Jean Claude Carriere  Umberto Eco


Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın

Eco, Carriere

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Editörün Notu:
Tarih içinde taş levha, el yazması rulo, papirüs, parşömen ve de matbaanın icadıyla da kâğıda basılı olarak yolculuğunu sürdüren kitap, teknolojinin yeni ürünü elektronik kitap ile yeni bir dönemece mi girdi? E-kitap, basılı kitabı öldürecek mi? Jean Phillip de Tonnac, günümüzün iki büyük ustası, yazar Umberto Eco ile sinematograf Jean Claude Carriére ile bu konuyla birlikte,  pek çok açıdan kitapları tartışıyor.

 

 

KİTAPLARIN SONU MU GELDİ?
 

Eren Arcan
Dipnot Kitap Kulübü

“…kitapla neredeyse bir insan gibi ilişki kurabilirsiniz. Bir kütüphane, bir arkadaş topluluğu, yaşayan arkadaşlardan, bireylerden oluşan bir grup gibidir. Kendinizi biraz yalnız, biraz çökmüş hissettiğinizde, onlara başvurabilirsiniz. Oradadırlar.” J.C. Carriére

Tarih içinde taş levha, el yazması rulo, papirüs, parşömen ve de matbaanın icadıyla da kâğıda basılı olarak yolculuğunu sürdüren kitap, teknolojinin yeni ürünü elektronik kitap ile yeni bir dönemece mi girdi? E-kitap, basılı kitabı öldürecek mi? Jean Phillip de Tonnac, günümüzün iki büyük ustası, yazar Umberto Eco ile sinematograf Jean Claude Carriére ile bu konuyla birlikte,  pek çok açıdan kitapları tartışıyor. İmrenilecek bir hafızaya ve engin bir kültür birikimine sahip olan bu iki hoş sohbet usta, bilgi ve birikimlerini bizlerle paylaşıyor.ve okurlarına “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” diyor.

KİTAP TEKERLEK GİBİDİR

Bilginin işlendiği materyaller ve kullanılan sistemler değişiyor ama eski olan devreden çıkmadan önce yaşamını yeni ile  birlikte sürdürüyor. Alışkanlıklarla gelişmeler bir arada yaşanıyor. Televizyon ne radyoyu ne de sinemayı öldürdü. Film, de tabloyu mezara gömmedi. Sonuç olarak, Gutenberg’in matbaayı icadı, Romalılar tarafından kullanılan şimdiki kitaplara benzeyen el yazması kodekslerini, kodekslerin tomarlar halinde bir çubuğun etrafına sarılmış “volumnia”ları ortadan kaldırmadığı gibi e-kitap ta basılı metni ortadan kaldırmayacak. Ayrıca “zarf değil, önemli olan mazruftur,” diyor Eco ve Carriere.

Tarih içinde kitap şekilden şekle geçmiş ama kitabın sentaksı ve işlevi değişmemiştir. Hangi medya ile okura ulaşmış olursa olsun kitap kavramlaşmıştır ve “bilginin ve muhayyilenin tekerleği olarak hep var olacaktır… .Kitap tekerlek gibidir. Bir kere icat edildikten sonra daha iyisini yapamazsınız,” diyor Umberto Eco.

Matbaanın icadı insanlık tarihinde gerçek anlamda demokratik bir devrim olmuştur. Protestan reformunun matbaa olmadan gerçekleşebileceğini düşünmek zordur. Matbaacı olan Aldo Manuzio XVI. Yüzyılda bilgiyi taşımanın hâlâ en etkin yolu olan bildiğimiz cep kitabı yaptı. Elektronik kitap e-okuyucuların, bilgisayarların bile o kadar gigabyte’ı barındırmalarına rağmen yine de okunabilmeleri için prize takılmaları gerekiyor. Kitapta böyle bir sorun yok. Eco’nun dediği gibi evet, kitap tekerlek gibidir. Bir kere icat edildikten sonra daha ileri gidemezsiniz.

E-KİTAP GELENEKSEL KİTABI ÖLDÜRECEK Mİ?

E-kitabın artılarını alt alta sıralarsak: maliyeti düşük, kâğıt, baskı, mürekkep, nakliye gibi masrafları yok. Çoğaltılması kolay. Taşınması kolay. Yakın bir gelecekte tüm özel ve dilersek kamusal kütüphanelerimizi cebimizde taşıyabileceğiz. E-kitabı okurken hiperbağlantılar (hyperlinks) sayesinde anında internete bağlanıp araştırma yapabileceğiz.

E-kitapta hatalar kolay düzeltilebilir, Düzeltiler anında metne yansır. Güncellemeler için yeni baskıyı beklemek gereği kalmaz.

Ayrıca, e-kitap ile birlikte kitaplar renklenecek. Günümüzün klasik basımında kitapların renkli basımı çok büyük maliyetler getirdiği için resim sayıları çok kısıtlı. Yeni dönemde kitaplar şenlenecek. Bunun dışında, çok pahallı oldukları için yalnızca meraklıların elinde (bibliofil) bulunan nadir kopyalar bu teknoloji ile insanlığın kültür hazinesine katılacak. Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın kitabında Eco ve Carriere sevgiyle ve uzun, uzun, matbaanın icadının ilk yıllında basılmış, “incunabula” (beşik) diye adlandırılan kitaplardan, basılı tarihin “beşiği” olarak söz ederler. Nadir kopyaları bulunan kitaplar, e-kitap sayesinde ortak kültürümüzde yerlerini alacaklar.

Yazarlık kolaylaşacak. Maliyeti ucuz olduğu için isteyen herkes ufak bir maliyet karşılığında kitabını yayımlayabilecek. İnternet herkesin sesini duyurabildiği demokratik bir ortam olduğu için farklı düşünceler ses bulabilecek. Tabii bir de ormanlar kurtulacak. İnsanlar “Ah, kitabın kokusu başka,” diye e-kitaba karşı çıktıklarında gözlerimin önüne katledilen ormanlar geliyor.

Ama yukarıda saydığımız bütün bu artılarının dışında tabii ki e-kitabın da önemli bir sorunu var. Kayıt formatları değiştikçe veri yeni formata aktarılmazsa bilgi yok oluyor. İlk video kameralar çıktığında hi8 diye bir formatla kaydettiğim filmlerimi CD’lere taşıdık. Şimdi blue-ray cihazlar çıktı. CD’ler, ya da bu formatı okuyan bilgisayarlar yok olmaya yüz tuttuğunda filmlerimi, tabii ömrüm vefa ederse, blue-ray’e taşımazsam hepsi data çöplüğüne gidecek… Bir de 500’e yakın 5 ½ inçlik disketlik bir Amiga kütüphanem var. Artık ne Amiga kaldı, ne de 5 ½ inçlik disket sürücüsü!   Disket kütüphanem öylece çiftlikte yatıyor.

İNTERNETTEKİ DEVASA, BİLGİYİ NASIL İŞLEMELİYİZ?

İnsanlık bambaşka, kaotik ama heyecan verici dijital bir dünyanın içine doğru süratle ilerliyor .. 21. yüzyılda ortaya çıkan sosyal ağlar ile paylaşımcı, ama bir oranda da hem teşhirci, hem de röntgenci bir toplumla karşı karşıyayız. Küreselleşmeyle birlikte herkesin aynı noktada buluşacağına inanmıştık. Oysa küreselleşme balonu galiba bin bireysel parçaya dönüştü. İnsanlar gönüllü olarak kendileri ile kişisel bilgilerini en ince ayrıntısına kadar yayımlamakta sakınca görmüyorlar. Neredeyse, özel hayat diye bir şey kalmadı. Ayrıca devletlerin kirli çamaşırları Wikileaks belgeleriyle ortalıkta.

