|
|
|||||||||||||||
|
|||||||||||||||
|
Kitap Kulübü seanslarında gelenek haline gelen güzel bir alışkanlığımız
var. Kitaplar arasında bağlantılar kurarak yazarlar arasındaki görüş birlikteliklerini
saptamaya çalışıyoruz. Tabii bunlar zaman zaman görüş ayrılıkları da
olabiliyor. Hepsi birbirinden değerli bu yazarlar tarafından çoğunlukla belirli bir savın, farkında olmadan veya
anlamlı bir etkileşimle,
desteklendiği fikrini saptamak hoşumuza gidiyor. Bu durum, son zamanların moda deyimiyle sinerji
yaratıyor sanki. “Görme Biçimleri”nde
John Berger ve arkadaşlarının görüşlerini incelerken 16.sayfada perspektif konusundaki felsefik
yaklaşım, bundan önce okuduğumuz “Yalan”
adlı değerli romandaki yazar Tahsin Yücel’in görüşlerini çağrıştırdı
bize. Bir gösterge bilimci olan Tahsin
Hoca, gösterge bilim (semiology)
öğretisini esas alarak, kafamızdaki kavramlara göre yani “gösterilen”e göre “gösterge”nin farklı şeyler olduğunu
söylüyor. Görme Biçimleri 16.sayfasında John Berger “ Bu değişiklik; perspektif
geleneği denen şeyin aracılığıyla gösterilebilir…… Geleneklere uyularak bu
görüşlere gerçek denmiştir. Perspektif, bir tek gözü görünen nesneler
dünyasının merkezi yapar. Her şey sonsuzluktaki kayma noktasındaki gibi gözün
üstünde toplanır. Görünenler dünyası
seyirciye göre bir zamanlar evrenin Tanrıya göre düzenlendiği biçimde
düzenlenmiştir………. Seyirci, Tanrı’nın
tersine aynı anda ancak tek yerde bulunabilir.
Dolayısıyla, herkesin bulunduğu yerden gördüğü bir diğerinden farklıdır. Tahsin Yücel “Herkesin
kafasındaki gösterilen (kavram) farklı
olduğu için , aynı göstereni (seslendirme) kullanarak aynı göstergeye (sözcük) ulaşmak imkansızdır” diyor. Onun için gösterenlere,
kitabında YALAN diyor. Onun bu
“dildeki yetersizlik”
kuramı, aynı zamanda John Berger’in perspektifi tanımlayan
kavramları ile de açıklanabiliyor. Tahsin Yücel bu yüzden kuramını
tasarladığı, imkansız gibi görünen, ama
ilk çağlarda ve hala bazı kültürlerde görülen,
“evrensel dil” çok özgür, kelimelerle sınırlı olmayan ileri safhalarda belki
titreşimlerle ifade edilebilir.
….. (kitapta “YİTİK” dil olarak sözü
ediliyor. Yalan romanı Sayfa 167). John Berger Görme Biçimleri sayfa
17 de, o güne göre imkansızın keşfinden
sonra, makinenin ağzından şöyle sesleniyor. Ben bir gözüm. Mekanik bir göz. Ben
, makine , size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum….. Zaman ve yer sınırlarından kurtuluşum;
evrenin her noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre
düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçiminde algılamasına giden
yoldur. Böylece size bilinmeyen bir dünyanın yolunu açıyorum. Her gösterilen ( her
kavram) için ayrı bir titreşim ve ayrı bir sesin olması gerektiğini
savunan Tahsin Yüccel “evrensel dilde kavramların kelimelerle
sınırlandırılamayacağını” söylüyor.
Böyle bir evrensel dil üzerinde çalıştığını bunun aynı zamanda YİTİL DİL olduğunu belirtiyor. Kimbilir bu titreşimleri belirleyebilecek bir makinenin yapılması belki bilim kurgu filmlerine konu olur. Bir zamanlar imkansız olduğu düşünülmüş olan , ‘görüntüleri tesbit eden fotoğraf makinesinin’ keşfi nasıl gerçekleşti ise gelecekte de kafamızdaki kavramların titreşimler ile saptanmasını mümkün kılacak bir makine de keşfedilebilir. Ve böylece Tahsin hocanın kavramları (gösterilenleri) dile gelmiş olur……
|
|||||||||||||||
|
Hasan Bülent Kahraman, “John Berger'ın görme biçimi” Radikal Kitap, 11 Mayıs 2001 Yıllardır üniversitelerde görsel kültür, görsel ideoloji ve sanatsal çözümleme okuturum. John Berger'ın görselliği söz konusu ettiği kitapları ve yazıları özellikle başlangıç derslerinde vazgeçilmez bir kaynaktır. İlk baskısı 1972 yılında yayımlanan kitabı Görme Biçimleri'yse bugün neredeyse bir 'kanon' (klasik) niteliği taşıyor. Bu konularla doğrudan ilgili olmayan insanlar bile, belki öteki yazılarını değil ama özellikle o kitabı biliyor. Nedir onu bu kadar öne çıkaran? Her şeyden önce Berger bu konuların bu derecede yaygınlık kazanmadığı bir dönemde konuyu televizyonda tartışmak ve olanları, insanların çağdaş dünyada neye maruz kaldığını onlara açıklamak istedi. Bu, aslında Berger'ın genel yaklaşımını göstermesi yönünden de ilginç bir nokta. Çünkü Berger, bütün o yazılarında daima iki noktayı gözetti. Öncelikle üslubunun çok açık, çok anlaşılır, çok yalın olmasına çalıştı. Onu başardı da. Kapalı, güç anlaşılır, gizli kalmış bir