Alev Alatlı, "Gogol'ün İzinde" üst başlıklı yeni nehir romanına "Aydınlanma Değil Merhamet''le başladı. Aydınlanma adına üçyüz yıldır acı çekildiğini belirten yazar, bugün dünyanın tek ihtiyacının merhamet olduğunu söylüyor.
|
|
Alev Alatlı'nın kaleme aldığı "Gogol'ün İzinde" dörtlüsünün ilk kitabı "Aydınlanma Değil, Merhamet!" Everest Yayınları arasından çıktı. Dizinin diğer üç kitabı olan "İsa Mesih için Son Çağrı", "Suya Yazılı" ve "Akma Volga'm!" kitaplarını üçer ay arayla yayınlayacak olan Alev Alatlı toplamı 2200 sayfadan oluşan nehir romanında Rusya'yı ele alıyor. Yeni dünya düzeni ve küreselleşme merkezinde Doğu ve Batı karşılaştırması yapan Alatlı, bu temel sorunsalları Rusya üzerinden değerlendiriyor. Rusya bağlamında bahsettiği aydınlanmayla, "Batılılaşmak" uğruna üçyüz yıldan beri beri çekilen acıları kastettiğini belirten ve bugün dünyanın tek ihtiyacının merhamet olduğuna dikkat çeken Alatlı, tarihin en büyük dramına tanıklık eden kuzey komşumuz Rusya'nın serüveninin Türkiye'nin sadece geçmişine değil geleceğine de ışık tuttuğunu ve bu kitabın Rusya'nın Türkiye kitabı olmasından ürktüğünü söylüyor. |
·
HALE KAPLAN ÖZ
Nasıl biriktirdiniz bunca Rusya'yı, onu yazmak nasıl bir heyecandı?
Bir gün, bir yerde, "Moğollar Kiev'i talan ettikten sonra Rus köylüleri, kuzeye, ormanlara çekilirler. Ve orada medeniyet yorgun düşer, uykuya yatar. İnsanoğlu en başa döner, toprağa iltisaklı bitkiye dönüşür, dilsiz ve dayanıklı. Savaşçı imparatorların estirdikleri fırtınaların rasgele savurduğu ezeli ve ebedi köy, çocuklar peyda eden, toprak anaya tohum gömen o 'sonsuz' köylü, yeniden ortaya çıkar: Kendi yağında kavrulan kıvrım kıvrım bir canlı kümesi. Ölmeyecek kadar gıda, ehemmiyetsiz tasarruflar, ehemmiyetsiz servetler ve tahammül... Yığınlar ayaklar altında ezilirler ve fakat yaşayakalanlar ölenlerden boşalan yeri ilkel doğurganlıkla doldurur ve acı çekmeyi sürdürürler," diye bir cümle okudum. İçim çekildi. Ölmek, öldürülmek, öldürmek üzere inatla döllenen, ezelden ebede döllenen insanları tanımak, ölenlerden boşalan yeri doldurmaya ve acı çekmeyi sürdürmeye niçin ve nasıl bu kadar hevesli olunabilineceğini öğrenmek istedim. Gerisi, binlerce sayfa okuma. Birkaç seyahat. Nefes kesici bir serüvendi ve devam ediyor.
Aydınlanma ve merhamet karşıtlığını nasıl anlamlandırıyorsunuz, bu iki kavram karşıtlık kurar mı gerçekten?
"Aydınlanma" elbette "merhamet"in karşıtlığı değil! Benim Rusya bağlamında bahsettiğim, "Aydınlanmak", "Batılılaşmak" uğruna üç yüz yıldan yani Deli Petro'dan itibaren çektikleri acılardır. Petro'ya "İlk Bolşevik" denmesinin nedeni de budur. Aydınlanmacıların entelektüel kibirleri nedeniyle çok ağır bedel ödendi ve ödeniyor. "Tek yol" devrimdi, şimdi de "tek yol" serbest piyasa ekonomisi, liberalizm. Kibir aynı kibir, zulüm aynı zulüm. Bana sorarsanız, bugün dünyanın ihtiyacı olan, herşeyden çok "merhamet"tir.
Rusya'da bizim ülkemiz ile ortak gördüğünüz unsurlar neler? Rusya'nın yaşadıklarını Türkiye yaşasaydı nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk şu an?
Günümüz Rusya'sında gözlemlediğim manzara şu: Aşırı derecede yıpranmış, sadece halkının desteğinden değil, bürokrasisini dolduracak güvenilir insan kaynağından da yoksun bir devlet gücü... Entelektüel bir boşluk içinde, temsil ettiklerinin ihtiyaçlarını dillendirmekten aciz, bir o kadar zayıf ve dezorganize muhalefet. Denetimsiz serbest piyasa ve özelleştirme ile yaratılan, ülke çıkarlarını hiçe sayan "Yeni Ruslar" diye birilerinin varlığı... Medyayı kontrol eden finansman çevreleriyle Kremlin arasındaki "enformasyon savaşları" arasında bölünmüş bir halk... Kendi hükümetleri ile yabancı bir güçmüşcesine pazarlık eden ekonomi seçkinleri... Tahrip olan manevi değerler... İnsan hayatının gündelik gereksinimlerin ötesinde daha üstün bir anlamı yokmuş gibi yaşanması... Tarihin kaderci bir bakış açısıyla değerlendirilmesi, ahlâki ve dolayısıyla ekonomik düzelmenin mümkün olmadığı duygusunun yerleşikliği... Bu sahnenin tanıdık gelmesi ürkütücü.
Ülkemiz yazarları arasında farklı ülke ve kültürleri ele alan yazar pek yok. Siz bunu yaptınız. Yazmak için de bir Doğu ülkesini seçtiniz ve bir muamma olarak tanımladığınız bu coğrafyayı yazdınız. Tüm bunlardan sonra onu, Rusya'yı tanıyabildiğinizi rahatlıkla söyleyebiliyor musunuz?
Kendi insanımızı bile doğru dürüst tanıyamazken, bir başka kültürü eksiksiz öğrendiğimi söylemem elbette haddimi aşan bir tavır olur. Ancak, başladığım noktadan çok daha ilerdeyim diyebilirim.
Rusya'nın anlatımında gerçeklikten hemen hemen hiç kopmuyorsunuz, bu roman kurgusu içinde bir çelişki değil mi?
Bu sorunuza iki cevabım olacak. Birincisi, Mark Twain'in ünlü saptaması: "Gerçek, kurgu'dan daha acayiptir, çünkü kurgu, olabilirlikleri gözetmek durumundadır; 'gerçek'in öyle bir zorunluluğu yoktur." Bu nedenle, kurgudan daha heyecan vericidir gerçek. Öyle ki, roman gerçeği budayarak anlatmak durumundadır, tümüyle aksettirdiğinizde kimse inanmaz. İkincisi, edebiyat, hayatın yani gerçeğin ta kendisidir. Bilimkurgu bile gerçeğin üzerine kurulur. Onun için çelişki diye bir şey söz konusu değildir. Kaldı ki, NabokovSoljenitsinGogol'un aynı odada buluştuğu bir durum, ne kadar "gerçek" olabilir ki?
Rusya Türkiye'ye ışık tutabilir
Aydınlanma Değil Merhamet'te bize çok da tanımadığımız Rusya'nın sosyal, ekonomik, tarihsel, siyasal ve kültürel yapısını kucaklayan bir tablo çiziyorsunuz. Rusya'yı gündemimize sokma çabanız neden?
Bakın, insan olarak türdaşlarımızla paylaşmadığımız hiçbir özelliğimizin olmadığına inanırım. Rusya'nın serüveni Türkiye'nin sadece geçmişine değil, geleceğine de ışık tutabilecek bir serüvendir. Üstelik, Avrupa ülkelerinin serüveninden çok daha öğreticidir, çünkü Asya'yı, hatta İslamiyet'i paylaşıyoruz. İkimizin de gözü hep Batı'da olmuş. Rusya'nın Türkiye kitabı olmasından ürküyorum.
Bu, Rusya'nın Viva la Muerte'si
Romanın yayınlanmasının ardından ülke içinden ve dışarıdan özellikle de Rusya'dan gelecek tepkiler hakkında beklentiniz neler?
Rus okurların şaşırdıklarını biliyorum. Türkiye'den böyle bir çıkış beklemiyorlardı ve haklılar, çünkü kültürleri ile gündemimizde olmadıklarının farkındalar. Aralarından "Bu kitap Rusya'nın 'Viva la Muerte'si" diyen oldu. Türkiye'ye gelince, okuyanın ağızında Rusya'nın burukluğu kalsın, yeter. Öte yandan, on gün içinde üçüncü baskıya girmiş olması, Türkiye'de okunmak için "hafif" konularda yazmak gerektiği şeklindeki yaygın inancın pek de doğru olmadığını gösteriyor ki, benim tecrübem de bu yöndedir
Yeni safak 20040722
Başa Dön
Fatih YAŞLI / 09.09.2004 / RADİKAL
Alev Alatlı'nın son kitabı
"Aydınlanma Değil Merhamet"e göre, Karl Marx Sabetayist, Engels, Lenin,
Herzen ve Troçki de mason Sabetayizm mevzuunun yalnızca islami çevrelerde
tartışılan bir konu olmaktan çıkıp daha geniş bir okur yazar kitlesinin
gündemine oturması Yalçın Küçük'ün artarda yayımlanan kitapları ile söz
konusu oldu. Bu kitaplar öylesine etkili olmuştu ki, tanıdığım birçok
insanın, işi biraz da şakaya vurarak, Küçük'ün verdiği Sabetayist
isimsoyadı listelerine baktıklarına ve böylelikle kendilerinin Sabetayist
olup olmadıklarını anlamaya çalıştıklarına şahit oldum; aynı şeyi kendim
de yaptım ve hemen herkes gibi benim ismimin de listede olduğunu gördüm.
Şimdi bu listeye bir isim daha, üstelik yurtdışından bir isim daha
eklendi: Karl Marx. Üstelik eklemeyi yapan Yalçın Küçük değil, son
günlerde en az onun kadar popüler bir isim olan Alev Alatlı.
Alatlı'nın yeni kitabı "Gogol'un İzinde" dörtlemesinin ilk cildi
"Aydınlanma Değil Merhamet" geçtiğimiz ay piyasaya çıktı ve baskı adedine
bakılırsa büyük bir ilgiyle karşılandı. Ancak bu satış başarısına karşın,
Türk mütefekkirler henüz yaz rehavetinden sıyrılamamış olacaklar ki, kitap
üzerine benim görebildiğim kadarıyla henüz yeterince yazı yayınlanmadı.
Halbuki hem edebiyat eleştirisi açısından hem de Alatlı'nın ileri sürdüğü
birçok iddia nedeniyle "Aydınlanma Değil Merhamet"in yoğun bir şekilde
tartışılması gerekiyor. Böyle bir tartışma için ise, yazarın kitapta
Marx'a ilişkin söyledikleri bir çıkış noktası olarak ele alınabilir.
Büyük bomba
Alatlı, 501 sayfalık kitap boyunca, Rus tarihinin ve toplumunun pek
bilinmeyen yönlerine eğiliyor ve "derin Rusya"ya ait gözlemlerini bir Türk
aydını ile onun Rus dostlarının perspektifinden bizlere aktarmaya
çalışıyor. Mevzu elbette ki çoğu kez, sosyalizme, Ekim Devrimi'ne ve
Bolşeviklere geliyor, oradan da Marx'a uzanıyor. Ancak, Alatlı "büyük
bombayı" en sona saklıyor. Kitabın bitmesine sadece sekiz sayfa kala,
kitabın anlatıcı rolünü de üstlenen kahramanı Güloya, bir Rus prensi olan
arkadaşı Aleksi'ye soruyor: "Marx, farmason muydu?" Aleksi şöyle
yanıtlıyor bu soruyu: "Fransız Büyük Doğu Locası. Karl Marks, otuz ikinci
derece farmasondu. Engels, Lenin, Stalin, Herzen, Troçki de Grand
Orient'ten." Ancak, konu burada kapanmıyor. Yedi sayfa sonra, Güloya'nın
bir başka arkadaşı Nadya şu yorumda bulunuyor Marx'ın masonluğu hakkında:
"Otuz ikinci derece, Büyük Doğu Locası. Dedesi hahamdı, amcası hahamdı,
annesi Meier Katzellenbogen'in ahfadından, tüm sülalesi hahamdı. Marx, o
kitabı Frank'ın reformlarına bilimsel altyapı teşkil etsin diye yazdı."
Frank'ın kim olduğunu ise Aleksi'den öğreniyoruz: "Jacob Frank. Sabetayist
Frankist tarikatının kurucusu."
Marx'ın Yahudiliği üzerinden yürütülen spekülasyonları, bir arama motoruna
Marx ve Yahudi sözcüklerini yazarak, bazı internet siteleri üzerinden
takip edebilirsiniz; hatta bu sitelerden Marx'ın "satanist olduğunu" da
öğrenebilirsiniz! Ancak Marx'ı Sabetayist ilan etme onuruna, en azından bu
topraklarda, ilk olarak Alev Alatlı'nın nail olduğunu söyleyebiliriz: Marx
masondur ve Frankist tarikatının da üyesidir, tarikatın kurucusu Frank ise
Sabetayisttir, dolayısıyla Marx da Sabetayisttir.
Bu noktada, ilk olarak, yazarın bir roman yazdığından, bu iddiaları dile
getirenin onun roman kişilerinden biri olduğundan ve kurgusal bir metnin
mutlaka gerçekleri dile getirmek zorunda olmayışından bahsedilebilir.
Ancak bu, söz konusu olan tarihsel bir kişilik ise kesinlikle geçerli ve
ahlâki değildir. Üstelik yazar, kitaba epigraf olarak Mark Twain'in
"Gerçek, kurgu'dan daha acayiptir, çünkü kurgu, olabilirlikleri gözetmek
durumundadır; gerçeğin öyle bir zorunluluğu yoktur" sözünü seçerek
anlattıklarının gerçek olduğunu zaten söylüyor. Dolayısıyla "sadece"
Alatlı'nın kahramanları değildir Marx konusundaki iddiaların sahibi,
Alatlı da inanıyor kendi yazdıklarına ve dolayısıyla konunun muhatabı
durumundadır.
Sosyalist komplo
İkinci olarak söylenebilecek olan ise "Evet ne olmuş?" minvalindedir: "Ne
olmuş Marx masonsa ya da Frankist ise? Bu Marx'ın felsefesini ya da
teorisini çürütmez ki!" Bu itiraz da kanımca son derece yanlıştır. Çünkü
Alatlı, örneğin Marx'a ait bir zaaftan ya da bir davranış bozukluğundan,
yani onun felsefesini doğrudan ilgilendirmeyen bir olgudan bahsetmiyor ki,
basitçe "bu neyi değiştirir?" diyebilelim. Marx'ın mason olduğunu ya da
bir tarikat üyesi olduğunu söylemek bir anda hem onun teorisini hem de
siyasi pratiğini geçersiz kılmak, hadi Alatlı'nın o çok sevdiği sözcükle
söyleyelim "hükümsüzleştirmek" değilse nedir? Tarihsel materyalist
felsefenin kurucusu bir düşünürü, gizli bir tarikatın üyesi,
enternasyonalin kurucusu bir eylem adamını, bir mason ilan ettikten sonra
geride sahiden de hükmü olan bir şey kalmamış demektir. Ve elbette ki
Marx'ın takipçileri olan isimleri, Engels'i, Lenin'i ve diğerlerini mason
ilan edip, aynı locaya üye olduklarını söylemek, sosyalizmi de büyük bir
komplonun parçası yapmak ve bir kenara fırlatmaktan başka bir anlama
gelebilir mi?
Alatlı eğer bu iddialarını kitabın satışını artıracak bir unsur olarak
görmüyorsa ve bize "diğer ciltleri bekleyin" demeyecekse, iddialarına
temel olan argümanları ve kanıtları, yazacağı bir makale ile bizlerle
paylaşmalı. Ancak bunlar internetteki antisemitik ya da ezoterik
sitelerdeki listelerden farklı, Alatlı'nın bilim insanı kimliğine yakışır
nitelikte olmalıdır. Böyle bir makale yazılmalı, çünkü söz konusu olan
herhangi bir felsefe, dünya görüşü ya da ideoloji değildir. Söz konusu
olan geçmişte ve bugün milyonlarca insanın uğruna ölüme gitmekten imtina
etmediği bir gelecek tasarımı, üzerine binlerce kitap yazılan bir bilim,
dünyayı anlamanın anahtarını hâlâ daha elinde bulunduran bir felsefedir.
Böyle bir makale yazılmalı, çünkü özellikle 11 Eylül sonrası başımıza
musallat olan tüm insanlık tarihinin komplo teorileri ve dünyayı yöneten
gizli güç odakları üzerinden yazılmaya çalışılması girişimlerinin de artık
ciddi bir şekilde tartışılması gerekiyor. Yıllar önce Alatlı "Orda Kimse
Var mı?" diye sormuştu hepimize, şimdi aynı soruyu "Aydınlanma ve
Merhamet"in ardından, Alatlı'nın kendisine yöneltmek gerekiyor: Orda kimse
var mı?
|
Alev ALATLI ile Söyleşi Devamı 2023 Dergisi'nde| |