Biz işimize yarayan bilgiyi işimize yaramayandan nasıl ayırt edeceğiz. Bu yararlı, yararsız bilgi labirentleri arasından zamanımızı israf etmeden, yolumuzu nasıl bulabileceğiz? Dolaşımda olan bu devasa bilgiyi nasıl kullanacağız?

İnternetin bize sunduğu ham bilgiyi, kaynaklarını kontrol ederek, süzerek, denetleyerek, sentezleyerek içselleştirmemiz gerekiyor.

Bu kadar bilgi bolluğunun içinde insanların yine de yolunu bulmasına Carriere kaplumbağa metoforu ile cevap veriyor. Hindistan’da binlerce tanrı olmasına karşın “kaplumbağa” denen bir bakış açısı varmış. Kaplumbağanın yere bırakılınca kabuğundan çıkan dört ayağı dört ana yönü temsil edermiş. Siz de Vişnu’nun cisimleşmiş hallerinden biri olan kaplumbağanın sırtına biner çevrenizdeki yüzlerce tanrı arasından kendinize uygun olanları seçer ve ona göre yolunuzu çizermişsiniz. Bizler de bu bilgi deryasına bir “kaplumbağa bakışı” ile, objektif olarak, gereksiz bilgiyi eleyerek, öz bilgiye ulaşmayı bilmeliyiz diye düşünüyorum.

ELENEN KİTAPLAR

İnsanlar bir kontrol mekanizması olan sansürden vazgeçemedikleri ve başkalarının neyi okuyup neyi okumaması gerektiğine karar verme yetkisini kendilerinde buldukları  için kitaplar pek çok kere “bibliokost” olarak bilinen yangınlarda yok edildi. İskenderiye, Bergama kütüphane yangınları, Cizvitlerin Müslüman izlerinin kökünü kazımak için Sevilla’da yaktıkları binlerce kitap, Nazi Almanya’sında tehdit altındaki Alman ırkını güya “arındırmak” için düzenlenen festival gibi yangınlar ve bunun gibi daha nicelerinde pek çok kitapla birlikte insanlığa mal olmuş kültür birikimi de yok oldu gitti.

Daha sonraları bu yangınların yasını tutan sanatçılar kendi alanlarında eserler verdiler. Ray Bradbury’nin yazdığı, sonra da Truffout’nun sinemaya aktardığı şaheser "Fahrenheit 451"; Tarık Ali’nin Sevilla kitap katliamını anlattığı "Nar Ağacının Gölgesi" (dönemin sûfi şiirlerinin yarısı yakılmış); Elias Canetti’nin II. Dünya Savaşı öncesinde saplantılı bir kitap tutkunu olan kaçık Profesör Kien’ni anlattığı harikulade “Körleşme” si… Bu kitapta Kien faşizmin, insanlığı adım, adım bir mahva sürüklemekte olduğunu görür ve kendi elleriyle sevgili kütüphanesini yakar. Ne yazık ki binlerce yıllık kültür birikimi, ne kendisini ne de metaforik olarak temsil ettiği çağını kurtarabilecek, İkinci Dünya Savaşı ile birlikte pek çok eser devasa bir yangın yerinde mahvolup gidecektir.

Bu bağlamda Umberto Eco’nun "Gülün Adı" ndan da sözetmek gerekir.  Kitabında bağnaz engizisyon papazının bütün Orta Çağ birikimini taşıyan manastır kütüphanesini yakmasının nedeni Aristo’nun Poetika adlı eserinin “komedi” bölümüdür. Gülmenin günah olduğu bir dönemde insanların bu sapkının kitabına ulaşmamaları için Cizvit papazı devasa kütüphaneyi yakar.

Poetika’nın gerçekten de “Comedia” bölümü kayıpmış. Böyle bir ayrıntıdan yola çıkarak Eco’nun beş yüz sayfayı aşkın bir eser çıkarması da ayrıca akıllara durgunluk verici!

Carriere, kitapların, zaman içindeki yolculuğu sırasında farklı nedenlerle elendiklerini normal karşılamak gerektiğni, ama aydınların daha sonraki kuşakların hoşuna gidebilecek, onlara yardımı dokunabilecek, ya da onları eğlendirebilecek kitapların kurtarılmasına “ihtiyatı elden bırakmadan.” el vermesi gerektiğini söylüyor

Klasik kitapla, dijital bir fırtınanın arasında sıkışıp kalmış bir dönemden geçiyoruz. Bizden sonra gelecek kültürlere anlamlı bir kültür mirası bırakmalıyız. Aydınların ilk görevi, bilgiler, bakış açıları, umutlar, tasarılar, tecrübeler konusunda kültürler arası alışverişi kolaylaştırmak olmalı. Levy-Strauss kültürlerin, ancak başka kültürlerle temas halinde oldukları ölçüde yaşadıklarını söyler. “Diğerlerinden kopuk bir kültür, kültür ismine lâyık olamaz.” (s.252)

KÜLTÜR HERŞEY UNUTULDUĞUNDA GERİDE KALANDIR

Bizlere sunulan pek çok bilgiyi de “unutulmuşların çöplüğüne” atıyoruz. Hangi bilgi, neye dayanarak, ayakta kalıyor. Zaman içinden süzülüp gelenler hangi kıstaslara göre yüzeye çıktı? Acaba kaybetmiş olduğumuz muhafaza etmiş olduklarımızdan daha mı iyiydi? Kim bilir…

Doğal afetler, yangınlar, engizisyon ve benzeri dinsel baskılar, savaşlar, fethedilen topraklar yağmalanırken yok olan sanat eserleri, edebe aykırı bulunduğu için sansürlenen kitaplar günümüze ulaşamadı. Örneğin, Barok dönemi çürümüşlükle suçlandığı için, bu dönem İtalyan okullarında uzun süre okutulmamış. Ayrıca, pek çok bilgi de artık ihtiyaç kalmadığı için çöpe gitmiş. Meselâ hafızayı geliştirme tekniğini kullanan insanlar olarak bilinen minemonistler, uzamda algılanan biçimleri, nesnelerle veya kavramlarla onları bir arada tutacak şekilde bağdaştırma tekniği üzerinde çalışırlarmış. Bu konuda yazılan kitaplar, artık gereği kalmadığı için, yok olmuş. Bunun gibi artık ihtiyaç duyulmayan pek çok eser tarihin çöplüğüne gitmiş.

Seçtiklerimizi seçerken seçmediklerimizi de seçmiş oluyoruz. Bilgi zaman içinde ileriye taşınırken tabii eleniyor da. Kütüphanelerimizde, müzelerimizde veya sinemateklerimizde ancak zamanın içinden süzülüp gelebilmeyi başarabilen eserleri bulabiliyoruz.. Kültür zaten her şey unutulduğunda geriye kalan tortu değil midir?

Carriere “Şu, üstünde tartıştığımız ‘eleme kavramı’, içmeden önce süzdüğümüz şarapları getiriyor aklıma ister istemez. ‘Süzülmemiş’ olma özelliğini taşıyan bir şarap var şimdi. Bütün tortularını koruyor, bunlar, süzme işleminin sonradan yok ettiği çok özel tatlar katıyor bazen şaraba. Biz okulda fazlasıyla süzülmüş, bundan dolayı farklı tatlar barındırmayan bir edebiyatı tattık belki de ...” diyor.

BİZİM ZAMANIMIZ YOK......