şeyi insanlara açacaktı. Bunu, hayatı daha da zorlaştıran bir yaklaşımla yapmasının anlamı yoktu. O nedenle Berger, hiçbir zaman 'bilimsel' ya da 'akademik' olma iddiasını taşımadı. Daima bir edebiyatçı, bir denemeci olarak yazdı. İkincisi, Berger, bu özelliğini daima dikkatle koruduğu ve asla 'banal'leştirmediği 'toplumculuğu'nun bir uzantısı olarak görüyordu. Onun toplumculuğunu biçimlendiren şey insandı. O nedenle de bütün yazılarında insancıl bir eğilimi dışa vurdu. Yazdığı her şeyi derin bir merak, neredeyse elle tutulur bir anlama çabasıyla oluşturdu. Bu iki olgunun yarattığı sıcaklık, oluşturduğu 'empati'yle kendisini hemen ele verdi. Yazıların benimsenmesini, çok sevilmesini sağladı. Özellikle bu niteliği Berger'ın görseli algılama, anlama çabasını başka bir noktadan da besledi... 1970'lerde popüler kültür artık bütün mecraları kullanıp geriye dönüşsüz bir egemenlik sağlamaya başlamıştı. Reklamlar, görselliğin kazandığı yeni ifade biçimiydi, ama görselliğin kendisi de artık insanlığın kullanacağı yeni dil niteliğini kazanıyordu. O tarihe kadar görsellikle toplumsal değişim arasındaki bağı irdeleyen sayısız araştırma yapılmıştı hiç kuşkusuz. Fakat onların büyük bir bölümü, büyük Rönesans uzmanlarının ve 19. yüzyılda geliştirilmiş bir sanat tarihi anlayışının denetimindeydi. Marksist estetik bu konuya da el atmış, görüntünün toplumsal boyutunu kendi penceresinden anlamaya çalışmıştı. Max Raphael'in çabası görkemliydi. Fakat adı daha çok anımsanan Arnold Hauser'dı. Hauser toplumsal görsel ilişkisini toplum odaklı bir dönüşüm mantığıyla ele alıyor ve yapıtına da Sanatın Toplumsal Tarihi başlığını koyuyordu. Fakat kitap 'çağdaş'lığı yeterince kavramıyor, kuşatmıyordu. Aslında meseleye en önemli dikkat penceresini açan Yapısalcılardı. Özellikle Roland Barthes aracılığıyla içinde yaşanılan dönemin bir 'mitolojiler çağı' olduğunu duyuruyorlardı. Fakat mitoloji sadece görselliğe ait değildi. Eyfel Kulesi, Greta Garbo veya Citroen araba da birer 'çağdaş mit'ti. Berger devreye burada girdi. Bütün çağların ve onun içinde biçimlenmiş toplumsal egemenlik modellerinin ürettiği bir görsellik olduğunu saptıyordu. Görselliğin bir baştan çıkarma olduğunu belirtiyordu. 'Görme biçimlerinin' bir şartlanma olduğunu vurguluyordu. Aynı resmin farklı dönemlerde, farklı okumalarla ele alındığını gösteriyordu. Bir görselliğin 'o şekilde' tezahürününse bu nedenlerden ötürü kaçınılmaz olduğunu dile getiriyordu. Üstelik farklılaşan biçimdi. Neyin söylendiği kadar nasıl söylendiği de önemliydi. Berger, özellikle bu noktanın üstüne basıyor, çoğu kez imgelerin özde, temelde aynı kaldığını, değişenin 'ifade ve görme biçimi' olduğuna işaret ediyordu. (Unutmayalım ki, ressam da son aşamada 'gören' bir adamdı.) Fakat, Hauser gibi, büyük formlarla toplumsal dönüşüm arasındaki bağdan çok tek tek yapıtlarda ortaya çıkmış 'mikro' olgular üstünde duruyor, onları çözümlemeye çalışıyor, onların ardındaki toplumsallığı ötesinde insani, sanatsal, teknik hassasiyetlere dikkat çekiyordu. 20. yüzyıldaysa görsellik artık reklamlar ve moda üstünden hayatlarımızı belirleyecekti. Bu, uyanık olmamız gereken, neye maruz kaldığımızı, kalacağımızı bize gösteren bir olguydu. Yeni ideolojinin mantığını sorguluyordu Berger, bir bakıma. Bu televizyon programı çok etkili oldu. Kitabı, kaseti çok sattı. Kuşaklar onunla aydınlandı. Artık bu gelişmenin, biraz Berger'ın aleyhine işlediğini, onun öteki yapıtlarını gölgelediğini söylemek gerekir. Oysa, öteki sayısız deneme kitabında yer alan ve farklı görsellikleri çözümleyen çalışmaları Berger'ın büyük bir birikim, heyecan ve 'nüfuzu nazar'la kaleme aldığı yazılardır. Bununla birlikte Berger'ın hiç eksiği yok demek çok güç. Her şeyden önce modern ve çağdaş sanata daima belli uzaklıkta durmayı tercih etti. Büyük ve klasik Batı resmini çalışma alanı olarak seçti. İkincisi, özellikle Picasso üstüne yazdığı kitapta sanat toplumsallık ilişkisini yanlış bir odağa oturttu. Picasso konusundaki yargıları, daha o günlerde bile aşılmıştı. Fakat bunlar önemini azaltmaz onun. Berger, 20. yüzyılın, bugün de yaşamakta olduğumuz gerçeğini ilk anlayan ve anlatmaya çalışanlardan birisidir. Berger bir öncüdür. Bu alandaki yazılarına sinmiş bilgelik tadıysa hayatla sanatın kopmazlığına dönük inancını vurgulayan başlı başına bir göstergedir. O nedenle Berger'ı okumak hayatı bambaşka bir gözle görmek demektir. |