| ||||||||||||||
KİTAP ÜZERİNE NOTLAR : | ||||||||||||||
| Bahar Vardalı | Nevcihan Oktar | |||
Bahar Vardarlı Orhan Pamuk ve İstanbul üzerine, Arzu İstanbul'u bizzat gezerek ve filmlerini çekerek bize güzel bir sunu yaptı. Konu üzerinde ne kadar heyecanla çalıştığını görünce; hiç bir iddiası olmayan, sadece kitapsever insanların bir araya gelmesinden oluşan bir grubun, sahip olduğu bu mükemmele ulaşma ruhunun ne kadar etkili olduğunu bir kez daha gördüm. Bu ruh aramızda olan her kişinin üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması olarak da tanımlanabilir. Bunu kendini gerçekleştirme, olanaklarını tam kapasite kullanma olarak da tanımlayabiliriz. Belki de akıllı, çalışkan, görev bilincine sahip olanların biraraya geldiği bir grubuz biz.Bu cümlem pek alçakgönüllü bir saptama olmadıysa da, gerçek... Bir kez daha, bu grupta olduğum için mutluyum! " İstanbul" çok vurgulandığı gibi,hüznün kitabı değil bence. Kitabı okurken okur, çok akıllı bir yazarın gözlemleri ile onun duygularının birleşimi karşısında şaşırıp kalıyor. Yazar kendisi, o anlık duygularına göre gördüğü şehri yorumluyor. Tabii ki İstanbul, yazarın da belirttiği gibi bir hüzün yumağı; yitmiş gitmiş 600 yıllık bir imparatorluğun kırık dökük geriye kalanlarını barındırıyor içinde. Reddedilemeyecek kadar şaşalı bir tarih umursamazlık, aldırmazlık, bakımsızlık içinde çürümeye, yokolmaya terkedilmiş. Esas budur insanın ruhunu burkan İstanbul'da. Orhan Pamuk iç dünyasını bize ilk defa açarak, kendisiyle İstanbul'u birleştirip sunuyor. | ||||
Nevcihan Oktar
Orhan Pamuk kitabında beni bellek yolculuğuna çıkardı. İstanbul’a onun dünyasından bakarken kendi çocukluğuma da döndüm.
KİTABA HÜZÜN, GEÇMİŞİN İHTİŞAMINA DUYULAN ÖZLEM HAKİM. Bu duygu da Orhan Pamuk’un dünyasından yansıyan solgun renkler ile özellikle siyah ve beyazla anlamlandırılmış.Kitap çok melankolik.
“Ama şimdi İstanbul’un melankolisinden değil, bu duyguya benzeyen ve gururla içselleştirilen ve bir cemaat olarak hep birlikte paylaşılan hüzünden söz etmeye çalışıyorum. Bu, duygunun kendisi ile onu şehre duyuran ortamın birbirine karıştığı yerleri ve anları görebilmek demek.”
İçtenlikli bir anlatım sergileyen Pamuk, Edip Canseverin aşağıdaki dizelerin anlamını tamamlayan bir metin çıkarıyor kitabında.
İnsan yaşadığı yere benzerO yerin suyuna, o yerin toprağına benzer Suyunda yüzen balığa Toprağını iten çiçeğe Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine E.Said’in, ülkesi Filistin’in yitirilmesi ile içine düştüğü ve ömrünün sonuna kadar gittiği her yerde peşisıra sürüklenen o ‘yersizyurtsuz’ olma hali ve duygusunu dile getirdiği kitabında anlattıkları, çok tanıdık..Onun öfkeli satırlarında; coğrafik aidiyet sorununun giderek bir kimlik sorunu olarak çeşitlenmesinin (kendi kendine sorup durduğu:Edward mı, Said mi; Arap mı, Amerikan mı; Doğu mu, Batı mı; Arapça mı, İngilizce mi soruları...) sonunda ve bir ‘varoluş sorunsalı’ halinde vicdanını ve bilincini nasıl hırpaladığını okurken, kendi varlığımızın da sarsıldığını hissedebiliyoruz..’Yersizyurtsuz’luğunu aynı anda bir ‘uyumsuzluk’, belki ‘kimsesizlik’ ve ‘yalnızlık’ olarak da yaşayan Said; bir yere ve kimliğe ait olmanın hesaplaşmaları ve çırpınışları içinde, hiçbir yere ve hiç kimseye ait olmamakla, her yere ve herkese ait olmak arasında salınıp duruyor ve sonunda bir ‘dünyalı’ olarak ölüyor..
Orhan Pamuk ise hâlâ ait olduğu şehrin –İstanbul’un çoktan yıkılan ve kaybolan birçok değeri karşısında yaşadığı ağır hüznü (ben burada da bir ‘yersizyurtsuz’ kalma ve olma hali ve benzerlik gördüm) yitirilenlerin hatıralarını zihninde bir araya toplayarak ve yazarak yeniden yaşamaya ve yaşatmaya soyunuyor..Sanatçının ve entelektüelin hayatın karmaşası ve yıkıntıları ile, kitabın düzeni ve bütüncül kapsamı arasında yaşadığı o uçurumu; hayalleri, yaratıcılığı ve bilgisi ile doldurma ve yeniden kurgulama serüveni burada da bir ‘ütopya’ya dönüşüyor..Yani ‘hiçbir yer’e...Ve ütopyalar o ‘yersizyurtsuz’ olma halimizi belki dayanılır kılıyor ama bir taraftan da o duyguyu sürekli genişletmekten ve derinleştirmekten de geri kalmıyor..
Başa Dön
| ||||