafları. Orhan Bey'den "kitap çıkıyor" havadisini aldıktan ve Pamuk'un hayatı ile ilgili kitaptaki manzaralara şöyle bir göz attıktan sonra, Ara Güler'in bu söyleşide fotoğrafları ile mutlaka yer alması gerektiğine karar verdim. Yazarın hayatının geçtiği, yarım yüzyıldan fazla yaşadığı, çalıştığı, düşünce ve duygularının çoğu kez mekânı olan İstanbul, Ara Güler'in anlattığı İstanbul'du. Orhan Pamuk'a fikri açtığımda "çok memnun ve mutlu olacağını" söyledi. Çok istemesine rağmen arkadaşı Ara Güler'le böyle bir fırsatı olmamıştı. Ara Güler de bir fabrika çekimi ile Suriye seyahati arasında bizi kırmadı. Bizler de SABAH ailesi olarak bu söyleşi kapsamında Orhan Pamuk ve Ara Güler gibi iki büyük ismi bir araya getirmenin sevincini yaşadık

ORHAN PAMUK'UN YENİ KİTABINDAN NOTLAR

"Manzaradan Parçalar" adlı kitabınız önümüzde. Kapağından başlayalım isterseniz, önünüzde bir teyp, utangaç ve meraklı bir ifadeye sahip genç bir çocuğu sorguluyorsunuz. Kapağın hikâyesini anlatır mısınız?
Pamuk: "Kar" romanını yazmak için Kars'a gittiğimde SABAH muhabiri kimliğim vardı. Bu kimlik "Kars hakkında röportaj yapacaktır" diye verilmişti. Yerel televizyona da çıkmıştım, herkes beni tanıyordu. Bu fotoğrafta görünen teyp elimde, kapı kapı dolaşıyor, birazcık da pişkin bir şekilde herkese her şeyi soruyordum. Böyle gezerken, bu fotoğrafta görülen çocuk bana yaklaştı. "Abi sen kimsin?" dedi. "Ben gazeteciyim" dedim, romancıyım demedim. O da "İsmin ne?" diye sordu. İsmimi söyleyince "Aaaa yazar Orhan Pamuk, öğretmenimiz de bahsediyor" dedi. Bu özel bir öğretmen olsa gerek, benim o zaman ders kitaplarımda adım geçmezdi. Bu yüzden çok sevindim. Açtım teybi çocukla konuşmaya başladım. Çocuk Kars'ın bir köyünden, ama akıllı ve parlak bir çocuk olduğu için, Kars'ın içine amcasının yanına yollamışlar, okusun diye. Akşamları aileye para kazandırmak için çayhanelerde lavaş ekmek ve haşlanmış yumurta satıyordu. Şimdi bu çocuğumuzun 20-21 yaşında olduğunu tahmin ediyorum.

ORHAN PAMUĞUN SEVGİLİSİ KONUŞTU

AİLEYİ DE YALNIZLIĞI DA SEVERİM

Kitabın başlangıcında "Bir Hayat Hikâyesi Denemesi" adlı yazınızda hem yazmanın size verdiği mutluluğu anlatıyor hem de "yaşlandıkça yalnızlaştığınızı, yalnızlaştıkça da tuhaf bir şekilde ünlendiğimi görmek bazen beni ürpertir diyorsunuz" bunu biraz açar mısınız?

Pamuk: Ben aslında ruh olarak bir Akdenizliyim. Kalabalık bir ailede büyüdüm. "Cevdet Bey ve Oğulları"nda, "Kara Kitap"ta anlattığım amcalar, halalar, babaanne, bir sürü amcaoğlu, enişte, evde çalışanlar, böyle büyük bir ailede çocukluğumda çok mutluydum. Bir büyük apartmanda yaşardık, Pamuk Apartmanı'nda. Herkesin kapısı açıktı, amcaoğullarımla, halamın oğluyla, ağabeyimle, herkesle oynardık. Öyle bir büyük aileden çekirdek aileye geçtik, ailenin geleneksel gelir kaynaklarını kaybetmesi üzerine, fakirleşmesi üzerine, bazı daireler satıldı, çekirdek aileye geçtik 4 kişilik. Sonra daha da yaşlanınca, üniversitede, 50 yaşlarımda o çekirdek aile de dağıldı. Sonra çocukluğumdaki o kalabalık ailenin parçası olma duygusunu kaybettim, daha sonra boşandım da, kızım da artık üniversiteye başladı, yalnız bir adama doğru dönüştüm. Ben aslında yalnızlığı severim. Severmişim ama elimin altında bir sevgi dolu kalabalık aile olduğu zaman. Kalabalık aile hazır olacak, istediğim zaman onlara gidebileceğim, gittikten sonra hafif burun kıvırıp aman, amma boş boş konuşuyorlar diyebileceğim, şakaların bazısına güleceğim. Bir yandan bunlar olurken, öte yandan onlardan da şefkat, anlayış, onay ve sevgi göreceğim. Ama tamamen o geleneksel aileyi kaybedince hayatımda gerçek yalnızlık başladı. O zaman aileyi daha çok özler oldum.

O zaman yine bu kitapta bahsettiğiniz Flaubertvari bir yalnızlığı çok da içten arzulamadığınızı söyleyebilir miyiz?
Pamuk: Ama unutmayın ki Flaubert de bütün hayatını annesi ile geçirdi. Hem annesini çok severdi hem de annesinin sözlerine, düşüncelerine burun kıvırırdı. Ama bütün hayatını annesi ile yaşadı, aynı evde roman yazdı. Hiç evlenmedi. Hem çocukluğunun bir kısmını korudu ve o çocukluk güvenini aradı. Ama öte yandan da odasında yalnızdı ve burjuva hayatından nefret ediyordu. Burada biraz "Masumiyet Müzesi"nin kahramanı Kemal'e de benzetirim kendimi. Ama benzetmemin sebebi herkesin sorduğu gibi "Siz Kemal gibi âşık mısınız? Kemal gibi âşık oldunuz mu" anlamında değil. Kemal çok zengin bir aileden geliyor, tabii Pamuk ailesi o kadar zengin olmadı, 70'lerin ortasında da zaten zenginliği bitmişti. Ben de benzer bir ailede yetiştim. Şu veya bu nedenle Kemal aşk yüzünden, ben edebiyat ve hiç de heveskârı olmadığım siyaset yüzünden daha yalnız bir adama evrildim. Kemal'e benzeyen yanım kalabalık aileden, burjuva hayatından dışarı düşmemdir, ama nedeni aşk değil.

İNSANİ AYRINTILAR
Bu kitaptaki "Annem sigara böreği yapıyor" ve "Sivrisinek" yazıları, onlar hep bu hayata duyulan özlemi dile getirmiyor mu?
Pamuk: Onlar sevdiğim günlük hayatın ayrıntıları. Hepimiz biliriz evde mutfak işi yapan kadınlar, anneler, teyzeler... Bir yandan mutfak işi yaparlar bir yandan da konuşurlar, bunlara çocukluğumda bayılırdım. Çocukluğumda mutfağa giren, mutfakta çalışan insan, annem ya da teyzem ya da başka bir teyze, mutfakta elleri işlerken, çilek reçeli yapmak için çileklerin sapını koparırken sohbet eder ya insanlar, ya da kadınlar dikiş dikerken sohbet ederler ya, ki bir kısmını Masumiyet Müzesi kitabımda anlattım, o tür aile hayatının gevezeliği, birazcık sohbet, birazcık dedikoduyu dinlemeyi severdim. Bu yeni "Manzaradan Parçalar" kitabında da öyle bir hava var. Hayatın bazen romana girmeyen, giremeyen ama benim için değerli insani ayrıntılarını görmek isterim.
 

 

Orhan Pamuk'tan 'parçalar'

BANU GÜVEN

http://www.radikal.com.tr/

28/08/2010

İki yıl sonra bir yaz tatilinde daha elimde Orhan Pamuk'un son mahsulü, söyleşiye hazırlanıyorum. Bu da 'Manzaradan Parçalar'ı okurken şahsi manzaram...

Bundan iki yıl önce yine ağustos ayında İletişim’den haber geldi. Orhan Pamuk’la yeni romanını konuşabilecektik. Bu, tatil sırasında yaptığım okuma planının zevkli bir şekilde değişmesi anlamına geliyordu. O zaman kitap henüz yayınlanmamış, hatta basılmamış olduğu için elimde A4 sayfalarından oluşan tuğla gibi bir fotokopiyle geçirdim günleri. Dışarıda bir yerde okuduğumda, ne okuduğumu gören olmasın diye ilk sayfanın üzerine bir boş kağıtla kamuflaj yapıyordum.

Bu kez röportajdan beş-altı gün önce ana karadan uzakta olduğum için bilgisayardan başladığım hızlı okuma seansını, bulunduğum adada postayla iletişime katkıda bulunan bir esnaf aracılığıyla kitabın bizzat kendisiyle sürdürdüm. Bu kez kitabı, ilkokuldan bu yana ilk kez yaptığım bir işi yaparak, güzelce kaplayarak sakladım. Sonra fark ettim. Bu iş için eski bir dergiden kopardığım sayfalarından biri Stockholm’ü tanıtıyordu. Nobelli yazarımıza uygun bir kitap kabı oldu. Herkes biliyordur artık, kitabın adı ‘Manzaradan Parçalar: Hayat, Sokaklar, Edebiyat’... Yazarın çoğu zaman romanına aktardığı gözlemleri, tecrübeleri, ilişki biçimleri hayatından, ailesinden, yakın çevresinden, bunları oturttuğu fikir, zemin ve çerçeve de sokaklardan, İstanbul’dan, tarihten, sanattan besleniyor. Ama romanlara giremeyen ya da tam tersi, onları bizlere hissettirmeden şekillendiren, yazarda iz bırakan ilişkiler, hatıralar ve eserler de var. Onların bir kısmını ‘Öteki Renkler’ ve ‘İstanbul’da okuduk. Daha fazlası ise bu kitapta. “Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar” cümlesiyle biten, Nobel Ödülü konuşmasında da karşımıza çıkan babasıyla ilgili yazı bunlardan biri mesela. Romanlarından ‘Benim Adım Kırmızı’daki fikri, Bellini’nin küçük ama önemi büyük bir tasvirini anlattığı yazıda hissediyoruz. Genç bir Osmanlı nakkaş ya da hattatının çalışma halini gördüğümüz bu 15. yüzyıl resminin yazara ne ifade ettiği, bu kitapta, ‘Manzara’dan Parçalar’da.

Okuyunca, romanın anlattıklarını da bir kez daha düşünüyoruz. Hatta adı olmayan o nakkaş/hattat da ‘Benim Adım Kırmızı’nın bir karakterine dönüşebiliyor zihnimizde. Ya da yazarın (ve de okurun) yakalamaya çalıştığı ‘mana’ya dair dertleri, onlar da bu kitapta. Ağacın salt gövdesini değil de, manasını görmeye çalışmak ne kadar çok şey anlatıyor. Kitabın ‘Siyaset ve Diğer Vatandaşlık Dertleri’ bölümü de manalı bu arada. Yakın tarihimizi ve bugünü iyi hatırlatıyor. Bu kitap okurda bir eksiklik, bununla beraber bir açlık hissi de yaratıyor bazen. Bunun nedeni, okurun kendisini özdeşleştirdiği yazarın dünyasının ne kadar geniş ve katmanlı olduğunu görmesi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ı nasıl anlamalıyız? Hepimiz Dostoyevski okumuş olabiliriz, ama Dostoyevski’yi nasıl anlıyoruz? Nabokov neden büyük bir yazar? Çok genç yaşlarda Faulkner’ı okumuş olsaydık, bizim de hayatımız değişir miydi? Edebiyat âleminin biraz daha derinlerine gidebilseydik bugün kim olurduk? Büyük yazarları daha çok okumuş olsaydık... Onları ve anlattıklarını böyle, Pamuk’un bize anlattığı gibi anlayabilecek miydik? Okur Orhan Pamuk’un öğrencisi oluyor, manzaranın bu parçalarını yazarın incelikli rehberliğinde geziyor. ‘Edebiyat-Kitaplar’ bölümünü ya da yazarın, Flaubert’in -sansürlendiği için birçoğumuzun bilmediği- İstanbul ve Türkler’e ilişkin can acıtan tespitlerinden söz ettiği bölümleri okurken insanın içini daha çok okuma, sözü edilen eserlere tekrar dönüp farklı bir gözle bakma isteği kaplıyor.