Tekniğin durmadan ivme kazanarak yenilendiği bir dünyada, bizler de, bu hıza ayak uydurmak mecburiyetindeyiz. Bilgisayarlar, arabalar durmadan yenileniyor. Her yeni teknoloji yeni refleksler edinmemizi gerektiriyor. “Tavuklar karşıdan karşıya geçmeyi bir asırda öğrendi.” Bizim bu kadar vaktimiz yok.

Sinemanın keşfedildiği ilk yıllarda “explicador” denen bir adam sahnede, elinde bir değnekle film hakkında açıklamalar yaparmış! Gözümüz artık algılayamayacağı için günümüzün video kliplerindeki hızın ötesine geçilemiyormuş. Carriere Amerikan filmlerinde hiç bir planın üç saniyeden fazla sürmediğini, bir adamın basit bir palto çıkarma sekansının on altı plana ayrıldığını söylüyor!

Günümüzde neredeyse norm haline gelen bu çılgın ritme ayak uydurabilecek miyiz? Pro-aktif olmanın gerekliliğine inanan bir dünyada devamlı geleceğe hazırlandığımız için “şimdiki zaman” baş döndürücü bir hızla elimizden kayıp gidiyor. Bilgilerimiz sürekli eskiyor. Durmadan öğrenmek mecburiyetindeyiz. Zaten kendi alanlarında bilgilerini güncellemeyen insanlar devre dışı kalıyor.

Bilgi bu kadar oynak ve değişkense, bu bilginin ne kadarını saklamalıyız? Saklanacak olanı nasıl seçmeliyiz? İster bireysel hafızanın, ister “kültür” denen ortak hafızanın iki işlevi var: hatırlamak ve işimize yaramayan verileri unutmak. Eco’nun ”ebediyen kaybolmuş kitaplar ve diğer nesneler mezarlığıdır,” dediği kültür, bir anlamda bu ayıklama işleminin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Ama öte yandan internet beynimizi o kadar detaylı (bazen de yalan yanlış) bilgiyle dolduruluyor ki, neyin önemli neyin önemsiz olduğunu seçmekte zorlanıyoruz. Ayrıca yayımlanan her bilginin de doğru olduğunu kabul etmek gerçek dışı. Dezenformasyon fırtınası yaşıyoruz. Bilgiyi ancak zaman doğrulayacak.

Bir başka soru da: bilgisayarlarımızda bu kadar bilgi varken hafızaya gerek kalıyor mu?  Hafızanın bir kısmı makinelere havale edilmiştir ama bize bilgiyi işlemek kendimize mal etmek, sentezlemek, kontrol etmek, on farklı yerden doğrulamayı, dipnotlarına bakmayı huy edinmek kalıyor

İLLE DE BİZE ULAŞMAYI İSTEYEN KİTAPLAR

Satın aldığımız ama okumasak ta, bir gün okuma düşüncesiyle bir kenara koyduğumuz kitaplar hakkında yine de bir fikrimiz vardır. Ya başka kitaplarda onlardan söz edildiğini duymuş, ya onlar hakkında yayımlanan, onlardan alıntı yapan belgelere göz atmışızdır. Örneğin Shakspeare üzerine yazılmış bunca yazıdan sonra eser acaba yazarının amacının aynısını mı yansıtıyor, yoksa bilgi üst üste yığıldığında derinleşiyor, eser de farklılaşıyor mu?

Bilgi çoğalarak, birbirinin üzerine bina edilerek bize taşınıyor Ayrıca zamanla bakış açımız da değişiyor ve eserleri yeni baştan yorumluyoruz.  Kitaplar bütün bu izleri ve yorumları içlerine sindirerek okumalarımızı zenginleştiriyor. Ama asıl önemli olan okuduklarımızı, nasıl algılayıp içselleştirdiğimiz.  “Her okuma kitabı değiştirir elbette tıpkı yaşadığımız olayların bizleri değiştirdiği gibi. Büyük bir kitap bizimle birlikte büyür ve yaşlanır. Asla ölmez. Zaman onu verimleştirir ve dönüştürür. Önem arz etmeyen kitaplar ise tarihin yanından kayıp gider,” diyor Umberto Eco (s.138).

Zaman içinde okunarak ve yorumlanarak kitaplara yeni anlamlar yüklenir. Kitaplar farklı zaman dilimlerinde farklı şekilde algılanabilirler. Büyük yazarlar birbirlerini etkilerler. Kafka Cervantes’ten etkilenmiştir ama önce Kafka’yı okur ardından Don Kişot’u okursanız bu kez bizim için Cervantes Kafka’dan etkilenmiş olacaktır. “Keza hayatımıza çizdiğimiz yollar, kişisel tecrübelerimiz, içinde yaşadığımız bu devir, aldığımız bilgi ve haberler, her şey ailevî sıkıntılarımız, hatta çocuklarımızın sorunlar bile, eski eserleri okumamızı etkiler… Büyük bir kitabın gücü, samimiyeti güncelliği: Kitabı açıyoruz bize bizden söz ediyor. Çünkü o zamandan bu yana yaşadık, çünkü hafızamız kitaba eklendi, karıştı.” diyor Carriére. (s.139–140)

Belki de klasikleri bunun için seviyoruz. Zaman içinde katman, katman anlam yüklendiği için?

APTALLIĞA ÖVGÜ

Hem Carriere hem Eco kendilerini “aptallığın sadık âşıkları, ” olarak tanımlıyorlar. Flaubert’in de çok sevdiği “aptallık” kavramı üzerine çok kafa yormuşlar. Hatta Eco bir kitabında ahmak, alık, kafasız üzerine şöyle bir sınıflandırma yapmış. Alık kaşığı ağzı yerine alnına götüren, söylediğiniz şeyi anlamayan biri. Bu yüzden kimse onunla ilgilenmez. Ahmak, gaflar yapan, söylenmemesi gerekeni söyleyendir. Kafasız ise tehlikelidir. Savını metodik temeller üzerine oturtan, mantık düzeni yerinde olan ama savının temeli yanlış olan kişidir.

Bu müthiş ikili Eco ve Carriere, devasa bilgi birikimlerini ortaya dökerken , aptallığı ve kafasızlık üzerindeki düşüncelerini eğlenerek dalga geçerek okuyucuya aktarıyorlar.
 


Aptallığı incelerken keşfedilen ilk şey kendimizin de bir ahmak olduğudur.

Bir “siyaseten” doğru vardır, bir “aklen” doğru.

Kafasız yanılmakla yetinmez. Hatasını yüksek sesle öne sürer, ilân eder. Herkes onu duysun ister.

Ahmak daima bilir bilmez konuşur.

Aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.

Kültürlü olmak ille de zeki olmak değildir. Ama bugün bütün bu insanlar kendilerini duyurmak istiyorlar ve kaçınılmak bir şekilde aptallıklarını duyuruyorlar.

Sonra bir de vatansever, militarist, milliyetçi, ırkçı aptallıklar var. Bunlar genellikle bilim insanı olduklarını iddia eden kişilerce sunulmuş sözde “hakikatler” söylediklerini iddia ederler. İnsanın tüylerini ürperten “hakikatler.”

Bu konu üzerinde çok duran Flaubert te aptallığın “yargıya varmak, sonuca bağlamak istemek” olduğunu söylemiş.

