|

Pessoa'nın Çok Kimlikli Yapısı
Ayşen Eriz Dursun
Pessoa yapıtlarını kendi adının dışında yarattığı çeşitli kimliklerin
adlarıyla imzaladı. Bu adların her birinin ardında bir yaşam öyküsü yatar.
Çok kimlikli boyutları vardır. Edebiyatın gerçekliğinden başka gerçeklik
yoktur, çünkü hayatın gerçekliği yaratılmış, canlı kılınmış kimliklerde
erir. Pessoa düşsel yaşamlar kurmuş ve bunların gerçek sanılması için
uğraşmış. Yarattığı dış kimlikler bir anlamda kendisinin başka halleri
gibidir. Hissettikleri ve oluşturdukları idealler ile sıradan insanlardan
ayrılan bu kimlikler; yaşamı, ölümü, aşkı ve zamanı öğretildiği, göründüğü
gibi yaşamazlar. Hissettiği yoğun acı kayıtsızlığa yol açar. Eylemsizlik
yüceltilir. Hayatın anlamını sorgular. Hayat hayal edebildiğimiz kadardır.
http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=cikolata_yazar&sid=&yaid=103&hkat=103&hid=10262

Pessoa’nın başyapıtı nihayet Türkçe’de
Portekizli şair Fernando Pessoa, yalnız yazdıklarıyla
değil, kendi deyimiyle “başlı başına bir edebiyat olma” isteğiyle yer etti
dünya edebiyatında
13 Haziran 1888’de Lizbon’da doğan Pessoa, 1896’dan 1905’e kadar, üvey
babasının konsolos olarak görev yaptığı Güney Afrika’da yaşadı. Portekiz’e
dönmesinden sonra, öldüğü 30 Kasım 1935’e dek, Lizbon’dan ayrılmadı.
Öldüğünde, pek tanınmayan bir şair, ama Portekiz modernizmine damgasını
vurmuş bir kişilikti. Sağlığında çeşitli dergilerde yazdığı yazılar ve
birkaç kitaptan başka yapıtı yayımlanmadı. Ancak ölümünden sonra bulunan
yapıtları onu dünya edebiyatının mihenk taşlarından biri kılacaktı. Ama
Pessoa’yı gelmiş geçmiş yazarlar içinde farklı bir yere oturtan sadece
edebiyatının gücü değildi, edebiyatı algılayış biçimiydi. O eserlerinin her
birini farklı bir isimle imzalamıştı. Ricardo Reis, Alvaro de Campos,
Alberto Caeiro, Pero Botelho, Bernardo Soares gibi. Üstelik bunlar birer
“takma ismin” çok ötesindeydi. Her bir ismin bir kişiliği, yazarlık serüveni
hatta ideolojisi vardı. Mesela Alberto Caeiro’yi “bir gün, içimde ‘ustam’
doğdu,” diyerek yaratmıştı. Pessoa’nın bütün öbür kimliklerinin de ustası
olan Caeiro, eğitimli biri değildi. Saf dille pastoral şiirler kaleme
alıyordu. Yarattığı bir diğer yazar Alvaro de Campos ise fütürist bir
mühendis, Ricardo Reis ise ufak tefek bir doktordu. Bernardo Soares ise
Pessoa gibi Lizbon’da yaşamış, basit bir memurdu ama başyapıtı
“Huzursuzluğun Kitabı” onun imzasını taşıyordu.
ÇEVİRİ 3 YIL SÜRDÜ
Kitap, Pessoa’nın öldüğünde geride bıraktığı sandıktan çıkmıştı. Sandıkta 27
bini aşkın sayfa vardı ve üzerlerinde “H.K” yazıyordu. Bu Bernardo Soares’in
günlüğünden başka bir şey değildi. Ancak bu günlüğün yazarının Pessoa’nın
bir kahramanı olduğunu dikkate alırsak buna bir roman demek daha mı doğru
olur, bilemiyorum... Tek bildiğim karşımızda uzun süredir çevrilmesini
beklediğimiz bir edebiyat eserinin olduğu. Saadet Özen’in üç sene süren
başarılı çevirisiyle “Huzursuzluğun Kitabı” nihayet Türkçe’de.
Fernando
Pessoa :
"Kalabalık" Bir Şair
Eren Arcan
Edebiyat dünyasının en renkli, en özgün yazarlarından biridir, hiç
kuşkusuz, Portekizli şair Fernando Pessoa.
Portekiz dilinde adı kişi anlamına gelen “Pessoa”, tek kişilik bir şair hayatı
ile yetinmeyerek, "heteronym" dediği her birini özel bir biyografi, hayat
felsefesi, inanç, politik görüş, estetik bakış ile donattığı yetmişi aşkın
kişi yaratmış, ve arkasında bir sandık dolusu eser bırakmıştır.
Pessoa’nın kendi deyimi “heteronym”, çoklu kimlik anlamına gelmektedir.
Fernando Pessoa, kendinden bağımsız olarak hareket eden kendi yetenekleri,
kendilerine özgü dünya görüşleri ve kendilerine ait edebi tarzları ile
Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis ve bir de yarı-heteronym
dediği düzyazışiir ile yazan Bernardo Soares isimli şairi edebiyat dünyasına
kaazandırmıştır. Birbirlerinden bağımsız tarzda eserler veren bu şairler
Pessoa’nın aracılığı olmadan birbirleri ile yarışır, zıtlaşır, tartışmalara
girerler. Pessoa Bir keresinde Alvaro de Campos ile Alberto Caeiro kavgaya
tutuşunca gerçek gözyaşarı döktüğünü söyler.
Pessoa
içindeki kalabalığı bir şiirinde şöyle anlatır :
Sayısız insan yaşar içimizde,
hissetsem de düşünsem de bilemem
kim düşünür içimde kim hisseder.
Düşünceler ya da hisler için
yalnızca sahneyim ben.
Ruhsa, birden fazla var bende.
Ben'se benden daha fazlası.
Herkes kayıtsız oysa
yaşadığım hayata:
Susturuyorum onları,
kendim konuşurken.
Hislerim, hissetmediklerim
onlardan doğup da birbiriyle
çelişenler. Farkına varmıyorum
hiçbir şeyin yalnızca yaşıyorum ben,
olmak istediğime kimsenin bir sözü yok.
1988 yılında Lizbon’da doğan Pessoa ilk şiirini yedi yaşında
iken annesi için yazmış.
“sevgili anneme,
buradayım
doğduğum topraklarda
ne kadar sevsem de onu
ondan daha çok seviyorum seni.”
Beş
yaşında babasını kaybettikten sonra annesi yeni bir evlilik yaparak bir Portekiz konsolosu
ile evlenir ve çift çocuklarıyla birlikte Güney Afrika’ya, Durban!a
taşınırlar. Orada İngilizce eğitim gören Pessoa 1905 te Portekiz’e geri
döner. Üniversiteye kaydolur ama bir süre sonra üniversite eğitiminden
vazgeçer. Akraba yanlarında, kiralık evlerde tercümeler yaparak zar zor
hayatını kazanır. Eleştiriler yazar. Gazete çıkarır ama başarılı olamaz.
1912 de şiir yazmaya başlar.
1914
yılında muhteşem bir gece yüksek bir masanın önünde ayakta durur ve önüne
çektiği kağıda durmaksızın otuz tane şiiri ard arda yazar. “Ustam dediği”
Alberto Caeiro heteronym’i doğmuştur. Ardında bir tomar kağıt daha alır ve
trans içinde yazmaya devam eder, doğa aşığı yaşam dolu serseri Alvaro de
Campos satırların arasında dünyaya gelir. Sonra da kralcı sürgün, münzevi
Ricardo Reis.
Alberto
Caeiro Lizbon dışında yaşayan bir çobandır. Caeiro
adını Pessoa’nın erken kaybettiği dostu Mario de SaCarneiro’dan almıştır.
Carneiro Portekizce’de “koyun anlamına” gelir. Şehirlere,
kalabalıklara girmeyen, doğanın bağrında barış içinde çıplak ayak yaşayan
bir şairdir. Caeiro Pessoa’nın olamadığı herşeydir. Sadedir,
bilgedir, doğayla bütünleşen bir pagan şairdir. Masum bir “koyun
çobanıdır” Caiero.
Sürüler güttüğüm hiç olmadı
Yine de gütmüş gibiyim onları,
Bir çoban gibidir ruhum,
Bilir rüzgarı ve güneşi
ve gider ardı sıra, seyrederek hem,
elinden tutup ta mevsimlerin
Caiero
nesneleri tanımlamak istemez. Onun için taş sadece taş, çiçek sadece
çiçektir. Nesneler arasında ilişki de kurmaz, artlarında gizem aramaz.
Kelimelerin nesneler olmadığını ancak nesneler ile köprü kurduğunu anlatır.
Şiirlerinde saf yalınlık vardır.
Görüyorum yok doğa
Hiç var olmadı.
Dağlar, vadiler, ovalar var;
ırmaklar, taşlar var, ama bir bütün yok her şeyin var olduğu.
Şöyle sahici, gerçek bir bütünlük
hastalığıdır düşüncelerimizin.
Doğa bütünü olmayan bir parçadır.
İşte budur onların anlatıp durduğu gizem.
Pessoa
Caiero’nun sadeliğine tezat olarak Ricardo Reis’i meydana çıkarır . Reis
mutluluğu amaç edinen Epikürcü, tanrıtanımaz bir şairdir. Bir münzevidir.
Metafizik ve neoklasik odlar yazar. Cizvit papazları tarafından
eğitlimiştir. Doktor olan Reis monarşi yanlısı olduğu için Brezilya’ya
sürgüne gönderilmiştir.
Kardeşliği Epikuros’un
Sevmenin ve anlamanın onu,
Ondan çok birbiriyle anlaşan bizler,
Öğrenelim nasıl yaşanacağını yaşamı
Huzurlu satranç oyuncuların
Şu anlatılan öykülerinden.
Hikayeye göre İran’da bir kent kuşatılmıştır. Satranç oynayan iki oyuncu
etrafın yakılıp yıkılmasına aldırmadan oyunlarına devam etmektedir.
Askerler oyuncuların satranç oynadıkları yere dalıp oyunculardan birinin
kafasını uçurduklarında diğer oyuncu yalnızca bir sonraki hamleyi
düşünmektedir. Reis şiirine bu olayı bir pasifistin “fildişi kuleye kaçışı”
olarak mı koymuştur? Octavia Paz Pessoa çalışmasında Reis’in “senin işin
savaş değil şiirdir, şiirini sürdür” demek istediğini belirtiyor.
Heteronym’lerin üçüncü şairi Campos doğa aşığı, çoşku ile yaşayan dünyayı
dolaşan bir denizci, hem kadınlarla hem erkeklerle birlikte olmuş kural
tanımaz bir biri. Walt Whitman tarzı panteizmi makinaları da kapsayan
şiirler yazmıştır. Caeiro çocukların ve hayvanların “zamansız şimdisi” nde
yaşıyorsa Campos deli doludur ve anlarda yaşar. Caiero Pesso’nın
olamıyacağı bir insandır Campos ise olmadığı yersiz yurtsuz serseridir.
Campos:
Her yanıyla hissetmek herşeyi
Her şeyi yaşamak her yanıyla
Aynı anda her zaman aynı şey olmak mümkündür
Bütün zamanlarda farkında olmak tüm insanlık olduğunun
Parçalanmış, denetimsiz, bütüncül, ve aldırışsız bir anda
Ya da
Campos’un başkaldıran yanını yansıtan şu dizelerine bakalım :
Yakınlık duyuyorum bütün bu insanlara
bunu hak etmemiş olsalar bile
Evet ben bir serserinin ve yılışık dilencinin biriyim (...)
Serseri ve dilenci olmak sadece serseri ve dilenci olmak değildir.
toplum düzeninin dışında kalmaktır.
Savcı, sağlam bir iş sahibi ve hayat kadını olmamak,
Yani, kısa ve iyi, bir sebep için gözyaşları döküp,
Kendilerini harflerle tıkabasa dolduran,
arta kalan bir akılları olduğu için
toplumsal hayata karşı ayaklanan,
Romancının toplumsal bireyi gibi değil
Paz
şöyle der : “Pessoa bütün yaşamını Hakikat’ı aramakla geçirdi. Bu arayış
onu bütün bir batıni disiplinler ve gizli bilimler pratiğine götürdü.
Yıldızlara gelince, Pessoa bir doymak bilmez fal bakıcısıydı. Arkadaşları,
aile üyeleri, tarihi ve kültürel figürler ve kendisi için yüzlerce yıldız
falı açmıştı. Daha önemlisi mistisizm üzerine, Kabala, GülHaçlar ve
Masonluk gibi Hermetik gelenekler üzerine teosofi, simya, nümeroloji, büyü
ve ispiritizma üzerine onlarca kitap okumuş ve yüzlerce sayfa yazı
yazmıştı.”
Pessoa’nın yarattığı yetmişi aşkın kişilik arasında en önemli kişilerden
biri olan Bernardo Soares ise bir yarı-hetoronym olarak karşımıza çıkıyor.
Pessoa’ya en yakın duran odur. Bir muhasebecidir ve düzyazı – şiirler
yazar. Harikulade eseri Huzursuzluklar Kitabı Montaigne ’in denemeleri ile
kıyaslanmaktadır. Bu düzyazı örneklerinde Pessoa “Ben kimim? Neden
yazıyorum? Bütün bunların anlamı ne? “ sorularına cevaplar arar.
Pessoa
için Bütün bu heteronymlerin bedeli ağırdır:
“İçimde çeşitli kişilikler
yarattım. Rüyalarımın her birinde rüya görmeye başladığım an, hemen başka
bir kişi halinde ete kemiğe bürünüyor. Sonra rüyayı gören o oluyor, ben
değil.
Yaratmak için yok ettim kendimi. Çeşitli oyuncuların çeşitli
oyunlarını sergiledikleri boş bir sahneyim ben.”
19 Ekim
2005
Kaynaklar : Fernando Pessoa – Yüzyılın Yalnızı – Adnan Özer – Rüstem Arslan
Fernando Pessoa ve Şürekası
Fernado Pessoa – Kendisine Yabancı – Octavio Paz
Değişik internet sitelerinden alınan bilgiler
Fernando Pessoa'dan 'Huzursuzluğun Kitabı'
7 Kasım, 2006 11:03:00 (TSİ)
 |
Pessoa bu kitap üzerinde
1913’te çalışmaya başlamış
|
20'nci yüzyıl Portekiz edebiyatının büyük ismi
Fernando Pessoa'nın 'Huzursuzluğun Kitabı' adlı kitabı piyasaya çıktı.
'Huzursuzluğun Kitabı', kurmaca bir karakterin kendi
hayatını anlattığı bir roman olarak görülebilir, ancak yazarla kahramanı sık
sık birbirinin yerine geçtiği için Pessoa’nın hayatla ilgili kendine ait
olan ve olmayan düşünceleri döktüğü, bir denemeler, anlatılar toplamı olarak
da kabul edilebilir.
Pessoa, sağlığında yayınlanan yapıtları olduysa da, esas olarak ölümünden
sonra, yazılarını topladığı sandığın bulunmasıyla ün kazandı.
Yaklaşık 27 bin sayfaya yayılan, farklı türlerde eserler veren yazar,
bunların büyük bir kısmını kendi adıyla değil, birer yaşamöyküsüyle,
kişilikle, edebi duruşla donattığı 70 ayrı kurmaca yazarın, dışkimliğin
adıyla imzalamıştı.
Kötü bir Portekizce’yle ilkel doğa şiirleri yazan Alberto Caeiro, pagan
dinlere inanan hekim Ricardo Reis, 'içinde bir Yunan şairi barındıran
Whitman' diye tarif edilen Alvaro de Campos gibi.
Bu kurmaca yazarlardan biri olan Bernardo Soares, Pessoa’nın
'yarı-dışkimlik' olarak nitelediği, ona çok yakın bir karakterdi ve
'Huzursuzluğun Kitabı’nın yazarı olarak yaratılmıştı.
Soares, gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan, geceleri yağmurun sesinde,
ayak seslerinde yalnızlığını duyumsayan bir Lizbonluydu.
Pessoa bu kitap üzerinde 1913’ten itibaren çalışmaya başlamış, ölümüne dek
parça parça yazmaya da devam etmişti. Sandık açıldıktan sonra, dağınık
metinler biraraya getirilmeye başlandı ve 1982’de Portekiz’de yapıt ilk kez
olarak basıldı. Daha sonra, yeni bulunan parçaların eklenmesi ve
elyazmalarında yanlış okunmuş yerlerin düzeltilmesiyle yeni basımlar
yapıldı.
Dünyayı seyretmekle yetinmek isteyen, eylemsizliği en yüce erdem ve gerçek
yaşam olarak gören Soares, Pessoa için belki de dünyanın ve yaşamanın ne
olduğunu gösteren bir perde.
Saadet Özen'in çevirdiği 536 sayfalık kitabın etiket fiyatı ise 24 YTL
1888 Lizbon doğumlu
Fernando Pessoa, 1888’de Lizbon’da doğdu. Yedi yaşından sonra, üvey
babasının konsolos olarak görev yaptığı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban
kentinde yetişti.
Lizbon’a döndükten sonra, dönemin yenilikçi dergilerinden, özellikle de
modernistlerin yayın organı Orpheu’da yazdı ve akımın önde gelen estetik
kuramcılarından biri oldu.
1918’de İngilizce şiir kitapları yayınlamaya başladıysa da, Portekizce
yazdığı ilk yapıtı Mensagem ancak ölümünden bir yıl sonra, olağanüstü zengin
düş dünyasıyla ün kazandı.
Kendi adının yanı sıra farklı yönlerini yansıtan hayali şairlerin (Alberto
Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Campos, vb.) adıyla değişik bakış açıları ve
üsluplardaki yapıtlarıyla ve modernist hareket içinde oynadığı rolle,
Portekiz edebiyatına Avrupa çapında önem kazandırdı.
20. yüzyıl Portekiz edebiyatının büyük ismi Fernando
Pessoa, sağlığında yayınlanan yapıtları olduysa da, esas olarak ölümünden
sonra, yazılarını topladığı sandığın bulunmasıyla ün kazandı. Yaklaşık 27
bin sayfaya yayılan, farklı türlerde eserler veren yazar, bunların büyük bir
kısmını kendi adıyla değil, birer yaşamöyküsüyle, kişilikle, hatta edebi
duruş ve tarzla donattığı 70 ayrı kurmaca yazarın, dışkimliğin adıyla
imzalamıştı; kötü bir Portekizce� yle ilkel doğa şiirleri yazan Alberto
Caeiro, pagan dinlere inanan hekim Ricardo Reis, 'içinde bir Yunan şairi
barındıran Whitman' diye tarif edilen Alvaro de Campos gibi... Bu kurmaca
yazarlardan biri olan Bernardo Soares, Pessoa� nın 'yarı-dışkimlik' olarak
nitelediği, ona çok yakın bir karakterdi ve Huzursuzluğun Kitabı� nın yazarı
olarak yaratılmıştı. Soares, gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan,
geceleri yağmurun sesinde, ayak seslerinde yalnızlığını duyumsayan bir
Lizbonluydu.
Huzursuzluğun Kitabı, kurmaca bir karakterin kendi hayatını anlattığı bir
roman olarak görülebilir; ancak yazarla kahramanı sık sık birbirinin yerine
geçtiğinden, Pessoa� nın hayatla ilgili kendine ait olan ve olmayan
düşünceleri döktüğü, evirip çevirdiği bir denemeler, anlatılar toplamı
olarak da kabul edilebilir. Pessoa bu kitap üzerinde 1913� ten itibaren
çalışmaya başlamış, ölümüne dek parça parça yazmaya da devam etmişti. Sandık
açıldıktan sonra, dağınık metinler bir araya getirilmeye başlandı ve 1982�
de Portekiz� de yapıt ilk kez olarak basıldı; daha sonra, yeni bulunan
parçaların eklenmesi ve elyazmalarında yanlış okunmuş yerlerin
düzeltilmesiyle yeni basımlar yapıldı.
Dünyayı seyretmekle yetinmek isteyen, eylemsizliği en yüce erdem ve gerçek
yaşam olarak gören Soares, Pessoa için belki de dünyanın ve yaşamanın ne
olduğunu gösteren bir perdedir. Huzursuzluğun Kitabı aynı zamanda, bir
edebiyatçının ulaşmak istediği yapıtla kâğıda dökebildiklerinin arasındaki
mesafedir de; hayal edilenin soluk, titrek bir sureti, gölgesi olarak
kalmaya, kusurlu olmaya mahkûmdur; tıpkı bütün kitaplar ve bütün çeviriler
gibi.
(Tanıtım Bülteninden)
|
|
Yazılmamış bir romanın kahramanı
|
1953 yılında az bilinen bir şair olarak ölen Fernando Pessoa, bugün
modernizme damgasını vurmuş bir edebiyatçı olarak kabul ediliyor.
|
Yapıtlarını çeşitli kimliklerle imzalayan
Fernando Pessoa, bugün pek çok Avrupalı yazarın göğüslemek zorunda
olduğu bir kayadır
20/02/2004 (102 defa okundu)
SAADET ÖZEN (Arşivi)
Portekizli şair Fernando Pessoa, yalnız yazdıklarıyla değil, kendi
deyimiyle 'başlı başına bir edebiyat olma' isteğiyle yer etti dünya
edebiyatında. 13 Haziran 1888'de Lizbon'da doğan Pessoa, 1896'dan 1905'e
kadar, üvey babasının konsolos olarak görev yaptığı Güney Afrika'da
yaşadı. Portekiz'e dönmesinden sonra, öldüğü 30 Kasım 1935'e dek,
Lizbon'dan ayrılmadı. Öldüğünde, pek tanınmayan bir şair, ama Portekiz
modernizmine damgasını vurmuş bir kişilikti. Sağlığında çeşitli
dergilerde yazdığı yazılar ve birkaç kitaptan başka yapıtı yayınlanmadı.
Ancak ölümünden sonra basılan onlarca cilt, günümüz Portekiz edebiyatına
Pessoa'nın varlığını bir hayalet, canlı bir hayalet gibi taşımaya devam
ediyor.
Pessoa, yapıtlarını kendi adının dışında yarattığı çeşitli kimliklerin
adlarıyla da imzaladı: Örneğin Ricardo Reis, Alvaro de Campos, Alberto
Caeiro, Pero Botelho, Bernardo Soares, Alexandre Search... Liste çok
daha uzundur aslında ve bunlara birer takma ad demek, Pessoa'nın
çokkimlikli, çokyüzlü yapıtının boyutlarını görmeyi engelleyebilir. Bu
adların her birinin ardında bir yaşam öyküsü, bir edebiyat duruşu, bir
yazım tarzı yatar ki, Pessoa bunların nasıl ortaya çıktığını çeşitli
yazılarında ve mektuplarında anlatır. Alberto Caeiro için, 'bir gün,
içimde 'ustam' doğdu,' der. Pessoa'nın bütün öbür kimliklerinin de
ustası olan Caeiro, eğitimli değildir, saf bir dille pastoral şiirler
kaleme alır. Alvaro de Campos fütürist bir mühendistir. Lizbon'da
çalışan basit bir memur olan Bernardo Soares, usul bir ırmak gibi akan,
geçtiği yerleri sessizce kemiren Huzursuzluğun Kitabı'nın yazarıdır.
Ricardo Reis, Alberto Caeiro'nun öğrencisidir. 1887'de doğmuştur; ufak
tefek, kara kuru bir adamdır, mesleği doktorluktur. Politik anlamda
kralcıdır, şiirdeki duruşuyla ise en kısa ifadeyle bir neopagandır:
Klasik Yunan tarzında, alkaios ve sappho dizeleriyle şiirler yazar.
Portekiz'de krallığın ortadan kalkmasından sonra, 1919'da Brezilya'ya
göç eder, bir daha da sesi çıkmaz, Pessoa'nın ifadesiyle, 'herhalde
orada ölüp kalmıştır.' Yaşama ve sevme oyunu oynar Ricardo Reis.
Şiirlerinde üç kadının adı geçer: Neera, Cloe ve Lidia. Ve der ki,
'bilgedir dünyayı seyretmekle yetinen.'
Bu kimliklerden hiçbiri Pessoa değil, Pessoa'nın parçaları da değil.
Bilinçaltının derin oyuklarından fırlayan bu yaşam dilimleri, 'ben
yazılmamış bir romanın kahramanıyım' diyen Pessoa'nın kendini çoğaltışı,
kendini azaltışı, dünyaya farklı pencerelerden bakarak dünyanın kendisi
olma isteğinin tezahürüdür. Pessoa, onlarla Lizbon sokaklarında
karşılaşır,
yapıtlarının eline nasıl geçtiğine dair hikâyeler söyler. Pessoa, Avrupa
tarafından da geç keşfedildiyse de, Antonio Tabucchi'den José
Saramago'ya kadar pek çok yazarın göğüslemek zorunda kaldığı bir kayadır
bugün. Tabucchi'nin 'Fernando Pessoa'nın Son Üç Günü,' adlı yapıtında,
yarattığı kimlikler, ölüm döşeğindeki Pessoa'yı ziyarete gelirler.
Edebiyatın sağladığı bu uzamda, edebiyatın gerçekliğinden başka
gerçeklik yoktur, çünkü hayatın gerçekliği yaratılmış, canlı kılınmış
kimliklerde erir gider.
YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
|
Fernando Pessoa gerçeğini, kız kardeşinin bundan 20-25 yıl kadar
önce açtığı sandıktan çıkan yirmi yedi binden fazla belgeye
borçluyuz.
|
Pessoa, yazdıklarının yanı sıra düşsel kimlikler,
yaşamlar, ortamlar, mekânlar, yapıtlar dünyası kurmuş; kurmakla da
kalmayıp bu imgelem dünyasını herkesin gerçek sanması için elinden
geleni yapmıştır
22/04/2005 (170 defa okundu)
Gizemi maskelerde
saklı bir şair
Ricardo Reis, Portekiz'in şarabıyla ünlü liman kentinde, Porto'da
doğmuş, 1887 yılında. Bir Cizvit okulunda okumuş. Orada olsa gerek,
Latince öğrenmiş. Daha sonra tıp öğrenimi görmüş, hekim olmuş. Hep
krallık yanlısı kalmış; o yüzden, 1919'da Portekiz'de cumhuriyet ilân
edilince, ülkesinden ayrılmış, gene Portekizce konuşulan bir başka
ülkede, Brezilya'da, sürgünde yaşamayı yeğlemiş. Metafizik ve neoklasik
şiirleriyle usta şairler arasına katılmış. 1935'te sürgünde erinç içinde
öldüğünü söyleyenler de var, 1936'da Lizbon'da gizemli bir biçimde bu
dünyadan ayrıldığını ileri sürenler de. Ama 1931 tarihini taşıyan şu
şiirini Brezilya'da yazdığı 'kesin':
"Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında/Bu hesapsız
dünyanın, hiçbir zaman görmez/kendi bildiği Tanrı'yı./Yalnızca rüzgârın
taşıdığı, rüzgârın taşıdığıdır duyulan./Kafa yorduğumuz ne varsa,
aşklarımız, tanrılarımız,/Geçer giderler, bizim gibi..."
Alberto Caeiro, Ricardo Reis'ten iki yaş küçük; 1889 yılında Lizbon'da
dünyaya gelmiş. Ne ki, tüm yaşamını kentlerden, kalabalıklardan
uzaklarda, yalınayak, çobanlık yaparak geçirmiş. Kent yaşamının
karmaşıklığına karşı doğanın yalınlığını savunan bir ozan. Ölçüsüz,
uyaksız şiirler yazmış. Tanrı'yı aramış, ama ağaçlarda, çiçeklerde,
dağlarda, güneşte, ayışığında. Tanrı'sına çok genç kavuşmuş, yirmi
altısında. Ricardo Reis, onu usta bir ozan olarak görüyor, Caeiro'nun
düşüncelerinin kendisini derinden etkilediğini gizlemiyor. İşte, bu
'çobanıl' ozanın şiirini de, düşüncesini de nerdeyse bire bir yansıtan
bir şiir:
"Uyakların hiçbir anlamı yoktur benim için/Pek ender aynıdır yan yana
duran iki ağaç./Renkli çiçekler gibidir düşünmem ve yazmam./Ama daha az
yetkindir kendimi dile getirmem/Yoksun olduğum için tanrısal
yalınlıktan/Ve sadece göründüğüm gibi olduğumdan.//Bakarım ve
duygulanırım./Suyun bir yamaçtan aşağı akışı gibi duygulanırım/Ve
rüzgârın çıkışı gibi doğaldır şiirim..."
Bir de Alvaro de Campos var. 1890'da Portekiz'in Tavira kentinde doğmuş.
Glasgow'da makine ve gemi mühendisliği öğrenimi gördükten sonra kendini
yollara vurmuş, Uzakdoğu ve Avrupa'da birçok yer gezmiş, sonunda dönüp
dalışıp Lizbon'a yerleşmiş, 'Orfeu' adında bir öncü edebiyat dergisi
çıkarmış. Mühendisten şair olmaz derler ama, Alvaro de Campos da, Caeiro
gibi ölçü, uyak tanımayan şiirler yazmış. Walt Whitman'dan,
Marinetti'nin fütursuz fütürist görüşlerinden etkilenmiş. 'Denize Övgü'
adında engin bir şiiri var:
"Rıhtımda kimsesiz, yapayalnız, bu yaz sabahı/Bakıyorum kumsalın
kıyısından, bakıyorum, Belirsizliğe,/Bakıyorum ve küçük, siyah parlak
bir vapurun/Yaklaştığını görmekten mutluluk duyuyorum./Uzakta, öyle açık
seçik ve bildik ki kendince/Ardında kendi dumanından bir bayrak
bırakıyor havaya./Limana giriyor ve sabahı da birlikte getiriyor ve
nehirde/Denizcilere özgü bir canlanma başlıyor,/Yelkenler açılıyor,
çatanalar yaklaşıyor,/Rıhtıma bağlı gemilerin gerisinde motorlar gelip
gidiyor/Hafif bir rüzgâr çıkıyor./[...]/Ruhumun olanca özgürlüğüyle
bakıyorum uzaktaki o vapura/Ve yavaşça bir dümen dönmeye başlıyor
içimde./Sabahları gözümün önünde kumsala doğru/Yaklaşan gemiler
varışların ve kalkışların/Acı ve tatlı gizini birlikte
getiriyorlar./Uzak rıhtımların ve başka zamanların, başka
limanlardaki/Benzer insanların anılarını getiriyorlar..."
Yalnızca onlar
mı?
Gördüğünüz gibi, sözünü ettiğim üç şairin de apayrı yaşamları, bambaşka
kimlikleri, benzemez üslûpları var. Ama artık biliyoruz ki, üçü de,
Portekizli ozan Fernando Pessoa'nın (1888-1935) imgelem ve düşleminin
ürünü. Yalnız onlar mı? Böyle en az yetmiş iki 'yaratısı' olduğu
söyleniyor Pessoa'nın. Daha sonraki yıllarda 'yarattığı' Bernardo Soares
de bunlardan biri. (Bernardo Soares'in bir tür özyaşamöyküsü ya da
güncesi sayılabilecek Huzursuzluğun Kitabı'nı Saadet Özen dilimize
çeviriyor. Daha doğrusu çevirdi de, o kadar özenip bezeniyor ki, bir
türlü elinden çıkarmaya kıyamıyor çeviriyi. Kıydığı zaman, Can
Yayınları'ndan çıkacak kitap.)
Pessoa gerçeğini, kız kardeşinin bundan yirmi-yirmi beş yıl kadar önce
açtığı sandıktan çıkan yirmi yedi binden fazla belgeye borçluyuz.
Bunlar, Pessoa'nın kurguladığı şairler ve yazarların imzalarını taşıyor.
Şiirler, eleştiriler, felsefî metinler, romanlar, oyunlar, yıldız
falları, mektuplar, söyleşiler. Pessoa, kendi yazdıklarının yanı sıra,
düşsel bir kimlikler, yaşamlar, ortamlar, mekânlar, yapıtlar dünyası
kurmuş; kurmakla da kalmayıp bu imgelem dünyasını herkesin gerçek
sanması için elinden geleni ardına komamış.
Şiirler...
Şairler...
Pessoa'nın, çocukluğunda, hayalindeki kişilere adlar taktığı, onlarla
uzun uzun konuştuğu söylenir. Bu hayalî kişiler, zamanla ussallık
sınırını aşıp, 'gerçek' şairlere, Alberto Caeiro'ya, Alvaro de Campos'a,
Ricardo Reis'e mi dönüştüler, bilmiyorum. Yoksa Pessoa, bilinçlilikle
bir 'çoğul ozan' mı yarattı zamanla? Ama hepsinin de kendi yaşamları ve
kendi yapıtlarıyla tanındıkları açık. Gerçi pek ortalıkta görünmemişler,
kimileyin uzak ülkelerde kapalı bir yaşam sürmüşler, ama dönemin
dergileri ve gazeteleri şiirlerini yayımlamış, yaşamlarındaki olaylara
yer vermiş. Kuşkusuz, bu dergi ve gazetelerin ya Pessoa'nın kendi
çıkardığı ya da bir süre çalıştığı yayınlar olduğunu söylemeden
geçmemeli.
Az önce aktardığım şiirler, Fernando Pessoa'nın, kısa bir süre önce
Cevat Çapan çevirisiyle yayımlanan Düşsel ve Gerçek (Dünya Yayınları)
adlı kitabından. Çapan, kitabın başındaki yazısında, Pessoa'nın bir genç
şair arkadaşına yazmış olduğu bir mektuba yer veriyor. Bu mektupta,
Pessoa'nın yabancılaşma ve kimlik arayışı serüveninin ipuçlarını ele
geçirmekle kalmıyor, değişik adlarla yazdığı şiirlerin ve bu şiirlerin
şairlerinin nasıl ortaya çıktıklarını da öğreniyoruz:
"1912 yılında birtakım pagan nitelikli şiirler yazmayı düşündüm. (Alvaro
de Campos'un biçeminden değişik) ölçüsüz uyaksız bir şeyler karaladım ve
sonra bundan vazgeçtim. Gene de, o bulanık alacakaranlıkta bunları yazan
birinin belli belirsiz bir görüntüsü ortaya çıktı (böylece ben farkına
varmadan Ricardo Reis doğmuştu.) Bir buçuk iki yıl sonra, SaCarneiro'ya
bir oyun oynamak geçti içimden. Kişiliği biraz karmaşık pastoral bir
şair yaratmak ve onu SaCarneiro'ya gerçekmiş gibi tanıtmak istedim.
Birkaç gün bu işle uğraştımsa da, bir yere varamadım. Tam vazgeçmek
üzereydim ki, bir gün, 8 Mart 1914 günüydü bu, çekmeceleri olan yüksekçe
bir dolabın önünde bir tomar kâğıt alıp (her fırsatta yaptığım gibi)
ayakta yazmaya başladım. Nasıl olduğunu açıklayamayacağım bir coşkuyla
art arda otuz kadar şiir yazdım. Hayatımın zafer günüydü bu ve bir daha
böyle bir günüm olacağını sanmıyorum. Önce bir başlık koydum
yazdıklarıma: 'Sürülerin Çobanı'. Bunun ardından hemen Alberto Caeiro
adını verdiğim biri belirdi içimde. Deyimin saçmalığını bağışla ama,
böylece içimden ustam ortaya çıkmış oldu.
"İlk duyduğum heyecan buydu. 30 şiiri tamamladıktan sonra da, başka bir
kâğıda hiç ara vermeden Fernando Pessoa imzasıyla 'Eğik Yağmur'u yazdım.
(...) Alberto Caeiro ortaya çıkınca, doğal ve içgüdüsel olarak ona
birtakım tilmizler bulmaya çalıştım. Henüz tam olarak ortaya çıkmamış
olan Ricardo Reis'i sahte paganizminden kurtarıp ona kendi adını ve
kişiliğini kazandırdım, çünkü heyecanımın doruğuna ulaştığım o anda onu
görebiliyordum. Ve birden Reis'e karşı bir kaynaktan bir başka kişi
korkusuzca belirdi. Bir darbede ve hiç ara vermeden Alvaro de Campos'un
'Zafer Şarkısı' önümdeydi..."
Geçen yüzyılın böylesi şaşırtıcı bir şairiyle tanışmamızı, kız
kardeşinin sandıktan çıkardığı belgeler kadar, İtalyan yazar Antonio
Tabucchi'ye de borçluyuz. Yaşamının önemli bir bölümünü Pessoa'nın
tanınmasına adayan Tabucchi'nin, Fernando Pessoa'nın Son Üç Günü adlı
küçük bir anlatısı var. (Önümüzdeki günlerde, Münir H. Göle çevirisiyle,
Can Yayınları'nın CanCep dizisinden çıkacak.) Adı üstünde, şairin,
gerçek yaşamındaki gibi sirozdan öleceği son üç gününü anlatıyor.
Pessoa'ya ilgi duyanların okumadan edemeyecekleri bir kitap bence.
Pessoa'nın yaşamı boyunca yaratmış olduğu 'takma kimlikler', belki de
'öteki benler', ozanı ölüm döşeğinde görmeye geliyorlar; hem
kendilerinden, hem de 'yaratıcı'larından söz ediyorlar. Tabucchi, ozanın
'öteki benler'ini seslendirirken, Pessoa'ya yaraşır cinsten, alışılmadık
bir yaşamöyküsü sunuyor okurlara.
Düşsel ve Gerçek adıyla yayımlanan şiir seçkisine dönersek, şairin hem
kendi adıyla, hem de üç takma kimliğiyle yazmış olduğu şiirler yer
alıyor kitapta. 1931'de 'Pessoa olarak' yazdığı 'Özruhsalöykü' adlı
şiirin, onun imgeleminden gerçekliğe taşıdığı 'şiir sahnesi'nin
ipuçlarını içeriyor açık seçik:
"Numaracı biridir şair./Öyle ustaca numara yapar ki,/Gerçekten acı
çekerken bile/Rol yapıyormuş gibi görünür./Ve yazdıklarını
okuyanların/İyice hissettikleri,/Onun çifte acısı değil,/Sahte
acılarıdır kendilerinin./Böylece döner durur raylarda/Eğlendirmek için
aklımızı/Kalp adını verdiğimiz/O küçük oyuncak tren."
Pessoa'nın, yalnız imgeleminde yaratmakla kalmadığı, yaşamın içinde
handiyse gerçek kıldığı o düşsel şairler dünyası salt bir oyun mu? O
takma adlar, takma kimlikler, 'takma yaşamlar', salt ustaca düşünülüp
düzenlenmiş bir oyunun kişileri mi? Kuşkusuz, işin içinde bir oyun var.
Oyunun sırrı, şairin gerçek soyadı olan 'Pessoa'nın Portekizcede 'kimse'
anlamına gelmesinde; Latincede 'maske' ya da 'oyun kişisi' anlamına
gelen 'persona' sözcüğüyle eşanlamlı olmasında belki de. Pessoa'nın, her
biri için ayrı yaşamöyküleri tasarladığı üç şair, belki de onun yazdığı
ve 'sahnelediği' bir oyunun kişileri. Pessoa'nın kendi deyişiyle,
"perdelere değil de, insanlara bölünmüş bir oyun"un.
Octavio Paz'ın dediği gibi, onun gizemi, adında, Pessoa'da saklıydı;
hayalî kişide, maskede, Hiç Kimse'de. Onun öyküsü, ola ki, günlük
yaşamın gerçekdışılığı ile hayalinin gerçekliği arasındaki gelgitlerden
oluşuyordu. Gerçek Pessoa, hep bir başkasıydı...
'Denize Övgü'de söylememiş miydi:
"Yola çıkmak istiyorum sizinle, sizinle yola çıkmak!/Hepinizle
birlikte,/Gittiğiniz her yere!/Yüz yüze gelmek istiyorum karşılaştığınız
tehlikelerle,/Yüzümde hissetmek yüzlerinizi buruşturan
rüzgârı,/Dudaklarınızı öpen deniz tuzunu ufalamak,/El vermek çabanıza,
fırtınalarınızı paylaşmak,/Sonunda
'Hayat çabayı saptırır'
Fernando Pessoa'nın 'Huzursuzluğun Kitabı' adlı
anlatısı hayatın anlamını sorgulamak açısından sarsıcı bir etkiye sahip
02/03/2007 (12 defa okundu)
AYSEL SAĞIR (Arşivi)
Gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan Lizbonlu bir adam, geceleri, el
ayak çekildiğinde yalnızlığını, karanlıkta, başkalarının uzaktan gelen
seslerinde, yağan yağmurda büyütür. Üstelik yalnızlık, zamanı ve ayağını
bastığı mekânı çoktan aşmış, tüm insanlığın yalnızlığı olmuştur. Bir
gün, bir sandıktan Bernardo Soares imzalı yazılar çıkar. Yazıların
sahibi, yağmuru ve uzaktan gelen sesleri çoktan bırakmış ve gitmiştir
ama tüm sesler de, o yazıların içindedir. Seslerin asıl sahibi Fernanda
Pessoa'dır aslında. Portekiz edebiyatı Pessoa'yı sandıktan çıkardığında,
hayatın tanımının hep yeniden yapıldığı, kuşkunun sadece basit bir
uyaran işlevi gördüğü, yarattığı kimliklerle ekip halinde gezen bir
yazarla da karşılaşmıştır.
Huzursuzluğun Kitabı'nda, gerçeklerle cebelleşen Pessoa, sonunda hayata
seyirci kalarak, sürekli tekrarlanan sonuçların yaratacağı hayal
kırıklıklarının da önüne geçme denemesi yapar. Çünkü, "hayat çabayı
saptırır."
Lizbon'un küçük bir lokantasının asma katını kendine yer edinmiş adam da
öyledir Huzursuzluğun Kitabı'nda. Hayatı başka bir şekilde yaşamaktadır.
Ya da artık asma katta geçirdiği zaman, çok uzun sürmüş bir yaşam
yorgunluğunun filozofik bir sonucudur. Ya da biz öyle anlarız. Pazar
günleri dışında kimsenin uğramadığı asma katta, "tuhaf tipler, hayatın
bir köşeye ittiği ilginç tarafı olmayan insanlar" bulunur. Günün birinde
yazarın yolu asma kata düşer. Tam da aradığını bulmuştur aslında, asma
katlı lokanta da sakin ve ucuzdur, artık o da buraların müdavimi
olacaktır. Her akşam yemek saatinde karşılaştığı adam ilgisini
çekecektir bundan böyle. Adının Bernardo Soares olduğunu öğrendiğimiz
adam, yazarın
neredeyse izdüşümü gibidir.
Yazar, adamın, "dikkat çekici bir tarafı olmayan solgun yüzünde,
hatlarına herhangi bir özellik katmayan acılı bir hava" sezer.
Adamsa, çevresini özel ilgiyle sürekli izlemektedir. O da adamı izlemeye
başlar, sonunda tanışırlar. Adam, "devletin ya da toplumun dayattığı
zorunluluklarla uğraşmak zorunda kalmamış, sevgili ya da dost
olabileceği insanlara hiçbir ilgi ve yakınlık duymamış, asla sürüye
dahil olmamış"tır. Yazar, adamla kısa zamanda geliştirdiği dostluğu
sayesinde, yapacak "daha iyi bir işi" olmadığından, her akşam kaldığı
pansiyonda vaktini yazı yazarak geçiren adamın sırrına da ortak
olacaktır. Adam, yazı yazarak, "çektiği acıya saygınlık katacak" bir iç
mekân yarattığını söylerken, izdüşümü gibi duran ama asıl kendisi olan
yazara da, eylemsizliği yüceltmesine rağmen, yazdıklarını yayımlatması
isteğiyle bir hareket, bir çaba görevi verecektir. Huzursuzluğun Kitabı,
bir anlamda bu çabanın ürünü olacaktır.
Bilinçli olmanın
ıstırabı
Pessoa'nın yarattığı dış kimlikler, bir anlamda kendisinin başka halleri
gibidir. Hissettikleri ve oluşturdukları ideallerle sıradan insanlardan
ayrılan söz konusu kimlikler, yaşamı, ölümü, aşkı ve zamanı öğretildiği,
göründüğü gibi yaşamazlar. Zamanın kendisi derin bir acı vermektedir.
Birkaç ay yaşanılan bir odadan ayrılmak da, birkaç saat garda beklenilen
tren de, normal hallerine rağmen, ruhun uçurumları olabilecek etkiye
sahiptirler. Bütün bunlardan olsa gerek, yoğun acı, yazarın da
belirttiği gibi kayıtsızlığa yol açacaktır. Aynı noktadan çıkarsama
yaptığımızda ise, Huzursuzluğun Kitabı'nda, eylemsizliğin yüceltilmesi,
bir anlamda, duyarlılığın üst seviyelerde olmasıyla ilgili gibidir.
Hayaller ve gerçeklerin sürekli birbirlerini yok etme savaşı verdiği,
pratik yaşama mal olan tüm değer ve hayallerin yaşam tarafından
anlamsızlaştırıldığı şeklinde de anlaşılan Huzursuzluğun Kitabı, hayatın
anlamını sorgulamak açısından sarsıcı bir etkiye sahip...
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=58785
Huzursuzluğun Kitabı ya da Bir Mucize
0.02.2007 /
Atilla Birkiye /
Yorum
Portekizli şair ve yazar
Fernando Pessoa (1888-1935) dünya edebiyatının en benzersiz kimliklerinden.
Aslında “kimlik” konusunda Pessoa’dan söz ediyorsak, birçok kimlikten
(dış-kimlik) de söz ediyoruz demektir.
Pessoa Lizbon’da dünyaya
geliyor; üvey babasının görevi nedeniyle Güney Amerika Cumhuriyeti’ndeki
Durban kentine yerleşiyor aile; ortaöğrenimi orda yapıyor ve İngilizce
öğreniyor. Daha lise yıllarındayken İngilizce şiirler yazmaya başlıyor.
(Birçok şiirini de İngilizce yazıyor.)
Lizbon’a döndükten sonra
modern edebiyatın kuramcıları arasına katılıyor. Takma adlarla şiirler
yazıyor: Alberto Caeiro, Ricardo Reis, Alvaro de Compos gibi. Ne var ki
bunlara takma ad demek oldukça yetersiz olur. Aslında kurmaca kimlikler
bunlar; hepsinin bir geçmişi, kültürü, sanatsal ve poetik anlayışı var. Yani
onlara birer “kimlik” oluşturmuş Pessoa. Şair olarak da farklı özellikleri
var ve başka şairleri de etkilemişler!
Pessoa öldükten sonra
ardında farklı adlarlara (kimliklerle) şiirler, günlükler, metinler
bırakmış. Binlerce sayfa! Huzursuzluğun Kitabı da bunlardan biri.
Yapıt ilk kez 1982’de yayınlanıyor, sonraki basımlarında yeni metinler
(elyazmaları) ekleniyor, düzeltmeler yapılıyor.
Huzursuzluğun Kitabı
birkaç ay önce Can yayınlarından Saadet Özen’in çevirisiyle çıktı. Pessoa,
bu kitabını da Bernardo Soares adıyla yazıyor. Lizbonlu bir muhasebecinin
günceleri. Ama öte yandan “bir perdenin arkasından” Pessoa’nın dünyaya
bakışı ve felsefi bir derinlikle ama yalın, şiirsel (imgesel) olarak
değerlendirişi.
Bir yandan Lizbon kentinin
görünüşünü ve sıradan insanlarını buluyorken bu benzersiz güncede; öte
yandan şiirden, edebiyattan aşka felsefeye, varoluşa, tanrıya, evrenin
oluşumuna, mitolojiye, psikolojiye vb. uzan bir konu/tema çeşitliliğiyle de
karşılaşıyoruz. Gerçek ve saf bir edebiyat işte!
İnsanı, okuru kendine
çeken metinlerden biri Huzursuzluğun Kitabı ve aynı zamanda “evrensel
bir sorgulama”. Roman olarak da okuyabilirsiniz bir yandan; günce ama belki
de bir düzyazı şiir. Dahası bir akış, metinsel bir akış, okuyana edebiyat
hazzı veren. Saadet Özen’nin Türkçesi de kuşkusuz ki bu akışa katkı
sağlıyor.
Huzursuzluğun Kitabı’nı
elime alıp okumaya başladığımda, bırakamadım; hızla akıyordu metin,
sayfalar. Sonra durdum; çok hızlı bir okuyan değilim ama birden yüzlü
sayfaları bulmuştum ama durdum; sonra okuma biçimimi değiştirdim ve her
akşam on beş-yirmi sayfa okumaya başladım. (İlaç alır gibi) yatmadan önce
bir anlamda ruhumu dinlendiriyordu bu okuma, edebiyat zevkimi
geliştirmesinin yanında.
Bir başucu kitabıydı,
Türkçe’ye bunca geç çevrilmemeliydi ama güzel de çevrilmişti doğrusu.
(Defalarca okunabilir; farklı yerlerinden okumaya başlanabilir. Özcesi bir
mucize!)
Bir süre sonra elime
kurşun kalem alıp satırların altını çizme gereksinimi duydum. Hem
içselleştirmek için hem de yazınsal olarak beslenmek için ama bu öylesine
bir kitap ki, aslında her satırı çizmek gerekirdi:
“Acı çekiyorum, ama bunu
hak edip etmediğimi bilmiyorum. (Kovalanan bir ceylen.)
“Karamsar değilim,
hüzünlüyüm.” (s.138)
Böyle diyor Pessoa. Ama
bunu gündüzleri kumaş mağazasında çalışan geceleri Lizbon’u dinleyen
sıradan bir insanın (!) Bernardo Soares’in ağzından, kaleminden dile
getiriyor.
Huzursuzluğun Kitabı
yalnızca
yirminci yüzyıl (modern) edebiyatın düzyazı başyapıtlarından biri değil,
dünya edebiyatının (kültürünün) “okunması zorunlu” listesinde yer alması
gereken bir yapıt!
ŞİİR
Fernando Pessoa’den (Düşsel
ve Gerçek, Dünya Kitapları yay. 2004) Cevat Çapan’ın çevirdiği bir şiir:
ÖZRUHSALÖYKÜ
Numaracı biridir şair.
Öyle ustaca numara yapar
ki,
Gerçekten acı çekerken
bile
Rol yapıyormuş gibi
görünür.
Ve yazdıklarını
okuyanların
İyice hissettikleri,
Onun çifte acısı değil,
Sahte acılarıdır
kendilerinin.
Böylece döner durur
raylarda
Eğlendirmek için aklımızı
Kalp adını verdiğimiz
O küçük oyuncak tren.
(1931)
KİTAP
Huzursuzluğun Kitabı’ndan
tadımlık:
Hayat tahayyül
edebildiğimiz kadardır. Bütün dünyası tarlasından ibaret olan köylünün
gözünde, o tarla bir imparatorluktur. Sezar’ın gözünde ise azımsadığı
imparatorluğu topu topu bir tarla kadardır. Fakir insanın bir imparatorluğu
var, güçlü olanın ise altı üstü tarlası. Aslına bakılacak olursa, sahip
olduğumuz tek şey izlenimlerdir; dolayısıyla, hayatımızın gerçekliğini
izlenimlerin üzerine oturtmalıyız, algıladıkları şeylerin değil.
(Böyle düşünmemin özel bir
nedeni yok.)
Çok düş kurdum ben. Bunca
düş kurmuş olmaktan yorgunum, ama düş kurmanın kendisinden yorulmuş değilim
kesinlikle. Kimse yorulmaz düşten, çünkü düş unutmaktır ve unutmak üstümüzde
ağırlık yapmaz; uyanık uyuduğumuz, rüyasız bir uykudur unutmak. Düşlerimde
her şeye sahip oldum. Uyandığım zamanlar da oldu, ama bunun ne önemi var?
Kaç kez imparator oldum kim bilir! Hem de en anlı şanlılarından; ama ne
bayağı insanlardı! (s.117)
Fernando
Pessoa, 1935’te öldüğünde, sandığında bıraktığı yapıtlarının sayısını kimse
tahmin edemezdi. Onun elinden çıkmış şiirlerin, yazıların altında
genellikle başka imzalar vardı. Ama bunlar yalnızca birer takma ad değil,
öyküsü, geçmişi, yazgısı, dünya görüşü olan farklı kişiliklerdi. Pessoa’nın
ölümünden sonra elyazmaları derlenmeye başladığında, bitmemiş yapıtlar da
bulundu içlerinde. Bernardo Soares imzalı Huzursuzluğun Kitabı da
bunlardan biriydi. Tarihten, mitolojiden, edebiyattan, ruhbilimden haberdar bir
20. yüzyıl insanının gerçekliği yadsıyışının, kendini hayallere hapsedişinin
güncesiydi bu. Gündüzleri bir kumaş mağazasında çalışan, geceleri yağmurun
sesinde, ayak seslerinde yalnızlığını duyumsayan bir Lizbonluydu Bernardo Soares
ya da Fernando Pessoa. Bugün Portekiz edebiyatının en önemli yapıtı sayılan
Huzursuzluğun Kitabı’ndaki her metin, kırık bir aynanın, gerçekliğin bir yanını
yansıtan ve sonsuzca çoğaltan bir parçası. |
|
|
|
|