Kitapta yer alan yazılardan birkaçı İletişim’den çıkan kitaplarda önsöz olarak yer aldı, bazıları yayınlanan konuşma metinleri ya da yabancı gazete/dergilerde, mesela önemli edebiyat dergisi Paris Review’da yayınlamış ve bunların bu şekilde bir araya gelmesiyle ortaya güçlü bir ‘mana’ çıkıyor.

İlk kez yayınlananlara gelince... Bilgisayarda yapılan neşeli karalamalar ya da gençlik yıllarında yapılmış, Paşabahçe vapurunun dumanının yuvarlana yuvarlana yükseldiğini gördüğümüz bir resim. İlk kez yayınlananlar arasında ‘Kara Kitap’, ‘Kar’ ve ‘Benim Adım Kırmızı’ için yazılmış, ama romanlara girmemiş parçalar, yazarın el yazısı notları önemli. Mesela ‘Benim Adım Kırmızı’da Şeküre’nin çocuklarıyla beraber oturduğu evin planını bile düşünmüş yazar. O plan gerçekten de bir 16. yüzyıl İstanbul evi planı ve doğru bir senaryo yazılması açısından önemli. O senaryonun oluşabilmesi için günlük hayatın hayalini yazarın Osmanlı narh defterlerini tarayarak da oluşturduğunu görüyoruz. ‘Masumiyet Müzesi’ için yapılan müze ziyaretlerinde tutulan notlar, müze için Orhan Pamuk’un bizzat yaptığı çizimler de bunlara eklenince, yazarın nasıl bir emekle bilgi topladığını, gözlem yaptığını, biriktirdiğini ve sonra nasıl bir sabırla o birikimi romana dönüştürdüğünü anlıyoruz. Buna yazarın anlatım becerisi de eklenince, hayranlık uyandıran, dünyanın bambaşka noktalarında, kültürlerinde okunan o eserler ortaya çıkıyor.

Yazar, Nabokov için diyor ki: “Hepimizin bildiği şeyleri şaşırtıcı, hayranlık uyandırıcı, göz yaşartıcı bir kesinlik ve doğrulukla, tam da gerekli yere, bizim aklımıza hiç gelmeyecek şekilde yerleştiriyor.” Aynı şeyi, belki bunlara ‘bilmediklerimizi’ ekleyerek, Orhan Pamuk için de söyleyemez miyiz?


http://www.stargazete.com/

Manzaradan Parçalar hayattan kesitler, anılar
12 Eylül 2010 Pazar, 00:02 KİTAP

Orhan Pamuk’un denemelerinden, onunla yapılmış röportajlardan oluşan yeni kitabı Manzaradan Parçalar biraz İstanbul kitabını gibi... Pamuk’la tanışmamışlar için samimi bir karşılama, dostları içinse güzel bir mola, bir anma
...

MÜGE KARAHAN

Orhan Pamuk’un kitaplarını sevsin ya da sevmesin, İstanbul kitabını okuyanların yazara muhakkak ki bir yakınlık duyacakları inancındayım. Orhan Pamuk külliyatına henüz tam olarak girmemişken okuduğum yani daha romanlarını tamamlamadan elime aldığım bu anı/hayat/şehir kitabı, sık sık karıştırıp baktığım ve yazarın romanlarına dadanmama vesile olan bir ‘asıl kitap’ olmuştu benim için. Aslında onun hayatından, geçmişinden ve onun şehri İstanbul’dan bahseden bu kitap, romanlarından parçalarla örülmüştü sanki ya da romanlar onun bu hayat kitabından parçaları içermekteydi. Yazarın son kitabı Manzaradan Parçalar adından ve “Hayat, Sokaklar, Edebiyat” alt başlığından da anlaşılacağı üzere (yazarın) hayat(ın)tan parçalar. Yani yazarın yazdıklarına, romanlarına, yaşadıklarına, yaşadığı şehirlere, gezdiği sokaklara, yediği yemeklere, çizdiği resimlere dağılmış ve onlarda toplanmış parçalar.

Onun dört hüzünlü yazarı var

Pamuk’un hayatta arayıp da eski bir tuzlukta, sarı bir sürahide, şehir hatları vapurunun düdük sesinde bulduğu ve romanlarına da koyduğu hüzün (romanlarının bir yerine muhakkak ilişmiş, bulaşmış gibidir), onun anlatısının ana izleklerindendir. Hüznü arayan kişi, bunu elbette en çok hatıralarda ve yaşadığı şehirde bulacaktır. İstanbul kitabında kendi dört hüzünlü yalnız yazarından - Yahya Kemal, Reşat Ekrem Koçu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar- bahsederken bu yazarların kayıp duygusunun verdiği hüznü şiirselleştirdiklerini söyler. Söz konusu kayıp, geçmişin -bu bağlamda daha ziyade Osmanlı’nın- yıkımının, İstanbul’un değişiminin hissettirdiği kayıp duygusudur. İşte Pamuk’un romanlarının/hayatının temel meseleleri de kayıp duygusunu (sözgelimi Masumiyet Müzesi’nde kahramana kaybı yaşatan, sevdiği kadındır) izleyerek anlatılara düşmüşlerdir. Bazıları tarafından, özellikle de son romanı Masumiyet Müzesi için Pamuk’a yöneltilen, aynı şeyi sayfalarca tekrar ettiği eleştirisi, bu sayfalar tam da o kayıp duygusunun izindeki ve sonrasındaki saplantının, tutkunun, takıntının, melankolinin, hafızanın, hatıraların bir sonucu olduğu için yersizdir.

Eşyaların gücü

Manzaradan Parçalar kitabındaki yazıları da Pamuk’un kayıp duygusu ve hüzünle örülü yazın dünyasına girmek için güzel bir kesit olabilir. Kitabın ilk yazısı, “Bir Hayat Hikayesi Denemesi”nde yazar, kendi geçmişini en açık haliyle kabaca özetlerken aynı zamanda samimiyetle ve kısaca kendi kitaplarının, külliyatının da bir değerlendirmesini yaparak okuru bir anlamda bu ilk yazıda karşılar, buyur eder. “Benim İstanbul’um” diye başladığı yazısında da bir cemaat olarak şehri ve bu şehrin yani cemaatin içindeki yalnızlığı anlatırken yine o bildik hüzün, kayıpla, kaybedilenle gelen maziye bağlılık ve tutku açığa çıkar. Kitaplarındaki manzara kendi yaşamında, kendi şehrinde, kendi İstanbul’unda da aynıdır ve kendi bağlılığı ve tutkusuysa bu yazısında açık edilmiştir: “ Bir şehirde benim gibi, ona bağlı kalarak, onu bir kader gibi benimseyerek, yarım yüzyıl yaşamak, şehri insanın kendi ruhunun ve vücudunun bir parçası yapıyor. Yıllar sonra şehrin sokaklarındaki, dükkânları ve meydanlarındaki değişimleri insan kendi gövdesindeki yaralar, çıbanlar, yıpranmalar gibi, önce çocuksu bir telaş ve kederle (çocukluğumun en önemli sinemaları kapandı, kitapçı, oyuncakçı dükkânları yok oldu), daha sonra kendi gövdesinin şekil değiştirmesi gibi bir tevekkülle taşıyor.”

Yine aynı yazıda şehrin ruhunu maziyle, eski dükkânlarla ve eşyalarla anar: “...şehrin dükkânlarında, vitrinlerinde çoğu zaman hiçbir sınıflama, kural ve tarihe aldırmadan yan yana gelen eski-yeni tuhaf eşyalara, sokaklarda amaçsızca yürürken bir vitrinin önünde durup uzun uzun bakınca, şehrin hüzünlü ruhunun hâlâ yakınlarda bir yerde kıpırdandığını kuvvetle hissediyorum.” Pamuk, bu paragrafla bir yol açar bizlere, onun romanlarının parçaları da ona şehrin ruhunu hissettiren şeylerdir. Şehrin ruhu olan eski dükkânlar, eşyalar, sokaklar romanları da kurmaktadır. Öyle ki Masumiyet Müzesi’nin baş kahramanı ve ilk anlatıcısı Kemal, açıkça şöyle demektedir: “Eşyaların gücü, içlerinde birikmiş hatıralar kadar, bizim hayal ve hatırlama gücümüzün cilvelerine de bağlıdır elbette.” Ve roman boyunca eşyaların hikayesini anlatır Kemal: annesiyle oturdukları sofranın vazgeçilmezi sarı sürahi, yılbaşlarında oynan tombalanın numaraları kartları, tutkuyla âşık, saplantıyla bağlı olduğu Füsun’un evinde televizyonun üzerinde duran köpek şeklindeki biblolar vb. Manzaradan Parçalar kitabındaki bir başka yazısında, romandaki eşyaların “gerçek hikayesi”ni şöyle anlatacaktır Pamuk, “ Bazan çocukluğumda bende iz bırakmış bir eşyayı, mesela teyzemin yemek sofrasında yıllarca kullanılmış sarı bir sürahiyi hatırlıyor, eşyayı alıp (...) romanda kahramanların sofrasına koyuyordum. (...) Bu eşyaları hayatımdaki pek çok şey gibi, bir hikayenin parçası olabilecekleri için severdim. (...) Sırf bir dizi eşyaya bakarak bir hikaye, bir roman düşleyebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini Masumiyet Müzesi romanı çıkmadan önce de keşfetmiştim.”

Ben Kemal değilim ama...

Yaptığı açıklamalar, aldığı büyük ödül, kitaplarında kurduğu cümleler üzerine yapılan olumsuz yorumlar, artık biraz da Orhan Pamuk’un dünya çapında kabullenilmişliğinin getirdiği yalnızlığın bir ürünü bana kalırsa. Ancak bütün bunları bir yana bırakıp Pamuk’un iyi bir romancı ve dahası çok iyi bir roman kurucu olduğunu söylemekse yeni bir şey olmayacak. Romancılığındaki ustalık Manzaradan Parçalar kitabında yer alan hayata, edebiyata dair yazılarında da açığa çıkıyor. Pamuk’un bu son kitabında yer alan, “Masumiyet Müzesi’nin İlham Kaynakları Arasında Bir Gezinti” başlıklı yazısında -Flaubert’in, “Madam Bovary benim” sözlerine atıfla- yaptığı itiraf, bu ustalığı ve inceliği bir kere daha göz önüne koyuyor. Bu yazının son paragrafında okura şöyle sesleniyor Pamuk: “ Hâl⠑Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç onlarla teselli oldunuz mu? Siz Kemal misiniz?’ diye soran meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben Mösyö Flaubert’im.”

Manzaradan Parçalar da tıpkı İstanbul kitabı gibi, yazarın külliyatına henüz girmemiş olanlar için samimi bir karşılama, külliyatı tamamlayanlara güzel bir anma, külliyatı yarılamış olanlar içinse dinlendirici ve heveslendirici bir mola olabilir.
 


Orhan Pamuk Manzaradan Parçalar


http://www.sonsayfa.com/

15 Eylül 2010 Çarşamba

Makbule Batur makbule@markaevi.com.tr

Üniversite yıllarımda, Safahlar Çarşısı’ndaki kitap tezgahlarında tanımıştım onu ilk Cevdet Bey ve Oğulları ile…

Kısa hayatına, Tutunamayanlar gibi bir başyapıt sığdıran Oğuz Atay’ı hatırlatan bir lezzet bulmuştum Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’nda.

