![]() |
| Anasayfaya |
| Küresel Terör, Endüstri Devrimi'nden İletişim-Bilişim Devrimi'ne geçişin sarsıntılarıyla, kabuk değiştiren dünyanın yeni doğum sancılarıyla yayılıyor. | ||
“Soğuk savaşın kalıntıları radikal İslam terörünü besliyor”İstanbul’da ardarda gerçekleşen saldırılar, terörün acımasızlığını bir kez daha gözler önüne serdi ve her an her yerde yanımızda dolaşabildiğini gösterdi. 1 Aralık 2003— 11 Eylül’le birlikte tüm dünyanın yüzyüze kaldığı bu olgunun nedenlerini, nasıl küreselleştiğini ve Türkiye’yi ne şekilde etkilediğini yazar Prof. Emre Kongar ile konuştuk.Defne Sarısoy: 11 Eylül öncesinde ABD ve Batı’nın bakış açısıyla, terör bir anlamda yalnızca Üçüncü Dünya ülkelerini tehdit eden bir olguydu. Ancak 11 Eylül’le birlikte terörün dünyanın her yerine yönelen bir tehdit olduğu gerçeğiyle yüzyüze kalındı. Öncelikle 11 Eylül’ü hazırlayan sebeplerden başlayalım. 11 Eylül neyin yansımasıydı? Emre Kongar: Şimdi 11 Eylül’ün arkasında üç ayrı oluşum var. Bunların üçünü de ayrı ayrı görmeden, 11 Eylül’ü anlamak olanaksız.Birinci olarak; 11 Eylül teröristlerini üreten oluşum, soğuk savaştır. Usame Bin Ladin veya El Kaide soğuk savaş döneminde ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı ürettiği bir kişi ve bir örgüttür. Nitekim, soğuk savaş dinamiklerinde Usame Bin Ladin İslam mücahidi, El Kaide bir İslam savaş örgütüydü ve bunlar Afganistan’da CIA’in desteğiyle, o kadar başarılı oldular ki, Afganistan’ı işgal eden Sovyetler Birliği’ni yendiler ve Afganistan’ı “komünizmden” kurtardılar. Dolayısıyla birinci oluşum, soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı savaşmak üzere üretilmiş olan İslam mücahitlerinin 90’larda başıboş kalmasıdır. Bir anlamda, 11 Eylül terörünü yapanları, Amerika’yı vuranları, Amerika kendisi üretmiştir. Sovyetler Birliği çökünce, küreselleşme başlayınca, bu İslami savaş örgütleri terör örgütlerine dönüştüler. İkinci oluşum, Ortadoğu anlaşmazlığıdır; 1948’de İsrail’in Filistinliler’in toprakları üzerinde kurulması ve önemli ölçüde Filistinli’nin yurdundan edilmesi ve o sorunun hala çözülmemiş olması. Ortadoğu’daki Arap - İsrail anlaşmazlığı sürdüğü sürece, terörün ideolojik nedenlerini ortadan kaldırmak pek olanaklı görünmüyor. Tekrar başa dönmek gerekirse; birinci mesele Soğuk Savaş döneminde teknolojik destek, bilgi, silah teknolojisi gibi tüm harcanan paraların Sovyetler Birliği’ne karşı bunların üretilmiş olması; ikinci mesele, Arap-İsrail anlaşmazlığı. Üçüncü mesele de, sanal bir “medeniyetler çatışması” adı altında her iki tarafın radikallerinin ve bağnaz düşünürlerinin din tabanlı ideolojilere veya akımlara entellektüel sempati ve destekleri. Defne Sarısoy: ABD’nin ve Batı’nın hedeflediği sosyo-ekonomik ve politik globalleşme gerçekleşemedi. Ancak, onun yerine terörizmin globalleştiğini söyleyebilir miyiz? Emre Kongar: Tabii kesinlikle. Aslında Batı’nın veya Amerika’nın istediği anlamda da globalleşme gerçekleşti sayılır. Tek pazar içerisinde bütünleşme, özel teşebbüsün, sermayenin serbest dolaşımı, ABD’nin liderliği falan gibi bakıldığı zaman “küreselleşme”nin, Batı’nın veya Amerika’nın istediği anlamda gelişmekte olduğu söylenebilir. Fakat ülkemizde maalesef bazı arkadaşlarımız tekdüze düşünüyorlar. Uluslararası ilişkiler öyle tek çizgide olmaz, diyalektik olur, tez anti-tezi doğurur. Bir eylemin karşıt eylemi de gelir. Küreselleşme geliştikçe, kendi karşıtını da geliştiriyor. Bunun en tipik örneği Davos-New York toplantılarına karşı Brezilya’da yapılan Porto Allegre toplantıları. Davos ve New York’ta ekonomik küreselleşme konuşulurken, Porto Allegre’de sosyal küreselleşme, küreselleşmenin getirdiği sosyal sıkıntılar, eşitsizlikler, fakirlikler görüşülüyordu. Çok kişi buna küreselleşmenin başarısızlığı diyebilir, değil, ekonomik küreselleşmenin başarısızlığı sosyal küreselleşmeyi getiriyor. Porto Allegre’de Davos’takinden çok daha fazla örgüt, insan ve lider vardı. Terör için de öyle, terör küreselleşmenin kaçınılmaz bir parçası olarak ortaya çıkıyor. Çünkü küreselleşmenin lideri durumundaki Amerika dahi bu terörü bir noktada kullanıyor. Hem kendi global politikasının devamı için teröristleri kullanıyor, hem de yeni küresel dönemde dünya egemenliğini pekiştirmek için kendisi de bir anlamda terör yapıyor. Irak’ın tepesine bomba yağdırmanın terörden ne farkı var? Küreselleşme, terörü küreselleştiriyor. Bir; devletler dışında görülen, ancak yine devletlerin desteğini alan İslam radikalizmi, İslam terörü küreselleşiyor. İki; bunu kullanan Amerika kendi gücünü , üstelik de bir devlet terörü olarak küreselleştiriyor. Dolayısıyla, küreselleşme olgusuyla birlikte dünyada hem bireysel terörün, hem de devlet terörünün küreselleştiğini çok net olarak görüyoruz, bu birbirinden ayırt edilemez ve kaçınılmaz bir süreç. Emre Kongar: Dünya sanıldığı gibi başıboş değil, belli düzenlemelerle ilerliyor. Küreselleşme dediğimiz Amerika’nın siyasi liderliği, uluslararası sermayenin egemenliği ve hem mikro dincilik gibi yerel kültürlerin ulus devletleri kesmesi, hem de bir pazar kültürü içerisinde markaların ve şirketlerin dünya kültürlerini değiştirmesi. Bunlar küreselleşmenin siyasal, ekonomik ve kültürel ayakları. Küreselleşme başıboş ve nereye gideceği belli olmayan bir olgu değil; ABD küreselleşmeyi siyasi olarak yönlendiriyor. Ekonomik olarak da çokuluslu şirketler ve uluslararası sermaye piyasaları, küreselleşmeyi ekonomik olarak yönlendiriyorlar. Küreselleşmenin üçüncü ayağı ise kültür ve ideoloji, bunun içinde yerel kültürler ve pazar ekonomisi var. İkinci alan ise Ortadoğu. Şimdi üçüncü olarak da Çin’i kontrol etmek için Kuzey Kore’ye gidecek. Bahane olarak da Kuzey Kore’nin nükleer silah programını kullanacak. Şimdilik bu konuda pek ses çıkmıyor, ama önümüzdeki 3-5 yıl, veya 5-10 yıl içinde mutlaka olacaktır. SOĞUK SAVAŞIN KALINTILARI Birçok önemli sorun var. Endüstri devriminden iletişim bilişim devrimine geçerken yaşanmış olan soğuk savaş henüz yeni bittiği için, soğuk savaşın kalıntıları bu yeni döneme geçişte problemler çıkarıyor. İşte El Kaide, işte Usame Bin Ladin, işte Türkiye’deki türban sorunu. Bunlar hep soğuk savaşta, Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirilen anti-komünist politikaların sonuçları. Türkiye’de de türban sorunu tamamen soğuk savaş sırasındaki anti-komünizmin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır; Osmanlı’dan devralınan bir sorun değildir. Ama Sovyetler çöktü, bizimkiler hala anti-komünist İslamcı görüşte açılan imam hatip okullarında devam ediyorlar, türban sorununu getiriyorlar. El Kaide, Usame Bin Ladin de çağın gerisinde kalmış bir sorundur, ama bütün insanlığı tehdit ediyor. Soğuk Savaş’ın kalıntıları bu radikal İslam terörünü besliyor. Defne Sarısoy: 11 Eylül’den sonra birçok tez ortaya atıldı ama en çok ses getireni galiba Huntington’ın tezi oldu. Biraz daha açmak gerekirse bu tezi ve Huntington’ın savunduğu düşünceyi , şu anda bir “medeniyetler çatışması”ndan söz etmek mümkün mü? Emre Kongar: Huntington medeniyetlerin birbirlerinden çok farklı, çok ayrı, adeta su geçirmez kompartmanlarla ayrı ve birbirleriyle benzeşemez olduklarını iddia ediyor. Hatası şu: “Kuzey Amerika , Batı Avrupa ve Avusturalya Batı medeniyetidir, başka hiçbir medeniyet bunlara benzeyemez” demesi. Katolikleri, örneğin Güney Amerika’yı, Ortadoksları, Yunanlılar’ı ve Ruslar’ı bir kalemde harcaması ve Batı’ya dahil etmemesi ise cabası. Bu arada Osmanlılar’ı falan hemen ayırıyor ve kendisi de zaten olmayacağını bile bile “Ey Müslümanlar, siz kendi değerlerinizde kalın” diyor. Örneğin “Kadın kapalı olsun, iki kadın bir erkeğe eşit olsun” gibi. “İnsan hakları gibi değerler emperyalist empozelerdir”diyor. Bu kanımca gayet mantıksız bir tez. Eğer dinler arası bir fark varsa, o dinlerden kaynaklanmıyor. Osmanlı İmparatorluğu geri kalmış olduğu için, endüstrileşme devrimini kaçırmış olduğu için İslam dünyası geri kaldı. İslam kendi özünde gerici bir din değildir. İslam dünyasında Osmanlı İmparatorluğu eğer endüstrileşmeyi kaçırmamış olsaydı ve yeterince endüstrileşmiş olsaydı, Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasında hemen hemen hiçbir fark kalmazdı ki zaten başta da yoktur. Sonuçta, her ikisinde de baş örtüsü gereklidir, her ikisinde de kadın günahkardır, her iki dinde de faiz haramdır gibi. Batı endüstrileşmeyi yaşamış ve Hıristiyanlık da toplumla birlikte gelişmesini sürdürmüştür. İslamda bu olmamış, onun için hala feodal dönem değerleri devam ediyor. Fark buradan kaynaklanıyor. Yoksa uygarlıklar arasında böyle din farklarından kaynaklanan, adeta genetik farklardan kaynaklanır gibi algılanan bir düşmanlık yok, bir ayrım da yok. İki grubun radikalleri, Huntington tezini istismar ediyorlar. Bir; radikal İslamcılar Batı’yı suçluyorlar. İki; Amerika değişen dünya üzerindeki egemenliğini şiddet yoluyla sürdürmenin peşinde “medeniyetler çatışması”nı istismar ediyor.Bu sosyal psikolojide tipik bir durumdur. Her iki tarafın aşırıları ve şiddet yanlıları birbirlerini besleyerek yaşamlarını sürdürüyorlar. El Kaide Bush’u destekliyor ve besliyor, Bush El Kaide’yi besliyor. Defne Sarısoy: Türkiye bugüne kadar terörle tek başına mücadele etmek zorunda kaldı ama 11 Eylül’den sonra teröre karşı bir işbirliği oluştu. Türkiye’nin ne gibi faydaları olacak, Türkiye bundan nasıl etkilenecek? Türkiye’nin yalnızlığı bitti mi? Emre Kongar: “Her felaketten bir nimet doğar” diye bir atasözü vardır. Türkiye de bu felaketten bazı yararlar sağlayabilir. Tarihsel perspektifle baktığınızda, iki sinagogun bombalanması, aslında Türkiye’nin muhatap olduğu beşinci terör dalgası. İlk terör dalgası; Ermeni teröristlerin başlattığı, 60’larda başlayan, 70’lerde tırmanan terör dalgası. İkinci terör dalgası; 70’li yıllarda Türkiye’yi pençesine alan sol-sağ çatışmasıydı. Tamamen bir soğuk savaş ürünüydü. Bir yanda kendilerine “devrimci” diyen solcu teröristler, bir yandan da kendilerine “ülkücü” diyen sağcı teröristler, Türkiye’deki rejim kavgasını ortaya koydular. Teröristler kendilerine böyle yüce isimler koymayı severler, devrimcilik veya ülkücülük gibi. Aslında hepsi katil. Üçüncü terör dalgası da; 80’lerdeki ayrılıkçı etnik, PKK terörü dediğimiz terör. Bu sorun da çözüldü. Dördüncü olarak, 90’lı yılların içinde başlayan İslamcı terör var. Bu daha çok bireysel terördü, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, tek tek laik ve demokratik düzene inanan insanları yok edip, Türkiye’yi İslam alemine çekmek üzere beslenen bir terördü ki bu komşularımız tarafından desteklendi. Gelişme aşamaları açısından, maalesef tarım devrimi aşamasında kalmış olan İslam aleminin bu terörün kaynaklarından biri olduğu görüldüğü takdirde, sorunun sosyo-ekonomik gelişmeyle çözülebileceği, tarım aşamasından endüstri aşamasına, diktatörlük aşamasından demokrasi aşamasına, şeriatcılık aşamasından demokrasi aşamasına, laiklik aşamasına geçileceği ve Türkiye’nin bunları başarmış bir ülke olduğu dünya tarafından itibarla kabul edilebilir. Bu belki El Kaide saldırılarının bir ikinci yararı olarak ortaya çıkıyor. Bu ikisi birleşince, bu örgütler Arap-İsrail savaşını bahane ederek, İslami radikal terör örgütü haline dönüştüler. Bunun esas kaynağı da; İslam dünyasının yeterince gelişmemiş, demokratikleşmemiş, endüstrileşmemiş olmasındır. Defne Sarısoy: Terörle baş etmenin yolları neler? Küresel terörün önüne nasıl geçilecek?
| KÜRESEL TERÖR NEREYE GİDİYORSevgili okurlarım, bu sütunda birkaç kez yazdım: Dünya, Tarım ve Endüstri Devrimlerinden sonra tarihin üçüncü büyük devrimini yaşıyor. Kimilerinin "Uzay Çağı", kimilerinin "Bilgi Toplumu Dönemi" kimilerinin "Genetik ve Bio-Teknoloji Çağı" dediği bu döneme ben "İletişim-Bilişim Devrimi" çağı diyorum. Bu yeni çağ, aynen Tarım ve Endüstri Devrimlerinin yaptığı gibi bütün dünyayı etkileyecek ve yeniden biçimlendirecek. İnançlar, devlet biçimleri, toplumsal sınıflar değişecek. Yepyeni yaşam biçimleri, yepyeni ilişkiler ortaya çıkacak. İşte gittikçe yaygınlaştığı izlenimi veren küresel terör bu dönemin henüz başlangıç aşaması bile değil, bu aşamanın "Girişi". Bakın şu içinde yaşadığımız aşamayı şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım: Biliyorsunuz, insanlığın tüm yüzünü değiştiren Endüstri Devrimi'nin, 1789 Fransız İhtilali ile başladığı kabul edilir. Yani Fransız İhtilali, olgunlaşması yüzyıllar süren Endüstri Devrimi'nin başlangıç aşaması, bir anlamda siyasal habercisi olarak kabul edilir. Fransız İhtilali ise kendi içinde farklı dönemlere ayrılır: Cumhuriyet Dönemi, Terör dönemi, Direktuvar Dönemi, İmparatorluk dönemi gibi. Sonunda İmparatorluk dönemi de Napolyon'un yenilgileriyle sona erer ve Fransa'da yeniden krallık kurulur. Bütün bu birbirini izleyen ve her biri çok farklı nitelikler taşıyan dönemlerin tümü 1789 ile 1815 arasına, 26 yıla sığmıştır. Üstelik Bastille'in zaptından 26 yıl sonra görünüşte, fırtına durulmuş, Fransa'da krallık yeniden kurulmuştur. Yani Fransız İhtilali durdurulmuştur. Ama durum sadece "görünüştedir". Endüstri Devrimi artık bütün hızıyla hükmünü sürmekte, tüm dünya büyük bir değişim içine girmektedir. Nitekim sonunda, din-tarım devletleri yıkılacak, yerlerine laik ve demokratik ulus devletler kurulacaktır. Bu yeni oluşum içinde toprak ağaları ve din adamları güçlerini yitirecekler, yeni yükselen sermaye ve işçi sınıfları ve seçilmiş yöneticiler toplumların ve dünyanın kaderini belirleyeceklerdir. Bütün bu değişme ve gelişmeler Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına ve bunlardan sonra da Soğuk Savaş'a yol açacak, Endüstri Devrimi etkisini, Soğuk Savaş'ın bitiş tarihi olan 1991 yılına kadar sürdürecektir. Demek ki, 1490'larda Amerika'nın keşfiyle tohumları atılan Endüstri Devrimi, 1789 Fransız İhtilali ile patladıktan sonra 202 yıl hüküm sürmüş. Fransız İhtilali bunun sadece 26 yıllık başlangıç dönemi. Fransız ihtilali içinde ise terör dönemi birkaç yıl devam ediyor ve sonra Napolyon'un imparatorluğu ve en sonunda da krallığın yeniden kuruluşu gibi aşamalar yaşanıyor. İşte şimdi ben diyorum ki, Endüstri Devrimi açısından, Fransız İhtilali'nin terör dönemi ne anlam ifade ediyorsa, bugün içinde yaşadığımız terör dönemi de İletişim-Bilişim Devrimi açısından aynı şeyi ifade ediyor: Yani henüz İletişim-Bilişim Devriminin başlangıç aşamasına bile yeni giriyoruz. Giriş aşamasının özel bir döneminden geçiyoruz. Yani değişimin çok çok başındayız. Bundan sonraki olaylar, aynen Fransız İhtilali ve Endüstri Devrimi'ndeki gibi, birbirine zıt, genel değişme ve gelişme yönünün teşhisinde insanı yanıltacak süreçlerden geçecek. Küresel Terör, Endüstri Devrimi'nden İletişim-Bilişim Devrimi'ne geçişin sarsıntılarıyla, kabuk değiştiren dünyanın yeni doğum sancılarıyla yayılıyor. Bu durum sakın sizi yanıltmasın. Nasıl Tarım Devrimi'nin ideolojisi tek tanrılı dinler, Endüstri Devrimi'nin ideolojisi milliyetçilik olduysa, İletişim-Bilişim Devrimi'nin ideolojisi de Demokrasi ve İnsan Hakları olacaktır. Ama bu arada insanlık büyük bunalımlar yaşayacak, Endüstri Devrimi'nden İletişim-Bilişim Devrimi'ne geçerken önce Soğuk Savaş tortularının bedelini ve sonra da başka dönüşüm ve değişim maliyetlerini ödeyecektir. ![]()
KÜRESEL TERÖR ve TÜRKİYE Nevcihan Oktar Küreselleşme dünyayı küçültürken yeni dünya düzenine muhalif gruplar için yeni hedefler belirliyordu. İşin ilginç yanı, yeni dünya düzenine muhalif grupların soğuk savaş döneminde bu yeni düzenin güçleri tarafından yaratılmalarıydı. Hungtinton’un uygarlıklar çatışması yaklaşımı bu güçlerce hayata geçirildi.Radikal İslam’ı kışkırtan ve böylece bir anlamda 11 Eylül terörünün kuramsal temellerini atan Huntington’un tezleridir. Emre Kongar Kitabında Küreselleşme, Huntington, terör, demokrasi, laiklik, Avrupa Topluluğu , 11 Eylül ve bunların Türkiye’ye yansımalarını dinamik bir yaklaşımla ele almış. | |||