Aynalar

Eduardo Galeano

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


http://www.kirjasto.sci.fi/galeano.htm
 
http://www.thirdworldtraveler.com/Eduardo_Galeano.html

  “Aynaların içi insanlarla dolu.
Görünmez insanlar bizi görürler.
Unutulmuşlar bizi hatırlarlar.
Biz aslında onları görürüz görürken kendimizi.
Peki, biz gidince, onlar da mı giderler?”

Evet, unutmamamız ve hatırlamamız gereken çok şey var.

CELAL FEDAİ
Yazı Kaynağı: Zaman Kitap Eki

Birkaç yıldır tarih bilimine değil belki ama tarih anlatımına dair, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir merak var..Anlatıma duyulan merak zamanla bilime evrilir mi, bilinmez. Ama böyle bir şey olmasa da tarih denilen ve içinden nelerin çıkacağı hep merak edilen o muamma yüklü sandık, her seviyeden insan için ilgi alanı olmaya devam edeceğe benziyor.

Bugüne nasıl geldiğimize ilişkin bizde uyanan kuşkunun da bir işareti olsa gerek bu ilgi. Birileri bize bir şeyler anlatmış. Anlatılanlar aklımıza yatmıyor şimdi. Kendi anlatımızı oluşturmamız gerekiyor. İşte tam bu istek bizde uyandığında ardımızdayken küçükmüş gibi gelen ama önümüze aldığımızda devasa boyutlarıyla gözümüzü korkutan hayali bir evren bizi bekliyor. Çetin bir anlama, anlamlandırma işi… Bir toplumda ne kadar çok insanın bu işe yeltendiğine bakarak o toplumun farkındalığı hakkında hüküm vermek mümkün.

İnsan teklerinin de bu husustaki ciddiyetine bakarak da o bireylere ilişkin çok şey söyleyebiliriz. Bu tarz bir ilgi, kişinin ya da toplumun aynası oluyor adeta. Kişinin ya da toplumun tüm halleri, görünüyor bu aynada. Kadim bir metafor ayna. Ama işlevi biteceğe benzemiyor.

Kadim ama güncel tarih

Tarihe ilgimiz ile aynaya düşkünlüğümüzü yan yana getirdiğimiz bu noktada, Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun Aynalar’ının nasıl bir ilgi göreceğini merak ediyorum. Kolay ve zevkle okunan, maharetle yazılmış, kitabın sunuluş ifadesiyle söylersek ‘neredeyse evrensel bir tarih’ kitabı var elimizde. Galeano, kendi anlamlandırdığı dünyanın başlangıcından günümüze tarihini; olayları, durumları, kişileri, nedenleri, sonuçları, mekânı, iç dünyaları ve bir yerden sonra toplumsallıkla hep paralel ilerleyen siyaseti de göz önüne alarak oluşturmuş kitabını. Bir iki sayfayı geçmeyen küçücük anlatıların içine kendi dünya tarihini sığdırmış. Deyim yerindeyse, bir çeşit iç tarih. Kitabın mahiyetine nüfuz eder etmez bende de böyle bir istek uyandığını söylersem, umarım yazarın ne kadar önemli bir işe, etkili bir yöntemle koyulduğunu anlatmış olurum. Kendimi, şairin dediği gibi ‘tarihten imtihana kalkmış’ gibi hissettim. İmtihanı verebileceğim düşüncesi, içimde bir sevinç eşliğinde oluşmuştu. Ne var ki kitabın daha girişindeki şu küçük izahla haddimi bilmek üzere durakladım: “Bu kitapta bibliyografik kaynaklar yok. Onları çıkarmaktan başka çare bulamadım: Tam zamanında fark ettim ki, onları koymaya kalksam kitapta yer alan neredeyse altı yüz anlatının kapladığından daha fazla yer kaplayacaklar.

Aynalar’ın sonlarına doğru bir yerde, “Yalancı Savaşlar” başlıklı bir anlatısınaysa şöyle başlıyor Galeano: “Irak Savaşı, Batı’nın petrolünü Doğu’nun kumlarının altına koyan Coğrafya’nın yaptığı hatayı düzeltme ihtiyacından doğdu. Ancak hiçbir savaş şunu dürüstçe itiraf etmez: -Çalmak için öldürdüm.” Bir sayfayı bulmayan bu metin, yalancı savaşların aynasında

hızlıca dolaştırıyor ve ayrıntılarda kaybolmadan, özü kavratıp aynadan çıkarıyor bizi. Bu önemli. Çünkü tarihe yönelik ilgilerin çoğu, tarihi bir bataklığa çeviriyor. Olayların, kişilerin ağında kayboluyor insanlar. Aynanın bir noktası onları yutuyor. Kimi bir savaşın tasvirinde, kimi bir kişiliğin sergüzeştinde tüm tarihi kavramaya çalışıyor. Aynalar, bu bakımdan da farklı. Olayların, kişilerin aynasına hem baktırıyor hem de hipnotize olmaya müsaade etmeden illüzyonu bozuyor. Galeano’nun evrensel bakışının kitaba saygıdeğer bir nitelik kattığını da anmanın yeri burası. Aynalar’da Thales de var İbn-i Sina da. Yazar için önemli olan, tarihin seyri içinde bir yerde bir şekilde iktidar olanların göz önüne getirtmediklerini görülebilir kılmak. Görülebilir olmayan, bilinçte de yerini alamıyor.

Aforizma gibi

İspanyolca yazan bir Uruguaylı olarak Galeano, İspanya’nın sahip olduğu mirası bir İspanyol’dan daha derin görebiliyor. Bir gece Madrid’de bindiği taksinin şoförüne, Kuzey Afrikalı Müslümanların ülkeye ne getirdiğini soran yazarın, “Sorun” karşılığını aldığında yazdıkları, ayna metaforu kadar kadim
olmasa gerek ama ne yazık ki öyle görülebiliyor: “Moros diye adlandırılan bu kişiler İslam inancını benimsemiş İspanyollardı; İspanya’da sekiz asır otuz iki kuşak boyunca yaşamışlardı ve orada hiçbir yerde olmadığı kadar parlak bir uygarlık kurmuşlardı. Birçok İspanyol o zamanki uygarlık ışığının
yaydığı parlaklığın hâlâ devam ettiğini bilmez. Müslümanlık mirası diğer birçok şeyin yanı sıra şunları da kapsar: Katolik krallar yönetiminde ortadan kalkan dinsel hoşgörü; yel değirmenleri, bahçeler ve bugün hâlâ birçok şehrin su ihtiyacını karşılayıp tarlaların sulanmasında kullanılan arklar; posta dağıtım hizmeti; sirke, hardal, safran, tarçın (…)”

Anekdotlar da aforizmalara benzer. Bilhassa bilgiçlik yüklü konuşmalarda etkili bir işlev görür. Tarihi anekdot aktarımı haline getirenler için de bol bilgi var Aynalar’da. Ama asıl kendi evrensel bakışını oluşturmak isteyenler için değerli.

http://www.kitaphaber.net/aynalar

Kanat ATKAYAkatkaya@hurriyet.com.tr
 


Galeano, kedi gerçekliği ve Django

Uruguaylı güzel insan, güzel yazar Eduardo Galeano'nun Can Yayınları'ndan çıkmış olan “Gölgede ve Güneşte Futbol” adlı eseri, memleketimizdeki “entel futbol cephesi”nin en favori üçüncü kitabıdır.

Birincisi bence Can Kozanoğlu'nun “Bju Maçı Alıcaz”ıdır ama “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” diyen de çıkar.
Galeano geçen hafta yeni bir kitapla, tam da içim dışım her yanım feci şekilde sıkılmışken hızır gibi yetişti.Kitabın adı “Aynalar”; Süleyman Doğru çevirmiş, Sel Yayıncılık da basmış.

Aynalar, Galeano'nun tatlı, dokunaklı, hınzır, asi ve yürekli cümleleriyle dünya tarihini özetliyor.

Denemeler, portreler, küçük hikayeler. Mitolojiden ilahiyata, savaşlardan öncü şahsiyetlere kadar her şeye kendine özgü bir şekilde değiyor Galeano.Uruguaylı ustanın hassas imbiğinden süzülerek gelen bir dünya tarihini okumak, minik metinlerden koca bir dünya yaratmak mümkün.El altından eksik edilmeyecek kitaplardan biri olduğunu hemen belli ediyor.

* * *
O zaman, dönsün sayfalar! Galeano'nun “Aynalar”ıyla mutlu ve huzurlu bir güne geçiş yapmak azmindeyim.  Kafamı kurcalayacak büyüklükte bir işim yok; ideal okuma şartları oluşmuş.  Galeano “Homeros”u anlatıyor, “Oh!” diyerek okuyorum: “Ne bir şey vardı, ne de hiç kimse. Hayaletler bile yoktu. Sadece dilsiz taşlar ve kalıntıların arasında otlayacak yeşillik arayan koyun vardı.
Ancak kör ozan artık orada bulunmayan büyük şehri görmeyi başardı. Onun surlarla çevrili olup körfezin üzerindeki tepede yükseldiğini gördü ve onu yerle bir etmiş olan savaşın naralarını ve kılıç şıkırtılarını duydu. Ve bunları bir şarkıyla dile getirdi. Bu Truva'nın yeniden kuruluşu oldu...”

* * *

Tam “Üşenmeyip sırtıma bir yastık daha getirirsem içeriden ve bir de gergedan boy aysti yaparsam okuma şartları bakımından nirvana'ya ereceğim” noktasına gelmişken hayat bir kez daha çalışmadığım yerden gelmeye karar verdi.
Birbirini takip eden üç ses:
- Hışır fışır...
- Tumburlak/Tump!
- Bunemeyaaaaav?!
Bu efektler kedinin sırasıyla sarmaşıktan kalan kuru dallara asılmasını, bu işlem sırasında zevkten şuurunu ve dengesini yitirip alt kattaki bahçeye düşüşünü ve “N'oldu bana usta?” demesini temsil ediyor.  Balkona çıktım, aşağıya baktım.
Klasik manzara: “Ben kimim? Sen kimsin? Burası neresi? En yakın ıslak mama paketi nerede?” ifadesiyle bana bakıyor.
Ne Galeano kaldı, ne Homeros tabii.

Al sana “edebi tada haiz medeniyet tarihi!”

* * *

KAKUT (Kedi AKUT'u) pozisyonu alındı.
Önceki operasyonlarda düştükten sonra şuurunu kaybedip asabileştiğini bildiğimden, kendimi savunmak için eldiven aldım.
Daha önce beraber kapıda kaldığımız için anahtarı da unutmadım.
Yakınına ulaştığımda meraklı bir kalabalığın toplandığını gördüm. Kalabalık tamamen mahallenin kedilerinden oluşuyor.
Ara sıra selamlaştığım doğal papyonlu siyah/beyaz kedi “N'olmuş burada abi?” gibilerden bir bana bir de benim elemana baktı.
“Sen uza, arıza çıkacak” dedim.

Der demez çıktı tabii. Eleman önde ben arkada bir çalılık macerası, bir duvar tırmanma ve bir plonjon denemesi yaşadık.
Plonjonum başarılı oldu.

Papyonlu kedi bütün olanı biteni ilgiyle izledi, ona ve diğerlerine film olduğumuzla kaldık.

* * *

Elemana genel muayene, “Sana paraşüt mü takayım ben yani, n'apayım?” fırçası ve kitaba dönüş.Günlük hayatın gelişme şekli ve kedi gerçekliği “kuğu yumurtasından doğan Helena”ya filan pek uymayacağından kitabın başka sayfalarına yöneldim.Ve caz gitaristi Django Reinhardt portresinde durdum, huzura demir attım:
“Bir çingene kervanında dünyaya geldi. İlk yılları Belçika yollarında bir ayıyla bir keçinin danslarına bançoyla eşlik ederek geçti.
On sekiz yaşındayken içinde yaşadığı at arabası yandı.
Diriden çok ölü olarak kurtuldu bu olaydan. Bir bacağını kaybetti. Bir elini kaybetti.Elveda yollar, elveda müzik dedi doktorlar. Ama neredeyse kesmek üzerelerken bacağını kurtardı.
Kaybettiği elinden de iki parmağı kurtarmayı başardı.

Ve bütün caz tarihinin en iyi gitaristlerinden biri olmaya bu kadarı yetti.Django Reinhardt'la gitarı arasında gizli bir anlaşma vardı.
Kendisini çalması için ona eksik olan parmakları veriyordu...”
 


GİORDANO BRUNO

sen Galileo kadar ünlü olamadın
O kiliseye boyun eğdi
Kopernik cesaret edemedi
senin vicdanın  gerçeği haykırdı yüzlerine
Engizisyon seni yaktı
yakıldığın alana heykelini diktiler
suçun evrenin sonsuz olaması

Tanrı iyi insanları kullanır
kötü insanlarsa Tanrıyı

unutulan filozoflar
zayıf bellekler
yasaklı dinler
şimdi özür dileseler
neler değişecek ki

gerçek o kadar yalın iken
ölüm o kadar yakın iken.

Nezih Oktar 2009
 


http://www.taraf.com.tr/haber/46302.htm

Tarih, adalet ve Galeano

Taraf / SİBEL ORAL - Istanbul - 04.01.2010

  Eduardo Galeano Aynalar’da Türkiye’de Ermenilere yapılanların Hitler’in gaz odalarının ve toplama kamplarının önemli bir habercisi olduğunu söylüyor
Biz ki şu koskoca dünyanın savaşan, üreten, çoğalan, tüketen toplumları sosyal amnezinin doruk noktalarında yaşıyor olabilir miyiz? Yanıtınız “evet” olabilir ya da yanıtınız bile yoktur ama yine de bu soru üzerinde düşünmeye cesaretiniz varsa o zaman Eduardo Galeano’nun Aynalar kitabının sayfalarını açın ve tarihin yansımasını görmeye hazırlanın.

İnsan tümüyle suçlu değildir

1971 yılında yazarlık kariyerine Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı kitabıyla başlamıştı Galeano. Tam 38 yıl sonra ise Hugo Chavez, ABD Başkanı Barack Obama’ya bu kitabı hediye etti. Obama bu kitabı okudu mu bilinmez ama Galeano’nun yayımlandıktan çok kısa bir süre sonra Sel Yayıncılık tarafında Türkçeye kazandırılan kitabı Aynalar’ı tarihe meraklı herkesin ilgiyle okuyacağına dair de şüphe yok. Aynalar adlı kitapta Galeano, en açık şekilde tarihi yeniden yazıyor desek yanılmış olmayız. Politik olarak tüm fikirleri her zamanki gibi radikal bir şekilde Aynalar’a yansıyor Galeano’nun ve aklımıza Albert Camus’nun tarih üzerine şu sözü geliyor; “İnsan tümüyle suçlu değildir çünkü tarihi o başlatmadı ama tümüyle suçsuz da değildir çünkü tarihi sürdürür.”

Evrensel bir tarih

Kitapta yer alan uzun ya da kısa tüm yazılar zaman zaman ezberimizi bozmamız için sert çimdikler atıyor ve o çimdiklerle yüzleşmelere gebe bırakıyor. Evet yüzleşmek; silip bozulan, sahiplenilen, reddedilen tarihle yüzleşmek. Galeano’nun Aynalar adlı kitabı evrensel bir tarihi gözler önüne seriyor. Kapitalizmin dişli çarkları, eşitsizlik, engizisyon, sömürülen haklar, keşifler, savaşlar ve bunların toplamında dünya tarihinin en başından beri aç olduğu tek şey: Adalet. İnsanın macerasını ele alan Galeano, Aynalar’da bize bu maceranın Afika’da başladığını anlatıyor. Cennetin Bahçesi’nde başlayan ve 21. yüzyıla dek devam eden insanlık tarihi sürecinde yazarları, olayları, sanatçıları, savaşları, tanrıları ele alıyor ve tüm bunların çevresinde dünya tarihinin aynasını yüzümüze tutuyor. Yüzlerce öykü ve yazıdan oluşan kitaptaki Umursamama unutmanın akrabasıdır başlığı ise Türkiye’nin halen tartışılan konularından biri olan Ermeni Soykırımı ile ilgili.

Türkiye’den kovulan Ermeniler

“Osmanlı İmparatorluğu lime lime dağılıyordu ve kabak Ermenilerin başında patladı. Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü sırada, hükümet tarafından zemini hazırlanan bir can pazarı Türkiye Ermenilerinin yarısının hayatına mâl oldu: Yağmalanan ve yakılan evler, aç susuz yollara saçılan gariban kervanları, köy meydanında gündüz vakti tecavüze uğrayan kadınlar, nehirlerde yüzen insan cesetleri.” Galeano Türkiye’den kovulan Ermenilere yapılanların Nazi Almanya’sındaki gaz odalarının habercisi olduğunu yazıyor. Ve tüm bunların sonrasında Hitler’in Polonya işgali planlarını yaparken bu işgalin uluslararası alanda gürültü koparacağını ama bunun uzun sürmeyeceği garantisi verdiğini belirtiyor. Bu garantiyi doğrularken Hitler, Ermenilerin Türkiye’den kovuluşunu hatırlatıp şu soruyu soruyor danışmanlarına: “Bugün Ermenileri hatırlayan var mı?”

Sahi hiç geldi mi adalet

Kendi deyişiyle anlatılmayı hak eden hikâyeler yazıyor Galeano ve bir tarihçi değil. Aynalar adlı kitap çok farklı başlıkları ve diliyle eşine zor rastalabilecek bir dinamiğe sahip. Zaman zaman şaşırıyor, zaman zaman gülüyor zaman zamansa alaycı bir şekilde düşündürüyor tarihe yaptığı ironik göndermelerle. Dilindeki gizemli güç ise bize adalet diye savaş diye, barış diye insanlık diye yutturulanları hatırlatıyor. Onlar da kitabın son bölümünde Kaybolan Şeyler başlığı altında: “Barış ve adalet haykırarak doğan 20. yüzyıl kanın içinde boğulmuş olarak öldü ve bulduğundan çok daha adaletsiz bir dünya bıraktı arkasında.” Ve tarih maalesef o meşhur sözdeki gibi tekerrür ederek Galeano’nun satırlarına şöyle konuyor; “Yine barış ve adalet haykırarak doğan 21. yüzyıl da önceki yüzyılın izinden gitmekte.” Yani değişen hiçbir şey yok. Galeano’nun bize tuttuğu ayna adalete ve resmi olmayan tarihe bir çağrı değil, alaycı ama bir o kadar da ağır bir sorudur; Adalet diye bir şey hiç oldu mu? Yanıtı bulmak hiç de zor olmasa gerek, adaletin ta kendisi veriyor zaten; “Aradığın yerlerde değilim artık.”
 


Eduardo Galeano


Köle sahibi güneye karşı endüstrileşmiş kuzeyin savaşının galibi General Ulysses Grant, bu savaşın arkasından Birleşik Devletler başkanı olacaktı.

1875’te İngiltere basınının sorularına ise şöyle yanıt verecekti: İki yüzyıl içerisinde yerli sermayemizi koruma politikasından yeterince kazandıktan sonra, serbest ticareti de benimseyeceğiz.

Bu bakış açısıyla, 2075 yılında dünyanın en korumacı ulusu serbest ticareti benimseyecek.

***

Looty (Ganimet), Little Booty (Küçük Yağma) Avrupa’ya getirilen ilk Pekin köpekleri idi. Londra’ya 1860 yılında geldiler. İngilizler onları vaftiz etti çünkü onlar iki uzun afyon savaşının ardından Çin’den yağmalananların bir parçasıydı.

Viktorya, narko-trafik kraliçesi, uyuşturucuyu kurallarını dünyaya empoze etti. Çin, özgürlük adına, serbest ticaret adına uyuşturucu bağımlısı bir ulusa dönüştürüldü.

Yine özgürlük ve serbest ticaret adına, Paraguay 1870’te paramparça edildi. Beş yıllık savaşın ardından, bu ülke, ki Paraguay Amerika kıtasında hiçbir ülkeye tek sent borcu olmayan tek ülke idi, dış borç batağına saplanmıştı bile. Savaşın ardından harabeye dönmüş ülkeye ilk krediler Londra’dan geldi. Ülke, Brezilya’ya, Arjantin’e ve Uruguay’a inanılmaz tazminatlar ödemek zorunda bırakıldı. Katledilen ülke, kiralık katillerine para ödedi.

***
Haiti de büyük miktarlarda tazminat ödedi. 1804 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından enkaz halindeki yeni ulus bağımsızlık günahının bir bedeli olarak Fransa’ya bir yüzyıl boyunca servet ödedi.

***
Büyük işletmeler Birleşik Devletler’de ‘insan’ haklarına sahipti. 1886 yılında Yüksek Mahkeme özel şirketlerin ‘insan’ haklarını genişletti.

Birkaç yıl sonra işletmelerin ‘insan’ hakları savunusu adı altında Birleşik Devletler, dünyanın başka başka kıyılarında on ülkeyi işgal etti.

İlerleyen zamanlarda Anti-emperyalist Lig’in başkanı olacak olan Mark Twain, bu durum karşısında ABD’ye yeni bir bayrak önerdi: yıldızlar yerine iskeletler….

Başka bir yazar, Ambrose Bierce, bu fikri rötuşladı: “Savaş, tanrının bize coğrafyayı öğretme biçimidir.”

***

Toplama kampları ilk kez Afrika’da kuruldu. İngilizler, deneyi başlattı; Almanlar geliştirdi. Herman Goering babasının 1904’te Namibya’da denediği modeli Almanya’ya uyguladı. Joseph Mengele’nin öğretmeni Namibya toplama kampında ‘aşağı’ ırkların anatomisi üzerine çalışmalar yapmıştı. Gine ‘domuz’larının hepsi ‘aşağılık zenci’lerdi.

***

1936 yılında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, bir “küstahlığa” tahammül edemedi. 1936 Olimpiyatları, Hitler tarafından organize ediliyordu, Peru futbol takımı Avusturya’yı, Führer’in asıl memleketini, dört iki yenmişti. Olimpiyat Komitesi maçı iptal etti.

***

Hitler arkadaştan yoksun değildi. Rockefeller Şirketi, Nazi tıbbının ırkçı araştırmalarını finanse etti. Coca-Cola, Fanta’yı savaşın ortasında Alman pazarı için üretti. IBM, Yahudilerin tanınmasını ve sınıflandırılmasını mümkün kıldı, ki bu delikli kartlar sisteminin (perfore kağıtlar) büyük ölçekli kullanımı konusunda ilk kahramanca hamle idi.

***

1953 yılında, Komünist Almanya’da işçilerin protestoları patlak verdi.

İşçiler, sokakları işgal ettiler ve Sovyet tankları onları susturmak için ülkeyi işgal etti. Ardından Bertold Brecht şunu önerdi: “Hükümet halkı tamamen yok etseydi/fesh etseydi ve yeni bir halk seçseydi daha kolay olmaz mıydı?”

***

Pazarlama organizasyonlarında hedef kamuoyuydu. Yalanlar söylenerek, tıpkı arabaların satıldığı gibi savaşlar da satıldı.

1964 yılında Birleşik Devletler, Tonkin Körfezi’nde iki ABD gemisine saldırdığı gerekçesiyle Vietnam’ı işgal etti. Savaş, yığınlarca Vietnamlıyı yok ettikten sonra, Savunma Bakanı Robert McNamara, Tonkin saldırısının aslında hiç gerçekleşmediğini açıkladı.

Kırk yıl sonra, tarih Irak’ta tekrar edecek/ettirilecekti.

***

Birleşik Devletler’in Irak’a medeniyet götürmesinden binlerce yıl önce evrensel tarihin ilk aşk şairi bu ‘barbar’ topraklarda yetişecekti. Kil tabletlere Sümerce yazan şair, bir tanrıça (İnanna-Sümer mitolojisinde aşk ve hayat tanrıças-ç.n) ile çobanın mücadelesini destanlaştırıyordu. İnanna, bir ölümlü gibi bir gece aşık oluvermişti. Dumuzi (Tammuz-çoban kral) gece sürdükçe ölümsüz olarak kaldı.

***
Paradokslar arasında gezelim ve paradoksları kışkırtmaya devam edelim:

Aleijadinho, Brezilya’daki en çirkin adam, Amerika sömürge çağının en güzel heykellerini yaratmıştır.

En büyük caz gitaristlerinden çingene Django Reinhardt’ın sol elinde yalnızca iki parmağı vardı.

Grimod de la Reynière’nin, Fransız mutfağının büyük şefinin, elleri yoktu. O, demir kancalarla yazıyor, yiyor ve pişiriyordu.
*Eduardo Hughes Galeano, Uruguaylı ünlü bir gazeteci, yazardır. Galeano'nun, Latin Amerika'nın Kesik Damarları da dahil pek çok kitabı birçok farklı dile çevrilmiştir. Yazı, Galeano'nun son kitabı Aynalar'dan ikinci seçmelerdir. İlk seçmeleri 'Yürüyen Bir Paradoks' adı altında daha önce çevirmiştik.

***

ATILIM
 

 

Dünyanın vicdanı: Eduardo Galeano

http://www.radikal.com.tr/

Eduardo Galeano 04/12/2009

'Aynalar' kitabında Galeano, olaylara alışıldık tarih kitaplarının, özellikle de 'resmi' tarihin baktığından bambaşka gözlerle bakıyor ve gösteriyor. Asık suratlı, neredeyse insansız bir tarihi anlatan kitapların aksine, aşkın, yoksulluğun, kardeşliğin, eşitsizliğin olduğu, insanlı bir tarihi aydınlatıyor Galeano. Bu nedenle de bütün kitaplarının başköşesinde 'adalet' ve 'vicdan' oturuyor

TÜLİN ER (Arşivi)

En son ne zaman birine kitap hediye ettiniz? Bu demode alışkanlık, geçen mayıs ayında Hugo Chavez’in Barack Obama’ya bir kitap hediye etmesiyle yeniden canlandı. Olayın kahramanı, Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabıydı. O günden sonra da kitabın satışlarında hatırı sayılır bir artış gözlendi; sonraki üç hafta boyunca, neredeyse her gün 1500 adet sattı. 1970’lerde yayımlanmış bir kitabın, 2009 yılında bir devlet başkanına hediye edilmesi, güncelliğinin altını da çiziyordu aslında. Latin Amerika’nın halini -tarihini de arkasına alıp- anlatan bir kitabın bunca yıldan sonra hâlâ günümüzün bazı gerçekleriyle paralellikler taşıması düşündürücü değil mi?
Hugo Chavez daha sonra gazetecilere verdiği röportajında şunları söyledi: “Bu kitap, Latin Amerika tarihimiz için bir anıt niteliğinde. Tarihi, nasıl bir tarihten geldiğimizi öğrenmemizi sağlıyor.”

Latin Amerika’ya ‘ABD’nin arka bahçesi’ denmesi boşuna değil. Kuzey Amerika’nın, güneyine ve buradaki maden zenginliklerine göz dikmeyi kendine hak görmesi, Latin Amerika’da bir direnişler tarihi oluşturdu. Bu tarihe ışık tutmaya ve onu en doğru şekilde yansıtmaya kendini adamış olan Eduardo Galeano ise, Latin Amerika topraklarından çıkmış yazarlar ve devrimciler arasında haklı bir ün kazandı. Henüz Che gibi resmini tişörtlerde göremesek de -bunda üzülecek bir şey yok elbette- Latin Amerika ikonları arasında yerini şimdiden almış durumda.

Eduardo Galeano’nun yeni kitabı Aynalar, yurtdışında yayımlanışından kısa bir süre sonra Türkçeye çevrildi ve okurla buluştu. Galeano’nun son zamanlardaki yazınsal üslubunu açıkça yansıtan kitap, kısa öykülerden ve denemelerden oluşuyor. ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ altbaşlığı, birazdan sayfalarını çevireceğiniz kitabın alıştığınız tarihten farklı bir okuma vaat ettiğinin ipuçlarını veriyor. Çünkü Aynalar kitabında Galeano, olaylara alışıldık tarih kitaplarının, özellikle de ‘resmi’ tarihin baktığından bambaşka gözlerle bakıyor ve gösteriyor. Asık suratlı, neredeyse insansız bir tarihi anlatan kitapların aksine, aşkın, yoksulluğun, kardeşliğin, eşitsizliğin olduğu, insanlı bir tarihi aydınlatıyor Galeano. Bu nedenle de bütün kitaplarının başköşesinde ‘adalet’ ve ‘vicdan’ oturuyor.

Galeano’nun vicdanı tüm dünyayı kucaklayan türden. Afrika kıtasının talan edilmesine gösterdiği tepkinin aynısını, kadının erkeğin malı haline dönüşmesine ya da çocuklara uygulanan şiddete de gösteriyor. Kapitalizmin doymak bilmezliğine direnmenin onurundan söz ediyor. Dünyadaki tüm olayların nasıl zincirleme bir halde birbirine bağlı olduğunu anlatırken, dünyanın bir ucunda kanat çırpan kelebeğin gerçekten de diğer uçta kasırgalar yaratabileceğini ispatlıyor.

Unutmamak gerek

Aynalar, dünyanın başlangıcına dair efsanelerden 20. yüzyılın olaylarına kadar uzanıyor. Dinlerin ortaya çıkışı, Tanrıların öfkeleri, keşifler, icatlar... Ya hiç bilmediğimiz ya da yanlış bildiğimiz, tarihin pek çok köşe başında duruyor Galeano. Kitabın son başlığı ‘Kaybolan Şeyler’le ise Aynalar’a özlü bir nokta koyuyor:

“Barış ve adalet haykırarak doğan yirminci yüzyıl, kanın içinde boğulmuş olarak öldü ve bulduğundan çok daha adaletsiz bir dünya bıraktı arkasında.Yine barış ve adalet haykırarak doğan yirmi birinci yüzyıl da önceki yüzyılın izinden gitmekte.

Ben çocukken, dünyada kaybolan her şeyin Ay’a gittiğine inanıyordum.Ne var ki, Ay’a giden astronotlar orada ne tehlikeli rüyaları, ne tutulmayan vaatleri, ne de kırık umutları buldular.
Eğer bunlar Ay’da değilselrr, neredeler o zaman?
Yoksa dünyada kaybolmadılar mı?
Yoksa dünyada saklanıyorlar mı?”

John Berger, Galeano için şunları söylemişti: “Eduardo Galeano yayımlamak, düşmanı yayımlamak gibidir: yalanların, eşitsizliğin, hepsinden önemlisi de unutkanlığın düşmanını. Suçlarımızı unutturmadığı için ona minnettarız. Onun şefkati yıkıcı, hakikati hiddetli.”

Gerçekten de Eduardo Galeano’nun en önemli meselesi unutmamak ve unutturmamak. Verili tarihi olduğu gibi benimsemektense onu irdelemek, farklı kaynaklardan araştırıp bağlantılar kurmak. Yalnızca Latin Amerika halkları değil, dünyanın dört bir yanı unutkanlıktan mustarip ya da unutturulma kurbanı. O nedenle, Eduardo Galeano gibi yazarları okumak, onlarla suç ortaklığı yapmak neredeyse elzem. Türkiyeli yayıncıların da bu suç ortaklığına katılması, biz okurlar açısından çok talihli bir durum.

Aynalar’a yalnızca tarih kitabı ya da yalnızca hikâye kitabı demek, onu tanımlamakta yetersiz kalacaktır. Eduardo Galeano, kalıplara sokmaktan özenle uzak durduğu olaylara yakışır, şiirsel bir üslupta yazmış metinlerini. Okurun bakış açısını, böyle ‘ciddi’ konular hakkında okurken rastlamaya alışkın olmadığımız renkli üslubuyla esnetmeyi amaçlamış sanki. Bunu başarmış da...
Sahi, en son ne zaman birine kitap hediye ettiniz?



Latin Amerika’nın hafızası

1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz.) 60’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makus talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Latin Amerika’nın Kesik Damarları yazarın dünya çapında en çok satan ve bilinen kitabı olmakla birlikte, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Zamanın Ağızları, Ateş Anıları (3 cilt), Tepetaklak, Yürüyen Kelimeler, Söz Mezbahası ve Biz Hayır Diyoruz kitapları da Türkçede yayımlandı.

‘Bu kitap çok deli bir projeydi’
Aynalar  için ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ derken neyi kastediyorsunuz?

Bilmiyorum, ‘evrensel bir tarih’ ya da bunun gibi bir şey demek bana fazla vakur ve ciddi geldi. Ben tarihçi değilim. Bu kitap çok deli bir projeydi. Zaman ve harita sınırlarının ötesine geçmeye çalışmak çılgınca bir maceraydı. Görünmeyenler üzerinden insanlık tarihini yeniden keşfetmeye, yeniden inşa etmeye çalışan, ırkçılık ve maçoluk, militarizm, elitizm ve başka bir çok ‘izm’lerin oluşturduğu, yeryüzündeki gökkuşağını yeniden keşfetmeye çalışmak için 600 kısa öyküden toparlandı. Kitabın amacı nihayetinde, hiç kimse olamamışların ağzından hiç kimse olamayanları anlatmaktı.

Son yıllarda neden kısa öyküler ve denemeler tarzına yöneldiniz? Büyük hikâyeleri anlatmak için neden bu biçim?

Enflasyona karşı savaşıyorum; parasal enflasyona değil de sözcüklerin yarattığına. Hiçbir şey anlatmayan bir dolu sözcük... Daha az sözcükle daha çok şey anlatmaya çalışıyorum. Bu bir meydan okuma. Bu yüzden, orada bulunmayı gerçekten hak eden, sessizliğe tercih edeceğim sözcükleri bulana dek, anlattığım hikâyeleri belki on-on beş kez yeni baştan yazıyorum.

Venezüella başkanı Chavez, ABD başkanı Obama’ya Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nı hediye ettiğinde ne düşündünüz?

O an bilmiyordum. Kısa süre önce ölen köpeğim Morgan’la rutin yürüyüşümüze çıkmıştık; o olaydan sonra öldü, bu da bizim son yürüyüşlerimizden biriydi. Komşum, “Tebrikler Eduardo. Çok satarsın artık. Çok satan bir yazar olacaksın Eduardo” deyince çok şaşırdım. Dehşete düşmüştüm. Çok satmak mı? Satmak istemiyordum. Neydi bu şimdi? Korkunç bir şey olmuştu herhalde. “Tebrikler, çok başarılı oldun” da ne demekti? Başarılı olmak istemiyordum. “Ne? Piyasada mı başarılı oldum yani?”

“Evet, dünyanın en çok satan adamı sensin şimdi. Dünya seninle gurur duyacak.”

Ama bu benim için kötü bir haberdi. Piyasanın en iyisi olmak istemiyordum. Sadece yazarak insanlarla iletişim kurmak istiyordum.

Eh, Chavez de yeni Oprah oldu sayılır. Bildiğiniz gibi bunu Noam Chomsky için yaptığında, o da çok satanlar listesine girdi. Şimdi de size aynı şeyi yaptı...

Aslında, çok cömert bir davranış. Gerçekten de kitap sembolik bir anlam kazandı.

Ama o kitaptan bu yana üslubum çok değişti. Artık çok farklı bir şekilde yazıyorum, tekrara düşmeyi sevmem, ‘no estoy arrepentido’, hiç sevmem, tek bir virgülde dahi.

Aslında, zenginlikle yoksulluğun, özgürlükle köleliğin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermesi açısından önemli bir kitaptır. Yani, herhangi türden bir yoksulluk karşısında masum sayılabilecek hiçbir zenginlik yok; aynı şekilde, kölelikle ilgisi olmayan hiçbir özgürlük yok.

Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın amacı buydu, daha önce ayrı ayrı anlatılan tarihler ve tarihçilerin, ekonomistlerin ve sosyologların kullandıkları kodlanmış anlatımlar arasında bağlantılar kurmaya çalışmaktı. Bu nedenle, herkesin okuyup keyif alabileceği bir türde yazmaya çalıştım. Casa de las Americas Ödülü’nü de bu yüzden alamadı zaten, jüri kitabın ciddi olmadığına hükmetti. O zamanlar solcu entelektüeller bir şeyin ciddi sayılması için sıkıcı olması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden, sıkıcı değilse ciddi de değildi. Daha sonra, talihime bakın ki, askeri diktatörlük kitabı çok ciddi bulup yaktı. Benim en iyi reklamım ve pazarlamam da bu oldu.

 Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabından Obama’nın ne öğrenmesini istersiniz?

Kimseye bir şey öğretmek istemiyorum. Asla. Aslında, Obama ve ABD hükümeti, ya da halkı, ‘liderlik’ sözcüğünü ‘dostluk’ sözcüğüyle değiştirirlerse çok memnun olacağım. Çünkü liderlik, birinin başkaları üstündeki tahakkümünü ifade ediyor. Gerçek insan ilişkileri yataydır, dikey değil; yardımseverlik yerine dayanışma vardır ve başkalarının dayattığı hiçbir sınır ya da sınıf yoktur. Dünyanın kuzeyi, Tanrı onları güneyin öğretmenleri olsun diye yaratmışlar gibi davranıyor ve sürekli sınava çekme halindeler. Mesela, Venezüella demokratik bir ülke mi? Biz karar vereceğiz, çünkü demokrasi öğretmenleri biziz. Bu demokrasi öğretmenleri de askeri diktatörlüğün fabrikaları aslında. Yani ABD, -aslında sadece ABD de değil, bazı Avrupa ülkeleri de- askeri diktatörlük yönetimini tüm dünyaya yayıyorlar. Demokrasi öğretmeye muktedir olduklarını sanıyorlar. Bu yüzden kimseye hiçbir şey öğretmek istemiyorum. Tek istediğim, anlatılma- yı hak eden hikâyeleri anlatmak. Hepsi bu.

www.democraynow.org sitesinden derlenmiştir.

AYNALAR

Neredeyse Evrensel Bir Tarih
Eduardo Galeano
Çeviren: Süleyman Doğru
Sel Yayıncılık
2009
387 sayfa, 20 TL

.


http://bianet.org/biamag/dunya/119624-eduardo-galeanodan-haiti-dersleri

Eduardo Galeano'dan Haiti Dersleri

Galeano, "uygarlık tarihi"ni tersinden yazdığı son kitabı "Aynalar"da Haiti'nin özgürlük mücadelesini ve sömürülüşünü de anlatıyor: " İlk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke Haiti olmuştur."

Eduardo GALEANO
 
Montevideo - BİA Haber Merkezi
23 Ocak 2010, Cumartesi

Uruguaylı sosyalist yazar ve gazeteci Eduardo Galeano, son kitabı "Aynalar"da* "uygarlık tarihini", hep yapmayı sevdiği gibi, "tepetaklak" ediyor ve öyle anlatıyor. Bu kitap aynı zamanda, ayrımcılığın, baskıcı iktidarın ve özgürlük mücadelesinin tarihi. Türkiye 'de medya, Haiti'nin farkına ancak on binlerce kişinin öldüğü depremden sonra vardı. Galeano'nun kitabından Haiti'yle ilgili bazı bölümleri alıntılıyoruz.

Beyaz Lanet

Haiti'nin siyah köleleri Napolyon Bonapart'ın ordusuna esaslı bir şamar indirdiler. Ve 1804 yılında Özgürlerin bayrağı yıkıntılar üzerinde yükseldi.

Zaten Haiti en başından beri hep acılar çeken bir ülke olmuştu. Fransız şeker üretim sahalarına topraklar ve kölelerin kol gücü kurban edildi. Ardından da savaş felaketi nüfusun üçte birinin telef olmasına yol açacaktı.

Bağımsızlığın doğuşu ve köleliğin ölümü, siyahların kahramanları, dünyanın beyaz sahiplerine yönelik affedilmez aşağılamalar oldular.

Napolyon'un on sekiz generali isyancı adaya gömülmüşlerdi. Kan gölünde dünyaya gelen yeni ulus ablukaya ve yalnızlığa mahkum bir şekilde doğdu: hiç kimse ondan bir şey satın almıyor, hiç kimse ona bir şey satmıyor, hiç kimse onları tanımıyordu. Haiti, sömürgeci efendisine karşı sadakatsiz davrandığı için Fransa'ya devasa bir tazminat ödemek zorunda kaldı. Yaklaşık bir buçuk asır boyunca ödediği bu saygınlık günahının kefareti, diplomatik tanınmaya karşılık olarak Fransa'nın ona dayattığı bedeldi.

Onu resmen tanıyan başka bir ülke olmadı. Her şeyini ona borçlu olmasına rağmen Simon Bolivar'ın Büyük Kolombiya'sı bile onu resmen tanımadı. Oysaki Haiti Bolivar'a gemi, silah ve asker verirken, öne sürdüğü yegâne koşul onun kölelere özgürlüklerini vermesiydi, ama böyle dünce Kurtarıcı'nın kafasından geçmemişti bile. Bolivar bağımsızlık savaşını kazandı, ama bir süre sonra düzenlenen yeni Amerikan ulusları kongresine Haiti'yi davet etmeye karşı çıktı.

Haiti Amerikaların cüzamlısı olarak kalmayı sürdürdü.

Thomas Jefferson daha başından beri hastalığı o adada hapsetmek gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştu, zira orası kötü bir örnek teşkil ediyordu.

Hastalık, kötü örnek: itaatsizlik, kargaşa, şiddet. Güney Carolina'da yasalar, bütün Amerika kıtası tehdit eden kölecilik karşıtı coşkusunun bulaşma riskine karşı herhangi bir zenci denizciyi, gemisi limanda bulunduğu sürece, hapse atmaya olanak sağlıyordu.

Bu coşkuya Brezilya'da verilen isim Haiticilik idi.

Kölelik Birçok Kez Öldü

Herhangi bir ansiklopediyi aç. Köleliği ilk kaldıran ülke hangisi olduğuna bak. Ansiklopedinin vereceği yanıt bellidir: İngiltere.

Gerçekten de, dünya köle ticareti şampiyonluğunu kimseye bırakmayan Britanya İmparatorluğu günün birinde, insan eti satışının artık eskisi kadar getirimli olmadığını anlayınca fikir değiştirir. Londra köleliğin kötü bir şey olduğunu 1807'de keşfetmiştir, ancak kararı yeterince ikna edici bulunmamış olsa gerek, otuz yıl sonra bunu ilk kez yinelemek zorunda kalır.

Fransız Devrimi'nin sömürgelerdeki kölelere özgürlüklerini verdiği de bir gerçektir, ancak ölümsüz diye adlandırılan özgürleştirici karar kısa süre sonra Napolyon Bonapart tarafından katledilerek öldürülmüştür.

İlk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke Haiti olmuştur. Köleliği İngiltere'den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenlik ateşlerinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır.

Amerika Kıtasına Demokrasi Ekmenin Kısa Tarihi

1915'te Birleşik Devletler Haiti'yi istila etti. Robert Lansing hükümet adına yaptığı açıklamada, vahşi yaşama yönelik doğuştan gelen eğiliminden ve Medeniyete yönelik fiziki yetersizliğinden ötürü kendi kendini yönetme kapasitesine sahip olmadığını ifade etti. İşgalciler orada on dokuz yıl kaldılar. Vatanseverlerin lideri Charlemagne Péralte bir kapının üzerine çivilenerek çarmıha gerildi.

Siyah Olmak Yasak

Haiti ve Dominik Cumhuriyeti, Masacre [Katliam] adındaki bir nehirle ayrılan iki ülkedir.

Daha 1937 yılında böyle anılıyordu, ama nehrin adının bir kehanetin eseri olduğu daha sonra anlaşıldı: Dominik Cumhuriyeti tarafındaki şekerkamışı tarlalarında çalışan binlerce Haitili işçi bu nehrin kıyısında pala darbeleriyle katledildiler. Fare suratlı, Napolyon şapkalı Generaller generali Rafael Leonidas Trujillo, ırkı beyazlaştırmak ve hiç de saf olmayan kendi kanındaki şeytanı kovmak için siyahların katledilmeleri emrini verdi.

Dominikli gazetelerinin bu olaydan hiç haberi olmadı. Haiti gazetelerinin de öyle. Üç haftalık sessizliğin ardından, bir şeyler yazılıp çilince Trujillo olayın abartılmaması konusunda uyardı, zira ölenlerin sayısı on sekiz binden fazla değildi.

Uzun tartışmaların ardından ölü başına yirmi dokuz dolar ödeme yapıldı. (EG/SD/TK)


Paradokslar arasında gezelim ve paradoksları kışkırtmaya devam edelim:

Aleijadinho, Brezilya’daki en çirkin adam, Amerika sömürge çağının en güzel heykellerini yaratmıştır.

Marco Polo’nın gezi kitapları, özgürlük maceraları, Ceneviz hapishanelerinde yazılmıştır.

Don Kişot de La Manşa özgürlük savaşçısı, Seville cezaevlerinde üretilmiştir.

Müziklerin en özgürü olan caz, ‘aşağılık zenci’ kölelerin torunları tarafından tarih sahnesine çıkarılmıştır.

En büyük caz gitaristlerinden çingene Django Reinhardt’ın sol elinde yalnızca iki parmağı vardı.

Grimod de la Reynière’nin, Fransız mutfağının büyük şefinin, elleri yoktu. O, demir kancalarla yazıyor, yiyor ve pişiriyordu.
*Eduardo Hughes Galeano, Uruguaylı ünlü bir gazeteci, yazardır. Galeano'nun, Latin Amerika'nın Kesik Damarları da dahil pek çok kitabı birçok farklı dile çevrilmiştir. Yazı, Galeano'nun son kitabı Aynalar'dan ikinci seçmelerdir. İlk seçmeleri 'Yürüyen Bir Paradoks' adı altında daha önce çevirmiştik.

***
 
Marco Polo’nın gezi kitapları, özgürlük maceraları, Ceneviz hapishanelerinde yazılmıştır.

Don Kişot de La Manşa özgürlük savaşçısı, Seville cezaevlerinde üretilmiştir.

Müziklerin en özgürü olan caz, ‘aşağılık zenci’ kölelerin torunları tarafından tarih sahnesine çıkarılmıştır.


ATILIM

 

 
 
Valid HTML 4.01 Transitional