Benim Türk Kütüphanem
Orhan Pamuk

Türkiye'nin bu yıl konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı için Orhan Pamuk'tan Türk Kütüphaneleri hakkında istenen yazı üzerine Orhan Pamuk'un kaleme aldığı yazıyı aşağıda sunuyoruz.


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

5.10.2008

Kütüphanemin çekirdeği, babamın kütüphanesidir. On yedi-on sekiz yaşında vaktimin büyük çoğunluğunu, kendi kendime kitap okuyarak geçirmeye başlayınca, İstanbul kitapçıları kadar, babamın evin salonundaki kitaplarına da saldırdım. Okuyup beğenmişsem, babamın kütüphanesindeki bir kitabı kendi odamdaki kütüphaneye götürüp kendi kitaplarım arasına yerleştirmeye bu sıralarda başladım. Oğlunun kitap okumasından memnun olan babam, onun kitaplarından bazılarını kendi kütüphaneme katmama sevinir, benim raflarımda kendi eski bir kitabını görünce de, “Ooo bu cilt de yüksek mertebeye kabul edilmiş!” diye bana takılırdı.

  1970’te on sekiz yaşındayken, kitaplara meraklı her Türk çocuğu gibi şiir yazmaya başladım. Bir yandan mimarlık okuyor ve resim yapmaktan aldığım zevki kaybettiğimi hissediyor, bir yandan da herkesten gizleyerek gece yarıları sigaralar içip şiirler yazıyordum. Gençliğinde şair olmak isteyen babamın kütüphanesindeki Türk şiir kitaplarının hepsini bu dönemde okudum.

Türk şiir tarihine Birinci Yeni (1940 ve 50’ler) ve İkinci Yeni (1960-70’ler) adlarıyla geçen şairlerin incecik ve solgun kapaklı kitaplarını seviyor, onları okudukça, onlar gibi şiir yazmaktan hoşlanıyordum. Modern Türk şiirine sokaktaki vatandaşın dilini, şakacılığını getiren ve baskıcı ve otoriter bir dünyadan gelen resmî dilin biçimsel söylemine boş veren Birinci Yeni şairleri Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat, birlikte yayımladıkları ilk şiir kitaplarının adıyla “Garip” grubu olarak da anılırlardı. Babam bazan bu şairlerin kitaplarının ilk baskılarını kütüphanesinden çıkarır ve bizleri keyiflendirip mutlu eden, şakacı, eğlenceli bir-iki şiiri, edebiyatın hayatın en harikulade yanlarından biri olduğunu hissettirecek bir edayla yüksek sesle okurdu.

Bu yenilikçi akımın devamı olan İkinci Yeni şiiri ise, şiirden tasvirci, anlatımcı sesi çıkarması, yer yer Dadacı, Surrealistik, bazan da süslemeci bir karmaşaya ulaşmasıyla beni heyecanlandırırdı. Bazan tuhaf biçimde, hem anlaşılmaz ve zor hem de etkileyici olan ve bugün hepsi ölmüş olan bu şairleri (Cemal Süreya,Turgut Uyar, İlhan Berk) okurken, tıpkı “soyut” bir resme bakarken bu resmi kendisinin de yapabileceğini sanan saf biri gibi hissederdim kendimi. İyi bir resme ya da nasıl yapıldığını anlayabildiğini sandığı bir resme bakarken, hemen atölyesine koşup resim yapmak isteyen bir ressam gibi şiir yazmak ister, hemen masaya oturur yazardım da.
Bu şairlerin dışındaki Türk şiiri, dili günlük hayattan çok uzak ve yapay olduğu için, bazı ayrıksı ve nadir güzel şiirler ve mısralar dışında, beni önce şiir olarak değil, entelektüel bir mesele olarak ilgilendirirdi. Batılılaşmanın, modernleşmenin, Avrupa’nın ezici etkisi altında, yerel şair, yıkılıp giden gelenekten neyi, nasıl koruyacaktı? Osmanlı seçkinlerinin İran edebiyatının etkisiyle yarattıkları Divan şiirinin yeni kuşakların ancak sözlükler ve rehberlerle anlayabildiği güzelliklerini, edebi oyunlarını, modern bir şiire nasıl uygulayabilirdik? “Gelenekten yararlanma” sözleriyle yaygın bir şekilde ifade edilen bu sorular, benden önceki kuşağın yazarları kadar benim kuşağımı da uzun bir süre meşgul etti. Batı etkisi dışında kalmış kuvvetli Osmanlı şiiri ve onun yüzlerce yıllık geleneği sayesinde edebi, felsefi sorunlar şiir üzerinden daha rahat ve kolay tartışılırdı. Bir düzyazı ve roman geleneğinin olmayışı, edebi ve biçimsel yerellik endişeleri olan biz romancıların, gözlerini şiire çevirmesine yol açardı. 1970’lerin başında, şiir heves ve heyecanımın kısa süre içinde alevlenip sönmesinden sonra romancı olmaya karar verdiğimde, Türkiye’de şiir hakiki edebiyat; roman ise, daha düşük ve popüler bir şey olarak görülüyordu. Geçen otuz beş yılda romanın daha önemsenir hale geldiğini, şiirin ise  önemini kaybettiğini söylemek haksızlık olmaz. Bu sürede edebiyat okuru ve kitap sanayii de şaşırtıcı bir hızla büyüdü ve zenginleşti.

  Ben yazar olmaya karar verdiğimde, hem şiirde hem de romanda, hakim edebiyat anlayışı yalnız bir bireyin kelimelerle kendini, ruhunu ve tuhaflığını ifade etmesine değil, takımlarla, cemaatlerle, arkadaşlarıyla birlikte hareket eden bir yazarın toplumsal bir ütopyaya, bir hayale (modernizm, sosyalizm, İslamcılık, milliyetçilik,laik cumhuriyetçilik gibi) katkıda bulunmasına da değer veriyordu.Tarihten, gelenekten yararlanma dürtüsü, bu yüzden yaratıcı yazarların kendilerine en uygun sesi taşıyan edebi biçimi bulmalarına yarayacak kişisel bir edebi sorun hiç olmamış, onun yerine gelecekteki mutlu ve uyumlu toplumu, hatta milleti, devletle birlikte inşa etme hayalinin bir parçası halini almıştı. İster aydınlanmacı ve laik cumhuriyetçi, ister eşitlikçi sosyalist olsun, modernleşmeci iyimser edebiyat, gözlerini geleceğe fazla diktiği için, son yüzyılda İstanbul’un sokaklarında, evlerinde olup bitenlerin ruhunu kaçırmıştır diye düşünürüm bazan. Türkiye’nin parlak bir geleceğe nasıl ulaşabileceğini tutkuyla dert eden yazarlar değil, Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar gibi geçmiş kültürün kaybıyla hüzünlenen yazarlarla, Ahmet Rasim, Sait Faik ve Aziz Nesin gibi İstanbul sokaklarının şiirini ve hayatiyetini  önyargısız bir şekilde seven yazarlar, bana yaşadığımız hayatı daha doğru anlatıyor gibi gelmiştir.

 Batılılaşma ve modernleşme başladıktan sonra yalnız Türk edebiyatının değil, Batı dışı bütün edebiyatların temel sorunu, gelecek hayalleriyle şimdinin renklerini, modern bir insan ve ülke düşlemekle, varolan geleneksel dünyada yaşamanın zevklerini aynı anda kucaklamanın zorluğu olmuştur. Radikal bir gelecek düşleyen yazarların çoğu zaman siyasi kavgalara, iktidar mücadelelerine girişip hapishanelere düşmeleri onların seslerini, gözlemlerini sertleştirip acılaştırmıştır.

Babamın kütüphanesinde Nazım Hikmet’in, şair daha hapse girmeden önce 1930’larda çıkmış ilk kitapları da vardı. Bu şiirlerin öfkeli, umutlu ve mutlu bir geleceğe inanan iyimser edasından ve Rus fütüristlerinden gelen biçimsel yeniliğinden etkilendiğim kadar, şairin çektiği çileden, hapishanelerde geçen günlerinden, onunla aynı hapishanelerde yatmış Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi gerçekçi romancıların hatıra ve mektuplarında anlattıkları hapishane hayatlarından da etkilenirdim. Hapishaneye düşmüş Türk aydınlarının, gazetecilerinin hatıraları, hapishanelerde geçen roman ve hikâyeler, tek başına bir kütüphane oluşturur. Hapishane edebiyatını bir dönem o kadar çok okudum ki, koğuşlardaki günlük hayatı, çok sevdiğim hapishane argosunu, kabadayılık ve bıçkınlığın kurallarını hapishaneye düşmüş bir mahkûm kadar öğrendim. O yıllarda yazarlık bana kapısında sürekli polislerin beklediği, insanın sokaklarda sivil polislerce izlendiği, telefonlarının dinlendiği, pasaport alamadığı ve sevgilisine hapishaneden dokunaklı mektuplar ve şiirler yazdığı bir hayat gibi gözükürdü. Kitaplardan öğrendiğim bu hayata hiç özenmez, ama onu romantik bulurdum. Otuz yıl sonra benzer sıkıntıları birazcık yaşadığımda, durumumun, gençliğimde anlaşılabilir bir dehşet ve tuhaf bir romantizmle okuduğum bu kitaplarda anlatılan yazarların durumundan çok daha hafif olduğunu düşünerek teselli ettim kendimi.

 Kitapların bizi hayata hazırlayan şeyler olduğu yolundaki aydınlanmacı ve yararcı görüşü, ne yazık ki çok az kaybettim. Belki Türkiye’deki yazarlık hayatı bunu hep doğruladığı için. Daha çok da Türkiye’de o zamanlar, istediğiniz her kitabı kolayca bulabileceğiniz büyük kütüphaneler hiç olmadığı için. Kitapların her birinin esrarengiz bir nitelik kazandığı ve bu yüzden de tüm kütüphanenin dünyanın karmaşıklığına uygun bir şiirselliğe ve metafizik bir sınırsızlık halesine büründüğü Borgesçi kütüphane hayalinin arkasında, içinde sayılamayacak ve okunamayacak kadar çok kitap olan büyük kütüphaneler vardır. Borges, Buenos Aires’te böyle bir kütüphanenin müdürüydü. Ama meraklıya açık bu kütüphanelerden İstanbul’da, Türkiye’de, benim gençliğimde hiç yoktu. Yabancı dillerde kitaplar ise, hiçbir kütüphanede yoktu. Her şeyi öğrenmek, bilgili, derin biri olup milli edebiyatın cemaatler, arkadaşlıklar, edebi diplomasi ve yasaklarla korunan boğucu sınırlarından kurtulmak istiyorsam, kendi büyük kütüphanemi kendim kurmalıydım.

 1970 ile 1990 arasında kayda değer bütün önemli, yararlı kitapları içeren bir kütüphane kurabilmek için kitap satın almak, yazmaktan sonra en önemli işim oldu. Babam bana iyi bir cep harçlığı veriyordu. On sekiz yaşımdan başlayarak Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’na haftada bir gitmeyi alışkanlık edindim. Küçük elektrikli sobalarla zorlukla ısıtılan, tasnif edilememiş kitap kuleleriyle tıkış tıkış dolu olan, tezgâhtarından dükkân sahiplerine, gelişigüzel ziyaretçiden kitap arayan meraklıya kadar herkesin çok yoksul gözüktüğü bu yerlerde saatler, günler geçirirdim. Elden düşmüş kitaplar satan bir dükkâna girer, bütün rafları, bütün kitapları tek tek tarar, 18. yüzyıl Osmanlı-İsveç ilişkilerini anlatan bir tarih kitabını, Bakırköy Akıl Hastanesi’nin başhekiminin hatıralarını, başarısızlıkla sonuçlanan bir askerî darbeye tanık olmuş bir gazetecinin notlarını, Makedonya’daki Osmanlı yapıları üzerine bir monografiyi, 17. yüzyılda İstanbul’a gelmiş bir Alman seyyahın hatıralarından yapılmış Türkçe bir seçmeyi, manik depresif bozukluk ile şizofreniye yatkınlık konularında Çapa Tıp Fakültesi’nden bir profesörümüzün düşüncelerini, herkesin unuttuğu bir Osmanlı şairinin günümüz Türkçesine çevrilmiş ve yorumlanmış Divan’ını veya İstanbul Valiliği’nin 1940’larda şehirde yaptırdığı yolları, binaları ve parkları gösteren siyah-beyaz resimli bir propaganda kitabını seçer, tezgâhtarla pazarlık edip alırdım. İlk başlarda dünya ve Türk edebiyatının bütün klasiklerini -Türk edebiyatı için “önemli kitap” demek daha doğru- topluyordum. Diğer kitapları da, tıpkı klasikler gibi bir gün mutlaka okuyacağımı düşünürdüm. Ama çok okuduğum için dertlenen annem bile okuduğumdan çok daha fazla kitap aldığımı görür, “Bari bu sefer aldıklarını okuyup bitirmeden gene gidip alma!”derdi bezginlikle.

 Kitapları bir koleksiyoncu gibi değil, ileride her şeyi okuyarak dünyanın anlamını ve Türkiye’nin neden o kadar yoksul ve sorunlu olduğunu bir an önce kavramak isteyen telaşlı biri gibi alıyordum. Yirmili yaşlarımın başında annemle babamla oturduğum eve gelip, odaları hızla dolduran bu kitapları neden aldığımı soran arkadaşlarıma doyurucu bir cevap veremezdim. Gümüşhane Masalları’nda ev motifini; Çerkez Ethem’in Atatürk’e isyanının perde arkasını; Meşrutiyet dönemi siyasi cinayetlerinin dökümünü; Abdülhamit’in Londra Büyükelçisi’nin, padişahın siparişi üzerine alıp İngiltere’den Türkiye’ye yolladığı kakotoanın papaganin hikâyesini; utangaçlar için aşk mektubu örneklerini; Marsilya kiremitinin Türkiye girişinin tarihini; Türkiye’de ilk verem hastanesini açan doktorun siyasi anılarını; 1930’larda yazılmış 150sayfalık Batı sanatı tarihini; yankesicilik, dolandırıcılık, sövüşçülük gibi küçük sokak kanunsuzluklarıyla baş etmenin yollarını polis okulu öğrencilerine öğreten komiserin ders notlarını; eski cumhurbaşkanının belgelerle doldurduğu altı ciltlik hatıralarını; Osmanlı lonca ahlakının küçük modern işletmelere etkisini; Cerrahi tarikatının tarihini, sırlarını ve şeyhlerinin silsilenamesini; herkesin unuttuğu bir ressamın 1930’lardaki Paris hatıralarını; fındık fiyatlarını yükseltmek için tüccarların çevirdiği dolapları; Sovyet yanlısı bir Türk Marksist hareketinin, Çin ve Arnavutluk yanlısı bir harekete beş yüz sayfalık ağır eleştirilerini; demir-çelik fabrikaları kurulduktan sonra Ereğli şehrinin değişimini; çocuklar için yazılmış 100 Ünlü Türk adlı kitabı; Aksaray yangınının hikâyesini; otuz yıl önce bütünüyle unutulmuş bir gazetecinin, iki savaş arasında yazdığı köşe yazılarından bir seçmeyi; haritada tam yerini bir hamlede bulamayacağım küçük bir Orta Anadolu şehrinin iki yüz sayfaya sığdırılmış iki bin yıllık tarihini; İngilizce bilmediği halde, Kennedy’nin katilinin kim olduğunu Türk gazetelerini okuyarak çözen emekli öğretmenin iddialarını baştan sona okuyacak kadar merak ediyor muydum? Bu soruları, daha sonraki yıllarda çok karşılaşacağım “Orhan Bey, kütüphanenizdeki bütün kitapları okudunuz mu?” sorusu gibi hafifsemez, “Evet,” derdim.“Hepsini okumasam bile, bir gün bir işe yarayabilir.”

 

 

  Ciddiyetle verdiğim bu cevaptan da anlaşılabileceği gibi gençliğimde, kitaplarla ilişkim, bilgiyle bütün dünyaya hâkim olabileceğini sanan iflah olmaz bir pozitivist iyimserin bakışıyla sınırlıydı. Bu bilgileri bir gün bir romanımda kullanabilirdim. Jean Paul Sartre’ın Bulantı’da anlattığı bir şehir kütüphanesindeki bütün kitapları A’dan Z’ye okuyan otodidaktik kahramanının azminden; Elias Canetti’nin Körleşme’de anlattığı, ordularıyla gururlanan bir asker gibi kitaplarıyla gururlanıp onlardan güç alan kahramanı Peter Klein’dan birşeyler vardı bende. Borgesçi kütüphane fikri benim için dünyanın sınırsızlığını ima eden metafizik bir hayal değil, tek tek kitaplarla İstanbul’da evde kurduğum kütüphanenin ta kendisiydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 15. ve 16. yüzyıllarda Zirai Ekonominin Hukuki Esasları üzerine bir kitabı hemen alırdım. Kaplan postunun nasıl vergilendirildiğini okurken, o zamanlar Anadolu’da kaplanların gezindiğini o kitaptan öğrenmiştim. 19. yüzyılın mücadeleci, vatansever, romantik ve eğitici şairi Namık Kemal’in (Türk Victor Hugo’su!) sürgün yerlerinden yazdığı mektupların ağır ciltlerinden, okul kitaplarının ve edepsiz öğrenci fıkralarının vazgeçilmez kahramanı bu efsane şairimizin ağzı bozuk bir küfürbaz olduğunu öğrenmiştim. Hapse düşmüş bir eski milletvekilinin eğlenceli siyasi hatıralarını; bir sigortacının hayatı boyunca karşılaştığı en ilginç yangın ve trafik kazası vakalarını anlattığı kitabını; kızı sınıf arkadaşım olan züppe bir diplomatın hatıralarını kitapçıda görür görmez hemen alırdım. Kitaplarla haşır neşir oldukça hayatın bir kısmını daha kaçırıyor, bunu anladıkça da kaçan hayattan intikam alır gibi kitap alıyordum. Soğuk kitapçı dükkânlarında bana çay ikram eden tezgâhtarla arkadaşlık ederek, tozlu, eski kitap kulelerinin dibinde eşelenerek çok mutlu saatler geçirdiğimi, şimdi yıllar sonra anlıyorum.

  İstanbul’un eski kitapçılarında, Sahaflar Çarşısı’nda on yıla yakın eşelendikten sonra,1970’lerin sonunda Cumhuriyet’in başından o güne Latin harfleriyle yayımlanmış bütün kitapları görüp elden geçirdiğime hükmetmiştim. Atatürk’ün isteği ile 1928’de bütün bir milletin Arap harflerinden Latin alfabesine geçmesinden sonra, elli yılda Türkçe’de en fazla toplam elli bin kitap yayımlanmıştır, diye bazan hesaplardım. Bu rakam 2008’de yüz bini ancak geçmiştir. Kitap alma hırsımın arkasındaki gizli plan, bütün bu kitapları kendi evimde toplamaktı belki… Ama kitapları çoğunlukla içimden o anda geliveren dürtülerle topluyordum. Tek tek kitap almamın, taş taş bir ev inşa etmeye benzeyen bir yanı vardı.

 1980’lerin başında yalnız eski kitapçılarda değil, İstanbul’un bellibaşlı tüm büyük kitapçılarında benim gibi başkalarını da görürdüm. Akşamüstü saat beşte, altıda kitapçıya uğrayıp, tezgâhtara “Bugün yeni ne var?” deyip, o gün kitapçıya yeni gelen kitapları tek tek elden geçirenlerden söz ediyorum. Bu rakam bugün, 2008 yılında üç misline çıkmıştır, ama 1980’lerde Türkiye’de senede ortalama üç bin civarında kitap yayımlanırdı. Büyük bir çoğunluğunu gördüğüm bu kitapların yarıya yakını çeviriydi. Yurt dışından pek fazla kitap ithal edilmediği için, dünya edebiyatında ne olup bittiğini de, çoğu aceleyle yapılmış bu özensiz çevirilerden öğrenmeye çalışırdım.
1970’lerde Türkiye’nin “geri kalmışlığı”nın, yoksulluğunun, siyasal ve toplumsal buhranlarının kökenini araştıran büyük tarihsel ciltler, kitapçı dükkânlarının yıldızlarıydılar. Öfkeli bir dille yazılmış bu iddialı, modern tarihler,  her gün yeni harflerle yenileri yayıma hazırlanan -ve hepsini aldığım-eski Osmanlı tarihlerinin aksine, bizleri başımıza gelen felaketlerden dolayı çok fazla suçlamaz, yoksulluğumuzun, eğitimsizliğimizin ve “geri kalmışlığımızın” nedenlerini ya yabancı güçlerle ya da aramızdaki bir avuç sütü bozuk, kötü insanla açıklarlar ve belki de bu yüzden çok okunur ve çok sevilirlerdi. Yakın tarihte olmuş pek çok askerî darbenin, siyasi hareketin, Osmanlı’nın yıkılış yıllarındaki askerî yenilgilerin, bitip tükenmez siyasi cinayetlerin “arkasında” bir esrar, kötü niyetli bir kumpas, uluslararası güçlerin bir oyunu olduğunu kanıtlayan tarihî kitapları, hatıraları, romanları da hiç kaçırmadan alırdım. Emekli öğretmenlerce yazılmış, yazarların kendisi ya da belediyeler tarafından yayımlanmış şehir tarihlerini, idealist doktorların, mühendislerin, vergi memurlarının, diplomatların ve siyasetçilerin hatıralarını, film yıldızlarının hayat hikâyelerini, şeyhler ve tarikatlar hakkında yazılmış kitapları, Masonların içyüzünü ve adlarını ifşa eden ciltleri, içinde biraz mizah, biraz hayat, biraz gerçeklik ya da hiç olmazsa biraz Türkiye olan bütün kitapları satın alırdım.

Atatürk hakkında yakın çevresi ve arkadaşları tarafından yazılmış kitapları çocukluğumda çok severek okumuştum. Atatürk’ü tanıyıp gerçekten sevenlerce yazılmış bu kitapların aksine, ondan sonraki kuşakların Atatürk hayali, onun insani yanlarını görüp yazmamızı engelleyen yasaklar yüzünden otoriter bir üstün insan hayaline dönüştürülmüş, itibarlı adı çoğu zaman siyasal baskı ve yasakları meşrulaştırmak için kötüye kullanılmıştır. Bugün Türkiye’de uygulanan yasaklar yüzünden Atatürk’ten bir romanda normal bir insan olarak söz etmek ya da onun inandırıcı bir biyografisini yazıp mahkemeye düşmemek imkânsızdır. Ama gene de her yıl onun hakkında yüzlerce kitap yazılır. Belki de, tıpkı İslamiyet konusundaki kitaplar gibi, yasaklar zor ve karmaşık konuyu basitleştirip yazarlara pek çok rahatlık sağladığı için.

  Ressam ve mimar olma hayallerini bırakıp romancı olmaya karar verdiğim 1970’lerin ortasında, Türkiye’de senede 40-50 roman yayımlanırdı. Bunların hepsini görür, çoğunu da bir gün işe yarar diye alır, edebi değerlerinden çok, içlerindeki köy yaşamının ayrıntıları, taşradan insan manzaraları, İstanbul’dan ve Türkiye’den hayat kesitleri için biraz karıştırırdım. Bir yandan, her şeyiyle Batı Medeniyeti’ni-özellikle Fransız kültürünü- taklit etmemizi yüksek sesle savunan, diğer yandan da eğitimleri iyi olmayan yazarların Fransızları taklit ederken yaptıkları saçmalıklarla alay etmekten kendini alamayan 1950’lerin ünlü eleştirmeni Nurullah Ataç, bizimki gibi bir ülkede insanın yayımlanan kitapları bazan sırf yazarına ve yayımcısına da destek olsun diye alması gerektiğini yazmıştır. Bu öğüdü de  tutardım.

 Bu kitapları okuyup karıştırırken, hem bir kültüre, bir tarihe ait olmanın zevklerini hisseder hem de ileride yazacağım kitapları düşünüp mutlu olurdum. Ama bazan da tehlikeli bir karamsarlığa, bir kedere kendimi yavaş yavaş kaptırırdım. Bir kitaptaki yoğun dizgi hataları ve yazarın ve yayımcısının dikkatsizliği dikkatimi dağıtır; bir başka kitapta ise, çok daha akıllıca ve zengin bir şekilde ele alınabilecek bir konu, yazarının acelesi, öfkesi ve telaşı yüzünden öldürüldüğü için üzülürdüm. Zaten konuyu da biraz saçma ve acıklı bulurdum… Bu saçma ve değersiz kitap çok sevildiği için ya da şu ilginç ve büyüleyici kitap hiç fark edilmediği için de kederlenirdim…
Bütün bu duygular, içimdeki daha büyük, daha derin bir endişeyi tetikler ve Batı dışındaki ülkelerin bütün okumuş yazmışlarının hayatları boyunca savaştıkları kahredici şüphe bulutu kafamda yavaş yavaş büyüyüp yoğunlaşmaya başlardı: Anadolu’da 15. ve 16. yüzyıllarda kaplanların gezindiğini bilmenin ne gibi bir önemi olabilirdi? Ya da Türk okurunun bile doğru dürüst tanımadığı şair Asaf Halet Çelebi’nin şiirine Hint edebiyatının etkisini bilmenin ne anlamı vardı? 6-7 Eylül 1955’te çapulcu ve yağmacıların İstanbul’un Ortodoks ve Yahudi azınlıklarının evlerini, dükkânlarını yağmalayıp papazları öldürmelerinin arkasında, Türk gizli servisleri kadar Kıbrıs’ın tamamen Yunanlılara ait olmasını istemeyen İngilizlerin olduğunu bilmek de o kadar önemli gözükmezdi bana, Atatürk’ün İran Şahı’yla Boğaz gezisinde ne konuştuklarını okumak da. Bu konularda araştırmalar, romanlar ve tarih kitapları yazanların çabalarının boşluğunu hissederdim. İkinci romanım Sessiz Ev’de, Osmanlı arşivlerinde yüzlerce yıllık belgeleri okuyup, olguların hiçbirini unutmadan hepsini kafasında taşıyan, ama hiçbirini birbiriyle ilişkilendiremeyen tarihçi kahraman Faruk gibi, ben de karamsarlık zamanlarımda, kütüphanemde başarıyla muhafaza ettiğim bütün bir tarihin, kültürün, dilin ayrıntılarının “önemi” üzerine endişelenmeye başlardım.  Büyük İzmir yangınını kimin çıkardığının bugün ne önemi vardı? 27 Mayıs ihtilalinin veya İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Demokrat Parti’nin kuruluşunun arkasındaki nedenler, yalnız benim gibi üç-beş kişiyi ilgilendiriyor gibi geliyordu bana. Türk kültürü çok fazla siyasi olduğu için miydi bu? Ya da ülkenin hayatı çoğunlukla siyaset üzerinden ifade edildiği için mi? Yoksa merkezden uzak olma, taşralılık duygusu, insanın kendi milli kütüphanesinin değerini kendi gözünde düşürdüğü için mi?

Evimin odalarına istekle doldurduğum kitaplardaki olguların, başka milletler için, dünyanın geri kalanı için istediğim kadar önemli olmadığı düşüncesi bir boşluk ve beyhudelik duygusuyla birlikte huzurumu hep kaçırırdı. Yirmili yaşlardayken kendi âlemimin dünyanın merkezinden bu kadar uzakta olması beni arada bir huzursuz etse de, bu duygu, kütüphanemi çok sevmeme engel değildi. Otuzlu yaşlarımda, ilk defa Amerika’ya gidip başka kütüphanelerin ve dünya kültürünün zenginliği ile karşılaşınca, Türk kültürü ve kütüphanesi olarak dünyada çok az şeyin bilindiğini görmek bana acı verdi. Bu acı, aynı zamanda, bir romancı olarak bana kültürün ve kütüphanemin geçici yanıyla temel yanları arasındaki farkları daha iyi görmemi, hayata ve kütüphaneme daha “derin” bakmamı öğütleyen bir uyarıydı da.

  Milan Kundera’nın Yavaşlık adlı romanında, uluslararası bir toplantıda, fırsat buldukça hep “benim ülkemde,” diye söze başlayıp, bu yüzden gülünç olan Çek bir kahraman vardır. Kendi ülkesinden başka bir şeyi düşünemediği ve kendi insanlığı ile bütün insanlık arasındaki ilişkiyi göremediği için bu kahraman haklı olarak küçümsenir. Ama Yavaşlık’ı okurken, ben, “benim ülkemde,” diyeni küçümseyenle değil, o gülünç kahramanla özleştirdim kendimi. O gülünç kahraman gibi olmak için değil, olmamak için. Taşralılığından ve ezikliğinden kurtulmak için yaptıkları yüzünden Naipaul’un “taklit adam” dediği kişinin sefaletini küçümsemekle değil, onunla özdeşleşip onu anlamakla ancak -KaraKitap’ın kahramanlarının sözleriyle söylersem- “kendim olabileceğimi” 1980’lerde anladım.

  Türkler tarihlerinde hiçbir zaman Batılıların sömürgesi olmadığı için, Kemal Atatürk’ün yapmamızı istediği gibi Batı’yı taklit etmek, Kundera, Naipaul ya da Edward Said’in ima ettiği gibi aşağılayıcı, kahredici birşey değil, modern Türk kimliğinin önemli bir parçası olmuştur. Batılılaşma özlemini “züppelik, snobluk” diye eleştirmek için yaratılmış Türk edebi kahramanlarının en sevileni -ya da nefret edileni- Efruz Bey’in sevimli gülünçlüğünün Türk okuruna gösterdiği şey, Türk kütüphanesinin vazgeçilemez zenginliği değil, yer yer kan ırkçılığına da inanan polemikçi , milliyetçi hikâyeci Ömer Seyfettin’in (1884-1920) Batılılaşmayı halktan kopuk bir üst sınıf hareketi olarak görmesidir yalnızca.

  Ben bu konularda kendimi, Avrupa’yı Rusya’dan daha iyi tanıdıkları için Rus aydınlarına öfkelenen Dostoyevski’ye yakın hissediyorum. Ama Dostoyevski’nin, Turgenyev’den nefret etmesine yol açan bu öfkeye fazlada hak da veremiyorum. Çünkü Dostoyevski’nin Rus kültürünün, Ortodoks mistisizminin, -Rus kütüphanesinin diyelim mi?- savunuculuğunu bu kadar hevesle üzerine vazife edinmesinin arkasında, yalnız Batılıların değil, Rus aydınlarının da bu kültürü tanımamalarına duyduğu duygusal tepkinin olduğunu, kendimden biliyorum.

Roman yazdığım bu otuz beş yılda, Türk kütüphanemin en saçma, en taşralı, en zamansız, çağdan ve modadan en uzak, en akılsız, en yanlış ve en tuhaf kitaplarını bile, gülünç bulup bir köşeye atmamayı öğrendim. Bu kitapları sevebilmemin sırrı onları yazarlarının istediği biçimde okumak değildi ama… Bu tuhaf, alakâsız ve yer yer de şaşırtıcı derecede güzel kitapları, kendimi yazarlarının yerine koymaya çalışarak okumaktı. Taşralılıktan kurtulmanın yolu taşradan kaçmak değil, o duyguyla sonuna kadar özdeşleşmekti. Böylece hem gittikçe büyüyen kütüphanemin içine derinlemesine girebilmeyi hem de onunla arama bir mesafe koyabilmeyi öğrendim. Kırk yaşımdan sonra, kütüphanemi sevmemin en kuvvetli nedeninin, ne Batılıların ne de Türklerin onu tanımaması olduğunu böyle anladım.

Şimdiyse, “Nobel’i kazandınız, bu yıl da Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türk yılı,” diyorlar bana. “Bize Türk kütüphanenizi tanıtır mısınız?” Bunu yapmaya, Türk kütüphanesini sevdirmeye hazırım, ama bunu  yaparken ona kendi sevgimi kaybederim diye korkuyorum…