|
http://www.let.leidenuniv.nl/tcimo/tulp/htmlles/tekst-9/tekst-9.htm
Üstkurmaca olarak
Kara Kitap (bölüm VII)
Berna
Moran
Kitap
hakkında çok yazıldı ve her
eleştirmen
kendi değişik
yorumunu
getirdiği için romana
çeşitli
açılardan bakılmış oldu. Ancak bildiğim kadarıyla Kara Kitap'ın burada
sözkonusu etmek
istediğim yönü üzerinde durulmadı pek. O yön de, Kara Kitap'ın konusu ve
Kara Kitap ile Doğu anlatı
geleneği
arasında kurulan
bağla ilgili.
Romanın hemen başlarında Kara Kitap ile Mesnevî, ve
özellikle Hüsn
ü Aşk arasında birtakım bağlar kurulacağını,
okur , Galip ve
Celâl adlarıyla karşılaştığında değilse de apartmanın adının "Şehrikalp"
olduğunu öğrendiği zaman
tahmin
edebilir. Çünkü yazar apartmana verdiği Şehrikalp adıyla, Şeyh Galip'in
Hüsn ü Aşk'ındaki
Diyar-ı Kalp'e
açık
gönderme
yapmaktadır.
Romanın geri kalan
kısmı, yazarın,
Celâl karakteriyle Mevlâna Celâleddin Rumî arasında ve Galip karakteriyle de
Şeyh Galip arasında
çağrışımlar
uyandırmak istediğine
kuşku
bırakmaz. Örneğin, Celâl'in "Mevlâna'dan kendinden söz eder gibi söz
(ettiğini) kendini Mevlâna yerine" koyduğunu öğreniriz
(s.240) . Galip
ile Rüya'nın
öyküsü Hüsn ü
Aşk'ta anlatılan öyküye
koşut öğeler
taşır. Ayrıca Galip, Hüsn ü Aşk'ı Rüya ile birlikte okurken Rüya'ya
aşık olur
vb.
Kanımca Orhan
Pamuk'un yapmak istediği şeylerden biri, Doğu
edebiyatı
bağlamında ve o
gelenekten
yararlanarak çağdaş
bir roman yazmak.
Bu
amacın Kara
Kitap'ta nasıl gerçekleştiğini
incelemeden
önce, romanda Doğu edebiyatı bağlamını oluşturan Binbir Gece Masalları,
Mantık al-tayr, Mesnevî, Hüsn ü Aşk gibi
yapıtların
konusunu ve kimi
biçimsel
özelliklerini
anımsayalım
derim. Binbir Gece Masalları, bilindiği gibi bir
çerçeve öykü
içine yerleştirilmiş İran, Bağdat ve Mısır
kaynaklı
masallardan
oluşur .
Hükümdar
Şehriyar'ın, karısının
ihanetinden
sonra
intikam için
her gece bir
bakire alıp
ertesi sabah
öldürtmesi, sıra vezirin karısı Şehrazat'a gelince kızın her gece bir masal
anlatarak ölümden kurtulması ve sonunda Şehriyar ile evlenmesi çerçeve
öyküyü (yani birinci
düzey öyküyü)
meydana getirir
. Şehrazat'ın anlattığı masallar ise bu öykünün içine yerleştirilmiş ve iç
içe geçmiş ikinci düzey öykülerdir.
12.
yüzyılda
yaşamış olan Attâr'ın Mantık al-tayr adlı mesnevîsinin konusu
şudur: Binlerce kuş bir gün kendilerine bir padişah seçmeye
karar verirler
, ama
hüthüt kuşu
onlara
zaten Simurg
adlı bir padişahları olduğunu söyler. Simurg'u bulmak üzere hüthüt kuşunun
rehberliğinde
yola çıkarlarsa da ancak otuzu bu
çetin yolculuğu
tamamlayabilir. Simurg'u gördüklerinde anlarlar ki Simurg (Arapça
anlamı otuz
kuş) kendileriymiş. Mesnevî'nin anlamı açık:
tasavvuf
diliyle söylersek, arayan sonunda
Tanrı'yı
kalbinde bulur.
Yapı bakımından
Mantık al-tayr bir çerçeve öyküden (Simurg'u aramak için yapılan yolculuk)
ve bu öykünün içine yerleştirilmiş küçük küçük öykülerden oluşur. Yolda
zorluklarla
karşılaştıkça
kuşlardan
şikâyetler ,
itirazlar
gelir ve Hüthüt onlara birtakım öyküler anlatır ve öykülerin yorumunu
yaparak onlara tasavvuf yolunda
mürşitlik
görevini yerine getirir.
13.
yüzyılda yazılmış ve yine tasavvuf felsefesini dile getiren ve Tanrı'ya
akılla değil
aşkla
ulaşılabileceğini
öğreten Mevlâna Mesnevî'si de bir öyküler
toplamıdır .
Mevlâna arada bir öyküleri keserek kendi
duygularından ,
yaşantılarından
söz eder. Ama Mesnevî'de öyküleri
kuşatan bir
çerçeve
hikâye yoktur.
Şeyh
Galip'in 18. yuzyılda yazmış olduğu Hüsn ü Aşk da, bilindiği gibi,
yine tasavvuf felsefesini anlatan alegorik bir mesnevîdir. Konusunu
şöyle
özetleyebiliriz
:
Beni Muhabbet
kabilesinden
iki çocuk, Hüsn ve Aşk aynı
`mekteb-i edep'e
gitmiş, arkadaş olmuş ve birbirlerini sevmişlerdir. Aşk'ın kızla
evlenebilmesi için kabile bir
şart koşar:
Aşk, Diyar-ı Kalp'e gidecek ve orda
kimyayı bulup
getirecektir. Aşk yolda türlü
engellerle ,
zorluklarla karşılaşır:
kuyuya düşer,
bir
dev tarafından
hapsolunur ;
sonra
sihirbaz bir
cadının eline
düşer, derken Çin padişahının kızı tarafından
kandırılır vb.
Bütün bu
tuzaklardan ,
kötü durumlardan Aşk'ı
kurtaran
Sühan, Aşk'a
`Esrâr-ı hafiyye'yi
açıklar ve Aşk de anlar ki Hüsn kendi içindedir, ondan ayrı değildir.
Hüsn ü
Aşk da Mantık al-tayr gibi
serüvenlerle
geçen bir yolculuk üzerine kurulmuştur, ama içinde başka öyküler
anlatılmaz. Bu
anlatılarda
biçim bakımından iki özellik önemli bizim için. Birincisi
kurgunun
yolculuk üzerine oturtulmuş olması; ikincisi anlatının öykülerden oluşması
ya da öykü içinde öykü
yöntemiyle
yazılmış olması. Binbir Gece Masalları'nda birinci özellik yok, yalnızca
ikinci özellik var yani çerçeve öykü içinde ikinci düzey öykülerden
oluşuyor. Mantık al-tayr'da ikisi de var; yolculuk öyküsü ve yolculuk
boyunca
anlatılan öyküler. Mesnevî'de yolculuk yok yalnızca öyküler var. Hüsn ü
Aşk'ta ise öyküler yok yolculuk var yalnızca. Demek ki
andığım
yapıtlarda iki özellikten ya birini ya da ikisini buluyoruz.
Orhan Pamuk geleneğin bu iki ozelliğini de kullanıyor Kara Kitap'ta.
Galip'in Rüya'yı ve Celâl'i aramak için İstanbul sokaklarında günlerce
dolaşması
birinci düzey çerçeve öyküyü
sağlıyor ve bu
çerçeve öykü ikinci düzey birtakım anlatıları içeriyor.
Bu anlatılardan büyük bir kısmını kitabın
yarısını
kaplayan
Celâl'in yazıları oluşturur. İçlerinde
deneme türünden
olanlar var, otobiyografik serüvenler var.
Doğu
yapıtlarıyla ilgili olarak
belirttiğimiz
özelliklerin
Batı
edebiyatında da görüldüğünü, söylemeye gerek yok. Arama (quest)
anlatılarının
kaynağının
binlerce yıl öncesine giden mitoslar kadar eski olduğunu, sonradan
eposlarda, romanslarda karşımıza çıktığını, öykü içinde öykü yönteminin de
Doğu'dan Batı'ya geçmiş olduğunu biliyoruz. Ne ki, Orhan Pamuk bu
özelliklerden Doğu yapıtlarıyla ilgili olarak söz etmeyi
yeğler .
Şehrazat
"pirimiz"dir ;
Binbir Gece Masalları gibi, bir
hikâyeden bir
hikâyeye geçilerek kurgulanmış olan Mesnevî
"tuhaf ve
düzensiz bir kompozisyon"dur (s. 241). Orhan Pamuk yolculuk tema'sı ile
ilgili olarak Attâr'a, Mevlâna'ya, Şeyh Galip'e göndermeler yapar ve böylece
Kara Kitap'ta
izlenen anlatım
geleneğinin bir Doğu geleneği olduğunu
sezdirir okura.
Kara
Kitap ile adı geçen mesneviler arasında yalnızca anlatım tekniği bakımından
değil,
içerik
bakımından da
bağıntılar
gözlemleriz .
James Joyce'un Ulysses'de, Stephen'ın Dublin
kentinde ordan
oraya dolaşmasıyla (bu arada Stephen da gazeteye ve
kerhaneye
uğrar )
Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında kurduğu koşutluk gibi Orhan
Pamuk da Galip'in İstanbul sokaklarında dolaşmasıyla Aşk'ın yolculuğu (ve
ayrıca Mevlâna'nın
Şam
sokaklarında Şemsi Tebrizî'yi araması) arasında koşutluk kurar. Aşk,
söylediğimiz gibi, Diyar-ı Kalp'e ulaşana kadar, kuyular, cadılar, güzel
kadınlar şeklinde
beliren
sınavlardan
geçmek zorundadır. Galip de İstanbul sokaklarında Rüya'yı ve Celâl'i
ararken benzer serüvenler yaşar. Yer altında kuyu gibi
mahzenlere
iner; (56)
kerhanede
kendisiyle evlenmek isteyen bir
fahişeyle
yatar; eskiden beri onu
seven Belkıs'ın
evinde
sabahlar vb.
Ama sonunda o da Şehrikalp'e varır.
Aşk'ın yollarda çektikleri, bu
müridin
kemale
ermek için
katlanması
gereken
çileyi simgeler
. Galip'in çilesi ise göreceğimiz gibi, yazabilmek,
yaratabilmek
uğrunadır .
Alegorik anlatılar olan bu mesnevîlerde
aranan
varlığın (Simurg,
Hüsn,
sevgili )
Tanrı'yı
temsil ettiği
bilinen bir şey, ama Galip'in Rüya'yı bulmak için aradığı Celâl'in neyi
temsil ettiği açık değil. Unutmayalım ki Celâl'in kendi romanda yok,
yazıları var yalnızca ve
meslektaşı
magazin yazarının dediği gibi onu arayanın, yazılarına bakması gerekecektir,
çünkü "yazılarının içinde bir yerdedir" (s. 95). Yani anlatı olarak
vardır Celâl ve yazıları
tükenince yok
olur. Başka bir
deyişle
Galip'in aradığı Celâl yazarlığı, yazma
edinimini ,
yaratmayı temsil eder gibi görünmektedir ve Galip Şehrikalp apartmanında
Celâl'e
dönüştüğünde ya
da ikinci
kişiliğini
bulduğunda yazar olur, yazmaya başlar.
Öyleyse birçok postmodernist romanda olduğu gibi Kara Kitap'ın konusu da
anlatının kendidir. Kara Kitap'ın konusu hakkında gereken
ipucunu okura,
"Karlı
Gecenin Aşk Hikâyeleri" bölümünde veriyor Orhan Pamuk. Pavyonda öykü
anlatanlardan biri bir yazardır ve (kendisi olduğu kuşkusunu uyandıran)
güya başka bir
yazarın öyküsünü anlatır. Öyküden öğrendiğimize göre bu yazar "birbirlerinin
yerine geçen, birbirinin benzeri iki adam üzerine, sonraları
okuyucularının
`tarihi' dediği
bir kitap yazmışmış." Daha sonra yeni bir kitap yazmaya başlayınca "eski
benzerler hikâyesini yeniden yazarken buluyormuş kendini" ve bu kez
okuyucularının
hoşlanacağı
gerçek dışı bir dünyaya girmeye karar vermiş. "Bu
amaçla (...)
şehrin Bizans'tan kalma
yeraltı dehlizlerinde
(...)
meyhane ve
pavyonlarında geziniyormuş" (s. 152-153).
İçeriği hakkında
bilgi verilen
birinci kitapla, Orhan Pamuk'un bir önceki romanı Beyaz Kale'ye gönderme
yapıldığı açık. İkinci kitap hakkında söylenenlere, okura, Kara Kitap'ı
anımsatacaktır kuşkusuz Yazarın öyküsü
bittiği zaman,
bunun "hikâyenin kendisinden çok hikâye anlatma üzerinde" duran bir öykü
olduğu
belirtilir .
Aynı şey Kara Kitap için de söylenebilir çünkü o da, yazarın öyküsü gibi
"hikâyenin kendisinden çok hikâye anlatma üzerinde" duran bir romandır.
Başka bir deyişle üstkurmacadır (metafiction) Kara Kitap. Üstkurmaca
deyimini geniş
anlamda kullanıyorum, çünkü aslında Kara Kitap'ta edebiyata ilişkin türlü
sorunlar
irdelenir :
kurmaca ve gerçeklik, kopya ve
asıl ,
taklit ve
otantik,
metinler arası
ilişki, okurun tutumu vb. Onun için Kara Kitap'ın konusu edebiyattır
demek de
olası .
Sözkonusu sorunların hepsine
eğilecek
değilim, yalnızca kitapta ne tür bir kurmaca
anlayışının
sergilendiğine
ve Kara Kitap'ın bu anlayış nasıl
somutladığına
bakmak istiyorum. Edebiyatta
özgünlük,
yüzyıllar boyu ne Doğu'da ne Batı'da önemli bir
meziyet
sayılmıştır. Ancak Batı'da romanın
çıkışıyla
birlikte durum değişmiş,
bireyin önem
kazanması sonucu
sıradan
insanların kendilerine
özgü yaşamları,
yazarları yeni konular, değişik
olay
örgüleri
aramaya itmiştir. Buna
ek olarak,
romantikler,
sanatçının
kendi yaşantısını, kişiliğini dile getirmesini sanatın
koşulu sayınca
özgünlük bir
değer
ölçütü olarak
kabul edildi. Ne ki
yapısalcılık
sonrasında, yapıtların, daha önce yazılmış
|
|
yapıtlardan
bağımsız , tek
ve özgün olamayacağı, her metnin kendinden önce gelen metinlerle ilişkili
olduğu (intertextuality) ortaya konuldu. Bir anlamda, metinleri meydana
getiren daha önceki metinlerdir deniyordu. Çünkü yazar
yansıtmak
istediği gerçeklikle
başbaşa
kalamaz, araya girmiş başka metinler vardır ve gerçekçi roman bu
olguyu ne kadar
gizlemeye,
hissettirmemeye
çalışırsa çalışsın, yazar başka metinlerin gerçekliği yansıtma yollarını
sergilemekten kurtulamaz. Bunu yaparken
elbette ki bir
yenilik getirebilir, ama yazarın bu
katkısı , bu
yeniliği bile ancak başka yapıtlarla karşılaştırıldığında meydana çıkar.
Çağımızın postmodernist yazarları ise gerçekçilerin
tersine , bu
olguyu açığa vurmaya, görünür hale getirmeye çalışıyor ve romancıların
kullanagelmekte oldukları taktikleri, kurgu mekanizmalarını, konvansiyonları
kendi romanlarının konusu yapıyorlar. Romana, dış gerçekliği yansıtan,
sosyoloji,
ahlâk ya da
felsefe
alanlarında
doğrudan dile getiren bir metin değil kurmacanın kendi dünyasında oynanan
bir oyun olarak bakıyorlar. (88)
Orhan Pamuk romana gerçekçi bir yazar olarak başlamışken yavaş yavaş
tutumunu değiştirmiş ve son kitabıyla postmodernist roman anlayışına
yaklaşmış ya da
katılmıştır. Bundan ötürü
Kara Kitap'ı gerçeklikle değil kurmaca metinlerle bağlar kurarak okumamız
bekleniyor. Nitekim Orhan Pamuk metinler arası ilişkiye okurun sık sık
dikkatini çeker,
benzerliklerin
altını
çizer ,
yazarların birbirinden
yararlandığını
örneklerle belirtmeye çalışır. Örneğin Mesnevî'deki öykülerin Mantık
al-tayr'dan, Kelile ve Dimne'den, Binbir Gece Masalları'dan alınmış olduğunu
anımsatır okura (s. 240). Şeyh Galip de Mesnevî'ye
borçludur Hüsn
ü Aşk'ı.
Esrarını
Mesnevî'den aldım
Çaldım
veli
mirî malı
çaldım diyerek bu borcunu
itiraf eder ,
ama çaldığı malın
ortak mal
olduğunu da belirterek. Orhan Pamuk birinci
dizeyi "Esrarlı
Resimler" bölümünün başına epigraf olarak koymuş ve Mesnevî'deki öyküyü
kendi romanına almıştır. Celâl'in de birçok öyküsünü Mesnevî'den alarak
çağımız İstanbul'una
uyarladığını
Galip
keşfeder .
Kara
Kitap'ta adı verilmeden
göndermeler
yapılan, hatta bir iç metin olarak kullanılan Batı edebiyatından yapıtlar da
var, ama bunlar arasında ilişki kurmayı yazar okura bırakmış.
İlginç bir
örnek olarak Galip'in "Beni Tanıdınız mı" başlıklı bölümde anlatılan
serüveniyle
Dante'nin
İlahî
Komedya'daki serüvenini alalım. Bu bölümde Galip, pavyondan çıkan bir grupla
birlikte Bedi Usta'nın, şimdi torunu tarafından
işletilen Merih
Manken Atölyesi'ne götürülür ve orada, torunun
rehberliğinde
kat kat yerin altına inen dehlizlerde "yüzlerce umutsuzun mankeni" ile
karşılaşır. "Çamurla
kaplı odalarda sıralanan mankenlerin
sahtekârlar ,
kendileri olmayanlar,
günahkârlar ,
başkalarının yerine geçenler gibi
takımlara "
ayrılmış "mutsuz evlileri, huzursuz ölüleri,
mezarından
çıkan şehitleri görür (s. 175). Grupta bulunanlardan bir
mimarın
"Mankenler Cehennemi" dediği bu yeraltı dehlizleri, hiç kuşku yok ki,
Dante'nin, Vergilius'un rehberliğinde gezdiği ve çeşitli katlara
yerleştirilmiş sınıf sınıf günahkârlarla konuştuğu "Inferno" (Cehennem)
bölümünden
esinlenerek
yazılmıştır. Inferno'dan sonra Dante ve Vergilius "Purgatoria"yı
(Araf'ı) gezerler, ama sıra göklerin ötesindeki "Paradiso'ya (Cennet'e)
geldiğinde Vergilius bu
kutsal
mekânda
rehberlik edemeyeceği için bu görevi Beatrice
yüklenir .
Mankenler Cehennemi'nden sonra mimar, Galip ile Belkıs adındaki kadına
Süleymaniye Camii'ni gezdirir ama sıra minareye geldiğinde, mimar
çıkamayacağını soyleyince, Vergilius'un yerini Beatrice'in alması gibi, Kara
Kitap'ta da mimarın yerini Belkıs alır
Başka bir örnek, pavyonda toplananların sırayla birer öykü anlattığı 15.
bölümle, bir villaya
sığınanların
sırayla birer öykü anlattıkları Dekameron kitabı arasında kurulan ilişkidir.
Bunlar bir yana,
sevgilinin evi
terk etmesi ve
aranması gibi olay örüntüleri (patterns) ya da
tebdili kıyafet
gezme, başkasının adıyla yazma gibi motifler tarihin başka başka dönemleri
arasından
yankılanır
durur. Roman, birbirini
izleyen bir
olaylar
dizisinden çok
birbirini
çağrıştıran
benzer öykülerin, kişilerin, olayların,
kent haritalarının
sergilendiği
bir albümü hatırlatır insana.
Kara Kitap dediğim gibi, bir bakıma, kurmaca hakkında bir kitaptır
ve ortaya koyduğu roman anlayışına göre, kurmaca metnin gerçeklikle değil,
diğer metinlerle olan ilişkisi önemlidir.) Yazar bu roman anlayışını, bir
yerde, Celâl'in görüşü ve
uygulaması
olarak şöyle
özetler :
Celâl birçok
köşe yazısını ,
belki de hepsini başkalarının yardımıyla yazdığını söyler, önemli olanın
yeni bir şey
`yaratmak'
değil, daha önceden, binlerce
zekâ tarafından
binlerce yılda yaratılmış yepyeni bir şey söyleyebilmek olduğunu
ekler ,
bütün köşe yazılarını başkalarından aldığını ileri sürerdi.(s.241))
Kara Kitap da bu görüşün
somutlandığı
bir roman değil mi? Yazar, romanın son sayfasında, "eski, çok eski, çok çok
eski hikâyeleri yeniden kaleme almaktan
ibaret yeni
işime daha bir
şevkle
sarılıp kara
kitabımın sonuna geliyorum"
diyerek bu görüşü uyguladığını belirtmiyor mu? Gerçekten de Orhan Pamuk eski
bir
gelenekten yola
çıkarak ve buna çağdaş romanın
anlatım tekniklerini
ekleyerek yeni tür bir roman yazmayı başarmıştır
Bir
kurmaca metnin
geniş
metinlerden bağımsız, kendi başına özgün bir yapıt olamayacağı görüşü,
günümüzde pek çok romancının paylaştığı bir düşüncedir Kara Kitap'ta
Celâl'in dile getirdiği roman anlayışıyla, örneğin Jorge Luis Borges'inki
arasında pek
fark
olmadığını, Borges'in Susan Sontag ile yaptığı bir
söyleşiden
aktaracağım şu
satırlar kanıtlar
sanırım. Diyor ki Borges, Özgünlük denen şeyin
olanak dışı
olduğunu düşünüyorum. Geçmişi belli belirsiz
çeşitleyebilirsiniz
ancak. Her yazar yeni bir tonlamaya, yeni bir nüansa sahip olabilir, ama
hepsi bundan ibarettir. Belki her
kuşak aynı
şiiri yazıyor,
aynı öyküyü yineliyor, ama küçük, benzeri olmayan bir tonlama, bir sez farkı
ile yazıyor ve yineliyor. Bu da yeterli.
Kendini Batı kültür dünyasına ait ve Batı edebiyat geleneğinin bir
mirasçısı
sayan Borges
için yeterli olabilir, ama başka bir kültür dünyasından gelen bir Türk
yazarı için yeterli mi? Bu sorunun cevabını sanırım Kara Kitap'ın güzel
bölümlerinden biri olan "Şehzadenin
Hikâyesi"nde aramak gerek Osman Celâleddin Efendi "hayatın en önemli
sorununun insanın kendisi olabilmesi ya da olamaması olduğunu keşfetmiş" bir
şehzade imiş.
İleride iyi bir
padişah olabilmek için
kasrının
duvarları arkasında altı yıl durmadan okumuş, ama
birden
farketmiş ki düşüncelerini,
kararlarını ,
davranış biçimlerini
hep okuduğu kitaplar belirlemektedir. Şehzade bu
etki altında
bir türlü kendi olamamış, başkalarının
gölgesi olmuş
ancak. Bunun üzerine bütün o yazarlardan, kitaplardan ve hikâyelerden
kurtulması gerektiğine karar vermiş ve hepsini kasrından uzaklaştırmış ya da
yaktırmış. Onlardan kurtulmak on yılını almış şehzadenin ve bu arada anlamış
ki verdiği bu
savaş yalnız
kendi savaşı değil,
kaderleri ,
yıkılmakta olan
Osmanlı Devletine bağlanmış milyonlarca insanın savaşıdır. Çünkü "Kendileri
olamayan bütün
kavimler , bir
ötekini
taklit eden
bütün
uygarlıklar ,
başkalarının hikâyeleriyle mutlu olabilen bütün milletler yıkılmaya, yok
olmaya, unutulmaya"
mahkûmdurlar
diye düşünürmüş şehzade (s. 396).
Böylece okuduğu kitaplardan gelen
"seslerle
boğuştuktan
sonra, ancak kendi hikâyelerini, kendi sesini o kitapların sesine karşı
yükselterek
kendisi olabileceğini anlamış" (s. 394). Oysa insanlarımız geceleri
soba başında
babadan kalma kendi masallarını anlatacakları yerde, birbirlerine Üç
Silâhşörler'den, Monte Kristo'dan
apartılmış
hikâyeleri okuyorlarmış gazetelerden.
Başka
bir uygarlığa
öykünme
yüzünden
yozlaşan ve
kimliğini
yitiren Türk
toplumu sorununa "Bediî
Ustanın
Mankenleri" bölümünde de eğilir yazar. Türkiye'de mankencilik işini başlatan
Bediî Usta'nın mankenlerinde bizleri "bizler" yapan
özümüzü bulmak
mümkünmüş, ama ilk önce şeyhülislâm tarafından din nedeniyle
engellenmiş
Usta, sonra
Cumhuriyet döneminde
de dükkâncılar, Batı'ya öykünen ve artık "Türk" değil başka bir şey olmak
isteyen Türklere, bu mankenlerle bir şey satamayacaklarını söyleyerek Bediî
Usta'nın mankenlerini geri çevirmiş, Avrupa'dan
ithal edilmiş,
bizi biz yapan
özden yoksun ,
tuhaf duruşlu mankenleri yeğlemişler.
"Şehzadenin Hikâyesi" olsun "Bediî Usta'nın Mankenleri" olsun Batı
taklitçiliğine karşı bir
uyarı Öyle
anlaşılıyor ki
Orhan Pamuk, romanda `kendi olabilmek' için geçmiş
kültürümüzün
yazınsal
bağlamını arkasına
almaktan yana
. Bu bakımdan Kara Kitap ile Tutunamayanlar'ı karşılaştırmak
aydınlatıcı
olabilir Her iki roman da çerçeve öykü içine
yerleştirilmiş
öykülerle
kurgulanmış ;
her ikisinde de romanın baş kişisi aldığı küçük bir not sonucu arama
serüvenine başlıyor; Turgut da Galip de sonunda aradığı ile
özdeşleşiyor ve
yine her ikisi de yazmaya başlıyor. Bu ortak noktaları metinler arası bir
ilişkiye
işaret etmek
için belirtmiyorum; belirtmek istediğim, tersine, iki romanı
ayıran bir
özellik. Tutunamayanlar'ın kültür bağlamı Batı'nın yazınsal bağlamıdır.
Metinde anlatılan, gönderme yapılan yapıtlar Batı dünyasının yapıtlarıdır ve
karakterleri Batı yazarlarına hayran kişilerdir. Selim de Turgut da biraz
İsa, biraz Hamlet, biraz Don Kişot'turlar. Kara Kitap'ta Batılı yazarlara
gönderme yapılmaz değil, ama yazınsal bağlamı oluşturan Doğu kültürünün
yapıtlarıdır. Celâl ve Galip Batılı kişilerle değil Mevlâna ve Şeyh Galip
ile
ilintili
karakterler olarak çizilmişlerdir.
Tutunamayanlar taklit bir romandır anlamına gelmez bu söylediklerim, çünkü
Atay yapıtında kendi romancı kişiliğinin
damgasını
vurmuştur Aslında iki roman arasında, gerçekçilikten
uzaklaşma
çabaları
bakımından fazla fark yoktur. İkisi de modernist ve postmodernist romanın
özelliklerini sergiler, ama Oğuz Atay, Orhan Pamuk gibi, Bizans ve Osmanlı
renkleri taşıyan, masallar ve mesnevîlerden sesler duyuran, yerli
diyebileceğimiz bir atmosfer yaratmaya çalışmamıştır.
Kısacası, Orhan Pamuk romanda ve özellikle Türk romanında "kendi olmak"
sorununa bir çözüm getiren bir roman olarak, geçmiş kültürümüzle bağlar
kurulmuş Kara Kitap'ı sunuyor okurlarına. Anlatı geleneğini "bir köşesinden,
bir
ucundan
değiştirerek yepyeni bir şey söylemek amacıyla.
|