Geleneksel aile hayatı ve açmazlarının anlatıldığı, gerçeklik duygusu ile kurgunun iç içe geçtiği, bu nedenle de son derece etkileyici bir kitap olan Cevdet Bey ve Oğulları’nı bitirdiğim zamanki hissim, bu müthiş yazarla aynı milletten olmanın verdiği keyifti. Bana benzer duyguyu yaşatmış olduğu için aynı minnet ve sevgiyi Oğuz Atay’a da duyarım.

Sonraki yıllarda Orhan Pamuk’un labirentleşen yazarlık deneyimlerini de merak ve sevgiyle takip ettim. Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı… Özellikle Kara Kitap, az çok okumaya meyilli kitleler tarafından bile, Umberto Eco’nun “Foucault’un Sarkacı” gibi başlanır ama bitirilemez kitaplar sınıfına kondu.

Bu yıllar, kitaplarının anlaşılmaz ve anlamsız bulunduğu, “Orhan Pamuk kitaplarına başlayıp da bitiren kaç kişi var?” tartışmaları ile yıpratılmaya, küçümsenmeye çalışıldığı dönemlerdi.

“Kitabın satışı değil, okunup okunmadığı önemlidir” görüşünden hareketle, Orhan Pamuk çok satan bir yazar olduğu için neredeyse aforoz ediliyordu.

Yine aynı dönemlerde, “bir yazar ne kadar az anlaşılıyorsa o kadar kıymetlidir” gibi garip ve seçkinci mantık sistemi de Orhan Pamuk kitaplarını başka bir açıdan gölgeliyordu.

Kitaplar kimin için yazılır?

Türkiye’de kitap tanıtımında ilk defa billboard kullanan, gazetelere röportaj veren ve zaten varlıklı bir aileden geldiği için baştan kaybeden bir yazardı Orhan Pamuk. Zeki Müren’i mini etekle sahnede devrimci kabul eden Türk aydını, kitabına iletişim desteği verip, billboard ile kitabını tanıtmaya çalışan yazara aynı hoşgörüyü göstermedi. Sanatçılar, edebiyatçılar ve hatta reklamcılar bile sorgulamadı, “kitap ne için yazılır veya okura ulaşmayan bir kitabın yazılmış olmasının ne kıymeti vardır?”

Orhan Pamuk yazarlık kariyerinde doğduğu, büyüdüğü ve sevdiği şehri İstanbul’u öyle güzel, öyle gerçek ve gizemli bir dille anlattı ki, dünya edebiyatına bizim toprakların renk ve kokusundan, evrensel tatlar kattığı için ona Nobel ödülü verildi.

Kitaplarında anlattığı gibi çocukluk yıllarında ailesinden sevgi ve saygı görerek yetişmiş bir insan olmanın verdiği dürüstlük dürtüsüyle; kendini, ailesini, cemiyet hayatını, siyasi sistemi, devleti, siyasi cinayetleri, radikalizmi eserlerinde kıyasıya eleştirmiştir.

Ancak, yazılanları neden anlayamayacak durumda olduklarını sorgulamayan bir toplumun fanatik grupları, kendi gibi düşünmeyenlere yaşam hakkı tanımak istemediler ve Orhan Pamuk, tıpkı Salman Ruşti gibi yaşamının belli bir dilimini can güvenliği ned eniyle yurtdışında, çok sevdiği İstanbul’dan uzakta geçirmek zorunda kaldı.

İstanbul ve Manzaradan Parçalar’da otobiyografik bir deneme üslubu yakalayan, kendini tüm çıplaklığıyla ortaya koyan Pamuk, her ne kadar yazar tevazusu ile kendisinin de neden bu kadar çok okunduğunu bilmediğini söylese de, 30 yılı bulan yazı serüveninde onu farklı kılan özelliklerin, “gerçeklik ve dürüstlük” olduğu açıktır
 


Manzara'dan Parçalar - Orhan Pamuk


http://mavifuad.blogspot.com

Baştan söyleyeyim, Orhan Pamuk'un romancılığına hasta olmuş bir kişiliktir karşınızdaki. Her romanını bir solukta okuyup, onunla aynı dili konuşup, aynı atmosferi soluduğu için kendini mutlu, onunla aynı topraklarda doğduğu için şanslı hisseden ve hatta bu nedenle -çoğu zaman olmayan- milliyetçilik duyguları kabaran biriyim. Bu nedenle bu kitapla ilgili çok da -hatta hiç- nesnel bir yorum yazamayacağımı söylemek isterim.

Orhan Pamuk bu yeni kitapta, çocukluğundan başlayarak hayatını, babasının ölümünü, siyasi dertlerini, futbol oynarken ve daha da önemlisi romanlarını yazarken neler hissetiğini, sivri sineklerle mücadelesini, sevdiği yazarları, eski ressamları, kadınlarla ilişkilerini, erkeklik hislerini, berber maceralarını, deprem korkusunu, daha önce yayımlanmış birkaç röportajını, New York anılarını, annesinin sigara böreği tarifini, abisiyle ilişkisini ve bunun dışında bazıları sıradan ama Pamuk anlatınca ilginç bir hale bürünen tecrübelerini içtenlikle okuruyla paylaşıyor. Düşününce bile heyecanlandığım bence Türk romancılığının belki de en şahane örneği Kara Kitap'tan yayımlanmayan bir küçük kesit, küçük bir çocuk gibi heyecanla oluşturduğu Masumiyet Müzesi projesinin gelişimi de var bu kitapta. Daha neler neler...

Kısacası Pamuk'un hayat, sanat ve edebiyat hakkındaki denemelerinden oluşan ve tutkunu olduğu 1970'lerin İstanbul'u, Nişantaşı, Çukurcuma'yı anlatan bu kitabı, bu yönüyle ele aldığımızda ise pek çoklarına göre, bir tekrardan ibaret olabilir. Özellikle de Öteki Hayatlar başta olmak üzere yazarın tüm kitaplarını okumuş biri için. Pamuk bu kitapta yeni birşey söylemiyor ve İstanbul takıntısını da göz önünde tuttuğumuzda hatta Pamuk artık yalnız bu konuları yazıyor da diyebilirsiniz. Bunun ben de farkındayım ama hiç önemli değil, çünkü Pamuk her daim yeni bir ifade, harika bir duygu ile sizi sarsabilir. Temcit pilavı gibi aynı konuyu döndürüp dolaştırıp anlatsa bile ben hiç usanmadan "Biraz daha anlat, biraz daha anlat" derim. Pamuk'un şahane anlatımını, hissettiği ve aktardığı duyguyu okuyucusuna aktarma gücünü onu okumayan bilemez, anlayamaz.

