ANASAYFAball.gifTÜMÜ ball.gifBİYOGRAFİ  ball.gifROMAN  ball.gifÖYKÜ ve NOVELLA  ball.gifDENEME  ball.gifŞİİR  ball.gifFELSEFE  ball.gifTIYATRO
 
(Sayın Handan İnci ile Tanpınar üzerine röportaj  )
https://www.youtube.com/watch?v=2q6zQQnfj3o


Tanpınar’ın Kaleminden Hayatı:
 

“İsmim Ahmet, mahlasım Hamdi’dir. Mahlasımla yâd olunurum. Pederim Antalya kadılığından mütekait Hüseyin Fikri Efendi’dir. Pederim, Antalya kadılığından mütekait Hüseyin Fikri Efendi’dir. Maruf bir sülâleye mensup değilim. Türkiye Cumhuriyeti tebaasından ve Hanefiyyü’l-mezhebin. Milliyetim Türktür.

Bin üç yüz on dokuz senesinde, 6 Haziran 317 tarihinde İstanbul’da Şehzade'(de) tevellüt etmişim. İptidai tahsilim İstanbul’da başlayıp pederimin memur bulunduğu Sinop ve Siirt iptidai ve rüştiye mekteplerindedir. Tâli tahsilime 329-330 sene-i devriyesinde Vefa Sultanîsi’nde başladım ve Kerkük, Antalya Liselerinde devam ettim. Kerkük Lisesi’nden aldığım tasdikname Antalya Lisesi’nde kalmış ve Antalya Lisesi’nden aldığım tastiknamem de Darülfünûn’da kaybolmuştur. Âli tahsilimi Teşrin-i evvel 335 tarihinde girdiğim Darülfünun Edebiyat Medresesi Edebiyat Şubesi’nde ikmal ettim. Tastiknamemin tarihi 24 Mayıs 340, numarası 274’tür.

Fransızca’mı Siirt’te papaz mektebinde öğrendim Kitabete ve tercümeye muktedirim. Tekellüm hususunda suûbet çekerim.

Âli tahsilimi Darülfünûn ve Darülmuallimîn-i Âliye kısm-ı âlisinde yaptığım ve mezun olduğum için muallimlik hakkını hâizim. Başka intihapnâmem ve ehliyetnâmem yoktur. Avrupa’ya gidemedim.”

(Tanpınar’ın Erzurum’da öğretmenlik yaparken resmi makamlar için hazırladığı belgenin orjinali Türk Tarih Kurumu arşivindedir. Kaynak: Orhan Okay, Bir Hülya Adamının Romanı, 2010, s. 141


ANKARA

Belki de Milli Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan, bir eski zaman silahşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara bana daima dasitani ve muharip göründü. Şurası var ki şehrin vaziyeti de buna müsaittir. Daha uzaktan gözümüze çarpan şey, iki yassı tepenin arasındaki geçidiyle tabii bir istihkâm manzarasıdır. Bu his şehrin etrafında ve ona hâkim tepelerinden karken pek küçük farklarla ancak değişir.” 

ERZURUM

Erzurum’a üç defa, üçünde de ayrı ayrı yolardan gittim. Bu yolculukların birincisinde hemen hemen çocuk denecek bir yaştaydım. Balkan Harbi’nin sonunda, iki felaketli muhabere arasındaki o kısa, azaplı soluk alma yılının başında, babamın memur bulunduğu bir şark sancağından dönüyorduk. On bir gün, belki daha fazla süren, geceleri çadırda, böcek seslerinin geniş bir dut yaprağı gibi dört yanından yiyip bitiremedikleri sonsuz tabiat içinde, değirmen veya dere uğultuların dinleyerek, çobanların birbirlerini çağırdıkları seslerle karanlıkta fazla kımıldanan hayvanları azarlayan yahut gecenin topladığı hayaletlerden ürken bekçi köpeklerinin havlamalarıyla ürpererek, sabhları kırıcı bir soğukta donmuş ellerimin farkında olmadığım hareketlerine şaşarak geçen bu yolculuğu hiç unutmam.”

KONYA

Konya, bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap çeşnisini vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serim gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğunuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendirinizi Selçuk sultanlarının şehrinde bulursunuz.”

BURSA

 “Şimdiye kaadrgördüğüm şehirler içinde Bursa kadar muayyen bir devrin malı olan bir başkasını hatırlamıyorum. Fetihten 1453 senesine kadar geçen 130 sene, sade baştanbaşa ve iliklerine kadar bir Türk şehri olmasına yetmemiş, aynı zamanda onun manevi çehresini gelecek zaman için hiç değişmeyecek şekilde tespit edilmiştir. Uğradığı değişiklikler, felaketler ve ihmaller, kaydettiği ileri ve mesut merhaleler ne olursa olsun o, hep bu ilk kuruluş çağının havasını saklar, onun arasında bizimle konuşur, onun şiirini teneffüs eder.”

İSTANBUL

“Eski İstanbul bir terkipti (Bileşim) Bu terkip küçük büyük, manalı manasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel, çirkin – hatta bugün için bayağı bir yığın unsurun birbirleriyle kaynaşmasında doğmuştu. Bu terkibin arkasında Müslümanlık ve imparatorluk müessesi, bu iki mihveri de kendi zaruretlerinin çarkında döndüren bir iktisadi şartlar bütünü vardı. Çocukluğumda, İstanbul’un hemen her evinde, saat başlarında “Entarisi ala benziyor”u, , yahut, “Üsküdar’dan geçer iken”i çalan masa saatleri vardı. Bunlar o devrin işporta mallarıydı. Asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minareyle camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler, Bentler, Adalar, bir şehrin içinde âdeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran, hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır. Her İstanbullu az çok şairdir; çünkü irade ve zekâsıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyile oyunu içinde yaşar. Ve bu, tarihten gündelik hayata, aşktan sofraya kadar genişler."

 

Ahmet Hamdi Tanpınar - Beş Şehir

ÖNSÖZ

Beş Şehirdin asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. İlk bakışta birbiriyle çatışır görünen bu iki duyguyu sevgi kelimesinde birleştirebiliriz. Bu sevginin kendisine çerçeve olarak seçtiği şehirler, benim hayatımın tesadüfleridir. Bu itibarla, onların arkasında kendi insanımızı ve hayatımızı, vatanın manevî çehresi olan kültürümüzü görmek daha doğru olur. Bizden evvelki nesiller gibi bizim neslimiz de, bu değerlere şimdi medeniyet değişmesi dediğimiz, bütün yaşama ümitlerimizin bağlı olduğu uzun ve sarsıcı tecrübenin bizi getirdiği sert dönemeçlerden baktı. Yüz elli senedir hep onun uçurumlarına sarktık. Onun dirseklerinden arkada bıraktığımız yolu ve uzakta zahmetimize gülen vaitli manzarayı seyrettik.

Tenkidin, bir yığın inkârın, tekrar kabul ve reddin,ümit ve hülyanın ve zaman zaman da gerçek hesabın ikliminde yaşadığımız bu macera, daha uzun zaman, yani her mânasında verimli bir çalışmanın hayatımızı yeniden şekillendireceği güne kadar Türk cemiyetinin hakikî dramı olacaktır. Gideceğimiz yolu hepimiz biliyoruz. Fakat yol uzadıkça ayrıldığımız âlem, bizi her günden biraz daha meşgul ediyor. Şimdi onu, hüviyetimizde gittikçe büyüyen bir boşluk gibi duyuyoruz, biraz sonra, bir köşede bırakıvermek için sabırsızlandığımız ağır bir yükoluyor. İrademizin en sağlam olduğu anlarda bile, içimizde hiç olmazsa bir sızı ve bazen de, bir vicdan azabı gibi konuşuyor.

Sade millet ve cemiyetlerin değil, şahsiyetlerin de asıl mâna ve hüviyetini, çekirdeğini tarihîlik denen şeyin yaptığı düşünülürse, bu iç didişme hiç de yadırganmaz. Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz. Beş Şehir işte bu hesaplaşma ihtiyacının doğurduğu bir konuşmadır. Bu çetin konuşmayı, aslı olan meselelere, daha açıkçası, biz neydik, neyiz ve nereye gidiyoruz? suallerine indirmek ve öyle cevaplandırmak, belki daha vuzuhlu, hattâ daha çok faydalı olurdu. Fakat ben bu meselelere hayatımın arasında rastladım. Onlar bana Anadolu'yu dolduran Selçuk eserlerini dolaşırken, Süleymani-ye'nin kubbesi altında küçüldüğümü hissederken, Bursa manzaralarında yalnızlığımı avuturken, divanlarımızı dolduran kervan seslerine karışmış su seslerinin gurbetini, Itrî'nin, Dede Efendinin musikisini dinlerken geldiler.

Hiç unutmam: Uludağ'da bir sabah saatinde, dinlediğim çoban kavalına birbirini çağıran koyun ve kuzu seslerinin sarıldığını gördüğüm anda, gözlerimden sanki bir perde sıyrılmıştır. Türk şiirinin ve Türk musikisinin bir gurbet macerası olduğunu bilirdim, fakat bunun hayatımızın bu tarafına sıkı sıkıya'bağlı olduğunu bilmezdim. Manzara hakikaten güzel ve dokunaklıydı, beş on dakika bir sanat eseri gibi seyrettim. Bir gün Anadolu insanının his tarihi yazılır ve hayatımız bu zaviyeden gerçek bir sorgunun süzgecinden geçirilirse, moda sandığımız birçok şeylerin hayatın kendi bünyesinden geldiği anlaşılır. Bir kelime ile benim için bu meselelerin kendileri kadar onların bana gelişleri, ruh hâllerimi benimseyen içimdeki yürüyüşleri de mühimdi. Zaten kitap, parça parça yaşanmış şeylerden doğdu. Kitabın ikinci baskısı için, zarurî gördüğüm, ilâve ve değişmelerde bile bu ilk rastlayışın izlerinin olduğu gibi kalmasına çalıştım.

BEŞ ŞEHİR

Her iki baskıyı birden okuyanlar bu ilâveler arasında bilhassa Selçuk devrine doğru bir genişleme göreceklerdir. Tarihçilerimiz Selçuk ile Osmanlı arasındaki farkı, bir hanedan değişmesinde görmekte fazla ısrar eder gibidirler. Biz ise, bu farkın muaşeretten, üslûba, insan ve zevke kadar derinleştiğine inanıyoruz. Selçukla Osmanlı, biri öbüründe az çok devam eden iki ayrı âlem, yahut daha iyisi, büyük mânasında iki ayrı üslûptur. Geniş Rumeli coğrafyasını ve Akdeniz terbiyesini de içine alan bir terkip olan Osmanlı'yı bizim Rönesansımız sayabiliriz. Biz bugün Selçuk'u, geçen asrın başlarında Avrupa'nın Gotik ve Romen sanatlarını yeniden keşfetmesi gibi keşfetmiş bulunuyoruz. Onu görebilmemiz için Osmanlı'nın içinden çıkmamız lâzım geliyordu. Selçuk eserlerinin bugünkü harap durumunda, iktisadî buhranlar kadar bu çok mühim zevk ayrılığının, içten kopmanın da bir payı olsa gerektir.

Okuyucu, Beş Şehir'de buna benzer birçok tekliflere veya cesaretlere rastlayacaktır. Her düşünen insanımız gibi, ben de hayatımızın değişmesi için sabırsızım. Daima hayranı olduğum yabancı bir romancının hemen hemen aynı şartlar içinde söylediği gibi "Eski bir garpçıyım". Fakat canlı hayata, yaşayan ve duyan insana, cansız madde karşısındaki bir mühendis gibi değil, bir kalb adamı olarak yaklaşmayı istedim. Zaten başka türlüsü de elimden gelmez. Ancak sevdiğimiz şeyler bizimle beraber değişirler ve değiştikleri için de hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle beraber yaşarlar. Ankara, 25 Eylül 1960 AHMET HAMDİ TANPINAR

SUATIN MEKTUBU

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın XX. yüzyılın en önemli Türk romancıları arasında olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Derdi olan bir yazar, Tanpınar. Derdini de satır aralarında sezdirmeyi seven bir yazar. Tanpınar, günlüklerinden de gördüğümüz kadarıyla zamanında kıymeti bilinen yazarlardan değil. Zira günlüklerinde okunmamaktan oldukça şikâyetçiydi.

Günümüzde ise durum oldukça farklı… Ne güzel ki kitapları satılıyor, üzerine tezler yazılıyor, yarışmalar düzenleniyor. Fakat sanırım Tanpınar ile ilgili en güzel gelişme MSGSÜ bünyesinde, Prof. Dr. Handan İnci liderliğinde Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin kurulmuş olmasıdır. Tanpınar’ın “devam ederek değişmek, değişerek devam etmek” cümlesinden yola çıkarak kurulan merkez, Tanpınar’ın el yazılarından yola çıkarak basılmayan eserlerini gün yüzüne çıkarmayı da kendisine hedef edinmiş. İyi de yapmış. Burada merkeze bırakılan dosyalar ve dijital veriler okurla paylaşılmayı bekliyor. Prof. Dr. Handan İnci, yakın zamanda yine Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından yazılan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün oyun halinde okura sunulacağını söyledi. Bu merkezin ilk ürünü ise yakın zamanda Dergah Yayınları arasından çıktı: Suat’ın Mektubu.

Kitapta, yayına hazırlayan Prof. Dr. Handan İnci’nin uzun bir yazısı var. Bu yazı, mektubun içeriği ve Tanpınar’a ait. Bunun dışında Suat’ın Mektubu, bunun daktilo edilirken düzeltilmiş halleri ve kitabın sonunda Tanpınar’ın Suat’ın Mektubu hakkındaki notları yer almaktadır.

Bütün eksik parçalarına rağmen…

Suat, bildiğimiz üzere Huzur’un kahramanlarından birisidir. Lakin Huzur romanının yayımlanmasının ardından Tanpınar ile yapılan bir röportajda, yazar, Suat’ı roman içinde yeterince derinleştiremediğini düşünmüş ve sadece Suat’a özel, onun mektuplarından müstakil bir kitap ve aynı zamanda Huzur’un devamını çıkaracağını söylemiş. Titiz bir yazar olan Tanpınar, sağlığında bunu gerçekleştirememiş.

Handan hoca, kitabın girişinde yazdığı uzun yazıda, Tanpınar’ın Suat’ın Mektubu üzerine uzun uzun çalıştığı ama nihayet veremediğini belirtiyor. Defalarca değiştirilen bu mektubun yayımlanmasına dair Handan İnci’nin açıklaması şu şekilde: “Suat’ın Mektubu’nu bütün eksik parçalarına rağmen kitaplaştırmayı tercih etmemin nedeni, mektubu yazan karakterin Tanpınar külliyatının ana parçası diyebileceğimiz Huzur romanıyla doğrudan ilişkisidir.” (S.11) Handan hoca, Suat’ın, ortaya koyduğu mektup ile kitabın felsefi dokusunu zenginleştirdiği gibi olay örgüsünü değiştirdiğini, olayların sebep-sonuç ilişkisini sağlamlaştırdığını dile getiriyor.

Huzur’daki boşluk doluyor mu?

Suat’ın bu mektubu yazmasındaki temel amaç, intiharından sonra Mümtaz’ın zihninde giderek bir leke gibi yer kaplamaktır. Handan İnci, Mümtaz’ın zihninde Suat’ın yer almasını tez-antitez ilişkisi üzerinden yorumluyor. “Suat, aslında bağımsız bir karakter değil, Mümtaz’ın öteki Ben’i, iç sesi olarak yorumlamak mümkündür.” (S.21)

Suat, mektubunda kendisini öldürmek için Mümtaz’ın evini neden seçtiğini açıklar. Daha önce bir şekilde evin anahtarını bulmuş ve Mümtaz’a vermemiştir. Mümtaz’ın evinde Suat buhranlar içindedir. İçinde bulunduğu durumu, “Ölüme en fazla yakın bulunduğum şu dakikada bile içimde kaç duygu birden çarpışıyor,” (S.35) diye açıklıyor. Bu ruh hali ile uyuduktan sonra silkinerek kendini yollara atar ve Beyoğlu’nda sağda solda dolaşır. Hem eşinden ayrılacak olmanın rehaveti hem de içinde dolaşan intihar düşüncesinin dalgınlığı onu iskelede bir kızla tanıştırır ve bu kızı alıp Mümtaz’ın evine götürür. Kız ise Suat’ın evine gelmediğinin farkındadır.

Suat’ın Mektubu adlı eserin Huzur’daki boşluğu doldurduğunu söylemek pek mümkün değildir. Bu eser Tanpınar’ın rızası ile basılmış bir eser değil. Handan İnci, kendisiyle yapılan bir röportajda bu duruma Aydaki Kadın’ı örnek veriyor; onun da Tanpınar’ın evrakı arasından çıktığını ve izni olmaksızın yayımlandığını belirtip ekliyor: “Tanpınar, bunun yayımlanmasına izin verir miydi, zannetmiyorum. Çünkü şiirlerini bile neredeyse zorla elinden almışlar yayımlamak için. Bir avans vermişler ki verilen avansla mecbur kalıp yayımlasın. Buna rağmen iki sene oyalayıp yayımlatmamış şiirlerini. İzin vermeyecekti şüphesiz ama ben Aydaki Kadın’dan mahrum kalmak istemezdim bir araştırmacı ve okur olarak. Meseleye bir okur olarak yaklaşalım. Bu nedenle yazarlar, kendilerinin de bir okur olduğunu düşünüp kusura bakmayacaklar artık.”

Suat’ın Mektubu, Tanpınar’ı özleyenlere…
Ahmet Hamdi Tanpınar, Suat’ın Mektubu, Dergah Yayınları
Sedat Palut - sedat.palut @ gmail.com /td>