YAYINCILAR YAZARLARDAN DAHA MI ÖNGÖRÜLÜ

Kitabın en eğlenceli bölümlerden biri olan, yayımcıların geri çevirdikleri eserlerin gerekçelerini, Eco kara cehalet tarihinin örnekleri olarak niteliyor . Bu kitaplar gerçekten de yayımlanamasaydı bakınız hangi başyapıtlardan yoksun kalacaktık:

“Anlayışı biraz kıt olabilirim ama birinin yatağında dönüp durmasını anlatmaya neden otuz sayfa ayırmak gerektiğini anlayamıyorum.
Kayıp Zamanın İzinde – Proust

“Böyle bir kitabın genç okurun ilgisini çekme ihtimali çok az”
Moby Dick – Hermann Melville

“Beyefendi romanınızı iyi tasvir etmiş ama tamamen fuzuli bir yığın ayrıntıya boğmuşsunuz. Madame Bovary – Gustave Flaubert

“Kafiyelerinizin hepsi yanlış...” Emily Dickinson

“Korkarım on taneden fazla satmaz.”
“Amerika Birleşik Devletlerinde hayvanlarla ilgili hikâye satmanın imkânı yok.” Hayvan Çiftliği – George Orwell.

Bu kara cehalet skalasında Hollywood yapımcıları da yer alıyor. Sinema tarihinin en büyük dansçılarından biri olan Fred Astaire “kel, dans alanında pek az temel bilgisi var,” diye reddediliyor. Sinemanın “Kral”ı olarak kabul edilen Clark Gable da “böyle kulakları olan birinden ne olur ki,” diye geri çevriliyor.

BİLGİNİN KAYBOLMASI IMKÂNSIZLAŞTI

Roma devrinde “hafızanın lanetlenmesi” anlamına gelen, şehrin onurunu korumak için bir “damnatio memoriae” ile kişinin öldükten sonra vatandaşlık kayıtlarını tamamen silerler onu sessizliğe, unutuluşa mahkûm ederlermiş.

Günümüzde dillerin, kültürlerin baskı ile susturulması, sansür, gizli revizyonizm, ya da bilinçsiz dışlama ile pek çok bilginin üstü örtülüyor. Ayrıca gerçek, bilgi çarptırılarak da kaydırılabiliyor. Son zamanlarda çeşitli davalarla ülkemiz insanı, olup biteni sanki tenis maçı seyredercesine izliyor. Savların ne kadarının gerçek, ne kadarının üretilmiş olabileceği hepimizin aklını kurcalıyor.

Ortalığı toza dumana katan Wikileaks belgeleri ile artık kapalı kapılar ardında yapılanların gizli kalma ihtimalinin çok zayıf olduğu ortaya çıktı. Bilginin silinmesi ya da saptırılması internet ve diğer teknolojik devrimler ile çok zorlaştı, Olaylar dünyanın her yanında aynı anda duyuluyor. “Hafızanın lanetlenmesi” artık pek mümkün görünmüyor.

MİHRAPTAKİ KİTAPLAR

Tek tanrılı dinlerde, kitabın ilâhi sözü yazıya aktardığı kabul edildiği için, kitap asırlar boyu yüceltilmiş. Kitab-ı Mukaddes’te şöyle denir:: “ Kelâm başlangıçta var idi ve kelâm Tanrı idi. Peki ama kelâm nasıl yazıya dönüştü. Kelâmı temsil eden ve ona vücut veren niçin kitaptır. … gerçekten de sırf yazma olgusu, sanki yazının bu benzersiz gerecin sahibinin Tanrı’yla, Yaradılış’ın sırlarıyla gizli bir ilişkisi varmış gibi adeta sihirli bir önem kazanır.”(s.238)

İnciller Tanrı’nın oğlunun sözlerini akıllarında tutmuş olan havarilerin tanıklıklarından hareketle oluşturulmuştur.

Hint dünyasında ise tanrıların kendileri de yaratılmış oldukları için kelâm Tanrı fikriyle bağdaştırılmaz. Bu inanca göre önce kaos titreşir. Bu kaosun içinden sesler geçer, Milyonlarca yıl sonra sesli harfler meydana gelir. Sonra sesli harfler sessizlere yaslanır ve kâdim Hint öğretileri olan Veda’lar meydana gelir. Yani anlaşılması çok zor olan bu Veda’lar kozmozun ürünleridir. Veda’lara anlam kazandırmak üzere bilgeliği ele alan kutsal metinler olan Upinishad’lar ortaya çıkar. Ardından da yazarlar. İşin en ilginç yanı Upinishad’lar ile yazarlar arasında Tanrıların meydana gelmesidir. Yani kelimeler Tanrı’yı yaratmıştır. Tanrı kelimeleri değil…

Kitabımız Kur’an ise bir melek olan Cebrail tarafından indirilmiştir. Kutsal kitabın ilk sözü “Oku” dur. Hz. Muhammet okumayı bilmediği için ona okuma yetisi ihsan edilir. Din, Tanrı’yla temas bizi irfâna doğru yükseltir. Okumak esastır.

İNANÇ VE İRFAN

Carriere bilgi ile irfan arasında ayrım yapılması gerektiğiolgusuna değinirken “Bilgi kafamızı doldurmuş olduğumuz ama her zaman işe yarar bir zemin bulamayan şeydir. İrfan bilginin hayat tecrübesine dönüşmesidir. Durmadan yenilenen bu bilgi yükünü makinelere emanet edip ‘irfan’ üzerine yoğunlaşabiliriz belki de. Gerçekten de geriye sırf zekâmız kalıyor. Ne büyük rahatlama!” (s.158)

Hep irfandan önce gelen inanç yine de ateşe verilen bütün o odun yığınları, hapishaneler, sürgünler, ölüm kamplarına rağmen bilgiyi yolundan saptırmamıştır.

Eco dinin, bizimki gibi hiper-teknolojik çağlarda serpildiğini, ahlâkî bozulmanın tavan yaptığı dönemlere rastladığını, sığınmaya ihtiyaç duyduğumuz bu dönemlerde mitlerde iç huzuru bulduğumuzu söylüyor.

Son yıllarda Tarot bilimine duyulan ilgi veya New Age zihniyetini benimsemekle kendini gösteren bu yeni inanç türü ile batı medeniyeti, olağan dışı, ruhsal, ideolojik, sosyolojik bir kayma yaşıyor. Hinduizm, Budizm, Taoizm, ve gizil güçlere inanç ile harmanlanmış, batının materyalist bakışını içeren bu yeni dinde,insanlar reiki, yoga, meditasyon, sûfî dans ve zikirleri, biyo-enerji gibi alanlarda çözüm ve iç huzuru aramakta.. .

Ama inancı bütün kötülüklerin menşei olarak göstermek de doğru değil. İkinci Dünya savaşı ve sonrasında gelen Stalin döneminde yüz milyona yakın korkunç ölüm yaşandı. Oysa hem Nazizm hem Marksizm ateist iki canavardı. (S.160) Ateistlik devlet dini haline geldiğinde radikal bir dinci ile ateist arasında fark kalmıyor..

İNSAN ÖLÜNCE KÜTÜPHANESİ NE OLUR?

Kitabın son bölümü “İnsan Ölünce Kütüphanesi Ne Olur?” Aslında merak etmiyor da değilim! Düşünüyorum da, altı çizile, çizile, köşelerine notlar alına, alına paçavraya dönen kitaplarımı eski urbacılar bile almaz. Ama öte yandan kitaplarım bir şekilde meraklı birinin eline düşer de, kitapların yeni sahibi Reader’s Digest misali yalnız altı çizilikleri okusa iki, üç misli kitap okumuş olur!

Yabana atılacak bir fikir değil! ...

20 Aralık 2010

“Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”,
Umberto Eco- J.-C. Carrière, Çev: Sosi Dolanoğlu,
280 s., Can Yayınları, 2010

 

KİTAP ÖLÜR MÜ?


Rengin Arslan (arslan.rengin@gmail.com)
http://www.remzi.com.tr/

Ara sıra sizin de kulağınıza çalınıyordur, kitap ölüyor, tiyatro ölecek lafları. Kitaptan kasıt sadece edebiyat değil tabii ki. Televizyon, bilgisayar ve internetin günlük hayatımızı, neredeyse tümüyle kapladığı bir dönemde ister edebiyat, ister inceleme-araştırma, ister çocuk kitabı olsun tüm “basılı eserlerin” varlığı ve daha doğrusu geleceği sorgulanıyor. Basılı kitaba rakip olarak bir de e-kitap gündemde. Bu konuda hem yurtdışında hem Türkiye’de tartışmalar yürütülüyor. Telif haklarına ilişkin düzenlemeler, matbaaların geleceği, yayınevlerinin işlevinin yeniden tanımlanması, e-kitap okumaya yarayan araçların kullanımı ve satışı gibi konular yayıncılık dünyasının gündemine şimdiden girdi.

Henüz biz okurlar için pek yakıcı bir hale gelmeyen bu tartışma benim aklıma sinemanın “icadından” bu yana başlayan, televizyonun evlerimize girmesiyle güçlenen ve internetin sadece evlerde değil, artık her yerde elimizin altında olabilmesiyle doruk noktasına ulaşan “tiyatro ölecek, tiyatro ölüyor” haykırışlarını getiriyor. Konumuz doğrudan bu olmadığı için ayrıntısına girmek gereksiz ancak hemen belirtmek lazım, tiyatro ne sinemanın gelişiyle, ne televizyonla, ne de internetin nimetlerinin yurt çapına yayılmasıyla ölecek.

Basılı kitaplar konusu biraz daha farklı kuşkusuz. Burada konu bir sanat dalının değil, bizi her konuda aydınlatmaya devam eden kitapların “formunun” yok olup olmamasıyla ilgili. Basılı kitaplar ortadan kalkabilir, hatta onlarca yıl sonra basılı kitap müzeleri bile oluşabilir. Bugün kütüphanemizdeki kitaplar, sayfaları zamanın etkisiyle lime lime olunca antika değerine kavuşabilir. Ancak kitabın –basılı veya değil– ortadan kalması konusu farklı bir noktaya işaret ediyor.

Kitabın içine girdiği yeni dönemle birlikte neler olabileceğine ilişkin bu tartışmalara bir katkı Can Yayınları’ndan geldi. Yazar, düşünür Umberto Eco ve senarist, deneme yazarı ve tiyatro adamı J.-C. Carrière’in konuyla ilgili söyleşmelerinden oluşan kitap, e-kitabın muhtemel etkilerinden eski çağların el yazmalarına, matbaanın icadıyla birlikte ortaya çıkan ilk basılı kitaplardan günümüz gelişmelerine uzanan bir “kitap tarihi” koyuyor önümüze. Kitabın adı “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”. Bu isim de iki düşün insanının kitabın geleceğiyle ilgili öngörüleri hakkında bir bilgi veriyor. Söyleşilerin ilk bölümününün başlığı ise “Kitap Ölmeyecek”. Umberto Eco’nun söyleşinin başındaki birkaç cümlesini alıntılamak, düşüncesini nereye dayandırdığını görmek açısından faydalı olacaktır: “Konu üstüne söylenebilecek çok az şey var gerçekte. İnternetle alfabe çağına döndük. Biz görüntü uygarlığına girdiğimizi zannetmiş olsak da, bilgisayarlar bizi gerisin geri Gutenberg galaksisinin içine soktu ve herkes okumak mecburiyetinde artık. Okumak için ‘maddi bir ortam’ gerekir. Bu ‘maddi ortam’ sadece bilgisayar olamaz. Bir roman okumak için bilgisayar başında iki saat geçirin, gözleriniz tenis topu gibi olur. “Kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. (…) Kitap değerini kanıtladı, aynı şekilde kullanılmak üzere kitaptan daha iyisini yapabileceğimiz bir muamma.

Belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kâğıttan olmayacaktır artık. Fakat neyse o olarak kalacaktır.”

Eco bu değerlendirmeyi yapmasının ardından kitabı okumamızı sağlama iddiasındaki “maddi ortamların” güç kaynaklarına da dikkat çekiyor. Bu değerlendirmesine tabii ki bilgi depolama aygıtları ve genelikle “çok güvenilir” bildiğimiz bilgisayarlar da dahil. Eco tüm bu aygıtları kullanmamız için elektriğe olan bağımlılığımızı vurguluyor ve Temmuz 2006’da New York’ta yaşanan büyük çaplı elektrik kesintisini hatırlatarak şöyle diyor: “Elektrik olmazsa her şey geri dönüşü olmayacak bir şekilde kaybolur.” Bunun olup olmayacağı, insanlığın elektriksiz zamanlara karşı önlemler alıp alamayacağı belirsiz, neler olacağını ancak zaman gösterecek.

Eco ve J.-C. Carrière, kitabın varlığını koruyup korumayacağının yanı sıra, dünden bugüne kitapların ne gibi aşamalardan geçtiğini, çıkan yangınlar sonucu veya uygulanan kitap-soykırımı (Nazilerin yaptığı gibi) politikalarıyla kaybettiğimiz pek çok kitabı; ilk el yazmalarını, papirüsleri, matbaanın icadından hemen sonra yayımlanan ilk kitapları mercek altına alıyorlar. Kendilerini, öz ve biçim açısından nitelikli kitaplar seçen kimseler anlamına gelen bibliyofil olarak tanımlayan bu iki entelektüel, bir kitap tarihi sunuyorlar okurlara. Hem eskiçağdan beri yakılan ya da kazara çıkan bir yangın sonucu yok olan kitaplar üzerine bir sohbet bu, hem de bu kitapların içeriğine, niteliğine ilişkin merakı tetikleyen sözlü bir arkeolojik kazı.

İskenderiye Kütüphanesi’nin yanışı, Bağ­dat’taki yüzlerce el yazması barındıran kütüphanenin ABD’nin işgali sırasında yok edilişi, Hiyeroglif yazısının bir hükümdar fermanıyla yasaklanması sonucu, bir süre sonra bu yazıyı çözecek kimsenin kalmaması ve yavaş yavaş yok oluşu… Tüm bunlar iki düşün adamı arasındaki konuşmaların öne çıkan konuları.

Bu iki edebiyat ve kitap tutkununun sohbetine bir okuyucu olarak dahil olmak sizi de tüm başlıklar üzerine düşünmeye yöneltecek. Kitabın başına geldiğini bildiğimiz olaylar, gelmiş olması muhtemel felaketler ve bunların geleceğe yansıması. İçinde kitaba ait çok şey bulacağınız bu söyleşiyi okumak, kitaba bakışınızı derinleştirecek…

“Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”, Umberto Eco- J.-C. Carrière, Çev: Sosi Dolanoğlu, 280 s., Can Yayınları, 2010


Kitaplardan kurtulabilir miyiz?

Peki internetin ayıklama yapmadan depoladığı bilgiye birkaç tık ile ulaşıldığında ne çıkıyor karşımıza: Sınırsız bir bilgi yığını; doğruyla yanlışın, ölmüşle yaşayanın, nitelikliyle niteliksizin çorbaya çevrildiği bir karışım

SEMİH GÜMÜŞ (Arşivi)

http://www.radikal.com.tr/

Sanmayın diyor, Umberto Eco ile J.-C. Carriëre, yeni teknoloji günümüzün kuşaklarını esir alsa bile, basılı kitabın hayatımızdan çıkıp gitmesi düşünülemez... İnternetin bilgiyi ve okumayı herkesin önüne getirmesi, bizi Gutenberg galaksisinin içine soktuysa sonunda, bunu nasıl karşılamak gerekir? İnterneti tu kaka edenler hâlâ var elbette, ama bu düşünceler de artık herkesin odasına kapanmak zorunda, dışarıdakileri pek ilgilendirmiyor. J.-C. Carriëre, “İnternetle alfabe çağına döndük,” diyor, herkesin doğrudan ve kolayca okuma fırsatı bulduğunu, bilginin kaynaklarına dönüldüğünü anlatmak için.

