Ursula la Guin

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

Ursula la Guin


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

28.09.2011

 


 

Editörün Notu : Feminist, anarişist, aydınlanma akılcılığının yerine Taocu bir mistisizmi benimseyen la Guin  Freud’un erkekçi söylemi yerine Jung’un  kollektif bilinçdışı söylemine yatkındır.  Ama Jung’un mistisizmini de kendi gerçekçiliğiyle örter.  Rüyalarımızla bize ulaşır. Hayalgücüne yaslanır.  Başta "Mülksüzler" olmak üzere. "Yerdeniz" serisi ile Bilim-kurgu edebiyatının en üstün örneklerini vermiştir.


 

http://www.metiskitap.com

"LeGuin bizimle rüyaların diliyle konuşur, kadınların ve ejderhaların öykülerini anlatır. Henüz gerçek olmamış öykülerdir bunlar. Konuştuğu dil ise hepimize tanıdık gelir. Bazılarımız dehşet içinde duymamaya çalışır, dinlemez, anlamaz onu. Ama bazılarımız dinler, cesareti olanlarımız o dili doğduğundan beri bildiğini fark eder. Henüz isimlendirilememiş olanı, henüz yaşanmamış olanı, hep duyulup da gürültü zannedileni söyler o dil. Grameri insanlık kadar eskidir; kelimeleri ilk kez duyduğumuzda bile tandık gelir. O yüzden LeGuin'i ya ilk duyduğumuzda katışıksız bir biçimde severiz, ya da elimizden atıp öyle biri hiç var olmamış gibi yaparız. LeGuin uzay gemisindeki bilge kocakarıdır. Varoluş kadar kadim bir lisanla konuşan ejderha, gücünü yalnızca zorunluluk karşısında kullanan büyücü...

LeGuin hayatı boyunca 'iç ülkelere ve dış uzaya' sayısız yolculuk yaptı. Bu yolculuklardan bazılarını bir araya getirdik bu kitapta. Ancak onun anlattıklarıyla ne bir 'iç ülkeler haritası' çizebiliyoruz, ne de 'dış uzaya yolculuk' kılavuzu. Kendisinin de dediği gibi, 'Seyyahlar / kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil.' Fantazi, bilimkurgu ya da deneme farkı gözetmeden, tüm LeGuin yazıları birer yolculuk öyküsüdür. O bize kendi öykülerini anlattı, şimdi de bizim kendi yolculuk öykülerimizi yazmamızı bekliyor." – Bülent Somay


Bülent Somay, Önsöz, "Seyyahın El Kitabı", s. 7-10


 http://www.metiskitap.com/

Fantazi edebiyatında yeri hemen Tolkien'ın yanıbaşında. Kitapçı dükkânlarında Bilimkurgu Romanını Pembe Dizi raflarının yanından kaldırtıp layık olduğu yere, "20. Yüzyıl Romanı" mertebesine yerleştiren üç isimden biri, Dick ve Lem'le birlikte. Ancak dönüp tekrar tekrar okuduğun Le Guin'ler hangileri diye soracak olursanız, tereddüt etmeden "Denemeleri" diye cevap veririm. Kuşkusuz Mülksüzler'in yeri başkadır. Her dört-beş yılda bir Yerdeniz'in büyülü dünyasına bir hac yolculuğu yapmak farz olmuştur. Ama Le Guin'in denemelerindeki tavizsiz, dolambaçsız dil, söyleyeceğini "sonuçlarından ve yerleşik güçlerle düşeceği çelişkilerden korkmadan" söyleyen üslup, insanı en az bilimkurgu romanları ya da fantazileri kadar derinden etkiler.

Bunun en önde gelen nedeni, Le Guin'in dilini "kurgu" dokusundan arındırdığınızda ortada tüm çıplaklığı, acımasızlığı (ve bazen dehşeti) ile kalan samimiyettir. Amacının daima "kimsenin duygularını incitmeden mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etmek" olduğunu söyler Le Guin. Altüst edici (subversive) söylemler duygularınızı incitmese bile savunma mekanizmalarınızı elinizden alır çoğu kez; acımasız bir dünyaya karşı arkasına sığındığınız duvarları yıkmasa bile geçersiz kılar, kendinizi apansız çırılçıplak hissetmenize neden olur. Le Guin'in denemelerini okumanın böyle bir "soyucu" etkisi var: Kendi bedeninize (erkek imgesinde kurulmuş benliğimize), kurumlara (devlete, bilime, "gerçekliğe" ve gerçekçiliğe) olan inancınızı kuşkuya çeviren, "kadınları, rüyaları ve ejderhaları" tüm dehşetleriyle üzerinize salıveren bir etki. O kadınlar, rüyalar ve ejderhalar, şu ya da bu yolla edindiğiniz (çoğu kez sahte) güveni birden yok ederler, sizi bir kuşku çukuruna iterler; ancak bir kere o güvenden, o "emin olduğunuz gerçeklerden" arındığınızda da, sizi elinizden tutup düze çıkarırlar.

Postmodern bir çağda yaşıyor olmanın bilinci, insanı bilinemezciliğe, küstahlığa ve sinizme de sürükleyebilir, bilgeliğe de. Le Guin "postmodern" terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan, üst-söylemlerden kibarca sıyrılır (kimsenin duygularını incitmez). Bunun yerine her şeyin belirsiz ve her şeyin mümkün olduğu, sinik ve "bir tek ben bilirim"ci bir söylemi geçirmek yerine, söylemlerarası ya da daima "öteki söylemi gözeten" (heterodiscursive) bir tavır benimser. Feministtir, ama anarşisttir de. Marksizmle arası iyidir, ama Aydınlanma akılcılığının yerinde Taocu bir mistisizm vardır. Freud'un erkekçi söylemine kızar, Jung'dan yanadır. Ama Jung'un kimi zaman ayakları yere değmeyen mistisizmini de masalların ve fantazilerin o çocukça, acımasız gerçekçiliğiyle sarmalar. Tüm bunlar bir yamalı bohçanın içine tıkıştırılmış ideoloji parçacıkları gibi durmaz Le Guin'de. Tam olarak bir bütün oluşturdukları da söylenemez. Daha ziyade, tamamı ancak hayal edilebilecek bir bütünün farklı veçheleri gibidirler. O bütünün tamamına ancak rüyalarımızda ulaşabiliriz ve rüyalar özeldir, hiçbir zaman başkalarıyla tümüyle paylaşılamazlar.

Le Guin için fantazi edebiyatı, asla bütünüyle paylaşılamayacak rüyaları kısmen de olsa hepimizle paylaşmak için bir çabadır. Bu türün en önemli atalarından Tolkien'ın tek yaptığı, bize rüyalarını anlatacak bir dil bulmaktır. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'nde tüm bilgeliği ve büyü gücüyle kadir-i mutlak bir figür olan Gandalf'ın asla kazanamayacak olduğu zaferi küçük, çelimsiz hobbit Frodo'nun ve kötü, biçimsiz Gollum'un gönülsüz bir işbirliği içinde kazanmaları, ancak rüyalarda olabilecek bir şeydir. Le Guin bizi rüyanın gücünü ve gerçekliğini kabullenmeye, onu "gerçekçiliğin" ve akılcılığın terimleriyle açıklamaya çalışmamaya çağırır. Çünkü kolay yoldan yapılan böyle bir açıklama her şeyi yerli yerine oturtacak, dünyayı (gerçekte sahip olmadığı) bir düzen görüntüsüne sokacaktır. O zaman, tüm bu düzen yanılsamasına rağmen bir türlü mutlu olmadığımızda, elimizde akıldışına, nevroza kaçmaktan başka çare kalmaz. Oysa rüyalar, düzensizliğin çok veçheli anlamlarına yaklaştırırlar bizi; altüst ederler. Frodo/Gollum ortaklığı ancak bir rüyada muzaffer olabilir. Her birimiz birer Frodo/Gollum olduğumuza göre, biz de ancak hayatımızı bir rüyaymış gibi yaşadığımızda kazanabiliriz. Gerçekçi bir dünyada ise iktidarı reddeden Gandalf yenilecek, kazanan daima Sauron olacaktır.

Frodo/Gollum'un zaferi, kadınların zaferinin bir metaforudur Le Guin'in bakış açısından. "Erkek" iktidarına özenen, iktidarla ilişkisini "erkekçe" kuran kadınların, Thatcher, Çiller ya da Benazir Butto'nun, ya da erkek yöneticiler dünyasında "başarılı" olmuş kadınların zaferi değil. Tren kompartımanında sessiz sedasız oturan Bayan Brown'ın, menopozu çoktan geçip doğurganlığını (iktidarla yegâne ilişki hayaletini) bile bir kenara bırakmış kadının gürültüsüz patırtısız zaferi. Le Guin dünyamızı ziyaret eden uzaylılara "insan türünü temsilen" böyle bir kadın elçi verilmesini önerir. Çünkü bir tek o kadın insanlık durumunun temel iki olgusuna (ya da bu ikisine aynı olgu mu demek gerekir?), doğum/ölüme, tutku/dehşet duygularının ötesinde bir kabullenişle bakmış, "kendisi kalmanın" en büyük erdem olduğu öğretilen erkeklerin o inanılmaz ataletinin tersine, mütevazı bir biçimde hayatının tümünü değişerek geçirmiştir. Doğmayı ve ölmeyi, doğurganlığı ve kısırlığı, bir işe yaramayı ve yaramamayı, amacı ve amaçsızlığı bir ömür süresi içinde aynı kabullenişle yaşamıştır. Kuşkusuz rüyalarını hatırlamayan insanların "gerçek" dünyasında o kadın yenik düşmüşlerden sayılacaktır; galipler ise politikacılar, işadamları, bilimadamları, yazarlar, askerlerdir.

Ancak onların başarıları gece gözlerini kapadıktan az sonraya, REM uykusuna geçene kadar sürer. Bir kez rüya görmeye başladılar mı, bilinçdışları, "öteki"leri, "gölge"leri, "başarılı" insanlar olabilmek için kapalı kapılar ardına, karanlık odalara, kör kuyulara tıktıkları "öteki ben"leri başlarına üşüşür, "başarı"nın aslında "başarı" olmadığını haykırır dururlar. Başarılı kalmak için rüyalarını unutmaları gerekir bu insanların. Onlar da unuturlar. Başkalarına "Ben hiç rüya görmem," derler. Biraz psikolojiden anlayanları "Yani, görüyorumdur herhalde, ama hiç hatırlamıyorum," diye eklemek gereği duyarlar. Hatırlamazlar tabii. Çünkü rüyaların galibi minicik Frodo, çirkin Gollum ve yaşlı kocakarıdır daima.

Rüyalarını hatırlamayanlar, ejderhalara da inanmazlar. Elflere, ve cinlere, peri kızlarına ve büyücülere de inanmazlar. Çünkü hem ejderhalara hem de M16'lara ve karadan karaya balistik füzelere aynı anda inanmak imkânsızdır. Gondor savaşını borsa savaşlarına, ejderhaları Cruise füzelerine, Aragorn'u Bill Clinton'a, Ged'i de Milton Friedman'a feda edenler, bir tek gerçek, bir tek tarih tanırlar. Başka bir gerçekliği tanımaya çaba göstermedikleri için de bu gerçekliğin içine kısılıp kalmışlardır. Aralarından birkaç tanesi Cruise füzelerinin ateşleme düğmesine basabilme hakkını kazanır. Milyonlarcası ise kendilerinin de bu hakkı kazanabilecekleri umuduyla, o günü bekleyerek, Cruise füzelerinin hedefinde yaşar. Ejderhalar füzelere benzemez. Onların bir dilleri ve iradeleri vardır. Her birinin bir ismi vardır ve siz o ismi öğrendiğinizde onlara hükmedebilir, en azından iyi geçinebilirsiniz. Füzelerin ise ismi yoktur. Borsadaki birkaç yüz puanlık bir oynama yüzünden bir gün gelip hiç habersiz sizi vurabilirler.

Le Guin bizimle rüyaların diliyle konuşur, kadınların ve ejderhaların öykülerini anlatır. Henüz gerçek olmamış öykülerdir bunlar. Konuştuğu dil ise hepimize tanıdık gelir. Bazılarımız dehşet içinde duymamaya çalışır, dinlemez, anlamaz. Bazılarımız ise dinler. Cesareti olanlarımız o dili doğduğundan beri bildiğini fark eder. Henüz isimlendirilememiş olanı, henüz yaşanmamış olanı, görülüp de algılanamamış olanı, hep duyulup da gürültü zannedileni söyler o dil. Grameri insanlık kadar eskidir; kelimeleri ilk kez duyduğumuzda bile tanıdık gelir. O yüzden Le Guin'i ya ilk duyduğumuzda katışıksız bir biçimde severiz, ya da elimizden atıp öyle biri hiç var olmamış gibi yaparız. Le Guin uzay gemisindeki bilge kocakarıdır. Varoluş kadar kadim bir lisanla konuşan ejderha, gücünü yalnızca zorunluluk karşısında kullanan büyücü.

Bütün bunların yanı sıra da iyi bir ev kadını (iyi bildiği iki şeyin yazmak ve ev işleri yapmak olduğunu söyler) ve bir annedir (yarattığı adalara çocuklarının ismini verir). Her kadın gibi bir zamanlar bakire (verimsiz, büyülü, tabu) olmuştur. Sonra doğurgan bir kadın. Çoğu kadın gibi ilk doğurganlık macerasının nasıl cerrahi bir müdahaleyle yarıda kesildiğini anlatır bir denemesinde (bu kitapta yer almıyor). Neyse ki bu yarıda kesilme onun (her bakımdan) doğurganlığını sürdürmesine engel olmadı. Üç çocuğu ve otuza yakın kitabı var. Her kadın gibi o da sonunda bir kocakarı oldu. Doğumu, ölümü ve değişmeyi her kadın gibi çok iyi tanıyor. Belki de çoğu kadından tek farkı, insanlığın bu çok temel durumlarını bizlere anlatacak bir lisan, Lacan'ın erkeklerin alanı olarak tanımladığı "dil'i (gene kimsenin duygularını incitmeden) altüst edecek bir yol bulmuş olması.

Le Guin hayatı boyunca "iç ülkelere ve dış uzaya" sayısız yolculuk yaptı. Bu yolculuklardan bazılarını bir araya getirdik bu kitapta. Ancak onun anlattıklarıyla ne bir "iç ülkeler haritası" çizebiliyoruz, ne de "dış uzaya yolculuk" kılavuzu. Kendisinin de dediği gibi, "Seyyahlar / kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil." Fantazi, bilimkurgu ya da deneme farkı gözetmeden, tüm Le Guin yazıları birer yolculuk öyküsüdür. O bize kendi öykülerini anlattı, şimdi de bizim kendi yolculuk öykülerimizi yazmamızı bekliyor.
 


"Ursula K. Le Guin'in Dünyası"

http://www.metiskitap.com

Mustafa Yelkenli
Virgül, Sayı 26, Ocak 2000

"İnsan haftada on beş saat çalışmayla hayatını kazanabiliyorsa, başka şeyler için pek fazla zamanı kalıyor demektir. O kadar ki, belki de hayatlarını renklendirecek çocukları, el işçiliği, aşçılık, şarkı söylemek gibi yetenekleri ya da kafa yoracak pek enteresan düşünceleri olmayan huzursuz tipler, bu zaman bolluğu yüzünden şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş olabilirler. Sonra da, becerikli avcılar sırtlarında bir ton et, bol bol fildişi ve bir hikâye okuyarak yorgun argın geri dönüyorlardı. Hayatı değiştiren et değildi burada. Hikâyeydi."
Kuşkusuz hikâyedir. İnsanın anlatacak bir şeyi yoksa, yaşam denilen serüven nedir ki? Belki biraz abartılı olacak ama, insanın yaşamına yön veren, gelişimin itici motoru olan şey hayal gücü ve bu hayal gücünü sonsuz mecralara akıtacak olan şey de hikâyedir. Sanat bu olgunun bir devamı değil mi? Ve giderek bilim, teknoloji bunlardan beslenmiyor mu?

Söz veya anlatım... Anlatımı çeşitlendiren, giderek zenginleştiren sonsuz hayal gücü... Yukarıdaki alıntıda Ursula K. Le Guin söz, hikâye ve eylemi teke indirgeyerek hayal gücüne bağlar. Hayal gücünü önemser bir tavırla denemelerini yazarken başarılı ürünler verdiği bilimkurgunun ve fantastik dünyanın konuları arasında boğulmaksızın yazın dünyasında etkinliği olan her şeyi, psikolojiyi, tarihi de gözler önüne sermeye çalışır. Ancak kuşkusuz tüm bu konuların başında da bilimkurgu gelir.

Le Guin öyle geriye çekilerek utangaç bir şekilde bilimkurguyu savunmaya girişmiyor. "Bilimkurgu bir kaçış edebiyatı mı?" sorusuna Tolkien'in fantezi için söylediği gibi "evet bir kaçış edebiyatıdır ve bu yüzden muhteşemdir" demiyor. Çünkü bilimkurgunun bir kaçış edebiyatı olmadığını düşünüyor. Ama bunun yanı sıra daha cüretli bir iddiada bulunuyor. Bilimkurgunun giderek romanın yerini alacağını ve romanın giderek tükendiğini, tükeneceğini söylüyor. Ve sonra kaçış edebiyatı masalına bir başka iddiayla yanıt veriyor: Sahte gerçekçilik zamanımızın kaçış edebiyatıdır.

Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli adlı yapıtlarında ideolojinin de romanlarda -birey kadar olmasa da- yer almasının gerekliliğini gösteren Le Guin, kaçış edebiyatının en muhteşemi olan fantastik edebiyatın da yazın içinde saygın bir yeri olabileceğini kanıtlar.

Kaçış edebiyatı muhabbeti sürüp giderken 70'li yıllarda Orhan Duru, Türk Dili dergisinde yayımlanan bir yazısında, bilimkurguyu çağdaş masallar olarak nitelendirmişti. Le Guin çağdaş masal iddiasına farklı yaklaşarak modern dünyanın mitolojisi benzetmesinde bulunur bilimkurgu için. Ve devam eder: "Çünkü bilimkurgu, bilim ve teknoloji tarafından derinden derine şekillendirilmiş ve değiştirilmiş olan dünyamızı kavramak için, mityapıcı özelliğini kullanır; özgünlüğü ise bu özelliği yeni malzeme üzerinde kullanmasındadır."
Türkiyeli okur, önce Mülksüzler'le karşılaşmasından ötürü Le Guin'i bilimkurgu yazarı olarak tanır. Ancak daha sonra Yerdeniz kitaplarıyla fantezi edebiyatında da kendini kanıtladığını ve entelektüel birikimiyle önemli bir yazar olduğunu kavrar. Her ne kadar anarşist ve ödünsüz bir feminist oluşu kimilerinin pek hoşuna gitmese de, Le Guin'in yazdıklarıyla bilimkurgu dünyasında saygın bir yer edindiğini kimse yadsıyamaz. Bu kez de denemeleriyle karşımızda, üstelik sadece bilimkurgu ve fantezi edebiyatıyla sınırlı olmaksızın. Sadece bilimkurgunun has okurları için değil, edebiyat tutkunları için de...



Margaret Atwood: Ustopya'ya giden yol

The Guardian’ın 14 Ekim 2011 tarihli sayısından kısaltıralarak Z. Heyzen Ateş tarafından çevirilmiştir.

http://www.radikal.com.tr/

25/11/2011

Atwood yapıtlarını bilimkurgu olarak adlandırmak istemediği için eleştirilmişti. Peki, bilimkurgu nedir ve yazarın baştan beri süregelen yeni dünyalar yaratma tutkusuyla nasıl bir bağlantısı vardır?

Hizmetçinin Hikayesi İngiliz Ulusal Operası tarafından sahnelenirken.
MARGARET ATWOOD

Geçen günlerde bir okuyucu ve yazar olarak bilimkurguyla olan ilişkimi gözden geçirmeye karar verdim. Kendimi bildim bileli var olan bir ilişki bu ve çocukken yazdığım şeylerin çoğu, bilimkurgu etiketini hak ediyor. Pek çok çocuk gibi ben de yeni dünyaların mucidiydim. Benimkiler kaba hatlarıyla tasarlanmış dünyalardı, insanın altı yedi yaşlarındayken tasarlayacağı türden şeylerdi ama hiçbiri günümüz dünyasına benzemiyordu, ki böylesi de bilimkurgunun değişmeyen özelliklerinden biri. Dick ve Jane beni ilgilendirmiyordu: Aşırı normal karakterler beni ikna etmeye yetmiyordu. Saturn bana daha uygundu. Ve hatta daha uzak dünyaları seviyordum. İlk aşklarımız farklı kılıklara bürünerek de olsa sık sık yeniden hayatımıza girer ya da Wordsworth’ün kelimeleriyle ifade edecek olursak: ‘‘Çocuk, kadının annesidir. Bugüne dek kimsenin sosyolojik gerçekçilik olarak sınıflamayacağı üç roman yazdım: Hizmetçinin Hikâyesi (The Handmaid’s Tale), Oryx ve Crake, (Oryx and Crake ) Selin Yılı (The Year of the Flood). Bu kitapların bilimkurgu olup olmadığı bana sık sık soruluyor. Gerçi bazen sormuyor da doğrudan düşüncelerini dile getiriyorlar: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ne kadar bilimkurguysa bu kitapların da o kadar bilimkurgu olduğunu düşündüklerinden, bu etiketten kaçındığım için bana züppe veya hain damgasını vuruyorlar. “İyi ama Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Mars Günlükleri’yle kıyaslandığında bilimkurgu kabul edilebilir mi?”diye soruyorum ve bence asıl mesele, yanıtın hayır olmasında yatıyor.

İmkân ve ihtimal dahilinde
Bilimkurgu dünyasıyla veya dünyalarıyla ilişkimi gözden geçirme arzumun aslında bir sebebi var. 2009’da Selin Yılı yayımlandı, başka bir dünyayı incelediğim ikinci yapıttı –daha net konuşmak gerekirse, gezegenimizin gelecekteki halini ele alıyordum. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın kraliçelerinden Ursula K. Leguin, Selin Yılı’nı Oryx ve Crake’le beraber değerlendirdi. 2009’da yazdığı eleştirinin ilk paragrafı öyle bir gürültüye neden oldu ki ne zaman bir okuma gününe katılsam, izleyicilerle söyleşi bölümünde bana neden bilimkurgu etiketinden kaçındığım soruluyor. İşte Le Guin’in insanları böyle sorular sormaya teşvik eden cümlelerini: “Bana göre Hizmetçinin Hikâyesi, Oryx ve Crake ve şimdi de Selin Yılı, bilimkurguya ait olduğunu düşündüğüm bir özelliğe sahip: Günümüz dünyasından uzaklaşıp yakın geleceği öngörülerle karışık alaycı bir dille keşfe çıkmak. Ama Margaret Atwood, romanlarına bilimkurgu denmesini istemiyor. Yakın zamanda yayımlanan deneme kitabı Hareketli Hedefler’de (Moving Targets) romanlarına konu olan her şey imkân ve ihtimal dâhilinde olduğu, hatta çoktan gerçekleşmiş olabileceği için onlara bilimkurgu denemeyeceğini savunuyor. Ona göre bilimkurgu, adından da anlaşılacağı üzere kurguyu yani bugün gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri içermeli. Bana göre keyfi ve sınırlı olan bu tanımı benimsemesinin sebebi, sanırım romanlarının okuyucular, eleştirmenler ve ödül veren kurumlar tarafından hâlâ küçümsenen bir tür olan bilimkurguyla özdeşleştirilmemesine engel olmak. Anladığım kadarıyla Atwood dar kafalı edebiyatçıların kendisini edebiyatın gettosuna itmelerinden korkuyor.”

Burada bahsi geçen sebep, kesinlikle benim bilimkurgu başlığından uzak durmayı istememin altında yatan sebeplerden biri değil. Ben, bilimkurgu dediğim zaman, H. G. Wells’in Marslıların metal gemilerle dünyaya saldırdıkları Dünyalar Savaşı yapıtının soyundan gelen kitapları kastediyorum -bu kitaptaki olayların gerçekleşmesi mümkün değil. Oysa Jules Verne’in denizaltılar ve balonla seyahat gibi konuları içeren kitaplarının soyundan gelen kitaplar, bana göre daha çok “varsayımsal kurgu” başlığını hak ediyor -bu kitaplardaki olaylar, yazıldıkları dönemde gerçekleşmemiş olsalar da ileride gerçekleşebilecek şeyler. Ben kitaplarımı bu ikinci kategoriye yerleştirmeyi tercih ediyorum; Marslılar ile aynı kategoriye değil.

Le Guin’in tanımı
Ancak 2010 yılında Le Guin’le yaptığımız bir tartışmanın sonucunda, onun bilimkurgu derken kastettiği şeyin, benim varsayımsal kurgu başlığı altında andığım, yani gerçekleşebilecek şeyler olduğunu keşfettim, gerçek olamayacak şeyleri ise fantastik edebiyat başlığı altında sınıflandırıyordu. Yani ona göre, ejderhaların yanı sıra sanırım Yıldız Savaşları filmi ve Uzay Yolu serisinin çoğu da fantastik etiketini hak ediyor. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı ise Le Guin’in bilimkurgu tanımına dâhil edilebilir çünkü yazarının, ölülerin canlandırılmasında elektriğin kullanılabileceğine inanmak için geçerli nedenleri vardı. Ya Dünyalar Savaşı? İnsanlar o dönemde Mars’ta hayat olduğuna inanıyordu ve uzay yolculuğunun da mümkün olduğu düşünüldüğü için, o kitap da Leguin tarafından bilimkurgu olarak sınıflandırılabilir. En azından kısmen. Le Guin’in bilimkurgu derken kastettiği, benim varsayımsal kurgu derken kastettiğim şeyler; fantastik derken kastettiği şeylerse benim bilimkurgu olarak nitelediğim eserlerin bazılarını içeriyor.
Bilimkurgunun deneyimli isimlerinden Bruce Sterling, 1989’da yazdığı denemede bilimkurgunun durumunu değerlendirmiş ve Cereyan tanımını edebiyatımıza kazandırmıştı. Şöyle diyordu Sterling: “Henüz kategorileştirilmemiş olan yeni bir türden bahsetmek istiyorum… Kabul edilmiş gerçekliğe karşı çıkan çağdaş bir yazı biçimi bu. Fantastik, bazen gerçeküstü ve kimi zaman gelecekle ilgili varsayımlar içeriyor. Ama bunların hiçbiri, klasik bilimkurgulardaki gibi sunulmuyor. Merak ve keşif duygusu yok, bunlar çoğunlukla çağın ruhuna da uygun olarak kendinizi garip hissetmenize neden olan kitaplar.”

Hayal edilen tüm bu dünyalar, içinde yaşadığımız dünyadan farklı bir yerde duruyorlar –başka bir zamanda, başka bir boyutta olabiliyorlar, ruhlar dünyasına açılan bir kapıdan geçilerek veya bilinenle bilinmeyeni birbirinden ayıran sınır geçilerek ulaşılabiliyor onlara. Bilimkurgu, varsayımsal kurgu, kılıç ve büyücülük kitapları veya Cereyan: Bunların hepsi, ‘şaşırtıcı hikâyeler’ şemsiyesinin altına toplanabilir. Ama benim onlara verdiğim ad ‘Ustopya’. Ustopya, ütopya kelimesiyle distopya kelimelerini birleştirerek uydurduğum bir kelime, mükemmel toplum kurgusu hayaliyle zıddını birleştiriyor. Her iki kurgu da bana göre, edilgen bir biçimde de olsa kendi zıddını içerir. Ustopia, bir yer olmanın ötesinde aynı zamanda bir ruh hali. Marlowe’un Doktor Faustus’unda, Mephisto’nun cehennemin bir yer’den ibaret olmadığını söyleyişini hatırlayın: “Cehennemin sınırları yoktur,” der Mephisto. “Tek bir yer değil, bizim olduğumuz her yerdir ve hep orada olacağız.” Peki kendi ustopyalarımı, var olmayan o yerleri yaratmaya nasıl başladım? Neden gerçekçi romanlardan distopyalara atladım? Pek çok “edebi” yazarın, bilimkurgu veya polisiye yazdıkları zaman suçlandığı gibi ticari mi davranıyordum? Hayır. Hizmetçinin Hikâyesi’ni yazmak oldukça garip bir deneyimdi, ince buz üzerinde kaymak gibiydi. Tarihsel olarak baktığımızda, ustopyaların mutlu hikâyeler olmadığını görürüz. İnsanın aklına kaçınılmaz olarak şu soru geliyor: İyi de her şey kötüye gidecekse hatalarımızı düzeltmeye, kötüye gidişi durdurmaya çalışmaya gerek yok mu? Elbette var. Eğer gerekli bakımları ve değişiklikleri yapmazsak, işler büyük bir hızla daha da kötüye gidebilir. Elbette birşeyleri düzeltmeye çalışmalıyız, en azından elimizden geleni yapmalıyız. Ama hiçbir şeyi mükemmelleştirmeye çalışmamalıyız. Çünkü o yol, genelde toplu mezarlara gider. Biz bize mahkûmuz, hiçbirimiz mükemmel değiliz ama elimizden geleni yapmak zorundayız. Benim de ustopyaya uzanan yolda yapmaya çalıştığım bu.

 

 

"Rüyalar Kendilerini Açıklamalı", s. 15-23

http://www.metiskitap.com http://www.metiskitap.com/Metis/Catalog/Book/4377

Bu yılın ilk aylarında Andy Porter New York'tan telefon ederek Algol dergisi için yazmamı istediği yazıyı anlatmaya çalıştı. Hoş bir konuşmaydı ama cızırtılı bir bağlantı, benim tarafımda kurabiye ve ilgi isteyen bir şahsın çeşitli gürültülü müdahaleleri ve biraz yanlış anlama yüzünden işler karıştı. Andy "Okurlara kendinden söz et" gibi şeyler söylüyordu, ben de "Nasıl, neden?" gibi sorular soruyordum.

Bazı insanlar telefonla konuşabiliyorlar. Herhalde bu nesneye inanıyorlar. Benim için telefon, doktordan randevu almaya, bir de dişçimle randevularımı iptal etmeye yarar. İnsan iletişiminin ortamlarından biri sayılmaz. Koridorda dikilip, kediyle çocuk ikisi birden bacaklarıma dolanıp çekiştirerek ve mırlayarak kurabiye ve kedi maması isterken, kulağımdaki vücudu olmayan bir sese Jung'un içe dönük/dışa dönük yelpazesinin yalnızca insanlar değil yazarlar için de geçerli olduğunu anlatamıyorum. Yani bazı yazarlar kendileri hakkında konuşmak isteyebilirler, hatta buna ihtiyaçları vardır, ne bileyim, Norman Mailer gibi mesela; ama bazı yazarların ihtiyacı ve isteği de özel hayatlarının gizli kalmasıdır. Özel Hayat mı! Ne kadar seçkinci, Viktorya çağına özgü bir kavram. Son günlerde bu kavram en az tevazu kadar antika geliyor insanın kulağına. Ama bütün bunları telefonda anlatamıyorum, dilim dönmüyor. Şunu da söyleyemiyorum (yani söylemeye çalıştım da, herhalde kedi açlıktan telefonun kablosunu kemirdiği için bağlantı sonunda tamamen kesildi): İletişim karmaşık bir sorundur ve benim gibi bazı içe dönük kişiler bu sorunu tuhaf, tamamen tatminkâr olmayan ama ilginç bir yolla çözmüşlerdir: Biz (birkaçı hariç tüm insanlarla) yazarak iletişim kurarız, ama dolaylı bir yoldan. Sanki sağır ve dilsizmişiz gibi. Ve yalnızca yazıyla değil, dolaylı olarak da. Hayali durumlardaki hayali insanlar hakkında öyküler yazarız. Sonra bunları yayımlarız (çünkü bu öyküler kendi tuhaf üsluplarıyla birer iletişim eylemidir, başkalarına hitab ederler). Sonra insanlar bunları okurlar ve telefonu açıp derler ki: Ama sen de kimsin? Bana kendini anlat! Biz de deriz ki: Anlattım ya işte. Hepsi orada, kitabın içinde. Önemli olan her şey orada. Peki ama sen onları uydurmuştun hani! Evet, ama nereden?

Andy ile benim birbirimizi geçici olarak yanlış anlamamıza neden olan nokta bu. Benim Yerdeniz üçlemesinin geri planı üzerine bir şeyler yazmamı isteyen Andy şöyle bir şey söylemişti (yanlış alıntılıyorsam özür dilerim Andy!): "İnsanlar Yerdeniz dünyasını nasıl planladığınla, dilleri nasıl geliştirdiğinle, mekânların ve karakterlerin listesini nasıl tuttuğunla, vs. ilgileneceklerdir." Ben de buna cevaben anlamsız bir şeyler söyledim; söylediklerim arasında bir tek şunu hatırlıyorum: "Ama ben hiçbir şeyi planlamadım ki, buldum."
Andy (doğal sayılabilecek bir tonla): "Nerede?"

Ben: "Bilinçaltımda."

Şimdi düşünüyorum da, belki bunun üzerine biraz konuşmaya değer. Andy ve ben birbirimizi şaşırttık, çünkü yazının nasıl yazıldığı konusunda farklı ve sınanmamış nosyonlarımız vardı; bunlar o kadar farklıydı ki, çarpışmaları hafif bir şok yarattı. İki nosyon da tümüyle geçerli; yalnızca farklı metodolojiler bu ikisi. Benimki yazarın elkitabında yer almayan metodoloji olduğuna göre belki de biraz açıklamam gerek.

Hayatım boyunca yazdım, ve hayatım boyunca (bilinçli bir kararla olmasa da) "nasıl yazmalı" kitaplarını okumaktan kaçındım. Kısa Oxford Sözlüğü ve Follet ve Fowler Yazım Kılavuzu tüm araç-gerecimi oluşturuyor. Ancak okumak, ders vermek ve diğer yazarlarla konuşmak, insanı belirli bir teknik bilincine erdiriyor. Benimkinden en farklı olan, işe en uzak noktadan başlayan teknik, işte bu önceden hazırlanan planlar, listeler ve betimlemelerle çalışır. Bu, daha öykü başlamadan bir defter tutup öyküdeki tüm karakterleri betimleme tekniğidir: William kaç kilo, liseyi nerede okudu, saçını nasıl kestiriyor, önde gelen kişilik özellikleri nelerdir gibi.

Ben de defter tutarım; bu defterlere öykü fikirleri yazar, tıpkı birer kemikmişler gibi onlara homurdanırım, çiğnerim, çoğu kez gömer, sonra kazıp yeniden çıkarırım. Bir şey yazarken, hele bu bir romansa, karakterler hakkında notlar da düşerim. Hafızam çok zayıftır, ve eğer karakterin biri hakkında aklıma bir şey gelirse ve henüz onu yazmanın zamanı değilse, ileride bakmak üzere bir not alırım. Şöyle bir şey:

W, H'nin mas istm– Azr!!
Sonra da notu kaybederim.

Ama önceden betimlemeler yazmam, yazsaydım kendimi sakil hissederdim, hatta utanırdım. Eğer bir karakter çok açık değilse ve ben onun hakkında o kadarcık şey biliyorsam, zaten onun hakkında yazmaya ne hakkım var? Eğer William'ın neye benzediğini, geçmişini, ruhunun içini dışını kendimi tanıdığım kadar tanımıyorsam, Helen onun dizini ısırdığı zaman ne yaptığını betimlemeye ne hakkım var? Ne de olsa William benim. Benim bir parçam.

Eğer William yazılmaya değecek bir karakterse, vardır. Benim kafamın içinde vardır, amenna, ama kendi adına, kendi hayatiyetiyle vardır. Yapmam gereken tek şey ona bakmaktır. Onu planlayamam, parça pörçük oluşturamam, envanterini çıkaramam. Onu bulurum.

İşte, Helen dizini ısırdığında William hafifçe öksürerek "Bunun konumuzla ne alakası var Helen?" diyor. William olduğuna göre başka ne diyebilirdi ki zaten?
Eylemle, yaratmayla ilgili bu yaklaşımım, belli ki temel bir tavır ve kitaplarımın çoğunda açıkça görülen I Ching'e ve Taocu felsefeye duyduğum ilgiyle aynı kökten geliyor. Taocu dünya kaotik değil düzenlidir, ancak düzeni insan ya da kişisel veya insancıl bir tanrı tarafından dayatılmış bir düzen değildir. Gerçek yasalar –bilimsel olduğu kadar etik ve estetik yasalar da– herhangi bir otorite tarafından yukarıdan aşağı dayatılmaz, nesnelerin kendisinde vardır ve bulunmaları, keşfedilmeleri gerekir.

Bir çember çizerek Yerdeniz'e dönecek olursak: Bu ideoloji karşıtı, pragmatik teknik, insanlar için olduğu kadar mekânlar için de geçerlidir. Ben Yerdeniz'i önceden niyet edip icat etmedim. Kendi kendime "Hey, bak, ada bir arketiptir, takımada süper bir arketiptir, öyleyse haydi bir takımada yapalım!" demedim. Ben mühendis değil kaşifim. Yerdeniz'i keşfettim.

İyi yapılmış planlar her şeyi birden içerme eğilimindedir; keşifler ise adım adım yapılır. Planlama zamanı inkâr eder. Keşif zamansal bir süreçtir. Yıllar ve yıllar alabilir. İnsanlar hâlâ Antarktika'yı keşfediyorlar.

Yerdeniz'in keşfedilmesinin tarihi şöyle:

1964'te bir büyücü hakkında "Çözme Kelimesi" adlı bir öykü yazdım. Cele Goldsmith Lalli öyküyü satın alıp Fantastic'te yayımladı. (Cele Lalli benim ve başka birçok yazarın Bilimkurgu alanına girmesini sağladı; bu alandaki en duyarlı ve cesur yayıncılardan biriydi.) Öyküde buna ne kadar yer verdim hatırlamıyorum, ama öykünün bir sürü ada arasında bir adada geçtiği kafamda apaçıktı. Öykünün geri planına fazla dikkat etmedim, çünkü (William'ın diyeceği gibi) bunun konumuzla alakası yoktu; büyüyle ilgili olarak geliştirdiğim kurallar ise, o ufacık öykünün ufacık meselesi ne kadar gerektiriyorsa o kadardı.

Kısa bir süre sonra "İsimler Kuralı" diye bir öykü daha yazdım; bu öyküde hem adalar hem de büyü kuralları oldukça gelişmişti (Cele bunu da yayımladı). Bu ikinci öykü daha hafifkanlıydı (ilki asık yüzlüydü), manzarayla ve ruşvaş çayı içen adalı yaşlı kadınlarla uğraşarak epeyce eğlendim. Öykü, ana takımada grubunun doğu uçlarında olduğunu bildiğim Sattins adlı bir adada geçiyordu. Baş karakter, önce Bay Underhill adıyla tanıdığımız, sonra ne olduğu ortaya çıkınca gerçek adının Yevaud olduğunu öğrendiğimiz bir ejderhaydı ve batıdaki Pendor adasından geliyordu.

Sattins ve Pendor'un arasında, kuzeyinde ve güneyinde yer aldığını bildiğim diğer adalarla fazla uğraşmadım. Onlar konuya dahil değildi. Ama "Çözme Kelimesi"nin üzerinde geçtiği adanın Pendor'un kuzeyinde olduğuna dair kesin bir his vardı içimde. İlk çıktığım adanın hangisi olduğundan artık emin değilim. Daha sonraki keşif gezileri haritayı öylesine karıştırdı ki, Yeni Dünya'ya varan Vikingler gibi, ilk keşfedilenin neresi olduğunu kesin olarak söylemek çok zor. Ama Sattins haritada yer alıyor; Doğu Uçyöre'nin yukarılarında, Yore ile Vemiş arasında.

1965 ve 1966 yılları boyunca, merkez ada Havnor'dan yola çıkıp takımadalar arasında Nihayet'i arayan bir prens hakkında uzunca bir öykü yazdım. Bu prens, bütün adaların ötesine, güneybatıya, açık denize gider ve orada hayatları boyunca sallar üzerinde yaşayan insanlarla karşılaşır. Kayığını sallardan birine bağlar ve Nihayet'in bu olduğuna kani olarak onlarla yaşamaya başlar; ta ki denizde başıboş gezen bu sal kolonisinin en uzak yolculuğunun da ötesinde, denizin içinde yaşayan deniz insanları bulunduğunu fark edene kadar. Gidip onlara katılır. İma edilen sonuç (kendisi bir deniz insanı olmadığına göre) genç prensin sonunda yorulup dibe batacağı ve orada nihai Nihayet'i bulacağıdır. Bu öykü hiç yayımlanmadı çünkü pek iyi bir şey olmadı; ama temel imge olan sal kolonisinin çok iyi bir buluş olduğuna ve günün birinde kendisine bir yuva bulacağına inanıyordum. Nitekim, Yerdeniz kitaplarının sonuncusu olan En Uzak Sahil'de kendisine bir yer buldu.

Yerdeniz'i keşfetmeye 1967'ye kadar ara verdim. 1967'de Parnassus Press'in yayımcısı Herman Schein beni arayıp kendisi için bir kitap yazıp yazamayacağımı sordu. O tarihe kadar Parnassus çocuk kitapları yayımlıyordu, Amerika'daki en şık ve en iyi basılmış resimli kitaplar. Schein'ın istediği daha büyük çocuklar için bir kitaptı. Bana konuyu ve yaklaşımı istediğim gibi seçebileceğimi söyledi. O güne kadar kimse benden bir şey yazmamı istememişti. Kendi kafama göre, acımadan yazmıştım yalnızca. Birinin benden yazmamı istemesi büyük bir nimetti. Bu heyecan daha önce ciddi bir biçimde denemediğim bir şey olan "çocuklar için yazma" endişesini atlatmama yardım etti. Haftalar ve aylar boyunca, muhayyelemin karanlıkta, el yordamıyla istediğim şeyi aramasına izin verdim. Orada adalara ve adalarda kullanılan büyüye rastladım. Büyüyü ciddi bir biçimde düşünmek ve çocuklar için yazmak birleşince büyücüleri merak etmeye başladım. Büyücüler birer arketip olarak, yaşlı ya da yaşı belirsiz birer Gandalf'tır. Ama beyaz sakalları olmadan önce nasıldılar? Bu tehlikeli ve âlimane sanatı nasıl öğrendiler? Genç büyücüler için okullar var mı? Vesaire.

Kitabın öyküsü esas olarak bir yolculuktur, uzun bir helezon biçiminde bir kurgu. Genç büyücünün gideceği yerleri görmeye başlamıştım. Derken bir harita çizdim. Artık her şeyin nerede olduğunu bildiğime göre vakit haritacılık vaktiydi. Tabii, her haritada olduğu gibi, çoğu şeyin ancak su üstündeki kısmı görülüyordu.
Üç küçük adaya çocuklarımın bebeklik adlarını verdim; bir dünyayı yoktan varetme özgürlüğünü ele geçirince insan biraz dalgacı ve sorumsuz oluyor. (İktidar insanın ahlakını bozar.) Diğer isimlerin hiçbirinin bildiğim bir anlamı yok, ama sesleri benim için az çok anlam taşıyor.

Bana fantazilerdeki isimleri nasıl düşündüğümü sorarlar bazen; gene aynı şeyi söyleyeceğim: onları bulurum, duyarım. Bu, bağlamımızdaki önemli bir konu. İlk öyküden başlayarak, isimlendirme Yerdeniz'de uygulanan büyü sanatının özünü oluşturuyordu. Büyücüler için olduğu gibi benim için de, bir adanın ya da karakterin adını bilmek, o adayı ya da kişiyi tanımaktır. Çoğunlukla isim kendi kendine gelir, ama bazen dikkatli olmak gerekir; örneğin kitabın kahramanı Ged'de olduğu gibi. Uzun bir süre (Ogion adlı bir büyücüyle birlikte) onun adını "dinlemeye", adından emin olmaya çalıştım. Biraz mistik tınlıyor belki, benim de anlamadığım yanları var, ama aynı zamanda faydacı bir faaliyet bu: Eğer isim yanlış olursa karakter de yanlış olur – piç olur, yanlış anlaşılır.

Parnassus Press'te kitabın elyazmasını okuyan biri "Ged"in "God–Tanrı" kelimesini çağrıştırmak için seçildiğini sanmış. Bu beni bayağı sarstı. Üstüne atlamak için hazır bekleyen başka dâhiler de vardır korkusuyla ismi değiştirmeyi düşündüm. Ama yapamadım. Adamın adı Ged'di, o kadar.

Bu arada "Ced" diye okunmadığını da belirteyim. Bu daha ziyade dağlarda yaşayan bir münzevinin adı olurdu. Çok kişi sorduğu için söylüyorum, yazıldığı gibi okunuyor. İsim icat ederken bilinçli bir biçimde müdahale ettiğim tek alan, ismin telaffuz edilebilir olması. Çok korkutucu görünmesinler diye (Kurremkarmerruk gibi örnekler farklı, onların özellikle korkutucu görünmeleri gerekiyor) okundukları gibi yazıyorum; ister İngilizce seslilerle, isterse de İtalyanca seslilerle okunabilirler.
Üçlemenin metnindeki icat edilmiş diller için de aynı şeyler geçerli.
Ruşvaş çayı gibi kelimelerin hiçbir açıklaması yok. Oralarda Ruşvaş çayı içiyorlar, bu kadar basit; tıpkı burada Lapsang Soochong ya da Lipton içtiğimiz gibi. Tabii, Ruşvaş Hardca bir kelime. Eğer beni fazla sıkıştırırsanız, Ruşvaş çayının Ruşvaş bitkisinden elde edildiğini söylerim, bu bitki hem yabani olarak bulunuyor, hem de Enlad'ın güneyindeki her yerde yetiştiriliyor, küçük yuvarlak yaprakları var ve kurutulup demlendiğinde pek lezzetli kahverengi bir çay elde ediliyor. Bir önceki cümleyi yazana kadar bunları bilmiyordum. Yoksa biliyordum da hiç düşünmemiş miydim? Bir isim nedir ki? Çok şeydir.

Üçlemede daha usulüne uygun yabancı dil örnekleri de var; En Uzak Sahil'de Yaradılış Dili'nde birçok tam cümle var, çünkü ejderhalar başka dil konuşmuyorlar. Bunlar da (korkutucu) yazılışlarıyla filan, olduğu gibi içime doğdu, ben de fazla sorgulamadan yazdım. Hardca ya da Gerçek Dil'de bir sözlük yazmaya kalkışmanın yararı yok; kitaplarda yeterli malzeme bulunmuyor. Tolkien'dan biraz farklı bir yol tuttum yani; o Yüzüklerin Efendisi'ni bir bakıma icat ettiği dilleri konuşacak birileri olsun diye yazmıştı. Harika bir şey bu, hiç gem vurulmamış Yaratıcı Ruh – dili ete kemiğe büründürüyor. Ama ne de olsa Tolkien büyük bir yaratıcı olduğu kadar bir dilbilim uzmanıydı da.

(Diğer kitaplarımda bu icat edilmiş dilleri biraz daha öteye götürdüm. Karanlığın Sol Eli'ni yazarken, iki kısa şiir yazacak kadar Karhidce biliyordum. Artık yazamam herhalde. Çünkü yalnızca hatırlamak için bir kelime listesi yapmıştım, sistemli bir sözlük ya da gramer yaratmadım.)

Benim için ve büyücüler için gerçek isimleri bilmenin esas mesele olduğunu söylemiştim. Bu, üçlemenin "anlamı" hakkında ve benim hakkımda çok şey söylüyor. Üçleme bir yanıyla sanatçıyı anlatır. Büyücü olarak sanatçı. Düzenbaz. Prospero. Benim bildiğim tek alegorik yanı bu. Eğer başka alegoriler bulursanız bana söylemeyin; alegorilerden nefret ederim. A "aslında" B'ymiş, atmaca aslında el testeresiymiş – laf. Martaval. Eti ve canı olan, birinci ya da ikinci düzeyden her yaratı, "aslında" kahvaltıdan önce bir düzine birbirine benzemeyen şey olabilir.

Büyücülük sanatçılıktır. Öyleyse üçleme de bu anlamda sanat hakkındadır, yaratıcı tecrübe, yaratıcı süreç hakkındadır. Fantazide daima bu döngüsellik vardır. Yılan kendi kuyruğunu yer. Rüyalar kendilerini açıklamalı.

Andy Porter'a "çocuk kitapları"nın konumu hakkında uzun, heyecanlı bir makale göndermek istiyordum. O ise daha kişisel bir şey istiyordu. Ama ben bir Bilimkurgu yazarı olarak aşk romanı yazarlarından daha az para almama kızıyorum; eğer Bilimkurgu yazarları kendilerine az para ödendiğini sanıyorlarsa, çocuk kitabı yazarlarına baksınlar. Kendi adıma şikâyet ediyor değilim. Bir süredir çocuk kitaplarımı basan Atheneum bu konuda bana çok iyi, uygarca davrandı, aynı şey İngiltere'deki yayıncım olan Gollancz için de geçerli; iki yayınevinde de son derece iyi (kadın) editörlerle çalıştım. İşin bütünündeki yanlış, yayıncıların çocuk kitaplarına ayırdıkları bütçe. Çocuk edebiyatında çabucak büyük para kazanmak kolay değildir, ama başarılı bir çocuk kitabı uzun ömürlü olur. Okullar, kütüphaneler ve hediye amacıyla yetişkinler satın alır ve kitap yıllarca satmaya ve para kazandırmaya devam eder. Ancak bu yazarın aldığı avansa ya da telife yansımaz. Genel olarak yazara para kazandırmayan bir alandır çocuk kitabı.

Ama ekonomik ayrımcılık, her zamanki gibi esas sorunun yalnızca bir yanıdır: bir önyargının yansımasıdır. Asıl sorun para değil, yetişkin şovenizm domuzluğu.
"Çocuk kitapları yazıyorsunuz, değil mi?"
Evet Annecim.
"Kitaplarınızı çok beğeniyorum – gerçek kitaplarınızı yani; çocuk kitaplarınızı okumadım tabii!"
Tabii Babacım.
"Arada bir de basit şeyler yazmak rahatlatıcı olmalı."
Tabii basittir çocuklar için yazmak. Onları yetiştirmek kadar basit.
Bütün yapacağınız, seksi çıkartmak ve küçük kısa kelimeler, küçük salakça fikirler kullanmak, çok korkunç olmamak ve mutlu bir son olmasına dikkat etmektir. Tamam mı? Kolay. Hemen yazın. Haydi.

Bütün bunları yaparsanız Jonathan Livingston Seagull'ı (Martı) bile yazıp yirmi milyar dolar kazanabilirsiniz, Amerika'daki bütün yetişkinlere de kitabınızı okutursunuz.
Ama Amerika'daki bütün çocuklara okutamazsınız. Kitabınıza bakarlar ve o berrak, soğuk, boncuk gibi gözleriyle arkasında yatanları görürler ve bırakıp giderler. Çocuklar büyük miktarlarda çöp yiyebilirler (onlar için iyidir de bu) ama yetişkinlerden farklıdırlar; daha plastik yemeyi öğrenememişlerdir.

İngilizler "çocuk", "buluğ çağı", "genç" gibi yayımcı sınıflandırmalarına biz Amerikalılar kadar inanmıyorlar galiba. Örneğin [bir fantazi yazarı olan] Andre Norton'ın The Times Literary Supplement da dahil birçok İngiliz gazetesinde büyük bir saygıyla eleştirilmesi ilginçtir. Ne sırt sıvazlama, ne dalga geçme, ne aşağılama. İngilizler fantazinin tüm yaşları eşitlediğinin farkındalar; eğer on iki yaşındayken iyiyse, otuz altı yaşında da iyidir, hatta daha iyidir.

Amerikalı okurlardan Yerdeniz kitapları hakkında aldığım mektupların çoğu on altı ile yirmi beş yaş arası kişilerden geliyordu. Bana yazan İngilizler ise, tahmin edebildiğim kadarıyla otuzun üzerinde ve çoğunlukla da erkek. (Önemli bir kısmı Anglikan din adamlarından geliyor. Doğduğundan beri Hıristiyan olmayan biri için çok şaşırtıcı bir şey; ama mektuplar harika.) Bu yaş farkını İngilizlerin daha çocuksu olmaları şeklinde yorumlayabilirsiniz, ama ben tam tersini düşünüyorum. İngiliz okurlar, yetişkinliklerini savunma gereği duymayacak kadar yetişkin.

Sanırım Yerdeniz Büyücüsü'nün en çocuksu yanı, konusu: Büyümek.

Büyümek, benim yıllarımı alan bir süreç oldu; bu süreci otuz bir yaşımda tamamladım – ne kadar tamamlanabilirse; o yüzden de çok önemsiyorum. Çoğu genç de önemser. Ne de olsa esas işleri budur: Büyümek.

Atuan Mezarları'nın konusu, tek kelimeyle söylemek gerekirse cinselliktir. Kitapta bir sürü simge var, tabii ki yazarken bunları bilinçli bir şekilde çözümlemedim; bu simgelerin hepsi cinsel simgeler olarak okunabilir. Daha açık söylemek gerekirse, kitabı bir kadının büyümesi olarak okuyabilirsiniz. Temalar, doğum, yeniden doğum, yıkım ve özgürlük.

En Uzak Sahil ise ölüm hakkında. Onun diğerlerinden daha zayıf kurgulu, daha tutarsız ve eksik olması da bu yüzden. İlk iki kitap yaşadığım ve atlattığım şeyler hakkındaydı. En Uzak Sahil'de konu edilen şeyi ise yaşayıp atlatamazsınız. Bu bana genç okurlar için çok uygun bir konu gibi gelmişti, çünkü çocuk yalnızca ölümün var olduğunu değil –çocuklar ölümün yoğun bir biçimde farkındadırlar– kendisinin de ölümlü olduğunu, öleceğini anladığı anda, çocukluk biter ve yeni hayat başlar. Bu da büyümedir, ama daha geniş bir bağlamda.

Her neyse, zaten konuyu seçme şansım da yoktu. Her zaman dikkafalı olan, beni şaşırtan şeyler söyleyip yapmaması gereken şeyleri yapan Ged, bu kitapta idareyi tamamen ele aldı. Bana hayatının neden ve nasıl sona ereceğini göstermeye kararlıydı. Ona ayak uydurmaya çalıştım, ama o hep önden gitti. Kitabı hatırlamak istemediğim kadar çok kere yeniden yazdım, Ged'i biraz denetim altında tutmaya çalıştım. Amerika'da basıldığında iş bitti sanmıştım, ama İngiltere baskısı üç uzun bölümde daha önceki Amerikan baskısından farklıdır: Gollancz'daki yayıncım "Ged çok konuşuyor," dedi; haklıydı, ben de Ged'i üç kere susturdum, bütün daha iyi oldu. Planlamak yerine keşfetmekte ısrarlıysanız, bu tür dertler kaçınılmazdır. Yazmanın en ekonomik olmayan yolu bu. En Uzak Sahil üç kitap arasında en az mükemmel olanı, ama ben en çok onu seviyorum. Üçlemenin sonu, ama düşlemeyi bırakmadığım düş.*

* (1989) Hâlâ da düşlemekten vazgeçmiş değilim. Ged'in hayatının nasıl sona ermesi gerektiği konusunda yanıldığını ve bana Yerdeniz'in son kitabında kılavuzluk edecek kişinin Tenar olduğunu keşfetmek, hoş bir sürpriz oldu. Son kitap –adı Tehanu, ama ben ona Olsun da Geç Olsun adını koymak istiyordum– yakında yayımlanacak. [1990'da yayımlanan Tehanu, Yerdeniz'in diğer kitapları gibi Metis Yayınları tarafından basıldı. (y.n.)]

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional