Görme Biçimleri
   
 John Berger

       

TOPLANTI TARİHİ
 :

26.1.2004
İRDELENEN KİTAP:  Görme Biçimleri
KATILANLAR  : Arzu Yıldırım, Aydan Musal, Ayşen Eriz, Aliye Moral, Armağan Tütün, Bahar Vardarlı,  Bergün Kardeş, Eren Arcan, Efser Kayral, Emel Buldanlığlu, Deniz Şarman,   Rakella Asal, Nevcihan Oktar, Yücel Nural
GRUP DEĞERLENDİRMESİ :  
Görme Biçimleri
John Berger
Sven Bloomberg
Chris Fox
Michael Dibbs
Richard Hollis

 

 

       

 
GÖRME   BİÇİMLERİ  ve YANILGILAR ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

Deniz Şarman

Kitap Kulübü seanslarında gelenek haline gelen güzel bir alışkanlığımız var. Kitaplar arasında bağlantılar kurarak yazarlar arasındaki görüş birlikteliklerini saptamaya çalışıyoruz. Tabii bunlar zaman zaman görüş ayrılıkları da olabiliyor. Hepsi birbirinden   değerli bu  yazarlar tarafından çoğunlukla belirli bir savın,  farkında olmadan  veya  anlamlı  bir etkileşimle, desteklendiği fikrini saptamak hoşumuza gidiyor. Bu  durum, son zamanların moda deyimiyle sinerji yaratıyor sanki. 

 “Görme Biçimleri”nde John Berger ve arkadaşlarının görüşlerini incelerken  16.sayfada perspektif konusundaki felsefik yaklaşım, bundan önce okuduğumuz “Yalan”  adlı değerli romandaki yazar Tahsin Yücel’in görüşlerini çağrıştırdı bize. Bir gösterge bilimci olan  Tahsin Hoca,  gösterge bilim (semiology) öğretisini esas alarak, kafamızdaki kavramlara göre yani  gösterilen”e  göre “gösterge”nin farklı şeyler olduğunu söylüyor.  

Görme Biçimleri 16.sayfasında  John Berger “ Bu değişiklik; perspektif geleneği denen şeyin aracılığıyla gösterilebilir…… Geleneklere uyularak bu görüşlere gerçek denmiştir. Perspektif, bir tek gözü görünen nesneler dünyasının merkezi yapar. Her şey sonsuzluktaki kayma noktasındaki gibi gözün üstünde toplanır.  Görünenler dünyası seyirciye göre bir zamanlar evrenin Tanrıya göre düzenlendiği biçimde düzenlenmiştir……….  Seyirci, Tanrı’nın tersine aynı anda ancak tek yerde bulunabilir.  Dolayısıyla, herkesin bulunduğu yerden gördüğü bir diğerinden farklıdır.  

Tahsin Yücel “Herkesin kafasındaki  gösterilen (kavram) farklı olduğu için , aynı göstereni (seslendirme)  kullanarak aynı göstergeye (sözcük)  ulaşmak imkansızdır” diyor. Onun için gösterenlere, kitabında  YALAN diyor.  Onun bu    “dildeki yetersizlik”  kuramı,  aynı zamanda   John Berger’in perspektifi tanımlayan kavramları  ile  de açıklanabiliyor.  

Tahsin Yücel bu yüzden kuramını tasarladığı, imkansız gibi görünen,  ama ilk çağlarda ve hala bazı kültürlerde görülen,  “evrensel dil” çok özgür, kelimelerle sınırlı olmayan ileri safhalarda  belki  titreşimlerle  ifade edilebilir. ….. (kitapta “YİTİK”  dil olarak sözü ediliyor. Yalan romanı Sayfa  167).  

John Berger Görme Biçimleri sayfa 17 de, o güne göre  imkansızın keşfinden sonra, makinenin ağzından şöyle sesleniyor. Ben bir gözüm. Mekanik bir göz. Ben , makine , size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum…..    Zaman ve yer sınırlarından kurtuluşum; evrenin her noktasını, bütün noktalarını,  nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçiminde algılamasına giden yoldur. Böylece size bilinmeyen bir dünyanın yolunu açıyorum.   

Her gösterilen ( her kavram)   için ayrı bir titreşim ve  ayrı bir sesin olması gerektiğini savunan  Tahsin Yüccel   “evrensel dilde kavramların kelimelerle sınırlandırılamayacağını” söylüyor.  Böyle bir evrensel dil üzerinde çalıştığını bunun aynı zamanda  YİTİL DİL olduğunu belirtiyor.  

Kimbilir bu titreşimleri  belirleyebilecek bir makinenin yapılması  belki  bilim kurgu filmlerine konu olur. Bir zamanlar imkansız olduğu düşünülmüş olan , ‘görüntüleri tesbit  eden fotoğraf makinesinin’ keşfi nasıl gerçekleşti ise gelecekte de kafamızdaki kavramların titreşimler ile  saptanmasını mümkün kılacak   bir makine  de  keşfedilebilir. Ve  böylece Tahsin hocanın  kavramları   (gösterilenleri) dile gelmiş olur……

Ayşegül Engin, "Görme Biçimleri"
DüşLE Edebiyat dergisi, 26. sayı

Görme Biçimleri gerek düzenlemesi gerekse anlatımıyla farklı bir bakış açısı olan daha ilk sayfasında yerleşik görme biçimlerimizi sallamaya başlayan bir kitap.
       Yazarın anlatımıyla özetlersek kitap yedi denemeden oluşmuştur. Denemelerin dördünde hem sözcükler hem de imgeler, üçünde yalnız imgeler kullanılmıştır. Yalnız resimlerden oluşan bu denemeler, yazılı denemeler gibi seyirciokurun kafasında soru uyandırmak amacıyla hazırlanmıştır. Resimli denemelerde yayınlanan imgeler üzerine bazen hiçbir bilgi verilmemiştir. Yazara göre bu tür bilgiler dikkati, anlatılmak istenen şeyden başka yere kaydırabilir. Bu denemelerde konunun belli yanları dışında başka hiçbir şey üzerinde durulmamıştır. Yalnızca konunun çağdaş tarihsel bilinçlenmeyle aydınlığa çıkan yanları üzerinde durulmuştur. Amaç bir sorular süreci başlatmak olmuştur.
       Yazarın amaçladığı bu süreç benim için ilk tümceyle başlıyor:
       "Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir."
       Görmenin konuşmadan önce geldiği kabul edilebilir bir olgudur. Ancak üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur bu. Ana rahmindeki son üç ayında, belirgin sesleri duyabilen ve tepki verebilen bebeklerin herhangi bir şeyi gördükleri ve bu görüntüyle sesleri bağdaştırdıkları söylenemez. Onlar için içinde yüzdükleri karanlıkta sadece duyabildikleri o sesler vardır. Dil gelişiminin de bu dönemde başladığı kabul ediliyor. Bebekler daha dünyaya gelmeden ana dillerinin seslerine, vurgularına ve hatta kurallarına tanışıklık geliştiriyorlar. Dil öncesi gelişimin ilk evresi, ağlamadır. Ağlama, bebeğin dış dünyayla kurduğu ilk iletişim ve kendini ifade etme biçimidir. Duymaya ve sese dayanır.
       Duyma, görmeden önce gelir ve konuşmayı doğurur. Gördüğümüz her şeyin, bir sözcük olarak karşılığı vardır. Bu sözcükler her dilde ayrı bir ses sıralaması içerse de sonuçta baktığımız objeyi, görmemizi sağlayan araçlardır. Toprağa dikili duran, kalın "kahverengi" gövdesi, dalları ve "yeşil" yaprakları olan bir objeye baktığımızda "ağaç" görürüz.
       Yazara göre, sözcüklerden önce gelen ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayan görme, uyarıcılara karşı mekanik bir tepkide bulunup bulunmama sorunu değildir, yalnızca baktığımız şeyleri "görme"dir ve bu da bir seçme edimidir. Ayrıca yine yazara göre, düşündüklerimiz ve inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler. Baktığımız şeyleri görmemizin ya da ne gördüğümüzü algılamamızın temelinde, bence "dil" çok önemli bir yapı taşıdır.
       Görüşün iki yanlılığının, konuşmanın iki yanlılığından daha baskın olduğunu savlayan yazar: "sizin her şeyi nasıl gördüğünüzü benzetmeyle ya da doğrudan açıklama çabanızla, onun her şeyi nasıl gördüğünü anlama çabanızdır" derken, karşılıklı konuşmanın, bu görmegörülme işlemini dile getirme çabası olduğunu örnekliyor. Bu tanımlamaya katılmakla birlikte, yine de özellikle bebeklikten başlayarak çocuklara, neyi nasıl göreceklerini, doğrudan veya dolaylı yollarla anlatırken yaptığımız baskın ve tek yanlı bombardımanı gözden kaçırmamamız gerektiğini düşünüyorum.
       Yazara göre "imge" yeniden üretilmiş bir görünümdür ve her imgede bir görme biçimi yatar. Ancak bizim bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır. İmgeyi yaratan kendi görme biçimiyle o imgeyi yaratır ve biz de o imgeye kendi görme biçimimizle bakarız. Perspektif geleneğiyle yaratılan imgelerde, her şey bakan kişinin görüş açısına göre düzenlenir ve bakan kişiye dünyanın merkezi olduğu hissini uyandırır. Fotoğraf makinesinin bulunması, aslında böyle bir merkez olmadığını ortaya çıkarır ve insanın görüşünü değiştirir. Resme yansıyan bu görüş, İzlenimciler ve Kübistler tarafından uygulanır.
       Fotoğraf makinesinin bir başka getirisi, bir zamanlar tek olan imgeleri çoğaltması ve bunun sonucu olarak resmin anlamını değiştirmesi hatta bu anlamı çoğaltması olur. Kitapta verilen örnek bu anlam çoğalmasını çok güzel açıklıyor. Bir resmin, televizyon camında görülmesiyle resmin, girdiği değişik ortamların anlamına kendi anlamını katması ve bulunduğu her ortamda farklı algılanabilir olması, resmin anlamını çoğaltmıştır. Ancak yine de asıl imgenin tekliği değişmez bir olgudur sadece bu "tek"liğin anlamı değişmiştir. Artık insanları etkileyen şey resimdeki imgenin gösterdikleri değil, ne olduğudur. Bu "ne olduğu" sorusu bir değerlendirme, bir tür tartıya vurma içerir ve yazarın bu konudaki görüşleri çarpıcıdır. Yazara göre, asıl imgenin tek olması onu değeri az bulunurluğuna bağlı bir obje haline getirir. Sanat objesi "sanat yapıtı" olur ve tümüyle yapay bir dinsellik havasına sarılır. Kutsal kalıtlarmış gibi tartışılır ve bizlere de öyle sunulur. Bu sunuş, imgenin taşıdığı anlamı gölgeler ve resmin etkileyici, gizemli oluşu, satış değerinden kaynaklanır. Bu gizem ve kutsallık yüklemesi, resme, fotoğraf makinesinin bulunmasıyla yitirdiğini kazandırmış, onu yeniden eşsiz kılmıştır.
       Yazar bence kitabında yer yer çok katı bir yaklaşımla açıkladığı bu görüşünü "duvara asılan bir yeniden canlandırma, özgün resimle karşılaştırılamaz" diyerek yumuşatır. Çünkü özgün resimde sessizlik ve dinginlik asıl malzemenin, boyanın içine sinmiştir. Yazar birinci denemeyi, görsel sanatların her zaman belli bir koruyucu kabuk içinde var oldukları saptamasını yaparak bitiriyor. Önceleri kutsal olan bu kabuk, daha sonra toplumsal bir koruyuculuğa dönüşüyor ve günümüzde yeniden canlandırma araçlarıyla, görsel sanatlar artık kabuklarından kurtuluyorlar. Yaşama karışıyorlar ve kendi başlarına hiç bir etkileyici güçleri kalmıyor. Giden bu gücün yerine, artık bir imgeler dili oluşuyor. Önemli olan da bu dili kimin ne amaçla kullanacağı oluyor.
       Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri yazarın Avrupa yağlıboya resminde kadın motifini irdelediği üçüncü denemesi. Yazar resimlerde kadının sadece seyirlik objeler olarak görülüp değerlendirildiğini ve bu yapılırken de geçerli olan ölçü ve töreler olduğunu savlıyor. Çıplaklık ve nü tanımlamaları yaparken, çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır diyor ve başkalarına çıplak görünmenin ise, nü olduğunu anlatıyor. Yazara göre, çıplak vücudun nü olabilmesi için bir nesne olarak görülmesi gerekiyor. Nü olmak bir tür giyinikliktir ve seyredilmek üzere ortaya konmuştur. Resimlerde asıl kahramanın görülmediğini, bu kişinin erkek olarak kabul edilip, resmi seyredenler olduğu savlanıyor. Bazı resimlerde görülen erkek motiflerini ise, kadının ilgisinin o erkeğin üzerinde olmadığını, aksine kadının tüm dikkatinin resmin önündeki erkeğe odaklandığını söyleyerek açıklıyor.
       Avrupa resim geleneğinde bütün bunların dışında kalan nüler olduğunu kabul ediyor, ancak onlara aslında nü bile denemeyeceğini çünkü onların, bu sanat biçiminin kurallarını yıktıklarını belirtiyor. Ressamın kadını kişisel olarak görüşünün çok güçlü olduğunu ve seyirciye yer bırakılmadığını açıklayarak bu görüşünü destekliyor. Ayrıca, böyle bir bakış açısının kadını nüleştirmediğini, seyredilmek üzere yapıldığı izlenimi uyandırmadığını ve bu tür resimlerin de sayıca az olduklarını söylüyor.
       Avrupa resim sanatındaki bu yorumlayışın etkilerinin, günümüz kadınının bilincine şekil verdiğini, nü sanatında ressamların ve resmi satın alanların erkek olmasının da bu şekillenmenin temeli olduğunu savlıyor. Kadınları görme biçiminin günümüzde de değişmediğini, bunun nedeninin, kadındaki farklılıklardan kaynaklanmadığını, aslında yine seyircinin erkek olarak görülüp kabul edilmesinden geçtiğini anlatıyor.
       Yazarın Avrupa nü resmine bakarken ne "gördüğü", onun "düşünce ve inandıkları"ndan yola çıkarak şekilleniyor bence. Bu denemenin başında, erkek ve kadın hakkında getirdiği tanımlamalar, yazarın düşünce ve inançları konusunda oldukça kesin bir fikir veriyor.
       Yazara göre bir erkeğin varlığı sizin için yapabileceklerini gösteriyor. Bunun tersine bir kadının varlığıysa, onun kendine karşı olan tutumunu gösteriyor. Kadın olarak doğmak, erkeklerin mülkiyetinde olan özel, çevrelenmiş bir yerde doğmak oluyor ve bu nedenden kadınlar hiç durmadan kendilerini seyretmek zorunda kalıyorlar. Kendi imgeleri ile dolaşmaya başlayan kadınlar, içlerinde gelişen, gözleyen ve gözlenen kişiliklere sahip oluyorlar ve kimliklerini oluşturan bu kişilikleri, birbirinden ayrı iki öğe olarak görüyorlar. Sonuç olarak yazara göre erkekler davrandıkları gibi kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler.
       Yazarın erkek ve kadına bakışı böyle olunca da nülere baktığında ne "gördüğü" bence normal çıkarımlar oluyor. Ancak bu çıkarımlara katılmakla birlikte, benim eleştirilerim yazarın bu kesin ifadelerle tanımlamaya çalıştığı erkek ve kadın olgusunda düğümleniyor. Erkek ve kadına biçilen roller ve üzerlerine yapıştırılan tanımlar, aslında dinsel bakışın izlerini taşıyor. "Seyredilen" kadına getirilen kısıtlamalar, dinlerin ortak paydalarından
       birini oluşturuyor ve her şeye erkeğin gözü ile bakan bir göksel anlayışın, yazarın, erkek ve kadına getirdiği tanımlarla örtüşmesi bende tedirginlik yaratıyor. Denemenin ilk satırlarında açıklanan bu görüşler, yazarın sonraki "görme" anlatılarına alt yapı oluşturuyor ve sanki, kadına bakışı daha farklı olan kişilerin aynı resimlere baktıklarında ne görecekleri es geçiliyor.
       Kitabın 5. denemesinin ana fikri her dönemde olduğu gibi, 1500 ile 1900 yılları arasında da sanatın yine yönetici sınıfların ülküsüne hizmet ettiğidir. Anamalın toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiyi, yağlıboya resim görüntülerde yapmıştır. Bunun bir başka görsel sanatla yapılamayacağını belirten yazar, yağlıboya resmin görsel sırrını açıklarken, bu resim türünün gerçek objeleri elimizle dokunabilecekmişiz gibi bize yansıttığını anlatıyor. Yağlıboya tekniğinde var olan fark, objelerin nesnel özelliklerini neredeyse aslından ayırt edilemeyecek bir görünümle yakalayabilmesidir. Böylelikle, çoğu zaman oldukları gibi gösterilen objeler, sonuçta satın alınabilir objelerdir ve bir objeyi satın almakla, o objenin görünümünü satın almak arasında önemli bir fark yoktur.
       Yazarın, Levi Strauss'tan yaptığı alıntıya katılıyorum. İnsanların sahip olmayı istedikleri şeylerin, görünümlerine duydukları ilgi anlaşılabilir bir duygu. Ayrıca yine o dönemin insanlarının, malları, mülkleri ve kendilerini resmettirip, duvarlarına asmaları, geleceğe belge bırakmak istemeleri de anlaşılabilir. Sonuçta bugünün insanları da fotoğraf makineleri ile ya da el kameraları ile aynı işi yapıyorlar ve aile albümleri de duvardaki resimlerle aynı işleve sahip. Değişen sadece zaman ve zamanın getirdiği teknik yaklaşım. İnsanlar kendilerini nasıl ve neleriyle ifade etmek istiyorlarsa, her dönemde bunun bir yolunu bulmuşlardır. Bence eğer ortada bir ifade suçu varsa bunun suçlusu ne bunalıma giren sanatçı, ne dönem özellikleri ne de sistemlerdir. Suçlu, her dönemde ifade sorunları yaşayan insanın kendisidir.
       Yazarın, Avrupa yağlıboya resmini sorgularken yaptığı çıkarımlar, aslında gelmiş geçmiş tüm sanat dallarına uygulanabilir. O zaman da tüm bu sanatların hep bir art niyet güttüğü ya da farkında olmadan kötü bir şeylere alet olduğu anlaşılır. İlkel çağlardan beri var olan sanat, insanlığın en önemli kazanımıdır. Sadece var olması bile yeterlidir ve sanat eleştirilerinin, özellikle resimde estetik kaygılarla yapılması bence daha inceliklidir. Baskı rejimlerinin sanatçılarına dikte edilmek istenen bir görüşün propaganda aracı olma önerileri kadar olmasa da bu kitabın yaklaşımı da bildirimcidir.
       Son denemede yer alan reklam konusundaki görüşler, altına imza atılabilecek türdendir. Tek bir şey dışında: Reklamı, Rönesans sonrası, Avrupa görsel sanatının can çekişmesi olarak görmek.
       Kitabın başından beri açıklanan tüm görme biçimlerini, reklamda birebir bulmama hatta sanat ürünlerinin kullanımını üzerimizde denenen sinsice bir oyun olarak kabul etmeme rağmen, bunun faturasının resim sanatına kesilmesine karşı çıkıyorum ve diyorum ki bu kitap, son denemeden başlanarak okunursa görülecektir ki ancak bir reklamcıdan beklenebilecek pragmatist bir bakışla yazılmıştır. Reklamcı gözüyle Avrupa resim sanatına bakılmış ve "görme biçimleri" oluşmuştur.



www.metiskitap.com
 

 

  Hasan Bülent Kahraman,
“John Berger'ın görme biçimi”

Radikal Kitap, 11 Mayıs 2001


Yıllardır üniversitelerde görsel kültür, görsel ideoloji ve sanatsal çözümleme okuturum. John Berger'ın görselliği söz konusu ettiği kitapları ve yazıları özellikle başlangıç derslerinde vazgeçilmez bir kaynaktır. İlk baskısı 1972 yılında yayımlanan kitabı Görme Biçimleri'yse bugün neredeyse bir 'kanon' (klasik) niteliği taşıyor. Bu konularla doğrudan ilgili olmayan insanlar bile, belki öteki yazılarını değil ama özellikle o kitabı biliyor. Nedir onu bu kadar öne çıkaran?
       Her şeyden önce Berger bu konuların bu derecede yaygınlık kazanmadığı bir dönemde konuyu televizyonda tartışmak ve olanları, insanların çağdaş dünyada neye maruz kaldığını onlara açıklamak istedi. Bu, aslında Berger'ın genel yaklaşımını göstermesi yönünden de ilginç bir nokta. Çünkü Berger, bütün o yazılarında daima iki noktayı gözetti. Öncelikle üslubunun çok açık, çok anlaşılır, çok yalın olmasına çalıştı. Onu başardı da. Kapalı, güç anlaşılır, gizli kalmış bir şeyi insanlara açacaktı. Bunu, hayatı daha da zorlaştıran bir yaklaşımla yapmasının anlamı yoktu.
       O nedenle Berger, hiçbir zaman 'bilimsel' ya da 'akademik' olma iddiasını taşımadı. Daima bir edebiyatçı, bir denemeci olarak yazdı.
       İkincisi, Berger, bu özelliğini daima dikkatle koruduğu ve asla 'banal'leştirmediği 'toplumculuğu'nun bir uzantısı olarak görüyordu. Onun toplumculuğunu biçimlendiren şey insandı. O nedenle de bütün yazılarında insancıl bir eğilimi dışa vurdu. Yazdığı her şeyi derin bir merak, neredeyse elle tutulur bir anlama çabasıyla oluşturdu. Bu iki olgunun yarattığı sıcaklık, oluşturduğu 'empati'yle kendisini hemen ele verdi. Yazıların benimsenmesini, çok sevilmesini sağladı.
       Özellikle bu niteliği Berger'ın görseli algılama, anlama çabasını başka bir noktadan da besledi...
       1970'lerde popüler kültür artık bütün mecraları kullanıp geriye dönüşsüz bir egemenlik sağlamaya başlamıştı. Reklamlar, görselliğin kazandığı yeni ifade biçimiydi, ama görselliğin kendisi de artık insanlığın kullanacağı yeni dil niteliğini kazanıyordu. O tarihe kadar görsellikle toplumsal değişim arasındaki bağı irdeleyen sayısız araştırma yapılmıştı hiç kuşkusuz. Fakat onların büyük bir bölümü, büyük Rönesans uzmanlarının ve 19. yüzyılda geliştirilmiş bir sanat tarihi anlayışının denetimindeydi.
       Marksist estetik bu konuya da el atmış, görüntünün toplumsal boyutunu kendi penceresinden anlamaya çalışmıştı. Max Raphael'in çabası görkemliydi. Fakat adı daha çok anımsanan Arnold Hauser'dı. Hauser toplumsal görsel ilişkisini toplum odaklı bir dönüşüm mantığıyla ele alıyor ve yapıtına da Sanatın Toplumsal Tarihi başlığını koyuyordu. Fakat kitap 'çağdaş'lığı yeterince kavramıyor, kuşatmıyordu.
       Aslında meseleye en önemli dikkat penceresini açan Yapısalcılardı. Özellikle Roland Barthes aracılığıyla içinde yaşanılan dönemin bir 'mitolojiler çağı' olduğunu duyuruyorlardı. Fakat mitoloji sadece görselliğe ait değildi. Eyfel Kulesi, Greta Garbo veya Citroen araba da birer 'çağdaş mit'ti.
       Berger devreye burada girdi. Bütün çağların ve onun içinde biçimlenmiş toplumsal egemenlik modellerinin ürettiği bir görsellik olduğunu saptıyordu. Görselliğin bir baştan çıkarma olduğunu belirtiyordu.
       'Görme biçimlerinin' bir şartlanma olduğunu vurguluyordu. Aynı resmin farklı dönemlerde, farklı okumalarla ele alındığını gösteriyordu. Bir görselliğin 'o şekilde' tezahürününse bu nedenlerden ötürü kaçınılmaz olduğunu dile getiriyordu. Üstelik farklılaşan biçimdi. Neyin söylendiği kadar nasıl söylendiği de önemliydi. Berger, özellikle bu noktanın üstüne basıyor, çoğu kez imgelerin özde, temelde aynı kaldığını, değişenin 'ifade ve görme biçimi' olduğuna işaret ediyordu. (Unutmayalım ki, ressam da son aşamada 'gören' bir adamdı.) Fakat, Hauser gibi, büyük formlarla toplumsal dönüşüm arasındaki bağdan çok tek tek yapıtlarda ortaya çıkmış 'mikro' olgular üstünde duruyor, onları çözümlemeye çalışıyor, onların ardındaki toplumsallığı ötesinde insani, sanatsal, teknik hassasiyetlere dikkat çekiyordu.
       20. yüzyıldaysa görsellik artık reklamlar ve moda üstünden hayatlarımızı belirleyecekti. Bu, uyanık olmamız gereken, neye maruz kaldığımızı, kalacağımızı bize gösteren bir olguydu. Yeni ideolojinin mantığını sorguluyordu Berger, bir bakıma. Bu televizyon programı çok etkili oldu. Kitabı, kaseti çok sattı. Kuşaklar onunla aydınlandı. Artık bu gelişmenin, biraz Berger'ın aleyhine işlediğini, onun öteki yapıtlarını gölgelediğini söylemek gerekir. Oysa, öteki sayısız deneme kitabında yer alan ve farklı görsellikleri çözümleyen çalışmaları Berger'ın büyük bir birikim, heyecan ve 'nüfuzu nazar'la kaleme aldığı yazılardır.
       Bununla birlikte Berger'ın hiç eksiği yok demek çok güç. Her şeyden önce modern ve çağdaş sanata daima belli uzaklıkta durmayı tercih etti. Büyük ve klasik Batı resmini çalışma alanı olarak seçti. İkincisi, özellikle Picasso üstüne yazdığı kitapta sanat toplumsallık ilişkisini yanlış bir odağa oturttu. Picasso konusundaki yargıları, daha o günlerde bile aşılmıştı.
       Fakat bunlar önemini azaltmaz onun. Berger, 20. yüzyılın, bugün de yaşamakta olduğumuz gerçeğini ilk anlayan ve anlatmaya çalışanlardan birisidir. Berger bir öncüdür. Bu alandaki yazılarına sinmiş bilgelik tadıysa hayatla sanatın kopmazlığına dönük inancını vurgulayan başlı başına bir göstergedir. O nedenle Berger'ı okumak hayatı bambaşka bir gözle görmek demektir.

www.metiskitap.com

Başa Dön