Öte yandan, yeni teknolojiye bağlı okuma için uygun ortam, bunun için her şeyden önce bir bilgisayar (ya da okuma cihazı), sonra bir elektrik donanımı gerektiğini ve okumak için bir oturma biçimi almayı da unutmayın. Oysa kitap, her koşulda okunabileceği için, önkoşullar gerektirmeyen büyük esnekliğiyle, vazgeçilmesi olanaksız bir nesnedir. “Kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. Bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız,” diyor J.-C. Carriëre. Sayfaları zamanla yıpranan kâğıttan değil de plastikten yapılsa da, kitabın özü değişmeyecektir.

Kitabın pahalı olduğu da söylenebilir. İster İngiliz olun, ister Türk, bir okurun alabileceği kitapların sayısı, öteki bütün öğeleri yanında, fiyatları nedeniyle de sınırlıdır. E-kitap bu sınırları büsbütün ortadan kaldırmıyor elbette, onun da bir fiyatı var, ama bir kitap yerine üç e-kitap alma olanağının çekiciliğini yeni alışkanlıklar da zamanla artırabilir. Öte yandan, bugün İstanbul’un en büyük kitapçısında bulabileceğiniz kitap çeşidi, internetten satış yapan bir siteden alabileceğiniz kitap çeşidinden her zaman daha azdır. Binlerce kitaplık kütüphanenizi yüklediğiniz bir e-kitap okuma cihazını ise, cebinize koyup evinizden uzaklara gidebilirsiniz. Benim gibi, çocukluğu bilgisayarsız ve televizyonsuz geçmiş bir kuşağın bunu bir zamanlar hayal bile etmesi olanaksızdı. İnsanın kuracağı hayaller geçmişten süzülüp gelen gerçekliğin sınırları içinde kalıyor. Oysa bugün çocuklarımızın yakın gelecekte neler yapabileceğini düşünmek bile çılgınca bir dünya imgesi getiriyor önümüze.

Kültür taşıyıcısı olarak kitap

Umberto Eco, tarihin ancak onun hakkında bilgi edinmek gerektiği için hatırlandığını belirtiyor. Sözgelimi, Senato’ya gitmemesini öğütlediği için, suikast gününe kadar yaşadıklarıyla yakından ilgilenilen Caesar’ın son karısı Calpurnia’nın o günden sonraki yazgısını kimse merak etmemiştir. “Kültür, bu ayıklama demektir,” diyor Eco. Geçmiş zamanların kültürü olarak tarih de ayıklamayla yazılarak gelir bugüne. Yazılı kültür, zaman içinde geçmişi süzgeçten geçirerek bugüne taşıdığı için, gelecek kuşaklara nitelikli bilgi aktarır.

Peki internetin ayıklama yapmadan depoladığı bilgiye birkaç tık ile ulaşıldığında ne çıkıyor karşımıza: Sınırsız bir bilgi yığını; doğruyla yanlışın, ölmüşle yaşayanın, nitelikliyle niteliksizin çorbaya çevrildiği bir karışım. Demek, internetten alınan yüzeysel bilgiyle tarih yazılmaz. Öğrencilerin yararsız ödevleri yapılır belki, ama artık internet alanlarında yazılı bilgiyi veri alanların sık sık yanlış yaptığına da rastlanıyor. Sözde ortak ansiklopedi olarak tasarlanan Wikipedi sözgelimi, taşıdığı sayısız yanlış bilgiyle kullanıcılarını sık sık yanıltmıyor mu?

Kitabın insanla kurduğu ilişkiyi elektronik araçların kurabileceği düşünülebilir mi? Arada dokunma ilişkisi de var ve insan, doğadan gelen bir dürtüyle, en çok, dokunduklarını sever. E-kitap dokunulan bir nesne mi? Dokunduğunuz şey bir cihaz, kitabın kendisi değil; cihazın ekranında görünüyor kitap, ama bir nesne olarak var olmuyor. Demek e-kitapla ya da bilgisayar başında internetle kurulan ilişki insanal değil, bilindiği gibi, yalnızca elektronik.

Ben oldum olası yazdıklarım için not tutma becerisine sahip olamadım. Bir defter tutamıyorum. Küçük kâğıtlara not alıyorum, ama onları da kullandıktan sonra çöp atıyorum. Bu arada bilgisayarda not tutma alışkanlığı edindim. Ama en çok da, okuduğum kitapların sayfa kenarlarına aldığım notlardan yararlanıyorum. Benimkiler yalnızca benim için anlamlı ya da işlevli. Öte yanda, edebiyat tarihinin yapıtaşları olan büyük yazarların elinden düşmemiş kitaplar üstüne elyazısıyla alınmış notlar var. Eco, değerli kitaplara merakından söz ederken, “James Joyce’un elinden çıkmış notlarla dolu eski bir kitap nüshasının nasıl bir şey olabileceğini düşünelim...” diyor ki, düşünmek zor elbette.

Demek gelecekte basılı kitabın hayatımızdan büsbütün çekileceğini, kitabın öleceğini öne sürenler için değerli kitap kavramı da yok olacak. Öyle ya, bir nesneyi değerli kılan etmenler arasında, bugün yaşayan yenilerini önceleyen, ama artık ulaşılması olanaksız oluşu da var. Elektronik kitap ya da internetteki malumat alanları eskimek bir yana, yenileri geldikçe varlıklarını koruyamayıp siliniyor. Hayranlık duyduğumuz bir yazar, okurken aldığı notlarla onları paha biçilmez hale getiremeyecek.

Hayatı demokratikleştiren

J.-C. Carriëre, “Kitabın tarihi aracılığıyla uygarlığın tarihini yeniden şekillendirebiliriz,” diyor ki, bunu da elektronik ortamda yapamayacağız. E-kitap, birbirinden farklı zamanları ve kültürleri bize yansıtma yeteneğini gösteremeyecek. Yenisi gelince eskisi yok olacağı gibi, dünyanın hemen her yerinde, yalnızca belli ileri teknoloji adalarında üretilmiş okuma cihazları kullanılacak ve her ülkenin kendi cihazını, dolayısıyla elektronik araçlarını üretmesi gibi bir düşünce bile akla gelmeyecek. Demek ki uygarlık ve kültür tarihini yeni teknolojinin yarattığı kitaplara bakarak anlamak olanaksızlaşmak üzere.

Eco, “Matbaanın icadı hiç şüphe yok ki gerçek bir demokratik devrim olmuştur,” diyor. Kitap aracılığıyla taşınan bilginin matbaa baskısıyla çoğaltılmasının ve alabildiğine yaygın biçimde paylaşılmasının yarattığı demokratizmin olumluluğunu tartışmaya gerek yok. Kitap, doğası gereği, hemen her zaman süzülmüş, nitelikli bilgi içerdiği için, düşünce üretiminin dışavurulduğu başlıca araçtır da. Yazılı, dahası basılı olmadıkça, düşünce üretiminin elle tutulur karşılıklar yaratma olanağı da olmazdı.