Sıkı bir Pamuk hayranı olarak bu kitapta en çok neye vuruldum derseniz ise cevabım kitabın bana Orhan Pamuk'un oturma odasında sohbet ediyormuş izlenimi vermesi ve yazarı en insan haliyle aktarmasıdır. Ve ciddi, ağırbaşlı, çekingen asosyal bir çocuğa benzeyen dış görünümünün ardında hayalperest, şaşkın, yaramaz ve heyecanlı başka bir çocuğun saklandığını göstermesi. Roman yazma tutkusunu ve hatta takıntılı aşkını okuyucuya geçirmesi, hiçbir cemaate ait olmama haklı mücadelesini paylaşması, suçluluk duygusunu, garipliklerini ve yalnızlığını paylaşması. Yani Orhan Pamuk'a ve romancılığına dair ayrıntılar, beni daha da meraklandıran yüzlerce ayrıntı... Kaynağından dedikodular, yazarla paylaşılan ortak takıntıları mutlulukla keşfetmek. Hayatını yazmaya adamış, bu nedenle her gün yalnızlaşmış bir adamın hayatının satır aralarında kimsenin anlayamayacağı sırlar bulmaya çalışmak. Benim kitabı elimden bırakmamamı sağlayan sebepler bunlar.

En kişisel sebep ise beni yazma konusunda teşvik etmesi, cesaretlendirmesi, sanki satır aralarında bana "yaz, yaz, yaz" diye mesajlar yollaması. Benim de içimden ona "evet, yazacağım" cevabı vermem.

Bu arada, daha az önce okudum. Orhan Pamuk kitabıyla ilgili Banu Güven'e verdiği röportajında, "Önemli olan aslında kimliğimiz değil, insanlığımızdır. Evet, insanlığımızla kimliğimiz birbirine yakındır; ama, insanlığımızın kimliğimizi aşan bir yanı vardır. Tarihe olan borcumuz, insan olmaya olan borcumuzdan daha azdır" demiş. İşte bu ifadeler bile neden Orhan Pamuk'un benim yazarım olduğunun ve yazdığı her satırın okunması gerektiğinin en net kanıtı.

Sözün kısası, bu kitabı Orhan Pamuk'la ilgili önyargılarından kurtulmak isteyen, bir yazarın hayatını merak eden, hayata, edebiyata, insani korkulara dair ilginç denemeler okumak isteyen, Pamuk'un insani yönünü tanımak isteyenlere şiddetle tavsiye ediyorum!

Son olarak, karamsarlığıma, çoğu zaman ruhumu kemiren suçluluk duygusuna ve dünyadaki her kötülükten sorumlu olduğum hissine aşağıdaki açıklamayı getirdiği için yazara teşekkür ediyorum.

"Bazıları doğarken suçluluk duygularıyla doğuyor, bazılarının payına ise bu duygudan hiçbir şey düşmüyor. Doğuştan hiçbir suçluluk duygusu edinemeyenlerin tek korkusu var: Cemaatten ayrı düşmek. Bunun için herkes gibi düşünüp herkes gibi yaşamak yeter. Suçluluk duygularıyla doğanlar ise işlemedikleri suçlarla da dertlenir, yalnız yaşar, yeraltından ve romanlardan hoşlanırlar. Sonunda onların asıl suçu, duydukları bu suçluluk duygusu olur. Allahım, ben bunu niye yaptım demeye başladığımız zaman, daha yalnız ve daha zengin bir ruhsal hayat bizi bekler. Tasavvufla ya da Dostoyevski ile biraz ilgilenenler, derin ve zengin kişiliğin "suçluyum" demekle kurulacağını bilirler."

İletişim Yayınları, Çağdaş Türkçe Edebiyat, 25 YTL
Gönderen Mavifuad zaman: 10:25
 


Orhan Pamuk : Hep yalnız bir yazardım hiç edebi bir cemaatim olmadı


http://www.yasamoyunu.net

Pamuk: Hep yalnız bir yazardım...

Yeni kitabını ilk kez NTV'ye anlatan Orhan Pamuk, "Hep yalnız bir yazardım hiç edebi bir cemaatim olmadı. Şimdi bu yaşta edebi bir cemaate ait olmak isteyebilirim, tabii fikirlerimi değiştirmeden."

Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Orhan Pamuk, yeni kitabı “Manzaradan Parçalar”, hayat, sokaklar, edebiyat, siyaset hakkında Banu Güven’e konuştu. Pamuk'un özel röportajından satır başları:

'' Bir dışımızdaki dünya vardır, 'manzara'yla bunu anlatmak istedim. Bir de, yazarın kendi kişiliği vardır. Bu kitap; İstanbul hakkında, Türkiye hakkında; yemek yeme alışkanlıklarımızdan siyasete kadar... Bütün kültüre açılan bir kitap. Yazarlar önemli buldukları etkilendikleri deneyimler üzerinden kitaplarını kurarlar. Ama bazılarına yer verirler, bazılarına vermezler. Mesela, babamın ölümü üzerine yazdığım yazı da bu kitapta var...

'Her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar' (Kitaptan)* Kitaplarımın eğlenceli olmasını ve okuru gülümsetmesini isterim. Tek amaç bu değildir ama denge önemli... Benim yazarlığımda kahramanları suçlamaktan çok, bütün kahramanlara hak verme, onları anlama isteği öndedir. Ama onların fikirleri çatışır. Bu çatışmayı gerçek kılmanın, ahlaki yargı vermemenin bir yolu da her şeye gülümsemektir. bütün kitaplarımın okuru gülümsetmesini istedim.

RESSAM ORHAN PAMUK

* Bu kitapta ressam Orhan da bir şekilde ortaya çıkıyor. Ressam olmaktan nasıl vazgeçtim sorusunu sorunca kendimi psikolog karşısında gibi hissediyorum. 2 yıl evvel Amerika'dayken resim malzemeleri satan bir dükkana girdim ve resim malzemeleri satın aldım. Böyle bir planım yoktu. Kendiliğinden oldu ve tekrar resim yapmaya başladım. Resim ile yazı arasındaki derin ilişki ile ilgili şunu diyebilirim: Resim yaparken daha mutlu oluyorum ama yazı yazmak beni daha çok tatmin ediyor.
* Bir roman binlerce yaprağı olan bir ağaca benzer. Yazar binlerce kere düşünür. Ben onları yazmaya başlamadan evvel düşünürüm. Notlar almaya başlarım. Ben o defterdeki notlardan en beğendiklerimi biraz değiştirerek bu kitapta yayınlıyorum.

ROMANCILIĞIMA GERİ DÖNMEK İSTİYORUM

* Masumiyet Müzesi çok büyük bir proje haline geldi. Artık bitirmeye yakınız. Ama çok zamanımı aldı. Müze büyük bir proje haline geldi ama ben romancılığıma dönmek istiyorum. Hayatımda ilk kez 4 aydır roman yazmıyorum.
* Hayatta insanın bir cemaatinin olmasının iyi bir şey olduğuna bugün, sizinle şu anda konuşurken inanıyorum. Ama cemaate ait olmak cemaat gibi düşünmesi anlamına gelmemeli. Bana yapılan eleştirilerin her zaman fazla olduğunu düşünmüşümdür. Sebepleriyle ilgili konuşmayayım. Ama edebi cemaat zayıf, küçük bir cemaattir, o yüzden siyasal sorunlarımın bu ölçüde vahim olmasının nedeni edebi cemaatler değil. Hiç edebi bir cemaate ait olmadım, bu çok önemli bir konu da değil. Yani hep yalnız bir yazardım ama yaşım ilerledikçe daha büyük bir edebi cemaate ait olmak isterim, tabii fikirlerimi değiştirmeden...

* Roman sanatının kalbinde yazarın milli okuruna seslenmesi vardır. roman öyle çıkmıştır. Yazarken ilk dürtüm Türk okurunu düşünmek ama elbette dünya okuru için de yazıyorum. Ben en çok Türkiye'de kalıcı olacağımı biliyorum, onun için önce Türkiye'deki okur için yazıyorum. Burada bir suç ve günah vardır. Çünkü siz kendi ülkenizi dünya okuru için anlatırken, dünya okurunun ilgisini çekecek şekilde değiştirebilirsiniz. Benim için ahlaki dürtü bunu yapmamaktır. Ama öte yandan yerel olmanın da şöyle bir sakıncası vardır: Her konuda herkes gibi düşünmeye başlarsınız. Örneğin, tabuların dışına çıkamazsınız...

ABD IRAK EDEBİYATINI TANISAYDI 150 BİN KİŞİYİ ÖLDÜRMEZDİ

* Dünyada edebi bakımdan bir temsiliyet dengesizliği var. Dünyanın geri kalanı Batı'dan özellikle, İngilizce yazan yazarlardan şikayetçi. Bir milyarlık Çin'in temsilcisi yok. Onlarda da öfke var. İnsanlığını, hikayelerini işitmediğimiz milleti suçlayabiliriz. Amerikalılar Irak edebiyatını tanısaydı, ABD Irak'ta 150 bin kişiyi öldüremezdi. Önemli olan kimliğiniz değil insanlığınızdır. evet ikisi birbiriyle yakından ilişkilidir ama insanlığın kimliği aşan bir tarafı vardır. Tarihe olan borcumuz insan olmaya olan borcumuzdan daha azdır.

* Türkiye Batı'yı taklit eden zenginlerin ülkesi değil artık. Bugün, Türkiye'de hakim olanların Batı taklitçiliği yaptığını söyleyemem. Türkiye'de köylüler zenginleşti. Türkiye'de toplumsal kaynaşma çok büyük. Köylüler zenginleşti. Kimliklerini şehirlere vurdular, toplumsal güç haline geldiler, yukarıdakileri sarstılar. Bugün daha karmaşık güçler var. Türkiye'nin kültürü şekilleniyor. Türkiye tek bir merkezin kontrolünden çıktı. Kimsenin tek başına kontrol edemeyeceği bir şey bu. Askerlerin, bürokrasinin kontrol edemeyeceği bir yapı...''

YENİ ROMANIM BİR BOZACIYLA İLGİLİ

* Bir bozacı hakkında kitap yazıyorum. Şehrin altkültürüyle ilgili bir panorama. Şehrin yaşaması zor yerlerinde yaşayan satıcıların hayatıyla ilgili. Nişantaşı değil bu seferki romanımın konusu. Şehrin en yoksul yerlerinde yaşamış olanlar... İlk elden tanımış olduğum insanlar da değil, romanımın zayıf yönü bu olabilir. Bir anlamda röportajlar yaparak, insanlarla tanışarak bu konuda bilgi sahibi oluyorum, bir yandan da ait olmak, cemaate ait olmak, yalnız kalmak gibi şeyleri de irdeleyen bir roman.
* Kız arkadaşım, Kiran Desai de romancı. İki romancının birlikte olması benim için de, ikimiz için de rahatlatıcı bir şey. Gördüğünüz gibi yaşadığım kişisel şey hakkında konuşurken tutuk oluyorum. Onun için çok fazla bir şey söyleyemeyeceğim.
* Eskiden, gençliğimdeki küçük hatıra defteri tutma alışkanlığıma geri döndüm. Durmadan not alıyorum. Yazı benim için yalnızca bir teselli değil, hayata hazırlayan, daha güçlü bağlayan, hayata daha güçlü bakmamı sağlayan bir güç de.
* 'Kar' romanında biraz alaycılıkla yazdığım bazı şeyler, bugün Ergenekon dediğimiz süreçlerle aşağı yukarı ortada. Biraz benzerlik de gösteriyor. İster inanırsınız, ister inanmazsınız. Ama askerin siyasete karışması, bunun için yapılan kışkırtmalar gibi gelişmeler Ergenekon'la birlikte ortaya çıkmış değil, bu 50 yıldır böyleydi.

REFERANDUMDA OYUM EVET

* Pamuk, darbenin 30. yıldönümünde kurulan sandıkta 'evet' diyeceğini de söyledi.
Anayasa değişikliğini onaylamanın "AKP’yi desteklemek ya da hükümete güvenoyu vermek anlamına gelmeyeceğini" belirten yazar Pamuk, referandumda 'evet' oyu kullanıp, seçimlerde AKP’ye oy atmayacak çok sayıda kişi olabileceğine de dikkat çekti.

"12 EYLÜL'ÜN KENDİSİNDEN MEMNUN DEĞİLİM"

1980 askeri darbesiyle birçok insanın büyük sıkıntılar yaşadığını hatırlatan, 12 Eylül ile hesaplaşmak gerektiğini ifade eden, yeni Anayasa’yı bu hesaplaşmanın yolunu açan bir kapı olarak gördüğünü vurgulayan Pamuk şunları söyledi:
"Benim Anayasa değişikliğindeki oyum evet... 12 Eylül anayasasından zaten memnun değilim. Anayasadan çok fazla anlamam çünkü siyasi ve hukuki bir belgedir. Ben, 12 Eylül'ün kendisinden memnun değilim.

Bazı seçmenler de işin siyasileşmesi yüzünden 12 Eylül’e önem vermiyorlar. Bu, mevcut hükümete hayır kampanyası haline sokulduğu için hayır diyecekler. Bu anayasa değişikliklerine hayır diyenlerin bir kısmının, değişikliklerin iyi olduğunu düşündüklerine inanıyorum..."

Anayasa’nın kabul edilmesi durumunda darbe dönemi yöneticilerine yargı yolunun açabileceğine de işaret eden Pamuk, yargı süreci başlamasa bile referandum sayesinde 12 Eylül’ün vicdanlarda mahkum edileceğini sözlerine ekledi.

KURBAN OLARAK GÖSTERİLMEK İSTEMEM

Baskı var ama benim yaşadıklarım bir önceki kuşağın yaşadıkları yanında devede kulak kalır. Bunu da belirteyim. Kurban olarak gösterilmek istemem, ben yaşadıklarımı dönüştürmek istiyorum. Günlük hayatımda yaşadığım öfkelerim var ama bunu dile getirmekten ziyade yaşadığım hayatın güzel olduğunu söylemek isterim.''
 


Radikal muhabiri 'Masumiyet Müzesi'ni gezdi



http://www.gazeteciler.com

02 Eylül 2010 16:27 Perşembe

Cem Erciyes/Radikal

Orhan Pamuk’u, ‘Masumiyet Müzesi’ romanını ve her tür iyi edebi fikri sevenlerin merakla bekledikleri müze yakında açılıyor. Orhan Pamuk okurları tam iki yıl önce, ‘Masumiyet Müzesi’nde geçen, tutkulu aşık Kemal’in, sevgilisi Füsun için açtığı müzenin gerçek hayatta da Orhan Pamuk tarafından açılacağını öğrenmişti. Pamuk o zaman müze fikrini şöyle anlatıyordu: “Bir yandan da Kemal’in Füsun için kurduğu müzeyi, ben Çukurcuma’da kuruyorum. Bu karara vardıktan sonra, bundan dokuz yıl evvel Çukurcuma’da bir bina satın aldım. Sonra o binayı bir müze mekanı haline getirdim. Sonra da kendimi Kemal gibi hissederek eşyalar toplamaya başladım ve romanımı da zaman zaman bu eşyalar üzerinden anlattım.”

Yeni kitabı Manzaradan Parçalar üzerine konuşmak için buluştuğumuz Orhan Pamuk’la müze binasını da gezdik. Eski Brukner Apartmanı, Pamuk’un dünyanın çeşitli yerlerinde gezdiği küçük ‘merak müzelerinin’ en ilginçlerinden biri olmaya aday. Yenilenen bina şimdi koleksiyonunu bekliyor. Orhan Pamuk’un yıllarca topladığı objelerle oluşturduğu koleksiyon da teşhire hazır. Kemal’le Füsun’un aşkına tanıklık eden objeler aynı zamanda Türkiye’nin otuz yıllık gündelik hayatına dair de ilginç bir bütün oluşturacak. Hem de Çukurcuma’nın eskicileri, antikacıları ıvır zıvır satıcılarının tam ortasında... Fotoğraflar, gazete kesikleri, gündelik eşyalarla donatılan müzede sesli ve görüntülü sürprizlere de hazır olun...

Orhan Pamuk, son bir yıldır en çok Masumiyet Müzesi için çalıştığını, hatta hayatında ilk kez ‘son dört aydır hiç roman yazamadığını’ söylüyor. Müze tamamen Orhan Pamuk’un kendi imkanlarıyla bugüne kadar geldi. Pamuk, 2011’in ilkbaharında, yani Mayıs, Haziran gibi müzeyi açmayı planlıyor.

Masumiyet Müzesi, belli ki İstanbul’un dünya çapında çekim merkezlerinden biri olacak. Hala Orhan Pamuk’u bu müzenin idari ve mali külfetinden kurtarmaya aday birilerinin çıkmaması ise şaşırtıcı.

SÖYLEŞİ YARIN RADİKAL KİTAP’TA

Orhan Pamuk’un yeni kitabı Manzaradan Parçalar yarınki Radikal Kitap’ta tanıtılıyor. Radikal Kitap’ta Pamuk’la Türk ve dünya edebiyatı, dünyanın hali üzerine yapılan söyleşi ve kitabında, kendi kitaplarıyla sevdiği yazarlar hakkında yazdığı satırlardan küçük alıntılar var.


 

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional