ORHAN PAMUK’UN "KARA KİTAP"I ÜZERİNE BİR İNCELEME
NÜKHET M. ERKMEN
EGE ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ
(LİSANS TEZİ)
ÖNSÖZ
Bir gün
bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti
Orhan Pamuk (Yeni Hayat)
Hani kimi
zaman insanın hayatında bazı ‘an’ lar vardır ve o anlar sonraları unutulmaz
‘anı’lar bırakır.İşte benim için o ‘an’lardan hayatımı en çok etkileyeni Orhan
Pamuk’u ilk okuduğum andı.O ‘an’ın unutulmaz ‘anı’lara dönüşmesi ise Kara
Kitap’ın hayatıma girmesi ile oluştu.1999 yılında lisedeki sosyoloji hocam
Sezer Ateş Ayvaz’ın ‘Madem Kara Kitap’ı bu denli çok seviyorsun,eğer bir gün
sosyoloji okursan mutlaka O’nu incelemelisin’ cümlesiyle, hayatın beni çok
sevdiğim sosyoloji bölümüne ve yine Kara Kitap’a getireceğini kim bilebilirdi
ki?
Kara
Kitap Yeni Türk Edebiyatının en çok tartışılan romanlarından biri olarak bir
çok yönden incelenmiş ve eleştirilmiş bir yapıt. Bu yüzden ben bu kadar çok
incelenmiş bir kitabın sadece Aşk ve Kimlik/Kendi olma temaları üstünden bir
yorum denemesi ortaya koymak istedim.
Bu
anlama, anlamlandırma ve yorumlama sürecinde bana hep yürümeye başladığım
yolda devam etmem için güç veren çok değerli danışman hocam Prof.Dr.Ülgen
Oskay’a, Orhan Pamuk ile görüşmenin düş olduğu yıllardan sonra bunu gerçeğe
dönüştürmemde bana yardım eden İletişim Yayınevi Müdürü Barış Tütün’e ve de
yazdığı bir kitap ile değil her cümleyle hayatımı değiştiren Orhan Pamuk’a
teşekkürü borç bilirim...
2004,İzmir
BAŞA
DÖN
"KARA KİTAP" ÜZERİNE BİR İNCELEME
1952’de
İstanbul’da doğdu Orhan Pamuk ve New York’da geçirdiği üç yıl dışında hep orada
yaşadı.Cevdet Bey ve Oğulları, Kara Kitap gibi eserlerinde anlattığına benzer
bir ailede Nişantaşı’nda yetişti.İstanbul’u o kadar seviyordu ki O’nun için
İstanbul dışında yaşayabileceği başka bir şehir, ülke ya da ev yoktu.Bu sevgi
İstanbul şehrinin tarihini, adı sanı bilinmeyen sokaklarını, o kalabalığının
içindeki yalnızlıklarını eserlerine ince bir ruhla yansıtmasına neden
oldu.Liseyi Robert Kolejinde bitiren Pamuk ; İstanbul Teknik Üniversitesinde üç
yıl mimarlık okudu.1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsünü
bitirdi.1974’den beri yazı yazmayı kendine iş edinen yazar zorluklarla
yayımlattığı ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları ile 1979’da Milliyet Yayınları
Roman Yarışmasını kazandı.1982’de yayımlanan bu eseri 1983’de Orhan Kemal Roman
ödülünü de aldı.Aynı yıl basılan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman ödülünü ve bu
kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la Decouverte Europeenne’i
(Avrupa Keşif Ödülü) kazandı.1985’de yayınlanan Beyaz Kale ile Newyork Times
Book Review ‘O’nun için Doğu’da yeni bir yıldız yükseldi’ cümlesini kullandı ve
kitap belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi.1990’da yayınlanan Kara Kitap;
zenginliği,karmaşıklığı ve gizemiyle çağdaş Türk Edebiyatının üzerinde en çok
tartışılan ve okunan romanlarından biri oldu.Ömer Kavur’un yönetmenliğini
yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı.1994’de
yayınlanan Yeni Hayat yine Türk Edebiyatının en çok okunan romanları arasına
girdi.1998’de yayınlanan Benim Adım Kırmızı adlı romanı ve 2002’de yayınlanan
Kar ile Orhan Pamuk yalnız Türkiye’de değil Avrupa ve Amerika’da da büyük
ilgiyle okunan bir Yazar oldu.Cevdet Bey ve Oğulları Pamuk’un hem kendi ailesini
hem de Kurduğu hayal gücüyle yazdığı başka bir ailenin romanıydı.Sessiz Ev
kuşaklar arası bir köprü kurmaya çalıştığı ve her kahramanın aklından geçenleri
tasvir etmesiyle yeni bir üslup oluşturduğu yine çok başarılı bir romanıydı.Bu
iki romandan sonra Beyaz Kale ise her ne kadar tarihi bir roman olarak
nitelendirilse de gerçekte tarihi bir dönemi anlatmaktan çok efendi-köle,
ben-öteki gibi düaliteler çerçevesinde kimlik ve kendi olmak sorunsallarını
kendine merkez alarak yazılmış bir romandı.Ve Kara Kitap...
“Benim bütün
kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar” diyen Pamuk Beyaz Kale’nin Kara
Kitap’ın geleceğinin de habercisiydi.Kara Kitap en çok bir arayışın romanı
olarak insanın salt kendi olabilmesinin neden mümkün olmadığına, bir aşkın
insana neler yaptırabileceğine ve bir yazarın hayal gücünün ne denli sınırsız
olabileceğine dair Orhan Pamuk’u bu günün en çok tartışılan, en çok okunan ve en
çok eleştirilen yazarı yapmasında büyük ve çok önemli bir yer tutuyordu. “Bir
gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” cümlesiyle başlayan Yeni Hayat
okuduğu bir kitabın etkisiyle hayatını kitabın vaadettiği hayatı bulmaya
yönlendiren bir kahramanın lirik, sihirli ve dokunaklı hikayesiydi.Benim Adım
Kırmızı da, renkli bir anlatımla 16.yüzyılın nakkaşlarının yaşadığı sorunlara,
sanata, hayata, evliliğe ve mutluluğa daha iyimser bir bakışla yazılmış bir
romandı.Orhan Pamuk’un Kar romanı kitabın içeriğinden çok yaptığı reklamlarla
ve değindiği siyasi sorunlarla gündeme geldi ve haksız eleştirilere uğradı.Oysa
Kar Pamuk’un esas okuyucuları tarafından da bilindiği gibi yazarın diğer
romanlarında gösterdiği karamsarlıktan uzak, hayata, aşka, siyasete ve kimliğe
yine kendi içinde değindiği düalitelerle farklı bir bakış açısını yansıttığı ve
kendinin de hepimiz gibi değiştiğinin işaretlerini verdiği ilk romanıydı. En son
romanı İstanbul ise Pamuk’un çocukluğundan, gençliğine kadar uzanan
hatıralarının İstanbul sokaklarından yanıp, yıkılan köşklerine ve hüznün kalbine
bir yolculuk adeta...
BAŞA
DÖN
Kara Kitap
amcasının kızıyla evli olan avukat Galip, karısı (aynı zamanda kuzeni) Rüya ve
Rüya’nın üvey ağabeysi Milliyet gazetesinde köşe yazarı olan Celal Salik
karakterlerinin üzerine kurulmuştur.Galip Nişantaşı’nda dedeleri, nineleri,
halaları, amcaları, amca çocukları ve bir takım akrabalarıyla birlikte büyümüş
ve amcasının güzel kızı Rüya evlenmiştir.Galip Rüya’nın ikinci kocasıdır.Kimi
aile büyüklerinin düşüncelerine göre Galip çocukluktan beri çok sevdiği Rüya ile
evlenerek Rüya’yı bazı sol fraksiyonlara mensup eşinden ve o sefil hayatından
kurtarmıştır.Galip ve Rüya, Rüya’nın üvey ağabeysi olan Celal Salik’e
çocukluklarından beri hayranlık duymuşlar ve gazetedeki yazılarını her gün
okuyarak büyümüşlerdir.Bir gün Galip eve gelir ve karısının on dokuz kelimelik
terk mektubuyla karşılaşır.Rüya nereye gittiğini, ne zaman döneceğini, dönüp
dönmeyeceğini, kiminle gittiğini yazmadan Galip’e bir suç ortaklığı bırakarak ve
‘Annemleri idare edersin’ diyerek kayıplara karışmıştır.Aynı zamanda Celal
Salik’in de ortadan kaybolması Galip’i amansız bir arayışa ve esrarengiz bir
kayboluşa sürüklemiştir.Bundan sonra Galip’in hayatı çok sevdiği karısını
aramaktan, Rüya’nın O’nu neden terk ettiğini bulmaya çalışmaya, Celal ve
Rüya’nın birlikte olup olmayacağına dair paranoyalardan, Galip’in kimliğine, kim
olmak istediğine, hayatın görünenden çok görünmeyen anlamlarını keşfetmeye sanki
görünmeyen bir el tarafından yönlendirilmiştir.
Kitabı
karmaşık yapan en önemli özelliklerden biri kitapta olayların akışına ara
verdirten, ama bir yandan da olayların akışına yön veren Celal Salik’in köşe
yazılarının sırayla bölümler halinde sunulmasıdır.Okuyucu bir yandan Galip’in
arayışına, hüznüne ve aşkına ortak olurken diğer yandan Celal’in yazılarıyla
kimi zaman kurmaca, kimi zaman gerçek olan bir işaretler dünyasına da adım
atmaktadır.Galip, Celal’in bu yazılarının kendine bir işaret verdiğini
hissederek bu yazıların Rüya’yı bulmasına yardım edeceğine inanarak arayışına
devam etmektedir.Celal’in köşe yazıları Mevlana’dan Hurufiliğe, Attar’dan
Poe’ya,Binbir Gece Masallarından Hüsn-ü Aşka kadar geniş bir yelpaze ve
detaylarla süslenirken aslında kitabın ana konularından bazıları olan kimlik
bölünmelerini ben-öteki sorunsalını, yabancılaşmayı,eşyaların, harflerin dilini
ve bu dilin nasıl bir meta haline dönüştüğünü, insanın salt kendisi olup
olamayacağını ve karısı tarafından terk edilen aşık bir adamın hikayesini de
okuyucunun kafasına kök saldırtarak anlatmakta...BAŞA
DÖN
BÖLÜM 1 : ON İKİ’DEN ON
İKİ’YE TÜRKİYE’DE SANAT, EDEBİYAT VE
KARA KİTAP
Parçalanmış varlıklar en iyi parça
parça betimlenirler.
Rilke
Bir sanat
eserinde ; sanatçı, eser,okur ve bu üçlünün içinde bulunduğu bir dış dünya yani
toplum 4 önemli unsur olarak önemli rol oynar.Sanatçı, eser ve okur
birbirleriyle kesişen kümeler gibidir.Öte yandan toplum ise sanatçı, eser ve
okuru kapsayan bir evrensel küme olarak karşımıza çıkar adeta.
Kimi
eleştirmenler sanat eserini, sanatçının iç ve dış dünyasıyla kesiştirdiğini ve
bunu bir ayna gibi geri yansıttığını savunurlar.Sanatı bir yansıtma olarak
görmek yüzyıllar boyu devam etmiştir.Bu görüşe inanan sanatçı ve eleştirmenlerin
sık sık kullandığı bir benzetme “ayna benzetmesi” olmuştur. Stendhal ‘yol
boyunca gezdirilen bir aynadır roman’ cümlesini Kırmızı ve Siyah’da dile
getirmiştir.Yine Marxist Plehanov ‘Edebiyat ve sanat hayatın aynasıdır’
demiştir.
İşte tam da
bu yüzden sanat ile gerçeklik arasında kurmaca ile olduğundan belki de daha
güçlü bir yan vardır.Ama genel olarak ele alındığında ‘gerçekliği yansıtma’
durumunu 3’e ayırabiliriz.Bu üç bakış; sanatın yüzey gerçekliği yansıtması,
tümeli yansıtması ve ideal olanı yansıtması olarak özetlenebilir.
(Moran,Berna,Edebiyat Kuramları ve Eleştiri,İletişim yay.2001 sayfa: 19)
Neyi
yansıtır sanatçı?
Platon’un
Devlet adlı diyaloğunda Sokrates’in Glaukon ile konuşmasına bir göz atalım:
-
“İstersen bir ayna al eline dört bir yana tut.Bir anda yaptın
gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri,
bütün canlı varlıkları.
-
“Evet görünürde varlıkları yaratmış olurum ama hiçbir
gerçekliği olmaz bunların.”
-
“İyi ya tam üstüne bastın işte düşüncemin;çünkü bu tür varlık
yaratan ustalar arasına ressamı da yazarı da koyabiliriz.Değil mi?”
-
“Koyabiliriz tabii.” (Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve
Eleştiri,İletişim Yay.2001 Sayfa: 22)
Her şey her
şeyin yansıması mıdır o halde?
Yazar
gerçekliğini oluştururken toplumun belirli bir dönemini, o dönemin iç yapısını
bu yapının iç dinamiklerini kavrar önce ve eserindeki kişiler, olaylar, durumlar
bu sosyal gerçekliğin izlerini sürerler.Aristoteles bunu şu cümleleriyle ifade
eder. “ Madde ve form bir aradadır iç içe geçmiştir, onların birleşmesi duyu
dünyasındaki nesneleri meydana getirir.Sanatçı genel olanı yansıtmak için formu
belirleyen şeyleri seçerek gereksiz ayrıntıları atar ve öyle bir olaylar dizisi
kurar ki onların birbirlerini zorunlulukla izlemesi belli bir formun nasıl
geliştiğini, nasıl bir sonuca yöneldiğini gösterir.” (Moran, Berna, Edebiyat
Kuramları ve Eleştiri,İletişim Yay.2001 Sayfa: 30)
Peki sanat
bu gün gerçekliğin yoksun olduğu bir dengenin yerini mi tutuyor, yoksa gerçeklik
giderek sanatın yerini mi alıyor?Yoksa hayat dediğimiz şey dengeye kavuştukça
sanat ortadan mı kalkacak?
Acaba
hayatın yerini tutmaktan öte bir işi yok mu sanatın? İnsanla dünya arasındaki
daha köklü bir ilişkiyi yansıtmaz mı sanat?
Milyonlarca
kişi kitap okuyor, müzik dinliyor, tiyatroya, sinemaya gidiyor; neden?
Oyalanmak, iyi
vakit geçirmek, eğlenmek için mi? Bir kısmı evet... Bir kısmı Hayır...
Çünkü
biliyoruz ki yaşamımızda gerçekleşmemiş şeyleri başka görüntülerle, başka
biçimlerle, başka cümlelerle gerçekleştirmeye çalışıyoruz.Çünkü ayrı bir birey
olmak yetmiyor bazen, bireysel yaşamın kopmuşluğundan kurtulmak istiyoruz kimi
zaman, kendimize ve çevremize daha anlamlı bir dünya kurmaya çalışıyoruz.İşte bu
yüzden de sanata sarılıyoruz.Buna mecburuz...
Çünkü
hayatın kendi dinamiklerinde var olan düalite sanatta da var.Sanatın gerçek bir
yaşantıdan doğması başlı başına yetmiyor var olmasına, ayrıca kurulması da
gerekiyor.Konu tek başına belli bir biçim belirlemediği gibi öz ve biçim ya da
anlam ve biçim diyalektik bir ilişkiyle birbirine bağlanıyor.
Bütün
bunlardan sonra Türkiye’de On İki Mart’tan On İki Eylül’e kadar geçen dönemde
toplumun nasıl bir kaos içinde olduğuna, bu kaosun edebiyata nasıl
yansıtıldığına ve Türk Edebiyatının hazinesi olan Orhan Pamuk’un Kara Kitap adlı
eserinde bu dönemin nasıl bir role sahip olduğuna bakalım:
Toplumsal
olarak baktığımızda, baskı rejiminin uygulandığı ve Türk toplumunda izler
bırakan On İki Mart ve On İki Eylül darbeleri geliyor aklımıza.
İki darbenin
arasında geçen 9 yıllık süreçte Türk halkı her sabah güne kara bulutlarla,
karamsar haberlerle gözlerini açtı.Öldürülen gençler, ambargolar, yokluklar ve
pahalılıklarla dolu gazeteleri okudu.Kendilerine ve geleceklerine güvenleri
sarsılmıştı bir kere.Can güvenliği önemli bir sorun haline gelmiş; sokaklarda,
meydanlarda bile devam eden vuruşmalar; ardında genç cesetler bırakmıştı.Bu
buhranlı anomi döneminde Türkiye’de çoğu kurumu ve halkı içine alan bir yozlaşma
da söz konusuydu.Toplumsal düzenin bünyesinde yıllardan veri süregelen
hastalıklar iyice salgınlaşmış ve ortaya çıkan bunalımda her bireyi, her kurumu,
her sistemi etkiler hale gelmişti. Akılcılıktan uzak olan bu bunalım döneminde,
hastalıkları kökten iyileştirmek yerine geçici önlemler alınmış ; hükümetten,
siyasi kuruluşlardan, ekonomiden, hukuksal normlardan kaynaklanan eksiklikler
halkı bir kısır döngüye sokmuştur.On İki Mart’tan On İki Eylül’e uzanan bu baskı
rejimi toplumu sindirmiş, üniversiteler, basın denetim altına alınmış,ilerici
aydınlar susturulmuş ve toplum depolitize edilmiştir.(Cem,İsmail,Siyaset
Yazıları ;Cem Yayınevi,1980 sayfa :169)
Öte yandan
toplumsal fayda değil bireysel fayda ve Pragmatist anlayış öne çıkmış, ideolojik
düşüncelere, siyasal tutumlara sırt çevirmek akıllıca davranışlar olarak
nitelendirilmeye başlanmıştır.Bütün bu huzursuz ortamlar toplumu güvenli bir
yaşam arayışına sürüklemiştir.
12 Eylül
dönemi bir yandan baskı ve yasaklar dönemiyken ; diğer yandan yasaklamaktan çok
dönüştürmenin, yok etmekten çok içermenin, bastırmaktan çok kışkırtmanın hedef
alındığı yıllardı da.Bu hedefler insanların arzularının, iştahlarının,
heveslerinin büyümesine, bir taraftan yerelliğin patlamasına diğer taraftan da
globalin kılcallaşıp gittikçe derinlemesine yol açmıştı.
80’ler geç
kalınmış bir bireyselliğin, ertelenmiş kişisel isteklerin ve ‘tüketme’ arzusunun
ortaya çıktığı bir dönemdi. Nurdan Gürbilek’in anlatmaya çalıştığı gibi:
‘Bastırılmış olan hiçbir zaman bastırıldığı şey olarak, orada öylece
keşfedilmeyi bekleyen saf ve sahici bir içerik olarak geri dönmez.Tersine geri
döndüğü yerin ihtiyaçlarıyla şekillenen, başka biçimler altında hep yeniden inşa
edilen, yeni kurgulara olduğu kadar politik manevralara ve kışkırtmalara da açık
bir şey olarak geri döner.’
İşte bu
yüzden bu geç kalınmış bireysellik, özerk kimlik kendini yeni bir alanda
göstermişti ‘tüketim’...
Bu da
beraberinde kültürel bir bölünmeyi, kültürel bir yarılmayı ve kültürel bir
yozlaşmayı getirmişti.Bir yandan yoksulluklara, isyanlara, baskılara rağmen
ayakta kalmaya çalışanlar, öbür yandan reklam sektörünün sunduğu seçkin,
renkli, farklı imgelere, ışıklı vitrinlere dalıp gidenler...
Her artının
bir eksisi ve her eksinin de bir artısı olan bu hayatta, her dönemde olduğu gibi
bazı alanlardaki sıkışma,daralma her ne dersek diyelim bazı alanlardaki
genişlemeye tekabül etmişti. (Gürbilek, Nurdan, Vitrinde Yaşamak, Metis Yay.
2001 Sayfa:8-10)
Elbette bu
süreç Türk romanını da etkiliyordu.Bu süreç yazarın kimi zaman toplumsal
sorunlarla iç içe olmasına kimi zaman da gerçekçilikten uzaklaşmasına neden
oluyordu.Yazar ya da sanatçı bu toplumsal sorunlardan, baskılardan öylesine
sıkılmıştı ki artık gerçekçi bir bakışla dış dünyayı yansıtmak ona ilgi çekici
gelmez olmuştu.Böyle olmasına rağmen 1980’lerde Türk romanı yine de
gerçekçilikten çok fazla uzaklaşmamıştı ya da uzaklaşamamıştı.1980 öncesi romana
baktığımızda egemen görüşün sanat için sanat değil, toplum için sanat olduğunu
görmekteyiz.Oysa 1980’lerde ortaya çıkan yenilikçi roman bu toplumcu
gerçekçiliğin yetersiz olduğunu gösterdi.
Hans – Robert
Jauss’un, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı eserinde söylediklerine bir
bakalım:
“Yenilik
getiren yani beklentilere uymayan bir yapıt o dönemin okurlarına yeni bir ufuk
açar ve estetik ölçütlerin değişmesine neden olur.Ne ki, zamanla bu yeni
beklentiler de kanıksanır, aşınır ve o zaman Rus biçimcilerinin dediği gibi
alışkanlığı kıracak yeni formlar, yeni bir şiir dili, yeni stratejiler
yaratılır.O halde yapıtın tek ve değişmez anlamı yoktur, okurların değişik
beklentilerine göre dönemden döneme değişen anlamları vardır.Eleştirmen yapıtta
hangi beklentilere cevap arandığını saptayarak o dönemdeki okurların
tepkilerinin açıklamasını yapar.”
Berna Moran
Jauss’un bu cümlelerini ; “bir sanat eserinin tarihsel ve toplumsal bağlamına
yerleştirmeyi şart koşarken edebiyat formlarının da gelişmesini ekonomik ve
toplumsal koşullara değil aşınan edebiyat öğelerinin yenilenmesi gerektiğine
bağlıyor.Yani Jauss’a göre bir edebiyat yapıtı hem yazıldığı tarihsel dönemin
ürünüdür ve bu yönüyle edilgendir, hem de, yenilikçiyse tarihi etkiler
çünkü yeni beklentiler yaratarak
ilerdeki dönemlerin toplumsal bağlamlarını belirtmekte etkin bir rol
oynamaktadır.”(Moran,Berna, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3,İletişim
Yay.1998 Sayfa:52)
Türk
romanında da 12 Eylül darbesinden sonra yenilikçi (avant garde) romanlar
yazılmaya başlandı.yenilikçi yazarların başında Orhan Pamuk, Latife Tekin, Bilge
Karasu gibi isimler yer alıyordu.
Her ne kadar
1980’lerde artık dış dünyayı yansıtmak kimi yazarlara çekici gelmese de bunun
altında yatan nedenler hem toplumsal, hem siyasal hem de yazınsaldı.
Yenilikçi
Romana farklı bir renk getiren Orhan Pamuk ; “ kendi romanlarında her zaman
yaptığının modern edebiyattan öğrendiklerini yerli malzemeyle birleştirmek
olduğunu” söyler.
O zaman şimdi
Orhan Pamuk’un modern edebiyattan öğrendiklerini yerli malzemeyle nasıl
birleştirdiğine, 80 Dönemi sorunlarının Kara Kitap’a nasıl yansıtıldığına
bakalım.
Kara Kitap bir
metnin hem soldan sağa hem de sağdan sola okunuşu, bugünleri öngören dünün
resmedilişi, Kara Kitap hem Türkiye’nin hem de Osmanlı’nın kalbine bir
yolculuk...
Kara
Kitap’ın geçtiği yıllar ; İstanbul’da büyük bir nüfus patlaması baş gösterdiği,
türbanlı, askeri rejimli yıllardı.Tüketim özleminin kılcallaşıp, gittikçe
budaklaştığı ve artık hiçbir şeyin yadırganmadığı yıllardı...
Bir yandan
modernite topluma damgasını vurmaya başlamış ve Türk insanı “Çağdaş Batı” olarak
adlandırılan dünyanın büyüsüne kapılmaktan kendini alamamış, diğer yandan ise
modernizm bir tür kimlik yozlaşmasına dönüşmeye başlamıştı. Artık insanlar
kendileri olmaktan, aynada hep birbirine benzeyen yüzleri görmekten sıkılmaya
başlamıştı.Sokaklar, caddeler, evler, dükkanlar bunalmış umudu başka yüzlerde,
başka imgelerde, başka görüntülerde, başka kimliklerde arayan insanlarla
doluydu.
Tüketim
özlemi her yerde kendini gösteriyordu.Kimi zaman insanlar müzikli bir sigara
kutusundan,küçük parmak büyüklüğündeki dolma kalemlere, renkli tespihlerden,
rüya yorumları kitaplarına kadar belki duydukları ama hiç görmedikleri nesnelere
hücum ediyorlardı.
İşte
Nişantaşı’nda artık ismi Harbiye Polis Karakolu olan eski Teşvikiye
Karakolu’nun karşı köşesinde, sattığı onca masalsı nesneye rağmen yıllardır
gerçekliğini sürdüren, binlerce renk, koku tat cümbüşü Alaaddin’in dükkanı Kara
Kitap’ta Türk Kimlik yozlaşmasının göstergelerinden biridir.
“ Bir
bakıyordun, hepsi ayrı bir havada gözüken o kalabalık, hep birlikte bir müzikli
sigara kutusu merakına kapılıyor, derken Japonya’dan gelen küçük parmağım
büyüklüğündeki dolmakalemleri kapış kapış kapışıyorlar, ertesi ay ise hepsini
unutup tabanca biçimindeki çakmaklardan öyle bir almaya başlıyorlardı ki,
Alaaddin yetişemiyordu.Sonra bir plastik ağızlık modası başlıyor, bütün millet
içtiği sigaranın iğrenç ziftini sapık bir bilim adamı zevkiyle seyrederek altı
ay saydam ağızlık kullanıyor, derken; onu bırakıp sağcısı solcusu, dinsizi,
dindarı Alaaddin’den boy boy, renk renk tespih alıp her yerde çekmeye başlıyor,
bu fırtına dinip Alaaddin elinde kalan tespihleri iade edemeden, bir rüya modası
çıkıyor, herkes rüyaları yorumlayan küçük kitapçığı alabilmek için kapıda kuyruk
oluyordu.” (Pamuk,Orhan Kara Kitap 10.yıl özel baskısı sayfa:75)
Bu
cümlelerle anlatıyor Pamuk Alaaddin’in Dükkanı ismini verdiği bir bölümde
toplumdaki tüketim arzusunun ne denli çok ve nedenli değişken olduğunu...
Bu yoğun
tüketim arzusunun, kimlik yozlaşmasının nedeni küreselleşmeye ve sonucu
metalaştırmaya ve yabancılaşmaya dayanıyor bir bakıma.Neden mi?
Küreselleşme
kendi özü itibariyle “uzak yerleşimleri birbirlerine, yerel oluşumların millerce
ötedeki olaylarla biçimlendirildiği ya da bunun tam tersinin söz konusu olduğu
yollarla bağlayan dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşmasıdır”
Giddens’ın deyimiyle...
Yani yerel ile
küresel artık iç içe geçmiştirler.Bir sonuç olarak karşımıza çıkan metalaştırma
bireyin kendini dışsallaştırmasına ve böylece de yabancılaşmasına yol
açmaktadır.
Kara Kitap’ta
Türkiye’de yaşanılan bu yabancılaşma ve kimlik yozlaşmasına üstü kapalı da olsa
değinilen bir diğer bölüm ; Bedii Usta’nın Evlatları ismini taşımaktadır.Bu
bölüm gerçekçi bir perspektiften, içimizde kanayan bir yara olan kimlik
sorunsalına büyük bir ustalıkla parmak basar.
Bedii Usta ve
evlatları ; her milletin, bir kültürel kimliğin,el, kol ve yüz hareketlerine
sahip olduklarını düşünmekteydiler.Onları kendileri yapan bu hareket ve mimikler
aynı zamanda onları ‘onlar’ yapan özelliklerdi ve onlarla içkindi.Bir kimliğin
işareti ve aynı zamanda hazinesiydi bu hareketler.
Giderek
artan sinemalar ve Amerikan film sektörü başta gençleri olmak üzere,
kadınlardan,çocuklara, erkeklere, hatta yaşlılara kadar bir veba salgını gibi
herkesi etkisi altına almaya başlamıştı.
Türkler
artık Türk gibi davranmaz olmaya başlamışlar, kendileri gibi olmaktan iyice
sıkıldıklarından filmlerde gördükleri Avrupalı, Amerikalı artistlere öykünmeye
başlamışlardır.
Bedii Usta
mankencilik zanaatını ölümünden sonra oğullarına devretmişti.Bedii Usta’nın
döneminde mankencilik Allah ile boy ölçüşmek olarak görülmüş, oğullarının devir
aldığı dönemde ise Batılılaşma, kimlik yozlaşması gibi nedenlerle rağbet
görmemişti.Rağbet görmemesinin nedeni Bedii Usta’nın mankenlerinin Batılı
İnsanlara değil de bizim insanlarımıza benzemesiydi.
“Müşteri
sokakta her gün on binlercesini gördüğü o bıyıklı, çarpık bacaklı, kara kuru
vatandaşlardan birinin sırtındaki paltoyu değil, uzak ve bilinmeye bir diyardan
gelen yeni ve güzel bir insanın giydiği ceketi sırtına geçirmek ister ki, bu
ceketle birlikte kendi de değiştiğine, başka biri olabildiğine inanabilsin”.
(Pamuk,Orhan Kara.Kitap 10.yıl özel baskısı sayfa: 92)
Yani
Türkler artık Türk değil başka biri olmak istiyorlarmış ve bir elbiseyi değil
bir düşü satın alıyorlarmış, bir arzuyu...
Bir insanın
en önemli hazinesinin jest, mimik ve beden dili olduğunu savunan Bedii Usta en
sıradanından, en seçkinine kadar herkesin kendi mimik, jest ve hareketlerinin
değişmeye başladığını ve bunun en büyük nedeninin ise Batı’dan getirilen filmler
olduğunu belirtiyordu.
Bu kimlik
yitimi, yozlaşma ve öykünmenin toplumsal olarak anlatıldığı bu iki bölümden
sonra, bireysel düzeydeki kimlik parçalanmalarına, kendi olma sorunsalına, ben-
öteki ikilemine ve Kara Kitap’ın kahramanlarına geçelim.
BAŞA
DÖN
BÖLÜM 2 :
KARA KİTAP’IN HERMENEUTİK İNCELEMESİ :
Kara Kitap
üzerine yazılan yazılara, yapılan eleştirilere, gazetelerde çıkan röportajlara,
hatta bir yazarı “anlamak” için yayınlanan kitaplara baktığımızda Kara Kitabın
bir çok konuda yoruma açık olduğunu görmekteyiz.
Kara Kitap
Üzerine Yazılar ismini taşıyan ve Nüket Esen’in derlediği eser Kara Kitap
üzerine bir çok eleştirinin ve yorumun bulunduğu zengin bir kaynak.Kitapta 30
farklı eleştiriyi okurken, bir eserin yorumlanmasının ne kadar farklı boyutlara
uzanabildiğinin de tanığı oluyoruz aynı zamanda.
Kara Kitap’ı metafiction olarak
değerlendirenlerden, dil –anlam sorunlarına dikkat çekenlere,metinlerarasılığa
değinenlerden, kitabı post-modern olarak yorumlayanlara kadar geniş bir
çerçeveye sahip.Tüm bu yazılanları okuduktan sonra, tekrar Kara Kitap’ı ilk
okuduğum heyecan ve zevkle okurken, aklımda hep aynı sorular vardı: Bir eser
nasıl olur da bu kadar farklı okumalara yol açabilir? Bir eseri zengin ve
karmaşık kılan, yarattığı farklı okumalarda mı gizlidir? Peki bu zenginliğin,
gizemin ve dağınıklığın arka planın da ne yatmaktadır? Kitap bu kadar -gizemli,
dağınık, karmaşık ne derseniz deyin- olmasaydı yine de Türk Edebiyatının en çok
okunan ve eleştirilen kitaplar arasında ki yerini alır mıydı?
Bu soruları
ne kadar çoğaltırsak çoğaltalım, ya da bu sorulara ne kadar cevap vermeye
çalışırsak çalışalım ortaya çıkan tüm sözcükler yine bir yorum denemesi
olacak.Oysa kitabın taşıdığı tüm kurmaca ya gerçek özelliklerine rağmen, okuru
derinden etkileyen ayrıntıları, birbirlerini tamamlayan sözdizimleri, ve her bir
bölümde eskilerde kalmış ama hala içimizde taşıdığımız bir yüz, bir koku gibi
zaman zaman ortaya çıkan bir hüznü ve eserin tümünde hakim olan, Sayın Pamuk’un
her bir hikayede farklı anlatıcılarla, farklı zamanlarda ki çeşitlemeleriyle ele
aldığı bir gerçekliği var.
Bu gerçeklik
bir “aşkın” ve “kimliğin”, kendi olmanın ne olduğunun ya da olmadığının
arayışı...
İşte bu
yüzden ben, Galip’in Rüya’ya aşkı temelinde çıktığı bu kimlik arayışını, bu
kimlik arayışının psikolojik ve toplumsal boyutlarını, ben-öteki sorunsalının
sınırlarının nerelere uzandığını, herkesin tam anlamıyla neden kendi olup
olamayacağını anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağım bu bölümde.
Bir diğer
amacım ise bu anlamlandırma girişiminde Kara Kitap’a yöneltilen eleştiriler
çerçevesinde, kitabın aslı sorunsallarından çok tartışılan konu ve göndermelere
de yine yukarıda değindiğim açıdan yorumsamacı bir bakıştan sunmak.
Kitabı neden
eleştirel bakışla değil de hermeneutik açıdan inceleyeceğime gelince şunu
söyleyebilirim ki : kitap bir çok açıdan incelendi, ve bu incelemelerin arasında
kendi kendime hep acaba sayın Pamuk kitabı yazarken bunca şeyi gerçekten
kurguladı mı diye sordurtan yorumlar var. Benim ortaya koyacağım bu yorum
denemesinin bütün o yazılanların bir kolajı değil, bir çoğuna gönderme niteliği
taşımasını istiyorum.
Bu yüzden
öncelikle hermeneutiğin ne olduğu, nasıl doğduğu, bir metni ya da eseri
anlamanın, ifade etmenin ve yorumlamanın ne gibi açmazları ve üst yorumları
olduğuna değinelim ve Kara Kitap’ı hermeneutik açıdan ele almaya çalışalım.
BAŞA
DÖN
HERMENEUTİK (YORUMBİLGİSİ) ÜZERİNE
Sanat
yaşamayı anlamanın
organonudur.
Wilhem Dilthey
Sanat ve yaşama baktığımızda,
sanatın yaşama deneyimine dayandığını ve kaynağını, konu içeriğini bu yaşama
deneyiminde bulduğunu söyleyebiliriz.Sanatın yaşama deneyiminin içerisinde
kendini gerçekleştirdiği gibi, bilim de yine belirli bir çerçeve içinde, sanata
ve sanatsal araçlara bağımlıdır.İşte bu yüzden diyebiliriz ki ; yaşamın kendi
içinde taşıdığı gerçekliği kavramak, ifade eden, temsil eden, yansıtan sanatın
ve hepimizi etkisi altına alan bilimsel düşüncenin birlikte, ele ele ortaya
koydukları etki ile mümkündür.Çünkü yaşamın soluk almasıdır sanat ve her anlama
bir yeniden üretim sürecidir.Bu yeniden üretme ve anlama sürecinde, iç deneyim,
kişiye özel durumlar ve bireysel ya da toplumsal yaşantının üzerinde durmak
zorundayız çünkü parçalara ayrıldığımız durumların,bizi parçalayan iç
deneyimlerin yaşamın, yaşamımızın her anıyla içkinliği vardır.Çünkü “şuan”
dediğimiz parça geçmişten bağımsız olamadığı gibi gelecek de “şuan” dan bağımsız
olamayacaktır.
Bu anlama ve üretme sürecinde
bağlı olduğumuz bir diğer husus ise diğer bireylerle kurduğumuz ilişkiler ve
yaşam deneyimlerimizdir. Diğerleriyle kurduğumuz bu bağ ; çıkarımlar,
dışavurumlar, kodlamalar, açımlamalar, benzetmelerle kurulur.Bu yüzden
diğerlerinin dışavurumları, ifadeleri, yansıtmaları farklı farklı yorumlanır.Bu
yüzden Mevlana’nın da dediği gibi “Söyleyebileceklerimiz ancak karşımızdakinin
anlayabileceği kadardır”.
Öte yandan bir sanatçının
yarattığı dünya, bu dünyanın içindeki tüm varlıklar, nesneler, olaylar,onların
kendi kaderleri, kendi öznel anlamaları olarak öznel bir alanda algılanabilir,
ama sanatçının kendi içinde de olsa yarattığı dünya her şeyin birbiriyle
bağıntılı olduğu bir süreçtir. Elbette bu sürecin bizimle nedensel bağlara sahip
değildir. Schiller’in ifade ettiği gibi bir tür oyun ilişkisidir bu.
Buradan
yola çıkacak olursak ; HERMENEUTİK ( Hermeneuien sanatı) bildirme, haber verme,
açıklama, açımlama,anlamayı anlama sanatıdır.Bu süreci Gadamer “... oyunu kesin
olarak sona erdirecek belli bir hedef yoktur, oyun sürekli bir biçimde
yinelendikçe kendini her defasında yeniler” cümlesiyle ifade eder.Çünkü anlama
bitmeyen bir süreçtir. Bu yüzden hermeneutik etkinliği daima bir başka “dünya”
ya ait bir anlam bağlamını o an içinde yaşanılan dünyaya aktarma etkinliğidir.
İlk kez
Schleiermacher, Schlegel’in etkisiyle, hermeneutiği evrensel bir anlama ve
açımlama öğretisi haline getirmeyi denemiştir.Schleiermacher hermeneutiği,
konuşma, birbirini anlama temelinde ele almış ve bu hermeneutiğe yeni bir boyut
kazandırmıştır. Dilthey ise anlamayı “ Dıştan verili olan işaretlerden hareketle
içsel olanı bilme süreci olarak” adlandırır.Dilthey yaşama-ifade-anlama
arasındaki metodolojik bağıntıyı şu cümlelerle anlatır:
“Yaşama
–ifade-anlama bağıntısı, sadece kendilerini dışavurdukları, jestleri, mimikleri,
süreklilik gösteren tinsel yaratıları...veya tinin toplumsal oluşumlar içinde
kendini dışa vurduğu sürekli nesneleşmeleri kapsamaz.Psikofizik yaşam
birliği/tekliği bile, ancak yaşama ve anlama arasındaki iki taraflı ve hep
birbirine katlanan ilişki aracığıyla bilinir.Bu ilişki, psikofizik yaşam
birliğinde/tekliğinde zaten içerilmiştir; öyle ki birey kendi
birliğini/tekliğini, hep, hatırlamayla, geçmişte kalmış bir şey olarak
bulur...Kısacası anlama süreci, yaşamanın kendi üstüne bükülerek kendi derinliği
içinde kendini aydınlatması sürecidir.Ve öbür yandan biz, kendimizi de,
kendimizin ve bir diğer yabancı yaşamın ifade tarzı içine taşıyarak anlarız.Öyle
ki, yaşama-ifade-anlama bağıntısı, her yerde, insanlığı kendisine dayanarak tin
bilimlerinin nesnesi kılmak için hazır bulunur.Ve böylece tin bilimleri
yaşama-ifade-anlama bağıntısı içinde kurulmuş olurlar.Yaşamın özgül, bana ait
bağlamına, ancak zamanın doğası gereği, kendimi kendi yaşamımın akıp gidişi
içinde hatırlamak suretiyle sahip olurum.Uzun bir olaylar dizisi, sonradan,
hatırlamalarım içinde birlikte etkili olurlar.Bunlardan herhangi biri, aynen,
yeniden üretilebilir değildir.Zaten daha bellekte bir seçim yapılır.Bu seçimin
dayandığı ilke, geçmişte kalmış şeyler olarak benim bir zamanki yaşam sürecime
ait tekil yaşantıların sonradan değerlendirilmesi sırasında sahip olduğum yeni
kavrayış olur.Ve şimdi geriye doğru düşündüğümde, benim için yeniden
üretilebilir olan şey, artık onun karşısında bu gün takındığım tutumla, onun
ne ifade ettiğiyle, benim onu bu gün nasıl gördüğüm ile bağlantılı olarak
üretilmiş olur.Yaşamımın önem taşıyan her parçası, benim şimdiki yaşama yorumum
aracığıyla, benim şimdiki durumuma göre, bugünümün ışığı altında, yine benim
tarafımdan şekil verilmiş bir halde kavranılmış olur.”(Çev.
Özlem,Doğan,Hermeneutik Üzerine Yazılar, Ark Yay. 1995 sayfa:134/135)
Her şeyin
büyük bir hızla değiştiğini, anlamların süreç içerisinde farklılaştığını,
yaşama,bireylere hayatımızda ki her şeye yüklediğimiz değerlerin aynı
kalmadığını, ne toplumsal ne de bireysel ilişkilerde, olaylarda, sürekli bir
değişim, dönüşüm, yeniden üretim ve çatışmanın olduğunu düşünecek olursak dünün
ışığı altında baktıklarımızın solgunlaştığını görebiliriz elbette.
Hermeneutiğe bir açımlama sanatı olarak dilbiliminden,tarihe, retorikten, nesnel
açımlama tarzlarına kadar etkili olmaktaydı.Schleiermacher anlamanın analizine,
anlamanın arkasındaki amaçlanan bilginin özüne inerek, bu süreç içerisinde yer
alan yardımcı araçların ve kuralların üzerinde durmuş, fakat “anlama”yı sadece
yazılı eserler üretme süreciyle değil, bir yeniden kurma, yeniden konstrükte
etme olarak ele almıştır. Schleiermacher yaşamı etkileyen bir eserin ortaya
çıktığı yaratma sürecini kendinde hissetmeyi, sezmeyi ve kavramayı, yazılı bir
eserin işaretlerinden ve o eseri yaratanın niyet ve düşüncesinden hareketle
anlamamızda gerekli bir koşul olarak görmekteydi.Anlama ve açımlama daima
yaşamdan etkilendiklerinden ve yaşamı etkilediklerinden, yaşamı etkileyen
eserlerin açımlamasında olduğu kadar bu eserlerin yaratıcılarının tinleriyle
bağıntısının açımlamasına da yol açarlar.
Anlamanın,
bilmenin en geniş anlamda genelgeçer bilgiye ulaşılmaya çalışılan bir sürecin
kavrandığı yerde bir kavram olduğunu söylemiştik.Anlama aynı zamanda psişik
yaşamın duyusal olarak verili işaretlerinden, bu psişik yaşamın bilgisine ulaşma
sürecidir de.
Bu süreçte
önemli bir yere sahip olan yorum ise, 21.yüzyıl edebiyat kuramcılarının sık sık
kullandığı ve üzerinde tartışmaların sürdüğü aslında uzun bir geçmişe sahip olan
bir kavramdır.
Kavramları
bir yana bırakıp kutsal metinlerden, kimi zaman hayata katlanmak için okuduğumuz
kitaplara,sığındığımız metinlere hayatın kendisine baktığımızda da anlamanın,
anlamlandırmanın ve yorumlamanın nedenlerinin ve sonuçlarının kendi aralarında
farklılıklar gösterdiğini ve tek bir yorumun olmadığını görmekteyiz.Seçilen bir
metinde rol oynayan unsurlara baktığımızda bu unsurların o metini yorumlamadaki
etkilerini anlayabiliriz.Bu unsurlar metin yazarının o metni, eseri yazarken
geçen süreç ve yazarın niyeti,okurun niyeti ve yapıtın niyeti olarak
belirlersek; Umberto Eco’nun okur ayrımlarına da değinmemiz gerekir.
Eco Ampirik
Okur, Örtük Okur, Örnek okur ayrımlarında, bir metnin amacının Örnek Okur’u
üretmek olduğunu söyler. ‘Örnek Okur;metni,bir bakıma okunması tasarlanan -bu
tasarı, çoğul yorumlara elverecek şekilde okunma olasılığını içerebilir- biçimde
okuyan okurdur.’ ( Eco,Umberto,Yorum ve Aşırı Yorum,Çev. Atakay, Kemal,Can Yay.
1997 Sayfa:19)
Kara
Kitap’ın kahramanlarından köşe yazarı Celal Salik’in şu cümleleri tam da buna
işaret eder nitelikte sanırım:
“İnsanların
çoğu nesnelerin esas özelliklerini, sırf bu özellikler burunlarının dibinde
olduğu için fark etmiyorlar da, kenarda köşede kalan, böyle olduğu için
dikkatleri çeken ikincil özellikleri görüp tanıyorlar. Bu yüzden yazılarımda,
onlara göstermek istediğim şeyleri apaçık göstermiyor, yazımın bir köşesine
sıkıştırır gibi yapıyorum.Anlamı sakladığım bu köşe çok gizli saklı bir köşe
değil tabii, benimkisi çocuk kandırır gibi bir saklamaca, ama orada buldukları
şeye çocuk gibi hemen inanıverdikleri için böyle yapıyorum.Ve en kötüsü, yazının
geri kalan büyük kısmına yerleşen, burunlarının dibindeki o apaçık anlamla,
birazcık sabır ve zeka isteyen gizli ve rastlantısal anlamlar da fark edilmeden
gazete bir kenara atılıveriyor.”(Pamuk,Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay. 10.yıl
baskısı sayfa:126)
Buradan,
yazarın niyetiyle okurun niyetinin metinde kesişmediklerini anlamak mümkün. Bu
tür metinlerin tek bir yorumu olmadığı gibi, bir de yazarın kurmaca ya da gerçek
olarak yazısının orasına burasına sıkıştırdığı, gizlediği, bulunmak için
beklenen bir takım şifreleri, anlamlandırmaları ya da göndermeleri metin içinde
yer alabilmektedir Celal’in köşe yazılarında olduğu gibi. O halde Eco’nun örnek
okur olarak adlandırdığı, metni okunması tasarlanan biçimde okuyan okur, kimi
zaman yazarın metnin içine dahice serpiştirdiği göndermelerden bihaber
olabilmektedir.Peki yazarın niyetiyle okurun niyetinin farklı yorumlara açık bir
metinde buluşması ne kadar mümkündür?
Yorum aşırı
yorum kavramlarının ayrımı ışığında, yorumun sınırsız, bir üst yorum olması onun
bir amacının bulunmadığı anlamına gelmez elbette.Yapılan yorum sonuçta bir
metinde söz dizimlerinin, kelimelerin neden şu biçimde değil de bu biçimde bir
araya gelerek işaret etmeye çalıştıkları özelliklerdir.Öte yandan metnin ortaya
koymak istediği niyetten kopmadan metni kendi amacına hizmet eder gibi bir yorum
ne anlama gelir?
Georg Simmel
“giz”in anlamına dair söylediği cümlelerine bakalım:
“Giz
insana ayrıcalıklı bir konum sağlar ; giz salt olarak toplumca belirlenmiş bir
çekim gücü oluşturur.Giz, temel olarak, denetim altında tuttuğu bağlamdan
bağımsızdır, ancak elbette gizi salt olarak elimizde tutma durumumuz ne denli
kapsamlı ve önemli ölçüdeyse, giz o denli etkili hale gelir...Derin ve anlamlı
her şeyi saklayan gizlilikten, gizli olan her şeyin önemli ve elzem olduğu
şeklindeki tipik hata doğar.Bilinmeyen karşısında insanın doğal idealleştirme
itkisi ve doğal korkaklığı aynı amacı doğuracak şekilde işbirliği yapar :İmgelem
aracılığıyla bilinmeyeni yoğunlaştırmak ve çoğunlukla apaçık gerçekliğe
uygulanmayan bir vurguyla dikkati ona yöneltmek.” (Eco,Umberto,Yorum ve Aşırı
Yorum,Çev.Atakay,Kemal,Can Yay.1997,Sayfa:48)
Georg
Simmel’in de vurguladığı gibi “giz” denilen şey bir çekim gücüne sahipse ve bir
metne dahice yerleştirilmişse, bilinmeyen karşısında elbette bir korku sarar
içimizi. Çünkü metin yorumu yapan kişinin iç dünyasını ve bağlantılarını
keşfedeceği açık uçlu bir evrendir.Metnin gizi ve gücünün kaynağını aldığı nokta
tam da burada bir yerlerdedir aslında. Peki bu açık uçlu evrende yanılsamaların
rolü nedir? Anlam yanılsamaları metnin iyi tasarlanmamış olmasından mı
kaynaklanır ya da anlam yanılsaması dediğimiz şey bir metnin farklı aşırı
yorumlarından mı oluşur? Söylenmeyeni söylemek yerine neden onu gizler
sözcükler?Metnin anlamını keşfeden okur, keşfettiği şeyin anlamının o an
yitirildiğini, yeni anlamlara ulaştığında mı anlar, öte yandan gerçek okur bir
metnin gizinin, metnin boşluğu olduğunu anlayan okur değil midir?Her şeyin her
şeyi işaret ettiği bir metinde, bir göstergenin anlamı olduğuna inanılan şey
aslında bir başka anlamın göstergesi olamaz mı?Bundan sonra sorulacak soru şu
olsa gerek: Okurun metinde bulduğu şey metnin özgün bir anlam sistemine bağlı
olarak söylemeye çalıştığı şey midir, yoksa okurun kendi beklenti sistemlerine
bağlı olarak bulduğu şey mi?
Edebi
metinlerin geneline baktığımızda bu metinlerin belirli bir bilgi içerme
zorunluluğu olmadığını görmekteyiz.Edebi metinler çoğunlukla bir anlam
taşıyıcılarıdır çünkü.Bu anlamanın da okuyucu tarafından doğru veya yanlış veya
farklı anlaşılması her zaman söz konusudur.Bu noktada hermeneutik devreye
girerek,bir metni yorumlamada, metnin sahip olduğu gizli ve derin anlamları
yazarın kişiliği, dili, yazdığı dönemle bağlantı kurmamızda yardımcı olur.Ortaya
konulan birbirinden farklı yorumlara doğru ya da yanlış demek pek mümkün
değildir.Çünkü dil çok anlamlılığa açıktır ve yoruma açık metinlerde aynı metnin
farklı yorumları metnin çok anlamlılığının yansımalarıdır.
Yine
Schleiermacher’e dönecek olursak: Ona göre yorumcunun asıl amacı önce metni en
az yazarı kadar iyi anlamak olmalıdır.Öncelikle nesnel olarak yazarın düzeyine
ulaşan yorumcu, daha sonra öznel alana girerek yazarın yaşamını, özellikle de
ruhsal yaşamına dair ipuçları bulmaya çalışmalıdır.Yorumcu yorumlama aşamasına
geçmeden önce yazarın sosyal ve tarihsel çevresi hakkında bilgi
edinmelidir.Psikolojik yorumlamada ise yorumcu, eserin yazarı üzerinde yazarın
kişiliğini ortaya çıkarmaya yönelik çalışma yaparak ; kendisini yazarın yerine
koyarak onun kişiliğini tanımlamayı amaçlamalıdır.Yazarı o eseri yazmaya iten
etmenler, bu etmenlerin yazarın yaşamıyla, eserin oluşum dönemi arasındaki
paralellikler Schleiermacher’e göre yorumcuya önemli yol göstericilerdir.
BAŞA
DÖN
BÖLÜM 3
:
KARA KİTAP’IN KARAKTERLERİ ÜZERİNDEN AŞK VE KİMLİK’E DAİR
Her şeyden
önce bir aşkın ve kendi olma arayışının ele alındığı bir yapıt Kara Kitap.Ele
aldığı “aşk” ve “kimlik” temalarıyla Orhan Pamuk yine her bölümde okuru
şaşırtmaya ve derinden sarsmaya devam ediyor.
Dağınık ama
kendi içinde tutarlı bir yapıt olan Kara Kitap’ın bize sunduğu “aşk” ve “kimlik”
temalarının; farklı tarihlerde, farklı hikayelerde ve farklı anlatıcılarda
kilitlenmekte olduğunu görmekteyiz. Bu iki tema kitabın dokusuna bu denli
sinmiş olduğundan “aşk” ve “kimlik”i birbirinden ayrıştırmadan, kitabın bazı
karakterleri üzerinden yola çıkarak,aşkın kimlik üzerindeki etkisine, kendi olma
sorunsalının hangi noktalarda aşkı dışarıda bırakabildiğine,ya da aşkın kendini
arayan karakterlerde ne gibi etkisi olduğuna değinmeye çalışacağım.BAŞA
DÖN
AŞK
RÜYA:
“Rüyalarımız bir
ikinci hayattır”.
Gerard de Nerval
Aslında her şey Rüyanın ardında
on dokuz kelimelik bir terk mektubu bırakıp evden gitmesiyle başlasa da ;Kara
Kitap en çok bir arayışın romanı olarak Rüya karakterinin üzerinde kilitlenmiş
ve çözümlenmeye çalışılmış bir eser.Kitapta bizzat Rüyanın kendisiyle, eşi
Galip’in telefon konuşmasından başka bir diyaloğa sahip olmasak da aslında Rüya
tıpkı bir ‘rüya’- gibi gerçekte, kurmacada ya da metinde- varlığını içten içe
hissettirmekte ve karısına böyle tutkulu, paranoyak, hatta hastalıklı olarak
aşık olan bir adamın sevgisinin boyutlarını kendi kendimize sorgulatacak kadar
önemli paya sahip olan bir karakterdi.
Dış etkilere açık bir kişiliğe sahip olan Rüya bir o kadar meraklı, çocuksu ve
gizemliydi de.Her ne kadar Rüya’yı Galip’in cümleleriyle tanısak da, diğer
karakterlerin yanında Rüya elbette hiç görünmüyor gibi algılansa da ; ben
Rüya’nın tam anlamıyla düş ile gerçek arasında bir yerlerde çok iyi
betimlendiğine inanıyorum.Tüm eleştirilere hatta sayın Pamuk’un ‘Bazen Rüya’yı
yeterince anlatmadığım hissine kapılıyorum’ cümlelerine rağmen ; böyle
düşünmemin nedeni kitabın her şeyden çok bir aşk ve kimlik arayışı ile
örülmesinden, Galip’in Rüya’yı, Rüya ile anılarını, ona olan sevgisini çok iyi,
hassas, detaylı dile getirmesinden ötürü okur kitabı ilk okuyuşunda olmasa bile
2. yada 3. okuyuşunda Rüya karakterinin böyle dışarıdan, bir o kadar da içeride
kocası tarafından bu derece dokunaklı anlatılmasından oldukça etkileniyor. Belki
de Rüya eserde bizzat yer alsaydı bu denli çekici, bu denli düşsel ve bu denli
gizemli kalamayacaktı belki de.
Peki Rüya’nın eşi tarafından bu denli çok sevilmesinde Rüya’nın nasıl bir payı
vardı ya da Rüya’nın dış etkilere açık kişiliği evliliğine ya da eşine nasıl
yansımıştı, ya da en önemli soru kocası tarafından böyle sevilen bir kadın
evini neden terk etmişti?Bu sorulara cevap arayalım şimdi.
Öncelikle şunu baştan belirtmek gerekiyor sanırım Galip çocukluğundan beri yani
kendini bildi bileli Rüya’ya tutkundu.Fakat aynı şeyi ne yazık ki Rüya için
söylemek mümkün değil.Galip Rüya’nın ikinci kocasıdır ve kimilerine göre Galip
Rüya ile evlenerek O’nu bazı sol fraksiyonlara mensup eşinden ve o içine düştüğü
sefil hayattan kurtarmıştır.Ama Rüya hem eşine hem de evine fazla ilgili
olmadığı gibi sanki başka bir şeyin özlemi içindedir.
Galip ile Rüya’nın Rüya evi terk etmeden önceki son telefon konuşmalarına
bakarak Rüya’nın soğuk tavrının ve Galip’in ilgisinin ortağı olalım:
-Galip:
“Masanın üzerine bıraktığım gazeteyi okudun mu?Celal yine eğlenceli bir şeyler
yazmış”.
-Rüya:
“Okumadım”.
-Galip: “Saat
kaç, geç yattın değil mi?
-Rüya:
“Kahvaltını kendin yapmışsın”.
-Galip: “Seni
uyandırmaya kıyamadım”.
-Galip:
“Rüyanda ne görüyordun?”
-Rüya: “Gece
geç saat koridorda bir karafatma gördüm,mutfak kapısıyla koridordaki kalorifer
arasında...Saat ikide...İri bir şey...”
-Galip: “Bir
taksiye atlayıp hemen geleyim mi?”
-Rüya:
“Perdeler çekiliyken ev korkunç oluyor.”
-Galip: “Akşam
sinemaya gidelim mi?Konak’a.Dönüşte de Celal’e uğrarız”
-Rüya: “Uykum
var.”
-Galip:
“Uyu.”(Pamuk,Orhan,Kara Kitap, İletişim Yay,10. Yıl Özel Baskısı sayfa:49)
Bu cümleler kitabı okumayan bir okur tarafından çok yadırganmayabilir ama yine
iki karakterin de tavrı ortadır.
Rüya’nın dış
etkilere açık, meraklı ve rahat kişiliği, Galip’in içe dönük, kendiyle
barışık olmayan, paranoyak özellikler taşıyan kişiliğine zıttır.
Ama Rüya ile Galip’in arasındaki bu gibi diyaloglar aslında birlikte ama
yalnız olan iki insanın çocukluklarından beri varolan
durumlardı.Çocukluklarından beri Galip hep Rüya’dan daha duyarlıydı, Rüya ise
hep daha umarsız...
Bunu kitapta en iyi yansıtan bir olaya, bir Cuma akşamına gidelim:
Rüya ile Galip ilkokul üçüncü sınıftaydılar.Bir Cuma akşamıydı.Hava kararmak
üzeriydi. Nişantaşı Meydanı’ndan kış akşamının araba ve tramvay gürültüleri
geliyordu.Galip ve Rüya’nın yeni bir oyunu daha keşfedip oynamaya başladıkları
günlerden biriydi. “Yok Oldum” isimli bu oyunda Rüya ya da Galip apartmandaki
amcaların, babaannelerin dairelerinden birine girip bir köşeye saklanıp yok
oluyor, öteki de onu bulana kadar arıyordu.
“Yok olma
sırası kendine geldiğinde Galip, iki gün önce bir yaratıcılık anında, dikkatini
çeken Babaanne’nin yatak odasındaki dolabın üstüne çıkıp gizlenmiş,
Rüya’nın kendisini burada hiçbir zaman bulamayacağından emin, karanlıkta onun
hayalini kurmuştu.Hayalinde kendisini arayan Rüya’nın yerine kendini koymuştu
ki, yokluğunun acılarını Rüya nasıl hissediyor daha iyi bir anlayabilsin!Rüya
ağlamaklı olmalıydı ; Rüya yalnızlıktan sıkılmış olmalıydı ; aşağı katta,
karanlık arka bir odada gizlendiği yerden çıkması için Galip’e gözyaşlarıyla
Rüya yalvarıyor olmalıydı.Çok sonra, çocukluğun sonsuzluğu kadar uzun süren bir
bekleyişten sonra, Galip, sabırsızlıkla ve aslı kendisinin yenildiğini
düşünmeden birden dolabın üstünden inip gözlerini soluk lambaların ışığına
alıştırıp, bu sefer kendisi, apartmanda Rüya’yı aramaya başlamıştı.Bütün katlara
inip çıktıktan sonra, tuhaf ve hayaletimsi bir duyguyla ve bir yenilgi havasıyla
Babaanne’ye sorduğunda “Aa üstün başın toz içinde senin!” demişti karşısında
oturan Babaanne. “Neredeydin? Seni aradılar”.Dede de “Celal geldi,Rüya ile Celal
Alaaddin’in dükkanına gittiler”..(Pamuk,Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay 10.yıl
özel baskısı sayfa:83/84)
İşte bu görüntü 24 yıl önceydi.Ama Galip hafızasından gözlerine bu görüntüyü her
çağırışında içinde o günkü sabırsızlığı ve burukluğu yeniden hissediyordu.
Sanki Rüya üç yıllık evliliklerinde başka bir hayatın neşesini,
eğlencesini kaçırıyormuş gibi hissediyor ve bundan şikayetçi gözüküyordu. Rüya
hafızasının derinliklerini kapatmıştı bir kere Galip’e.
Peki Rüya’nın
Galip’e böyle davranmasının nedenleri ne olabilirdi, ya da Rüya’nın aradığı ama
Galip’de olmayan parça hangisiydi? BAŞA
DÖN
GALİP:
Aşkın etkisi öyleydi ki üzerimde
bütünüyle onun buyruğuna giren
gövdem çoğunlukla ağır ve cansız
bir nesne gibi hareket ederdi.
DANTE
Rüya’yı anlatırken Rüya’nın dış etkilere açık olan, rahat kişiliğinin tersine
Galip’in içe dönük, paranoyak özellikler taşıyan kişiliğinin zıtlığından
bahsetmiştik.Bu zıt özellikleri özel zevklerinde de görmekteyiz.Rüya iyi bir
polisiye roman okuyucusuyken, Galip polisiye romanlardan nefret etmekteydi.Belki
de bu nefretin sınırları Rüya’nın kendini o romanlara fazlasıyla kaptırmasından,
Galip’in özgüvensizliğine, karısının hafızasını ona kapatmasından, Galip’in
Rüya’nın dünyasına, Rüya’nın gizli bahçelerine girememesine kadar uzanmaktaydı.
Acaba Galip mi Rüya’nın o gizli bahçelerine açılan kapıyı açamamaktaydı, yoksa
Rüya mı Galip’in o kapıyı açmasını istememekteydi?
Bu noktada amacım karakterlere haklı, haksız, duyarlı, özgüvensiz, umarsız,
parçalanmış gibi nitelendirmeler atfetmek değil sadece tüm kitabın içine bir
koku gibi sinmiş olan bir aşkı, bu aşkın beraberinde getirdiği kayboluşu, bu
kayboluşu takip eden varışsız arayışları ve bunların altında yatan nedenleri
anlamaya ve yorumlamaya çalışmak.
Galip’e dönecek olursak; Galip Rüya’yı o kadar çok seviyordu ki Rüya’nın terk
mektubunda yazdığı “Annemleri idare edersin” cümlesini bile Galip Rüya ile
yapılmış bir ortaklık olarak kabul ediyor ve bu şekilde de olsa O’nun ile bir
şeyleri paylaşıyor olmaktan hoşnut oluyordu.
Oysa Rüya ile evliliklerinde Galip sabahları işe gider, işten karısına birkaç
kere de olsa telefon eder ve akşamları eve döndüğünde Rüya’nın içtiği
sigaraların küllükte duran izmaritlerine bakarak ya da eşyaların, nesnelerin
duruşlarından Rüya’nın o günü nasıl geçirdiğine dair tahminler yürütürdü.Rüya
ise Galip’in onu işten arama nedenlerine hep dudak bükerdi. Öyle bir an gelirdi
ki Galip’in yaptığı saçma sapan bir şakaya Rüya bazen onu şaşırtacak kadar çok
gülerdi ; işte böyle anlarda Galip kendini karısının o esrarlı, gizli bahçesine
yakınlaştığını hisseder, kimi zaman bu gizli ve esrarlı bölgeye ilişkin bir soru
sormak ister ama Rüya’nın vereceği cevapla ondan uzaklaşacağını anlar, bir şey
soramazdı.Böyle anlarda Rüya hep şöyle derdi: “ Gene boş bakıyorsun!”...
Galip’in Rüya’ya olan aşkı “hastalıklı” bir aşk bana göre.Çünkü Rüya’nın Galip’e
bu denli uzak olmasına rağmen, Galip aşkını bu aşkın sessizliğini ince
ruhunda gizlediği paranoyalarıyla, çağrışımlarıyla ve Rüya’nın bir gün mutlaka
onu seveceği umuduyla o kadar derinlemesine yaşıyor ki...
Galip’in
Rüya’nın alnına bakarak düşündüklerine bir göz atalım:
“Uykunun huzuruna gömülmüş Rüya’nın kapıları kapalı bahçesinin söğütleri,
akasyaları, asma gülleri ve güneşi altında gezinmek isterdi şimdi.Orada
karşılaşacağı suratlardan utançla korkarak:Sen de mi buradaydın, merhaba!Bilip
beklediği tatsız anılar kadar, beklemediği erkek gölgelerini de merak ve acıyla
görerek :Affedersiniz kardeşim, siz karımla nerede rastlaşmış ya da
tanışmıştınız? Üç yıl önce sizin evinizde, Alaaddin’in dükkanından aldığı
yabancı bir moda dergisinin içinde, birlikte gittiğiniz ortaokul binasında,
elele tutuştuğunuz sinemanın girişinde...Hayır belki de Rüya’nın hafızası bu
kadar kalabalık ve acımasız değildi.” (Pamuk,Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay, 10.
yıl baskısı sayfa: 27-28)
Bu cümlelerden anlaşıldığı gibi bir yandan karısının aklından neler geçirdiğini
anlamaya çalışan Galip, öte yandan Rüya’nın hafızasının derinlerine inmeye
çalıştığında karşılaşacağı yüzlerden, anılardan ve çağrışımlardan da ürküyor
aslında.
Galip’in Rüya’yı ilk gördüğü çocukluk yıllarından süregelen bu tutkusu, onun
Rüya’yı hem bir sevgili, hem bir kardeş, hem bir akraba, hem bir eş, hem de bir
dost gibi görmesinin nedenlerinden biriydi belki de.Çünkü Rüya aslında Galip
için bir gerçek olduğu kadar bir “rüya” ydı da.Çünkü Galip için Rüya’nın
dünyasına girebilmek, onun “rüya”larına ortak olabilmek onun en ulaşılmaz
düşüydü belki de.
Hastalıklı ve
derinden sarsan bu aşkın ince ayrıntılarına da özenle yer verilen Kara Kitap’ta
bir an olsun Rüya’nın Galip’e klasik ve şüpheci bir eş gibi “ Beni ne
kadar seviyorsun?” gibi bir soruyu sorduğunu hayal edelim ve Galip’in şu
cümlelerinden bu derin bağlılığın ince ayrıntılarına göz gezdirelim:
“.... İnce
kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. Miyopluğunu kabul etmediğin
gözlerini kısışını severdim.Gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka
bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle
severdim.Aklının içindekilerin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim
kadarını korkuyla korkuyla severdim....Birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü
kişiye hikaye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar
farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.Herkes labirentimsi
merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme
bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü
gördüğümde seni severdim.Vazonun yanında, neden orda bıraktığını anlayamadığım
yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim.Öğle vakti, yazı
masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını
gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsün
tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin
birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde seni kendi gövdemi tanır
gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle
anlar gibi severdim.” (Pamuk,Orhan Kara Kitap,İletişim Yay, 10.yıl baskısı
sayfa: 183-184-445-446-447)BAŞA
DÖN
|
|
Bu cümlelerden anlayacağımız gibi Galip Rüya’yı anlamaya, onun kapılarını
Galip’e kapattığı hafızasına ve dünyasına girmeye çalışmaktadır. Rüya’nın o
gizli ve çekici dünyasının kapılarını aralamaya çalışan Galip, içine çok fazla
giremediği o hayat tam da bu nedenle karısı Rüya’yı daha dehşetli
bir şekilde sevmesine yol açmaktadır.
Galip’in Rüya’ya olan aşkı için “hastalıklı” kelimesini kullanmamın
altında yatan nedenleri anlamak için cevaplara değil sorulara ihtiyacımız var
sanırım.Buraya kadar Galip’in aşkından ve Rüya’nın umarsız tavırlarından
bahsederken, Rüya hep rüya ile gerçek arasında bir yerlerdeydi, Galip ise ona
erişmeye çalışan aşık kocaydı.Galip’in Rüya’ya olan aşkı dehşet verici bir
aşk çünkü Galip, Rüya’nın ona tüm hafızasını, rüyalarını, günlük yaşam
ayrıntılarının kapılarını bile kapatmasına rağmen Galip Rüya’yı o kadar
seviyordu ki ona ‘Bu gün neler yaptın’ diye sormak yerine kül tablasındaki
izmaritlere, evin dağınıklığına ya da alınan yeni polisiye romanlara
bakarak karısının o gün neler yapmış olabileceğine dair tahminler
yürütüyordu.Çünkü korkuyordu Galip.Kendisine zaten uzak olan Rüya’nın hiç
erişemeyeceği kadar uzaklara gitmesinden korkuyordu.Çünkü Galip’in hala umudu
vardı belki de yetmiş üç yaşına geldiklerinde ve Rüya artık başka hayatlara
özlem duymadığı o yaşta sevebilecekti onu.
Bu aşkı
besleyen en önemli şey elbette Galip’in kişilik özellikleri.Galip ezik, davranış
bozuklukları, paranoyak kişilik özellikleri gösteren kendine güvensiz ve
kendinden memnun olmadığı için mi bu denli takıntılıydı Rüya’ya olan aşkı ? Rüya
ile gerçek arasında bir kadını bu denli neden severdi bir erkek? Peki ya
Galip’in Rüya’ya olan bu aşkı ve Rüya’nın kendini Galip’e bu şekilde kapatması
Galip’in yetersiz, eksik olduğu anlamına mı gelmekteydi?
BAŞA
DÖN
BELKIS:
İnsanın kendisi olmasının ne kadar zor olduğunu bilirim.
ORHAN PAMUK
Belkıs karakteri kitapta çok az bir role sahip olsa da, bir aşkın ve kimliğin
arayışının ve farklı yansımalarının iyi bir göstergesi.Ortaokulda Galip ve Rüya
ile aynı sınıfı paylaşmış Belkıs yıllar sonra Galip’in karşısına
çıkmaktadır.Galip O’nu her ne kadar yıllar sonra ilk kez görüyor hatta pek
hatırlayamıyor olsa da Belkıs Rüya ile Galip’in yıllar yılı çok yakın takipçisi
olmuştur.Bunun altında yatan neden ise:BELKIS’IN GALİP’E OLAN HASTALIKLI
AŞKIDIR.
Nasıl Galip’in Rüya’ya olan aşkı tutkulu, kimi zaman hastalıklı bir aşksa
Belkıs’ın Galip’e olan aşkı da öyledir.Ortaokuldan beri Rüya ile Galip’i
dışarıdan seyreden Belkıs kimi zaman Rüya’nın yerinde kendisi olduğunu
düşlemektedir. Bir başkasının yerine (Rüya’nın) geçmek istemesinin,
kendinden memnun olamamasının altında yatan neden ise yine bu AŞKtır.Şimdi
Belkıs’ın geçmişi ortaokula dayanan bu aşkının kitaptaki alıntılarına yer
verelim:
“Tenefüslerde, saçlarını ıslatarak arka ceplerinden çıkardıkları tarakla tarayan
ve anahtarlıklarını pantolonlarındaki kemer halkalarına asan oğlanların
hikayelerine o (Rüya) gülerken, ben, senin sıranın üzerindeki kitaptan başını
kaldırmadan, göz ucuyla seyrettiğinin Rüya değil ben olduğumu düşünürdüm.Kış
sabahları, yanında sen olduğun için yolun açık olup olmadığına bakmadan karşıdan
karşıya geçerken gördüğüm o neşeli kızın Rüya değil, kendim olduğunu
düşünürdüm.Bazı cumartesi öğleden sonraları, yanınızda sizleri gülümseten bir
amca, Taksim dolmuşlarına yürüdüğünüzü gördüğümde, seninle birlikte
Beyoğlu’na benim de götürüldüğümü hayal ederdim.”(Pamuk,Orhan,Kara Kitap
İletişim Yay,10.Yıl Baskısı sayfa: 250)
Bu alıntıda da gördüğümüz gibi Rüya’nın yerinde olmak isteyen Belkıs onları bir
gölge gibi takip etmektedir. Sonra ki yıllarda da bu takibi sürdüren
Belkıs ortaokul arkadaşı Nihat ile evlenmiştir.Çünkü Nihat’ı Galip’in Rüya’ya
baktığı gibi baktırabilmiştir kendine.
Yine Belkıs’ın Rüya ile Galip’i bir gölge gibi izlediği akşamlardan birine
giderek Rüya ile Galip’in dışarıdan nasıl bir çift olarak göründüklerine
Belkıs’ın bakış açısından bakmaya çalışalım:
“Sizi sinemada görürdüm.Sen hayatından memnun, lobideki resimlere bakarken,
kolundan şefkatle tuttuğun karını balkona çıkan kapıya kalabalıkla birlikte
götürürken o, duvarlardaki afişlerde ve kalabalığın içinde kendisine başka bir
dünyanın kapılarını açacak bir yüzü arardı.Senden çok uzakta bir yerde, yüzlerin
gizli anlamını okuduğunu anlardım.Beş dakikalık arada, sen hayatından memnun iyi
uslu bir koca gibi karını sevindirecek hindistan cevizli çikolatayı ya da buzlu
pengueni almak için tahta kutusunun altına parayla vuran satıcıya el
ederken ve ceplerinde bozuk para ararken, ben, sinemanın soluk ışıkları altında
perdedeki halı süpürgesi ya da portakal sıkacağı reklamına mutsuzlukla bakan
karının o reklamlarda bile kendisini başka bir ülkeye götürecek sihirli bir
bildirinin izlerini aradığını sezerdim.”(Pamuk,Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay
10.Yıl Baskısı sayfa: 249)
Yine bu cümlelerde de Galip’in beş dakikalık sinema arasında karısına en sevdiği
çikolatayı almak için uğraştığını fakat Rüya’nın kendisine başka bir dünyanın
kapılarını açacak olan bir şeyi kimi zaman afişlerde, kimi zaman yüzlerde, kimi
zamanda reklamlarda aradığını görmekteyiz. Bu cümleler Rüya’nın Galip’e ne kadar
uzak olduğunu da bir kez daha gösteriyor.
Belkıs’a döndüğümüzde Belkıs’ın Galip’e olan aşkıyla kendi kimliğinden
uzaklaştığını, Rüya’nın yerinde olduğunu düşlediğini ve kendisi olamadığı,
Rüya’ya öykündüğünü ve adeta parçalandığını anlamaktayız.İnsanın kendisi
olabilmesinin ne denli güç olduğunu böylelikle keşfetmiş olan Belkıs’ın bu
aşk uğruna, nasıl kendisi olmakta güçlük çektiğine, kimliğinin nasıl
parçalandığına,asıl-taklit düalitesinin bir başka varyasyonuna yine Belkıs’ın
cümleleriyle Kara Kitap’tan bir alıntıyla bakalım:
“Hayatımın olması gereken ‘asıl hayat’ın bir taklidi olduğunu, bütün
taklitler gibi utanılması gereken, acıklı, zavallı bir şey olduğunu
düşünüyordum.O zamanlar, bu umutsuzluktan kurtulabilmek için elimden yalnızca
‘aslımı’ daha çok taklit etmekten başka bir şey gelmezdi.Bir ara, okul, mahalle,
ya da çevre değiştirmeyi kurdum, ama sizlerden uzaklaşmanın, yalnızca sizleri
daha çok düşünmekten başka sonuç vermeyeceğini de biliyordum.Yağmurlu bir
sonbahar günü, öğleden sonra, hiçbir şey yapmak gelmeyince içimden, camlara
vuran damlacıklara bakarak saatlerce bir koltukta otururdum:Sizleri
düşünürdüm,Rüya ile Galip’i.Elimdeki ipuçlarına bakarak Rüya ile Galip’in o anda
ne yaptığını düşünürdüm, öyle ki, bir iki saat sonra karanlık odadaki koltukta
oturan kişinin ben değil Rüya olduğuna inanasım gelir,bu korkunç düşünceden
müthiş zevk de alırdım.”(Pamuk,Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay, 10Yıl Baskısı
sayfa: 253-254)
Belkıs’ın bu hastalıklı aşkı, Galipte de olduğu gibi bir kendi olma sorununa ve
bölünmeye, bir asıl-taklit düalitesine yol açtığından ve büyük bir aşk
olduğundan ötürü Belkıs karakterine yer verdim.
BAŞA
DÖN
Kimlik ve kendi olma sorunu
Kara Kitaptaki bir çok bölümde farklı anlatıcılar, farklı tarihler ve
farklı hikayelerde sık sık karşı karşıya geldiğimiz konular.Bu nedenle özellikle
Galip ve Celal karakterleri üzerinden yola çıkarak Galip ve Celal’in
kimliklerinden, kendi olma sorunlarına ve insanın salt kendi olabilmesinin ne
denli olanaklı olduğunu da irdelemeye çalışacağım.
BAŞA
DÖN
GALİP:
Geçmişini, belleğini, hayallerini
kaybetmiş biri olmaktansa, bir
başkasının kötü bir taklidi olmak
daha iyi değil miydi?
ORHAN PAMUK
Rüya’yı
kaybetmemek uğruna, gözlerini tüm hayal kırıklıklarına, umarsız tavırlara
kapamaya çalışan, haksızlığa uğramış, alıngan, saf, silik, sakar, özgüvensiz,
kıskanç ve tabi ki aşık bir koca mıdır Galip?
Kitabı okuyan çoğu okurun gözünde her ne kadar böyle bir karakter canlansa da,
Galip’e bu tür sıfatlar atfetmek haksızlık olur gibime geliyor.Evet Galip bir
yandan çocukluktan beri sevdiği Rüya ile olan evliliğinde gözlerini hayal
kırıklıklarına kapamaya çalışırken, öte yandan da bu denli sevdiği karısının
kendine kapattığı hayatının kapılarını aralamaya çalışmaktadır.Örneğin; Galip’in
karısına bu gün neler yaptın demek yerine evdeki ipuçlarından Rüya’nın o gün
neler yaptığına dair paranoyalar yapması ya da tahminler yürütmesi Galip’in
silik ya da nevrotik ya da güvensiz olduğu anlamına mı gelmektedir?Belki evet
belki de hayır... Benim amacım daha çok hayır ihtimallerinin ve nedenlerinin
üstünde durmak.Çünkü bir insanın yalan söylemesinden çok neden o yalanı
söylediğini anlamak gerekiyor bana göre, ya da kendinden memnun olmayan bir
insanın, kim gibi olmak istediğinden çok neden kendinden memnun olmadığını
araştırmak gerekiyor.
Çünkü Galip’in böyle davranmasının altında yatan en önemli etkenlerden biri
Rüya’nın O’na tüm hafızasını ve dünyasının kapılarını kapatmış olması... Bu
elbette bizi Rüya’nın Galip’e hafızasını ve kendi dünyasının kapılarını
kapatmasının nedenlerinin Galip’in silik, güvensiz, fazlasıyla aşık bir koca
olması gibi bir ikileme de sokabilir.Fakat bu ikilem neden bir kadın kendini
böyle büyük bir aşk ile seven bir adama bu denli duyarsız davranabilir sorusunu
da sordurabilir bize? Bu sorulara cevap ve nedenler bulmaya çalışırken bir
yandan da yeni sorular sormaya devam edelim.
Galip karakterine baktığımızda, Galip’in kendinden memnun olmadığını kitapta
açıkça görmekteyiz.Çocukluğundan beri Rüya’nın üvey ağabeyi olan köşe yazarı
Celal Salik’in yazılarıyla büyüyen Galip’in Celal gibi olmak istediğini ya da
Celal’in yazılarında anlattığı bir dünyanın parçası olmak istediğini söylemek
mümkün.Galip’in kim olmak istiyorum sorusunun yanıtları elbette sadece Celal ile
sınırlı kalmıyor. Neden mi?
“Dedektif romanlarının kahramanlarına benzeyen o kişi olmadığını biliyordu
Galip, ama o kişiye benzediğine, ‘onun gibi’ olabildiğine inanmak, çevresindeki
eşyaların ve hikayelerin baskısını biraz olsun hafifletiyordu.” (Pamuk,Orhan
Kara Kitap,İletişim Yay, 10.Yıl Baskısı sayfa: 141)
Kendinden memnun olmayan Galip, Rüya’nın o çok sevdiği polisiye romanlarının bir
kahramanına benzemek istiyordu belki de o kahramanlardan birine benzeseydi Rüya
O’nu sevebilecekti.Bunu düşünmek bile Galip’i rahatlatıyor ve kimi zaman amansız
bir arayışla o kahramanlara benzediğine inanıyordu.
Kendi
olamamasının nedenlerini aradığı bir labirente girdiğinde Galip, o labirentte
karşılaştığı yüzler arasında Celali de görüyordu.Rüya’nın üvey abisi olan Celal
Galip’in çocukluk yıllarından beri özenle okuduğu ve etkisi altında kaldığı bir
karakterdi.Celal’in yazılarını takip etmesinin ve onunla olan akrabalığının yanı
sıra bu iki erkeği birbirlerine bağlayan ya da bu erkeğin birbirlerini
farklı bir gözle görmelerinin sağlayan bir üçüncü karakter ise Rüya idi.Çünkü
Rüya da çocukluğundan beri Celal’e hayrandı.
‘Kendini arama’ labirentinde Galip’in Celal ile
rastlaşmasının kaynağının belki de ilk yansımaları Rüya’yı ele alırken de
bahsettiğim bir alıntının için de gizliydi.Rüya ile Galip çocukluklarında
keşfettikleri ‘Yok Oldum’ adlı oyunu oynarlarken, saklandığı yerde heyecan ile
Rüya’nın onu bulmasını bekleyen Galip kendisini bulamayan Rüya’nın ne
halde olduğunu hayal ederken, Rüya Galip’i aramaktan vazgeçmiş Celal ile
birlikte çoktan Alaaddin’in dükkanının yolunu tutmuştu bile.Galip’in hafızasına
kazınmış olan bu anı, yıllarca silinmeyen çocukluk anıları gibi onu her
hatırladığında aynı hayal kırıklığını hissettiriyordu ona.Yıllar sonra
Rüya onu yine bırakıp gitmişti işte...
Belki de bu yüzden Celal gibi olmak istiyordu Galip, Rüya O’nu seçtiği için ya
da Celal’in yazdığı hikayeleri Rüya dikkatle ve zevkle okuduğu için...
‘Senin yüzünden kendim olamadım hiç’ demek geldi Galip’in içinden Celal’in
mankenine, ‘senin yüzünden beni sen yapan bütün o hikayelere inandım.’
‘Onu seviyordu ve ondan korkuyordu:Celal’in yerinde olmak istiyordu ve Celal’den
kaçıyordu.Onu arıyordu ve unutmak istiyordu.’(Pamuk,Orhan,Kara Kitap, İletişim
Yay,10.Yıl Baskısı sayfa: 238)
Bu alıntılarda da gördüğümüz gibi kendisi olmasına izin vermeyen Celal’e aslında
içten içe bir öfke duyuyordu Galip, kendi olmasına izin vermeyen her şeye
duyduğu öfke gibi bir öfke.Dışa vurulmayan, sadece insanın kendi kendisiyle
fısıldaştığı anlarda ortaya çıkan bir öfke.Hepimizde olan bir öfke...
Galip
Celal’e gizli bir öfke duyuyordu çünkü Celal Galip’in yanından öylece geçip
giden bir çok insanı etkileyebiliyordu, Galip Celal’e öfkeliydi çünkü onun gibi
olmak istiyordu, Galip Celal’e öfkeliydi çünkü Celal’den O da etkileniyordu.
‘Celal anlattıkça dünya anlamlanır, burnumuzun ta dibindeki gizli gerçekler daha
önce bildiğimiz, ama bildiğimizi bilmediğimiz zengin bir hikayenin şaşırtıcı
parçaları haline dönüşür, böylece, hayat da, daha bir katlanılabilir
olurdu....Galip, kendi dünyasında değil, Celal’in anlattığı dünyada yaşamak
istediğini düşündü.’ (Pamuk,Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay, 10.Yıl Baskısı sayfa:
127)
Peki Celal gerçekten başarılı, kendinden memnun, mutlu ve etkileyici miydi?Ya da
köşe yazılarının insanları etkilemesi bu yazıların iyi olduğu anlamına
geliyordu? Celal’in de herkes gibi kendine güvensizlikleri, uykusuz geceleri,
korkuları yok muydu?
Bu ve bunun
gibi pek çok soruya Celal bölümünde yanıt aramaya çalışacağım.
BAŞA
DÖN
CELAL:
Özünden uzak kalmış her kimse,
özü ile bir olduğu ana geri dönmeyi diler.
MEVLANA
Kara Kitap’ta Celal karakterini
ancak yazdığı köşe yazılarından ve Galip’in düşüncelerinden
tanıyabiliyoruz.Çünkü O da Rüya gibi kitapta hiç yer almıyor.(Rüya’nın Galip ile
yaptığı telefon konuşması dışında kitapta başka yer almadığını hatırlatayım).Onu
bulmak istiyorsak yazılarına bakmak durumundayız tıpkı Galip’in kendisini terk
ettiği karısı Rüya’yı bulmak için Celal’in yazılarını takip ettiği ve satır
aralarını okumaya çalıştığı gibi.
Köşe yazılarının Galip’e
Rüya’yı bulmasında nasıl bir yol gösterici olduğunu ve bunun nedenlerini, ya da
Bu köşe yazılarının içinde barınan gizli anlamları kitabın ana hermeneutik
yorumlaması bölümünde ele alacağım.
Kimi zaman Celal’in yazılarında
anlattığı bir dünyada yaşamak isteyen Galip, Celal gibi de olmak istiyordu.Peki
‘Celal gibi olmak’ nasıl bir şeydi? Celal Galip’in tersine kendine güvenen,
kendi olmaktan memnun, kendine hayran olan okurlarıyla kurduğu yaşantısında
mutlu biri miydi?
‘Gazetecilik dışında insanlarla
ilişkisi o kadar sınırlıydı ki Celal’in, kalabalık bir toplantıya gitmek zorunda
kaldığı zamanlarda yanında jestlerinden sözlerine, kıyafetlerinden yediklerine
kadar her şeyini taklit edebileceği güvenilir bir arkadaşı bulunsun isterdi
hep...Doğduğundan beri başının çevresini bir uğursuzluk halesi gibi saran o
amansız yalnızlık duygusundan, insanlara sokulamama hastalığından
kurtulamayacağını anlamıştı artık ; hastalığa kendini bırakıveren çaresiz hasta
gibi, kim bilir hangi ücra odada, kaçamayacağı umutsuz bir yalnızlığın kollarına
kendini tevekkülle bırakmıştı’.(Pamuk;Orhan,Kara Kitap,İletişim Yay, 10.Yıl
Baskısı sayfa:132-133)
Bu cümleler Galip’in ağzından dökülmemişti elbette.Celal ile birlikte çalışan ve
içten içe onu kıskanan iki meslektaşının Galip ile konuşmasından aldığım bu
alıntılar bize Celal’in kişiliği hakkında bir parça ipucu verebilir sanıyorum.
Daha önemli birkaç alıntıya geçmeden önce, kendinden tek memnun olmayanın Galip
olmadığının altını çizmek gerekiyor çünkü neden mi?
‘Kendimden, her zaman ki gibi memnun değildim, ama yazımdan ve hikayemden
memnundum.Bu küçük yazı zaferimi uzun bir yürüyüşle hayal edersem, belki hiç
geçmeyen bir hastalık gibi üzerime sinen mutsuzluk duygusundan biraz olsun
kurtulurum sanıyordum.’ (Pamuk,Orhan Kara Kitap,İletişim Yay, 10.Yıl Baskısı
Celal’in GÖZ adlı köşe yazısı sayfa: 146)
Evet ;
Celal de kendinden memnun değildi, belki de bu yüzden kimsenin değinmediği,
unutulmuş ya da kaleme alınmaya değer görülmemiş, bir kenara atılıvermiş,
araştırılmadan kapatılmış bir çok konu hakkında yazılar yazıyor, ona hayran
okurlarına, ya da onu anlamaya çalışanlara, ya da bir hastalık gibi sürekli onun
yazılarını takip eden ve satır aralarını okumaya çalışanlara yazılarında
şifreler gönderiyordu.Ya da onlara bazı göndermeler yollayarak gelen
mektuplardan bu göndermelerin ne kadarının anlaşılıp anlaşılmadığını
ölçmeye çalışarak kendinden memnun olmayan bir adamın kendine olan güvenini
yerine getirmeye çalışıyordu.
‘Yıllardır, kendimi dışarıdan görürken kendime çekidüzen veriyordum.Kendimi
dışarıdan görürken, “Evet, her şey yerli yerinde,” diyordum; kendimi dışarıdan
görürken “Yeterince benzemiyorum,” diyordum, “benzemek istediğim şeye yeterince
benzemiyorum”, diyordum. Ya da “Benziyorum, ama daha gayret etmeliyim,” diyordum
yıllardır ve sonradan yeniden kendimi dışarıdan görerek, “Evet, benzemek
istediğim şeye benzedim sonunda!” diyordum mutlulukla, “evet benzedim ve ben O
oldum!.... Yanlış anlaşılmasın, insanın taklit etmeden, bir başkası olmak
istemeden yaşayabileceğini sanmıyorum’.(Pamuk;Orhan,Kara Kitap, İletişim Yay,10.
Yıl Baskısı sayfa:150)
Celalin yine Göz isimli yazısından aldığım bu alıntılarda da Onun da Galip gibi
kendinden memnun olmadığını görüyoruz.Fakat Celal kendinden memnun olmadığını,
bir başkasına benzemek istediğini ve aslında insanın bir başkası olmak istemeden
ya da taklit etmeden yaşayamayacağını belirtiyor.Toplumsal ya da bireysel olarak
baktığımızda, toplumların ya da bireylerin başka toplumlar ve bireylerden
etkilenerek ya da onlara öykünerek farklı davranış kalıpları geliştirdiğini
söylemek elbette mümkün.Özellikle Amerikan Film sektörünün Kara Kitapta da
belirtildiği gibi hayatımıza girerek, gülüşlerimizden, mimiklerimize,
kelimelerimizden, tepkilerimize kadar bir çok yönden bizleri etkisi altına
aldığı her ne kadar doğru olsa da Celal’in yazılarında söz ettiği bir
başkası olmak isteme ya da taklit etme toplumsal ya da bireysel öykünmeden biraz
farklı sanıyorum.Çünkü aşağıda vereceğim alıntıdan da çıkarılabileceği gibi
Celal kendinden memnun olmadığı için bir başkası olmak istemiyordu, başkalarının
hoşlanabileceği insan tiplerini onlara iyi gözükmek için tek tek oynuyordu.Bunu
da kendinden memnun olmayan bir insan değil ancak kim olduğunu bilmeyen
bir insan yapabilir.Oysa Galip’in kendinden memnun olmama durumumu
Celal’inkinden daha farklıydı.Çünkü Galip tutkuyla sevdiği karısının hafızasına
girmek istese de Rüya buna izin vermiyor ve Galip’in kendine olan güveni
azaldıkça karısına olan bu bağlılığı gittikçe güçlenerek daha nevrotik bir hale
dönüşüyordu.O da bu yüzden Celal gibi olmak istiyordu belki de.Daha rahat ya da
kendine güveniyor gözüken Celal gibi.Şimdi Celal’in şu gibi davrandığı
alıntıya yer verelim:
‘Askerliğimin ilk gününde silah arkadaşlarım benim öyle biri olduğuma karar
verdiler diye, bütün askerliğimi -en zor durumda şaka yapmaktan vazgeçmeyen biri
- olarak geçirdiğimi hatırladım.Vakit geçirmekten çok serin bir karanlıkta
yalnız başıma oturmak için gittiğim kötü filmlerin beş dakika aralarında sigara
içen işsiz güçsüz kalabalığın bakışlarından beni – çok anlamlı işler yapmaya
aday değerli bir genç- olarak gördüklerine karar verdiğim için – çok anlamlı,
hatta ulvi düşüncelere boğulmuş bir dalgın gibi- davrandığımı hatırladım.Bir
askeri darbenin hazırlık planlarına ve iktidarı ele geçireceğimiz günlerin
hayallerine gömüldüğümüz sıralarda, askeri darbe bir gecikir de, milletimin
çektiği sıkıntılar daha da uzar korkusuyla, geceleri uyuyamayacak kadar
milletini seven biriymişim gibi davrandığımı hatırladım.Kimselere gözükmeden
gizlice gittiğim randevuevlerinde, orospular öylelerine daha iyi davranıyorlar
diye, yakın geçmişte başımdan korkunç ve umutsuz bir aşk macerası geçmiş bir
umutsuz gibi yaptığımı hatırladım.Kaldırım değiştirecek vaktim yoksa, polis
karakollarının önünden iyi, uslu bir vatandaş gibi gözükmeye çalışarak geçtiğimi
hatırladım.Hoşuma giden kadınların yanında kendim gibi olmayıp da onların hoşuna
böylesi gider diye, kimine evlilikten, hayat mücadelesinden başka bir şey
düşünmeyen biri gibi gözükmeye çalıştığımı hatırladım.Sonra, en sonunda, iki
ayda bir gittiğim berberimde asıl kendim olamadığımı, taklit ettiğim bütün bu
kişilerin toplamı olan bu kendimi taklit ettiğimi hatırladım’.(Pamuk,Orhan,Kara
Kitap,İletişim Yay,10.Yıl Baskısı Celal’in KENDİM OLMALIYIM adlı köşe yazısı
sayfa: 228-229)
Her ne kadar yukarıda Celal’in kim olduğunu bilmeyen birinin gösterdiği
davranışları sergilediğini yazsam da, aslında Celal kim olduğunu çok iyi biliyor
sanırım. Celal aslında kendi kimliğinden memnun olmayan bir karakter gibi
gözükse de, kendini seviyor. Çünkü çevresindeki insanlara onların
hoşlanabileceği tür davranışlarda bulunmasının altında yatan aslı amaç bence
onların hoşuna gitmekten çok, onların kendisinden hoşlanmalarını sağlamak.Yani
tam bir pragmatist anlayış söz konusu...
Böyle düşünmemin nedeni alıntımın son cümlesinden kaynaklanmakta.Celal asıl
kendi olamadığını ve taklit ettiği bütün kişilerin toplamı olduğunu yazmış köşe
yazısında. Eğer Celal taklit ettiği bütün o kişilerin toplamıysa, neden
öyleymiş gibi yapmaya ihtiyaç duysun ki?
İşte bu yüzden bir çok maskeye sahip bir karakter olan Celal böyle
davranmakla kalmıyor köşe yazılarında belki de kendi inanmadığı bir çok şeye
başkalarını inandırabiliyordu.
Son bölüm olan kitabın ana hermeneutik yorumu bölümünde Galip’in kendisini terk
eden karısını arayışına, bir aşk arayışından nasıl bir kimlik arayışına
dönüştüğüne, Celal’in köşe yazılarının içeriğine ve kitabın esrarına ve
neden kara olduğu gibi bir çok detayı bu bölümde ele almaya çalışacağım.BAŞA
DÖN
BÖLÜM 4
:
BİR KAYBOLUŞUN VE ARAYIŞIN ÜÇ KARAKTERİ
GALİP – CELAL – RÜYA
Önceki
bölümlerde Kara Kitabın bu üç karakterini AŞK VE KİMLİK üzerinden anlamaya ve
yorumlamaya çalışmıştım.Bu bölümde ise yine aynı karakterlerden yola çıkarak
Galip’in arayışına, Celal’in bu arayışta Galip’e yol gösteren köşe yazılarına,
bana göre kitabın 2 ana teması olan aşk ve kimlik üzerinden devam edeceğim.
Bildiğiniz
gibi Rüya kendisini çok seven avukat kocası Galip’i bir gün hiçbir neden
göstermeden ardında 19 kelimelik bir terk mektubu bırakarak terk
etmişti.Rüya’nın nereye gittiğini, biriyle gidip gitmediğini, eğer biriyle
gittiyse kiminle gittiğini, dönüp dönmeyeceğini bilmeyen Galip İstanbul’da onu
aramaya başlar.
Galip’e bu
yolculuğunda eşlik eden ise Celal’in köşe yazılarıdır.Celal’in her bir köşe
yazısı sanki Galip’in başından geçenlerle ya da onun düşünceleriyle
bağlantılıdır.Bu yüzden Rüya’nın Celal ile birlikte de olabileceğini aklından
geçiren Galip bunu düşünmekten bile kaçınmaktadır aslında.
Galip bu
arayışta her ne kadar kayıp karısı Rüya’yı arıyor olsa da, sonraları bu arayış
Celal’e ve kendi kimliğinin arayışına dönüşecektir.Çünkü gazeteye yeni yazı
göndermeyen ve eski yazıları tekrar yayınlanan ve de son zamanlarda hafızası
iyice zayıflayan ya da zayıfladığı söylenen Celal de Rüya gibi kayıplara
karışmıştır.Acaba eski hafızasını kaybeden ve belki de bir unutma hastalığına
yakalanan Celal üvey kardeşi Rüya’ya gizli bir çağrı göndermiş ve Rüya’da bu
çağrıyı alır almaz çok sevdiği üvey ağabeyinin yanına gitmiş olabilir mi?
Celal’in kitapta yer alan ilk köşe yazısı olan BOĞAZ’IN SULARI ÇEKİLDİĞİ ZAMAN
adlı yazısının son paragrafında yapılan bir göndermeye göz atalım:
“....felaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek
uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felaketler
zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu
bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık
mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam -, gel bana ; yaklaşan
korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın
sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı
geldi artık.”(Pamuk;Orhan, Kara Kitap, İletişim Yay, 10.Yıl Baskısı Sayfa: 46)
Celal’in
Boğaz’ın suları çekildiği zaman adlı köşe yazısından aldığım bu alıntıda
Celal’in birine seslendiğini görmekteyiz.Bu çağrının Rüya’ya olduğunu
düşünmemizi sağlayan ipuçlarının ilki kitabın birinci bölümünde Rüya’nın
‘dağınık, mavi bir yatak odasında’ uyurken yapılmış tasvirine Celal’in köşe
yazısında da benzer bir biçimde rastlamamız.Fakat Celal’in gizli sevgililerinden
birine de böyle bir çağrı yapması mümkün.Öte yandan Celal’in bu yazısından sonra
ikisinin Rüya’nın da Celal’in de ortadan kaybolması bize ister istemez birlikte
olabileceklerinin ilk işaretlerini veriyor.
İşte bu
yüzden Rüya’yı bulmaya çalışan Galip’in çabaları artık Celal’i bulmaya yöneliyor
ileriki bölümlerde.O’na bu yolculukta yol gösteren ise Celal’in köşe
yazılarıdır.
Her ne
kadar Kara Kitap üzerine yazılarda bazı eleştirmenler Galip’in Rüya’yı gerçek
dışı bir yolla aradığını ifade etmişler. Birini, özellikle Celal gibi bir
karakteri, ararken ‘gerçekçi’ olmak çok da mümkün değil sanırım.Çünkü Celal
geceleri tebdil-i kıyafet eden, okurlarına yazılarında gizli mesajlar gönderen
biri, böyle birini ararken de insan ister istemez herhangi birini arar gibi
arayamaz hele Celal’i arayan kişi Galip gibi paranoya yapan, dedektif gibi iz
süren, eşyaların, nesnelerin,yüzlerin ya da harflerin gizli anlamlarını çözmeyi
seven biriyse... Üstelik Galip’e yol gösterenin de Celal’in köşe yazıları
olduğunu düşünecek olursak zaten bu yazıların Galip’e başka bir dünyanın
kapılarını aralamasında yardımcı olduğunu ve o dünyanın da aslında Galip’e çok
yabancı olmadığını görmekteyiz.Bir sonra ki bölümde Celal’in köşe yazılarını ele
alırken bunu daha ayrıntılı anlayabiliriz.< |