Peki bilginin çok daha yaygın bir dolaşım ağı içinde bulunmasını sağlayan internet, daha etkili bir bilgi taşıma yolu mu? İlk bakışta öyle görünüyor. Üstelik bu ülkede kitaptan daha çok bilgisayar satılıyor. Ne ki, elektriğe, iyi korunması gereken pillere, ikide bir arıza yapan elektronik donanıma gereksinimleri yüzünen, bilgisayar ya da okuma cihazları, hiçbir sorun çıkarmayan kitabın yanında, huysuz çocuklar gibi kalıyor. Dolayısıyla şimdiki zamanların demokratizmine uygunmuş gibi görünen internet, aslında taşıdığı bilgi kargaşası ve o bilginin güvenilir olmaması yüzünden, bir yandan büyük bir bilgi dünyası yaratırken, öbür yandan bilinen ortalamaları da kendiliğinden aşağı çekiyor.

İnternetin en önemli işlevi, ânında iletişim sayılır mı? Bugün Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde televizyonlardan ve gazetelerden bile hızlı bir iletişim biçimi kurulabiliyor bazen ve bunun gerçek bir karşılığı var. İnternet ağının bütünündeyse, ânında haber, istenirse dünyanın her yerindeki insanlar tarafından aynı anda öğrenilebilir. Bu yüzden de Eco, “İnternet var olsaydı Yahudi soykırımı mümkün olur muydu? Emin değilim,” diyor. Yahudi soykırımının o denli fütusuzca yapılabilmesinin en önemli nedeni, gizli kapaklı kalması değil miydi? Almanlar bile haberli değildi o toplama kamplarında yaşananlardan. Oysa internet, bugün özellikle diktatörlük rejimlerinin baş belaları arasında ve her türlü gizliyi açığa çıkarma yeteneği yüzünden yasaklanıp sınırlandırılıyor.

Oysa kitabı ateşe atabilirsiniz. Kitapların tedirginlik ve kötülere korku yaydığını kabul edenler, onları yakmaya çalışmaktan vazgeçmemiştir. Kitap yakmak, en rezil davranışlarından biri, aslında adı hiçbir dilde konmamış bir vahşet olmalı. Nazilerin, Haçlı Seferlerinin, Yeni Dünya’da İspanyolların, Moğolların yakıp yok ettiği kitaplarla insanlık tarihinden neler silinmiştir, tümünü de bilmiyoruz. Eco ve Cartiëre ile yapılmış uzun söyleşinin oluşturduğu Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, şu sıralarda bir çırpıda okuyabileceğimiz kitaplar arasında yerini aldı sanırım.

Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın, Umberto Eco, J.-C. Cartiëre, Çeviren: Sosi Dolanoğlu, Can Yayınları, 2010, 274 sayfa, 19 TL


Yıkarak ilerleme internetle birlikte tarihe mi gömülüyor?


Murat Gülsoy

http://www.sabitfikir.com/

Elektronik kitap ‘gerçek’ kitabın yerini alıyor mu? Yayıncılık değişiyor mu? Biz kitapseverler için kağıda basılı kitapları kütüphanemize dizip onları izleyemedikten, elimize alıp koklayamadıktan sonra okumanın ne anlamı kalacak diye hayıflanmaların çoğaldığı günlerde Can Yayınları’nın yeni kitap dizisi Kırkmerak’tan çok ilginç bir kitap yayımlandı.

Umberto Eco ve Jean-Claude Carriere’in ‘Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’ başlıklı uzun söyleşisini Jean-Philippe de Tonnac yönetmiş. Umberto Eco, ünlü bir göstergebilim profesörü, yazdığı romanlarla seksenli yıllarda dünyada çok satan listelerine girmiş "Gülün Adı" ile haklı bir edebiyat şöhretine kavuşmuştu. Tarihsel roman parodisi, postmodern roman tartışmalarında söz alan Eco, "Foucault Sarkacı" romanında da gizem meraklılarına çok hoş bir tarihsel macera parodisi sunmuştu. Daha sonraki yıllarda "Da Vinci Şifresi" ile Dan Brown ve muadillerinin estireceği fırtınayı hem önceden kestirmiş hem de inceden dalgasını geçmişti. Jean-Claude Carriere ise senarist, tiyatro adamı ve bir entelektüel. Eco ile kitaplardan söz ederken tüm bir insanlık tarihini çiçek dürbünü şekilleri gibi çeşitli açılardan ve renkli bir şekilde gözler önüne seriyor.

Birbirinden ilginç bölümlerden oluşan söyleşinin başlangıç noktasını e-kitap oluşturuyor; ama konu hemen internetin kendisine geliyor: giderek yaygınlaşan, gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelen internet teknolojisi üzerine yapılan her yorum daha yayınlandığı gün eskimeye mahkûm olsa da Eco ve J.-C.Carriere’in söyledikleri son derece ilginç ve ufuk açıcı. Ekran karşısında kitap okumanın zevk için olmaktan çok pratik nedenlerle yararlı olabileceğini vurguluyor Eco, bir hakimin görülen bir davaya ait 25000 dosyayı bir e-kitabın belleğine yerleştirirse evine daha kolay götürebileceğinin aşikar olduğunu söylüyor. Tabii internet üzerinden kitapların satılması, yayılması ve okunmasının yarattığı en önemli değişikliğin klasik yayıncılığın dönüp dolaşıp takıldığı sorunu, dağıtım meselesini bir çırpıda aşabilmesi olduğunda herkes hemfikir. Tabii kopyalanmanın getirdiği başka sorunlar da yok değil. Ama Eco ve J.-C.Carriere olaylara çok daha geniş bir açıdan bakıyorlar, yüzyıllar ve kültürler üzerinden.

Eco ve J.-C.Carriere’e göre kültür denilen süreç aslında bir eleme, yok etme işleminden oluşuyor. Kültürler unutarak, eleyerek hatta yok ederek bina edildi diyorlar. Bunun çok hüzün verici bir tarafı da olduğu ortada. Birçoklarına göre zaman en iyi eleştirmendir, oysa onun eleğinin üzerinde kalanların gerçekten değerli olduğuna dair inancımızı da gözden geçirmemiz gerekir. Çünkü zamanın eleği ateşle kılıçla yok ederek çalışıyor. Kültür çoğu zaman acımasız bir yok etme işlemine dönüşüyor. Amerika’ya uygarlığı götüren İspanyolların koskoca Aztek ve Maya uygarlıklarını (tomarlarca el yazmasını yakarak) yok edişleri, Haçlıların Kudüs’e girdiklerinde yaptıkları yıkım, Moğol istilasında yakılıp yok edilen Bağdat, Amerika’nın Irak işgali sırasında yağmalanan müzeler, Mao’nun Çin’de yaptığı kültür devrimi örneklerin çok az bir kısmını oluşturuyor. Zamana karşı direnebilmiş olanlar mı en değerlilerdir? Bu çok can yakıcı bir soru. Çünkü savaşlar her yerde şaşmaz bir şekilde kütüphaneleri hedefliyor. Kültürü, dili yok ederek ötekinin kökünü kazıyan insanoğlu kendi ait olduğu kültürün bu şekilde sonsuza dek yaşayacağını sanıyor. Zaman zaman mağaralarda saklanmış kütüphaneler ile ortaya çıkan kaybolmuş diller veya incelenmeyi bekleyen binlerce Aztek piramitleri insana heyecan vermiyor değil ama günümüzde kültürün bu kadim yok edici, silici işlevinin ne olduğu ve olacağı sorusu çok daha ilginç.

Çünkü artık internet var!

Bir kez sayısal ortama çevrilmiş olan bilgi sonsuzca çoğalıyor, dünyanın her yanına yayılmış bilgisayarlarda, sanal belleklerde, hatta kişisel USB belleklerde depolanmış bir şekilde duruyor. Yani artık insanları, olayları, düşünceleri silmek, yok etmek mümkün değil. Stalin zamanında Troçki’yi fotoğraflardan kazıyarak yok edebilmişti ya da Çin kendi milliyetçi çıkarlarına uygun bir Tibet tarihi yazabilmişti ama bugün bu artık mümkün değil. Örnekler elbette bize de uzanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Anadolu’nun en eski uygarlıklarının Türk olduğunu kanıtlamayı hıyor Eco. Artık bu tür absürdlükleri savunabilmek pek de mümkün değil. Tabii işin siyasal yönü var ama akademik yönü de çok önemli. Bilgi, kaynağının güvenilirliği ve bağlamı ile anlamlıdır. Eskiden bir konuda başvurulan bilgi kaynağının işin uzmanları tarafından (hakemli dergiler, uzman komisyonların hazırladığı ansiklopediler, saygın akademik kişilerin yazdıkları ve saygın yayınevlerinin saygın editörlerince onaylanmış kitaplar) denetlendiği konusunda içimiz rahattı. Yani birileri kültür adına neyi eleyip neyi önemseyeceklerine karar vermiş olurlardı. Oysa şimdi internete ‘bilgi girmek’ herkesin yapabildiği bir iş. İşin ilginç yanı wikipedia gibi doğruluğu Britannica gibi saygın ansiklopedilerle bilimsel olarak kıyaslanan uygulamalar var. Yazarlarının anonim olduğu devasa bir ansiklopedi. Yaratıcılığın unutuşla mümkün olduğunu söyleyen Eco ve J.-C.Carriere’e göre yeni dönem internet gibi bir ebedi bellekle birlikte Borges’in sözünü ettiği her şeyi en ince ayrıntılarına kadar hatırlayan adam Bellek Funes gibi katatonik bir duruma da gidebilir ya da her zaman olduğu gibi insan bizi şaşırtmaya devam da edebilir.

Son zamanlarda yapılmış en güncel tartışmalardan biri “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” kitaplar, internet, kültür ve insanlık üzerine heyecanla okunan bir kitap.


"İnternet olsaydı, Yahudi soykırımı olmazdı"
İki ünlü bibliyofil, "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın"da kitabı her açıdan didikliyor


17 Temmuz 2010 Cumartesi, 10:37:36

http://www.haberturk.com/

HABERTURK.COM / ÖZEL HABER

Can Yayınları, Sosi Dolanoğlu çevirisiyle, Umberto Eco ile Jean-Claude Carriere'in sohbetlerini "Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın" adıyla okurlarına sundu.
Kitap, papirüsten elektronik dosyalara, kitabın beş bin yıllık tarihinde bir yolculuğa davet ediyor okuru. İki kitap âşığının, semiyolog, düşünür ve yazar Umberto Eco ile sinemacı ve dramaturg Jean-Claude Carrière’in sohbeti çarpıcı anekdotlarla dolu.

KESKİN TESPİTLER...

Bu iki edebiyat tutkunu, her adımda hem şaşırtan hem de bilgilendiren neşeli sohbetlerine okurlarını da ortak ediyorlar. Kitap, modernizm, teknoloji, değişen yapılar üzerine de keskin tespitler sunuyor. Eco ve Carriérie'in internet ve iletişim ağları üzerine yaptıkları sohbet dikkat çekici nitelikte. Öyle ki, Umberto Eco, eğer internet var olsaydı, Yahudi soykırımının gerçekleşmeyeceğine dair bir çıkarımda bulunuyor. Kitabın bu bölümünü aynı şekilde aktarıyoruz:

"SALMAN RUSHDIE VAKASI İYİMSERLİK UYANDIRMALI"

Jean-Philippe de Tonnac: Şeytan Ayetleri'nin yasaklanmasını siz nasıl yaşadınız? Dinî bir otoritenin, İngiltere'de yayımlanmış bir kitabı yasaklatmayı başarması pek güven uyandırıcı bir işaret mi?

Umberto Eco: Salman Rushdie'nin vakası tam tersine bizde büyük bir iyimserlik uyandırmalı. Neden? Çünkü geçmişte, dinî bir otorite tarafından mahkûm edilmiş bir kitabın sansürden kurtulma şansı hiç yoktu. Yazarıysa neredeyse kesin olarak yakılmak ya da hançerlenmek tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Ördüğümüz iletişim evreninde, Rushdie, büyün Batılı toplumların entelektüellerince korunarak hayatta kaldı, kitabı da yok olmadı.
Jean-Claude Carrière: Ancak, Rushdie vakasının yol açtığı seferberlik hali, fetvaların mahkûm ettiği ve özellikle Ortadoğu'da öldürülen başka yazarlar için geçerli olmadı. Söyleyebileceğimiz tek şey, yazının eskiden beri ve hâlâ tehlikeli bir uğraş olduğu.

"ÇİN'DE DE DURUM AYNI"

U.E.: Gene de, küreselleşen toplumda her şeyden haberdar olduğumuz ve bunun sonucunda da harekete geçebildiğimiz kanaatindeyim. İnternet var olsaydı Yahudi soykırımı mümkün olur muydu? Emin değilim. Herkes olan biteni anında öğrenirdi... Çin'de de durum aynı. Çinli yöneticiler internet kullanıcılarının erişebildiği şeyleri denetlemeye çok uğraşsalar da, bilgi her şeye rağmen dolaşıma giriyor, hem de iki yönlü olarak. Çinliler dünyanın geri kalanında neler olduğunu öğrenebiliyorlar. Biz de Çin'de neler olduğunu öğrenebiliyoruz.

MEVLÂNÂ'NIN KURTULUŞU TÜRKİYE<

Su gibi akan söyleşide, tarihte kitabın uğradığı zulüm anlatılırken Mevlânâ'nın da bahsi geçiyor. Şöyle diyor Jean-Claude Carrière: "Pers kültürünün merkezlerinden birinin bugünkü Afganistan olduğunu biliriz. XI. ve XII. yüzyıldan itibaren Moğol tehdidi belirgin bir nitelik kazandığında Belh'teki düşünürler ve sanatçılar, aralarında gelecekteki Mevlânâ Celâleddin Rumî'nin babası da varmış, en değerli el yazmalarını yanlarına alarak şehirden ayrılmışlar. Batıya, Türkiye'ye doğru gitmişler. Rumî, pek çok İranlı sürgün gibi ölünceye kadar Anadolu'da Konya'da yaşayacaktı."

"ATATÜRK TARİHİ BAŞTAN YAZDIRDI"

Kitapta, tarih anlayışı da sorgulanıyor. Bu bahiste konu Atatürk'e de geliyor. İşte Jean-Claude Carrière'in sözleri: "Atatürk, kendi devrinde, Türkiye'nin tarihini tamamen baştan yazdırdı. Romalılar devrinde, Türkler'in gelişinden yüzyıllar önce, Türkiye'de Türkler'in yaşadığını söyletti. Her yerde bu böyle... Doğrulamak istersek nerede doğrulayacağız? Türkler gerçekte Orta Asya'dan gelmişlerdi diye biliyoruz, günümüz Türkiye'sinin ilk sakinleriyse yazılı iz bırakmadılar. Ne yapmalı?" 

Tavukların karşıdan karşıya geçmeyi neden bir asırda öğrendiği ya da kitabın neden tekerleğe benzediği gibi bilgiler sunan eserin önemli bir defosu ise bir formasının "ters" basılmış olması!

 
 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

 

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”