Alevilik-Bektaşilik Üzerine

7 Mart 2007
Halil KAYNARCA
Değerli Hanımefendiler,
Ben Halil Kaynarca,
hepinizi saygı ile selâmlıyorum. Aranızda konuşmaya davet edildiğim
zaman, önce sizleri ve amacınızı gıyabınızda tanıyıp sevindim.
Çünkü, zaman zaman büyük
illerimizin bile valileri açıklama yaparlar, “30 kadınımıza okuma yazma
öğrettik, sertifika verdik diye övünürler.” Ben bu haberler karşısında,
elbette kursiyerler adına sevinirim, ama aynı haber benim için bir üzüntü
kaynağıdır da. İkibinli yıllarda hala koskoca vali ve kaymakamların bu
işle uğraşıp sonucundan övünç payı çıkarmaIan, uygarlık katarındaki
yerimiz ve sıramızın fotoğrafi oIması bakımından benim için hep üzüntü
kaynağı olmuştur. Bu bakımdan varlığınızı öğrenmem sanki karamsarlığımı
aIacakaranlığa dönüştürdü. Yıllardan beri süregelen okuma ve tartışma
birlikteliğiniz diIerim kesintisiz olur ve gene dilerim ki çoğalır, yeni
okuma gruplarına analık edersiniz.
Ahiliğin Bir Kolu: Bacıyan
Biliyorsunuz yann 8
Mart. Dünya Kadın Hakları günü. Kadın hakları diye bir günün varlığını
düşünmek beni rahatsız ediyor doğrusu. İnsan hakkı demek varken, kadın
hakkı demek, sanki ne veriIirse, sanki sadaka veriIiyormuş gibi geIiyor
bana. İlk defa 1850’li yıllarda Amerikalı bir kısım dokuma işçisi
kadınlann hak arama eylemlerin taçlandırmak için böyIe bir gün kabul
edilmiş, yani öyle söylüyorlar.
Söylüyorlar da, kendi
kadınlannın yaptıklarını söyIüyorlar ve “ilk” diyorlar. Oysa
Anadolu'muzda bu olaydan altı asır önce Kastamonulu kadınlar, emekleri
yeterince değer bulmadığı gerekçesiyIe eylem yapmışlar, haklarını
istemişlerdir.
Bu kadınlar şimdi konumuz
gereği değineceğimiz, önce AleviIiğin, sonra BektaşiIiğin tabanı olan
ahiliğin bir kolu. Baciyan sınıfı. Baciyan kuruluşunun bireylerinin bu
eylemleri, tarihteki ilk yazılı hak alma akdi olan Magna Karta
Anlaşmasının yapıldığı asra denk düşer (1214). Yani sizin arzu edip,
sohbetini yapmak istediğiniz alevi-bektaşiIiğin bir ucu buraya kadar
dayanır. Niçinini konuşmamızın içinde bulacağız.
Alevilik ve Bektaşilik
Değerli hanımefendiIer.
gelelim bu günkü söyleşeceğimiz konumuza. ' AleviIik' ve doğal oIarak
ondan söz edilince kaçınılmaz oIarak 'Bektaşilik'.
Önce şunu söylemek
isterim ki, ben ne alevi veya bektaşiyim. ne de bu konunun uzmanıyım.
Alevi değilim, çünkü
Alevilerce kabul görmüş tanıma uymuyorum. Olabilmem için en az baba
tarafimın alevi oIması gerekir. Yani aIevi bir babanın çocuğu oImam
gerekir. Konunun uzmanı olmadığıma
gelince, iki değerli araştırmacının bu konular hakkında söylediklerini
aktarmak isterim.
Türk yazın dünyasının çok
değerli köşe taşlanndan İsmet Zeki Eyüboğlu, bir yapıtının ön sözünde
diyor ki :”37 yıldır araştırıyorum, bitiremedim, bundan sonrası siz
okuyuculara kalmıştır” .
Gene 'Men Ali den başka
tanrı bilmezem' dizesini ezgi olarak dinleyen ünlü Fransız Türkolog İrene
Melikoff'un, 'bu ne biçim söz' merakı, 25 yıl süren araştırmasıyla, bir
çok değerli yapıtlanyla günümüze kadar süregelmiş. O da bir eserinin
önsözünde diyor ki, 'çeyrek asırdır araştırıyorum, çalışıyorum,
sonlandırdığımı söyleyernem' . diyor.
Hal böyle iken, çeyrek de
olsa 'asır' ile ifade edilip sonlanamayan bir çalışmanın konusu hakkında,
sizlere neler anlatabilirim bilemiyorum. daha doğrusu fazla bir şeyler
anlatamayacağımı biliyorum. Bu sohbet için de beni düşünen kardeşlerime
bu durumu söyleyerek, daha yetkin bir isim önerebileceğimi söyledim.
onlar da 'Biz sizi istiyoruz' deyince, şimdi karşınızdayım ve
birlikteyiz. Elimden geleni yapmağa çalışacağım.
Konuyu nasıl gündeminize
aldınız bilmiyorum ama, nasıl aldıysanız iyi almışsınız. Çünkü, kesin bir
sayı bilinmemekle beraber, ülke nüfusunun üçte birini oluşturduğu
söylenilen yurttaşlarımızın, yaşama ve insana bakışlarım bilmek önemli.
Hatta gerekli. Kentleşme ve gelinen ekonomik ortam, bazı gelenekleri,
töreleri geçmişte bırakmış olsa da.
Değerli hammefendiler, bir
araştırmacı yazarın 25 yıl, 30 yıl araştırmasını gerektirecek ne olabilir,
olayın derinliği ve hacmi ne kadar olabilir ki bu denli heyecanlı olsun,
önemli olsun ve zaman alabilsin?
İrene Melikoff 1969
yılında ikinci kez geldiği ülkemizde aşık Feyzullah Çınar dan okuduğu
nefesi tekrarlamasını rica etmiş, yani duyduğu hazdan dolayı. 'Sen
allahın aslanısın ya Ali'. Feyzullah Çınar omuz silker ve der ki 'Ali
zatan tanrının kendisidir' der ve Derviş Ali'nin bir nefesini sazı
eşliğinde okur. 'Men Ali den başka tanrı bilmezem'.
Anadolu Aleviliğinin ,
inançlar bütünlüğünün , senkretizminin simgesel ve özet ifadesi budur ve
bu ifadenin açılımı için , ünlü yazar çeyrek asır sürdürmüştür
araştırmasını. Ama bitiremediğini kendisi söylüyor
Tarihe
bir Bakış
Hanımefendiler, Ünlü düşün
adamlarımızdan Orhan Hançerlioğlu’nun bir kuramı var. O ilk insanı
yamaçtaki soğumuş bir lav taşının üstüne çıkararak düşündürür, Düşünce
Tarihi adlı yapıtında. Bu insan aşağıdan gelmişti ve orada olup biteni
biliyordu. Ama yukarıya ulaşamıyor , orada olup bitene akıl
erdiremiyordu. Şimşekler, gök gürültüleri ve öteki bilinmezlikler için
yorum yapamıyordu. İnsanda oluşan korku ve meraklı duruş, yazarımıza göre
tanrı kavramının insanda başlaması idi.
Şimdi biz, bu denek
insanı, çağlar atlatarak lav taşının üstünden kaldırıp, hem coğrafya
olarak, hem de zaman olarak çok yakınımıza getirelim. Yani 5-6 bin yıl
evveline ve Mezepotamya’ya getirip, inanç konusunda geçirdiği evreleriyle
ve son durumunu gözetleyecek olursak, tanrı kavramının hayli değişmiş ve
gelişmiş olduğunu görürüz. Bu insana göre güneş, yaşamı etkileyen, hatta
olmazsa olmazı haline gelen önemli bir varlık olmuştur artık. Hatta
sadece güneş değil, aym aileden ay ve diğer gezegenleri de içine alan, bir
inanç sistemi oluşmuştur onun gözünde Bunun adına 'Güneş kültü'
diyorlar. Ana, ya da büyük tanrı olan güneşin yanında, diğer gezegenlerin
temsil ettiği yardımcı tanrılar vardır. Bu yardımcı tanrılar, zamanla
çok tanrılı dinlerin doğmasına neden olacaklardır ve güneş kültü giderek
yozlaşacaktlr. Ama diğer taraftan, aynı Sümer uygarlığının bir parçası olan
kuzey Mezepotamya'da yani Harran da ilk inanç biçimine daha yakın olan
Sabilik inancı yaşanıyordu. Bu inanç, süreç içersinde, tek tanrılı
dinlere kaynaklık edecekti. Saabiliğin kaynaklık ettiği tek tanrılı
dinlerin kendi içindeki çelişkili ortak özelliklerini hatırlayacak
olursak;
1-Yaratan ve yaratılan
arasında sonsuz bir uçurum vardır.
2-İnsanlar kendileri için
iyi olanı bilemeyecek kadar bilgisizdirler. İyi olanı onlara tanrı
söylemelidir,
3-İnsan, tanrının
inayetini belirli davranış biçimlerine titizlikle uyarak kazanabilir,
4-0lumsuzluğun kaynağı insan vücududur.
Tek tanrılı dinlerin bu
ortak özelliklerinden başka islamiyete özel 3 önemli özellik daha
vardır.
I-Peygamberin temsil
ettiği bedenin ve nefsin arzulanna karşı ve sanata karşı olmakla
belirlenen sofu hayat tarzına aynen uyulmalıdır
2-Kur'an ın içermediği hiç
bir konu yoktur.
3-Şeriat tanrı buyruğudur,
hiçbir şekilde değiştirilemez.
Batınilik
Sayılan bu dört öğretiye ve
İslam OrtodoksIuğunun bu üç tipik öğretisine zaman içinde bir karşı duruş,
bir tepkili akım oluştu. Bu akıma genel olarak Batınilik deniyor.
Batıni düşünce var olma
alanını tasavvuf denilen ekolde bulur. Zaten tasavuf da bir anlamda
'insan aklının dinsel inançlara olan tepkisidir' biçiminde açıklanır veya
'Aracısız olarak tanrıya ulaşmanın yolu' olarak tarif edilir. Iİte
dinlerin içsel yorumunun ve eğitiminin yapıldığı tasavvufun türevi
anlamındaki bu kurumlara da tarikat denir. Konumuz olan Bektaşilik
de böyle bir tarikattır
Bektaşiliğin amacını bir
cümle içine sığdırmaya çalışıp, öyle tanımlayacak olsak ;aslında tek
tanrılı dinlerin ve öncesindeki Mısır okulunun insanlığa söylediği üstü
kapalı bir şey vardı. Bunu eski yunanlılar Delf mabedinin kapısına
yazmışlardı. O da şuydu :KENDİNİ BİL.
Çeşitli uygarlıkların
özünden süzülerek gelen, ve bir çok ezoterik öğreti kurumunun ortak
söylemi olan bu tümcenin, Bektaşilikte de kendini bulması elbette bir
seyir sürecinin varlığını da beraberinde getirir.
içsel
düşüncenin seyir süreci
Bektaşilik ve Alevilik
hakkında söz etmeden evvel , içsel düşüncenin seyir süreci hakkında, her
ne kadar konumuz dışında gibi algılansa da, konumuzun beslendiği zemin
olması bakımından, bazı açıklamaların gerekli olduğunu düşünüyorum
İnsanın kendini
bilmesiyle, yaşamındaki çoğu karmaşıklıkları durultmayı ve insan yaşamını
düzene koymayı hedefleyen Bektaşiliğin kaynağı, inanç açısından
bakıldığında, islamiyetin doğuşu ile beraber, programlı yayılma
dönemlerine kadar gider
Önce şunu belirtmekte
yarar var. Alevilik , Bektaşilikten ayrılamaz. Çünkü, her iki deyim
de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır. Bektaşiliğin
Alevilik içinden doğmuş bir yapı olmasına karşın, konuyu araştıran ve
yazan bilim adamları birini diğerinden ayırmamış ,
ayıramamışlardır. Aralarındaki temel fark sosyal bir farklılıktır, Genellikle
aşiret çevrelerinden gelmiş eski göçebeler olan Aleviler, yaban olarak
kalırlarken, Bektaşiler, kent merkezlerindeki okumuş çevrelerin
oluşturdukları tarikattir. Bektaşilik tek bir günde doğmuş
değildir. Oluşumunda bir çok evreler vardır. Gelişimi yüzyıllar boyu sürmüştür
. Kaynakları farklı bir çok ögenin bileşimidir. Bu bakımdan Bektaşilik
bir senkretizm'dir denebilir. Alevilik içinden doğduğuna göre nedir bu
Alevilik? Bu saptamayı baştan söyleyerek oluşma sürecine bakalım.
Alevilik

Peygamberin ölümünden
sonra, onun bilinen arzularına da uyarak Ali nin halife olmasını
isteyenlerin oluşturduğu anlayış, İslamiyet içinde ilk ayrılık. Tam bu
sırada islamın yayılması amacıyla yapılan savaşlarda zorla Müslüman
yapılmak istenen halklar, zorunlu olarak kendi inançlarına islami kılıf
geçirmeyi bir anlamda ölüme tercih ettiler. Kendilerini zorla bu dini
kabule zorlayanların tarafı yerine, Ali tarafını tutan İslam gurubuna
dahil oldular. Ali adı katı islamı reddetmenin bir simgesi oldu. Bu düşünce
tarzının Türkler islamiyete girene kadar çeşitli durak yerleri ve
istasyonları Caferi Sadık düşüncesi gibi, Hallac-ı Mansur düşüncesi
gibi, İsmaililik , fatimilik , karmatilik yönetimleri gibi. Bunlar
konumuz dışında olduğundan , Anadolu Aleviliğinin tarih
içindeki kaynakları deyip geçelim.
Ama şu da var ki, Türkler de
Müslümanlığı kabul ederken, özellikle kentli yaşamın dışında kalan kırsal
kesim, yani o zamanki göçebe topluluğu, biraz evvel sözünü ettiğim
anlayışla, kabul eder görünüp, kendi inançlarını bırakmadılar, islami bir
kılıf geçirdiler, İslamiyetin de içsel yorumu olan Batıni tarafını
benimsediler.
İslamiyetle tanışan
Türkler arasında, Kentli kesim ile göçebe kesim arasındaki zahiri ve
Batıni yorum farkı, toplumsal yaşamı ve barışı etkilemiştir. Örneğin her
iki gurubun kadına bakışı farklılaşmıştır. ve kadına bakış, yönetimsel
erk prensipleri arasına girmiştir. İslamiyetin zahiri tarafindan etkilenen o
günün düşün adamı Yusuf Has Hacip, konusunda ilk olarak yazdığı Kutadgu
Bilig adlı eserinde, çoğu bugün için de geçerli evrensel erdemleri
içermesine karşın, o günden günümüze kadar, Türk toplumunun eksik,
yarım, topal yaşamasına neden olan, kadın hakkındaki düşüncelerini ve
topluma önerilerini açıklamıştır. Bu olay türk tarihinde bana göre kara
bir milattır. O diyor ki ;
I- Kızı çabuk evlendir uzun
müddet evde tutma, yoksa hastalığa gerek kalmadan ölürsün,
2-Dost
arkadaş, sana bir şey söyleyeyim, bu kızlar doğmasa, ya da yaşamasa daha
iyi olur,
3-Doğarlarsa yerleri yerin altı , evinin yanı mezarlık olsa
daha iyi olur.
4-Kadınları her zaman evde
muhafaza et, kadının içi dışı gibi olmaz.
Bu görüşler islamiyete
bakışının bir düşünür üzerinde yarattığı etkiler olarak
değerlendirilebilir. Düşünür ve yazarımızın kadın hakkındaki bu
düşünceleri kendi görüşü olarak kalsa, sorun yok, yazarın kendi
düşüncesidir, der geçersiniz. Ama öyle kalmamış, Selçuklu
siyasetnamesine geçmiş bu konu devlet siyaseti haline gelmiş, ardından
miras olarak ta Osmanlıyı da etkileyip, Mustafa Kemal'e kadar gelmiş.
Hatta günümüzde bile bu sorunun tam olarak çözüldüğü söylenemez.
Alevilik içinde ve kurumlaşacak olan Bektaşilikte, günümüze kadar olan
süreçte anılan olaylara uyulmamış ve hep karşı duruş sergilenmiştir. Bu
karşı duruş her zaman ayakta olan ve yaşanmakta olan toplumsal dinamiğimiz
olduğundan, bu konuya değinmeyi gerekli gördüm.
Yesevilik
- Babailik
İslamiyetin Batıni
tarafının Türklere ne söylediğine gelince;
Aksi görüşler vardır ama,
ben gene de araştırmacıların çoğunluğunun görüşüne uyalım ve Anadolu'daki
Babailik, Alevilik , Bektaşilik olgularının öğreti babasının adına
Yesevilik diyelim. (Aksi görüş şudur: Anadolu'da yaşanan Batıni
tarikatlarla, koyu Sünni Ortodoks tarikatların, örneğin Nakşibendiliğin
yani iki karşıt görüşlü tarikatların çıkış noktasının Ahmet Yesevi ye
bağlanmasının saçmalığı hakkında , değerli yazar İsmet Zeki Eyüboğlunun
katddığım görüşü var. Bu görüşe göre Yesevilik kurumunu, içi boş ama,
şeyh ve mürid ilişkisini düzenleyen, bu içi boş kalıbı her öğretinin
istediği gibi doldurmasıyla ilgili bir kurum olarak algılamak gerekir.)
Yesevilik öğretisini alan dervişler, ister kitaplarda yazıldığı gibi
görevli gönderilmiş olsunlar, ister zamanın kaçınılmaz gerçeği nedeniyle
Anadolu'ya gelsinler. Doğaldır ki onlarla beraber, süreç içerisinde ve aynı
gerekçelerle göçer halk ta Anadolu'ya geliyordu ve bunların bir kısmı da
İslamlaşma süreci içinde , eski inançlarına islami bir kılıf geçirmiş olan
şaman inançlı göçebe Türklerdi. Kamusal gücün din konusunda karşı inancı
taşıyan, Türkler, Anadolu'da Babailik mezhebi
etrafinda birleştiler. Babalık makamı Yesevilik öğretisinin en yüksek
mertebesiydi. Baba ıhsak kurmuştur. Gizemsel yapıdadır. İslamlık
disiplini içinde kurulmasına karşın İslamlık ögelerine aykırıdır. Baba
ıhsak peygamberdir. Ölmüş değil gökteki yerine çekilmiştir.
Babailik ,
şamanist özlem çeken Türkler arasında yayılarak siyasal amaca yönelen bir
kurum olmuştur. Çıkışındaki gerekçeler biraz ekonomiktir, biraz da eski
Türk dini şamanizmin İslamiyet karşısında direnişidir. Baba İlyas, bu
kurumla Selçukluyu hayli uğraştırmıştır. Sonuçta Selçuklunun dışardan
aldığı askeri güç ile Babailik kurumsallığı ortadan kaldırılmıştır.
Kırşehir yakınlarındaki Malya ovasında bilerce Türkmen yaşlı genç demeden
kılıçtan geçirilmiştir. Anadolu'da Türkmenlere karşı yapılan ilk toplu
kıyımdır. Kardeşi Hacı Bektaş ile Anadoluya gelen Mintaş da bu savaşta
öldürülmüştür.
Babailik tarikatında Baba İlyasın Müridi olduğu söylenen
ve bu savaşa girip girmediği açıklığa kavuşmayan Hacı Bektaş,
Anadolu'nun ıortasında şimdi kendi adı ile anılan Sulucakarahöyük'e gelip
yerleşmiştir. Hacı Bektaş'ın doğumu yaşamı ve yerleşme tarihi konusunda
çelişkili veriler vardır.
Ama şunu diyebiliriz ki bu söylenenler
13. asrın ikinci yarısına denk gelir.
Hacl Bektaş yerleştiği bu yeni yerde sessizce düşüncelerini yaymak üzere yaza dursun, biz gene
halkın ne yaptığına bakalım. Alevi ve Bektaşiliğin oluşumundaki yol
haritasındaki Ahi'lik üzerinde biraz duralım
Değerli hanımefendiler,
Ahi'lik
Ahiliğin kaynağı konusunda çok çeşitli görüşler var. Arap kaynaklı, Orta
Asya Türk kaynaklı, Helenistik dönem öğretisi kaynakll, Bizans kaynaklı ve
Anadolu'nun ilk çağı tarihi kaynaklı . Bana kalırsa, bunların hepsi derim ve
aynntıya fazla girmeden İslam ve Türk motifleri bakımından ilk ikisi hakkında
birkaç şey söylemek isterim.
'La Feta İlla Billa Ali' .
Peygamberin, savaş sırasında seyrettiği, dövüşkenliğini gördüğü Ali için
söylediği sözler. Feta kelimesi, Arapça da
'genç' ve 'delikanlı' iken , bu söylemden sonra, Feta kelimesine yiğitlik,
civanmertlik ve yardımseverlik kavramları yüklenmiş. Olay, peygamber ve
halifesi etrafında olunca, Arap ulusunda bu kavramlar etrafında birlikler
oluşturmuşlar. Fütüvvet denen bu oluşumlar , onun yasası sayılan
futüvvetnamelerle yönetilmişler. Kapalı topluluklar olduğundan, devrin
hükümdarları bunların siyasi güç olacağından korkmuşlar, zaman zaman
çekişmeler ve takibatlar da olmuş, bazen da bu güçten yararlanma yoluna
gitmişler. Halife Nasır Lidinillah bu anlayışla futüvvet kuruluşlarını
birleştirip kendisi kurumun başına geçmiş.
Yaklaşan Moğol tehlikesine karşı
ve ayrıca din birliğini sağlamak amacıyla, komşu ülkelere futüvvet kardeşliği
ihracına karar verilmiş, bir ölçüde, başarılı olmuş. Selçuklu sultanı
İzzettin Keykavüs Şed kuşanma davetine uymuş, böylelikle futüvvetçilik kurumu
Anadolu'ya geçmiş, içi ahiliğin unsurları olan malzeme ile doldurularak
'Ahilik' oluşmuş. Ahiliğin bir ara güçlenip, Ankarada kurdukları devlet kısa
sürede yaşamına kendisi son vererek Osmanlıya katıldıklarında, Ahiler de
Bektaşilerin yanında yer bulmuşlar, süluk merasimlerine bele kuşak bağlama,
dolu içme, ve başka bazı adetler, bu yolla Bektaşiliğe geçmiştir.
Ahiliğin Asya kaynağına
gelince; Türkler asyadan gelirken beraberlerinde iki şey getirdiler. Bunlar,
yaşama sevinciyle örtüşen yaşama bütünlüğü, diğeri eski inancına geçirdiği
islami kılıf içindeki halk İslamlığı. Yani gözün gördüğü her şey ile beraber
yaşıyor olmanın bilinci ve bir daha yaşanmayacak şeylerden elden geldiğince
yararlanmak, ve haz duymak.
Ayrıca kendince algıladığı ve öyle yaşadığı
İslam inancı ile beraber. Heteredoks inanç, ya da halk İslamlığı. Tabii ki
yönetici sınıfın dışındaki halk kesimini kastediyorum. (Yönetici sınıf ve
etkilediği kentli kesimin gelirken getirdiği şeyler belli. Onlar islamiyetin
zahiri uygulaması ile cennet ödülü ve cehennem cezası yaptırımları
inancındalar). Pozitif düşünüp ona göre yaşamak. Bu da insan sevgisini ve
cömert olmayı beraberinde taşır. Eski Türklerdeki Akı kelimesinin anlamı da
budur zaten. Eli açık , cömert demektir. Ahilik adını bu kelimeden
almıştır. Bir başka söylem de Arapça kardeş anlamına gelen ve telaffuzu
farklı olan 'ahi' kelimesiyle 'akı' kelimesinin birleşmesinden Ahi liğe ad
konmuştur. Anadoludaki diğer kuruluşların yaratıcıları olan Pir ler gibi
Kurucusu Ahi Evran ı Veli nin de Horasan dan geldiği, Yesevi ekolünde eğitim
gördüğüne de bakılırsa Asya kaynaklıdır. Eski türk törelerinin bir
çeşitlemesidir. Yani Ahi Evran , insanlığın var olabilmesinin şartlarından
olan 'çalışma' yı , zaten Anadolu ya siyaseten gelmiş bulunan futüvvet
örgütünün işlevi haline getirerek Ahilik örgütünü kurmuştur.
Değerli dinleyenler.
Görülüyor ki Ahiliğin bileşenleri çeşitli. Bunu anlatmaktaki amacım Anadolu
Aleviliğine kaynak olacak insanların düşünce yapısı ve yönetici sınıf ile olan
çelişkisine değinmek idi. Bu çelişkinin kaynağı elbette İslamıaşma sürecinde
saklıdır. Daha açık bir anlatımla, yönetme kolaylığından yararlanmak için,
yönetici sınıfın baskıyı kolay kabullenişi, buna karşılık yönetilen halk
kesiminin, yaşadığı inancının yerine yenisini kolay kabullenmemesi ya da kabul
etmiş görünerek kendi inançlarına islami bir kılıf geçirmesi olarak
anlatılabilir. |
|
Tarihte yaşamış öyle
kurumlar vardır ki, filizlenip içinden çıktığı toplumun sosyo ekonomik
yapılarında önemli rol oynamışlardır, toplumu yönlendirmişlerdir. Çağ
değiştirmeseler bile bulundukları coğrafyanın yazgısını değiştirmişlerdir.
Araplardan ithal edilen futüwet örgütü içi boş olarak yaşatılmaya çalışılrken,
insan ve toplum yaşamının olmazsa olmazı
iş ile
doldurulmuştur. Önce dericilik iş koluyla başlayıp, diğer iş kollarıyla
bütünleşen Ahiliğin , her yerleşim biriminde ayrı ayrı iş kollarının
kurulduğu, her birinin yönetim kurulu olduğunu , başkan olarak usta bir şeyhin
seçimle geldiğini, her iş kolu şubelerinin birleşerek ülke ölçeğinde o iş
kolunun federasyonunu oluşturduğunu, bütün federasyonların da birleşerek
Ahiliğin federasyonunu oluşturduğunu biliyoruz.
ÖrgütIeyicisi ve başında
olan da deri iş kolundan seçilerek gelen Ahi Evranı Veli. Bu yapı günümüzdeki
esnaf dernekleri konfederasyonu yapılanmasının aynısıdır. Yapılanma iş
içindeki eğitimle sağlanır. Her Ahi, yamak, çırak, kalfa ve usta
derecelerinden geçer. Her yeni aşama törenle sonlandırılır. Usta olan ahi
ye ustasının görüşü alınarak çalışma izni verilir. Ahilere, kendi özel
uğraşlarının dışında, müsbet ilimler de öğretilmekle beraber, gerektiğinde
savaşabilmek için, askerlik sanatı da öğretilirdi. Sonradan bir Alevi
söylemi olacak ve Bektaşilik kurumuna geçecek olan 'eline, beline, diline'
kavramları Ahiliğin temel prensiplerindendir. Bu ahlaki prensipler yanında iş
konusunda da önemli prensipleri vardır.
İhtiyaç için üretim, kaliteli
üretim, ekonomik üretim, işin ehli, tarafından yapılan üretim. Bu
gereklere uymayanlar, kurumun kendi içindeki yaptırımlarla karşılaşırlar.
Pabucun dama atılması ve kulak kesikliği ile karşılaşıp sistem dışına
atılabilirler.
Ahiliğe şartları uygun olan
herkes girebilir. Bu gibiler için Ahiliğin hümanizma ve alçakgönüllü söylemi
şu :
'Hak ile sabredip bize gelen bizdendir,
Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi
geçen bizdendir, '
Ahlak , sanat ve
misafirperverliğin, yani vermenin bileşimi olan ahiliğin, Anadolu' da
yerleşip yayılmasının önemli sonuçları vardır:
*Göçebe Türkler yerleşik
hayata geçmişlerdir.
*Türklerin de sanat ve
ticarete katılımıyla canlılık olmuştur.
*Türk esnaf ve sanatkarları
arasında sıkı iş birliği ve karşılıklı yardım ilişkileri kurulmuş, bir yan
kuruluş olan Yaren kuruluşu aracılığı ile
ahlak ilkelerini köylere kadar yaymışlardır.
Bu sonuçlar aynı zamanda
devlet kurabilmenin de altlığı olacaktır. Yaren kuruluşu bugün de yer yer
yaşamaktadır. İlgilenecekler için ayrı bir konudur.
Ahiliğin Anadolu da
yaşandığı dönemde, başka katmanlar da vardı. Gaziyan ı Rum, Abdalan
i
Rum, ve konuşmama başlarken söylediğim Baciyan
i
Rum. Ahilikle organik bağı bulunmasa bile
dirsek temasında bulundukları kesin. Hele Bacıyan ı Rum kuruluşunun
başındaki kişi, Ahi kurumunun başındakinin karısı olursa dirsek teması olgusu
daha iyi anlaşılır. Konumuzla daha yakın ilişkisi bakımından Baciyan
i
Rum üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Baciyan-ı
Rum
Anadolu Selçukluları
döneminde, Türkmen erkeklerin Ahi örgütünü kurduğu gibi, Türkmen kadınların
da, o dönemin laik ve sosyal yapısına uygun olarak bir kadınlar örgütü kurup
yaymışlardır. O günün toplumunda kadınların bir araya gelip, diğer
katmanlardan bağımsız olarak, üretimde bulunmaları, gerektiğinde haklarını
savunmaları, tarihçileri şaşırtacak ölçüdedir. Hele, ilk başta da söylediğim
gibi, Amerikalı kadınların hak arama girişiminde bulundukları biliniyorken.
Bu durum, Türk toplumunun orta Asya dan getirdiği sosyal ve siyasal anlayışın
bir sonucudur. Orada hatun denilen hanımların önemli olaylar ve dönemeçlerde
fikirlerine baş vurulurdu. Anadolu da Ahi ve Bektaşi kaynaklarına göre
kadınlar, Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli roller üstIenmişlerdir. Her
iki kurumun pirleri Türk gelenekleri, örf ve adetlerine uygun düşen bu
demokratik ve sosyal tabakayı korumuşlar, gelişmesİ ve kişilik bulmasına
yardımcı olmuşlardır. Her ikisinin de hayatIarında kadın etkileyici ve kalıcı
unsur olmuştur. Hareketlerinin özünde fonunda kadın vardır.
Ahilikte temel kural şudur:bir elmanın
yarısı erkekse yarısı da kadındır. Bu anlayış daha sonra Bektaşiliğinde temel
görüşü ve ayırt edici özelliği olmuştur . Bunu Ahilik veya Bektaşilik icat
etmiş değildir. Eski Türklerdeki kadının aile içindeki ve toplum içindeki yerini
Anadolu'daki Türkmen kadını sürdürmüştür. Atatürk'ün şu sözlerinin motivasyon
için söylendiğini kabul etsek bile konuyu özümsemek bakımından önemlidir. O
diyor ki : Şuna kesinlikle güvenebilirsiniz ki, dünya üzerinde yaşayan
milletler arasında, ruhça demokrat doğan tek millet Türk'lerdir. Türk
kadınının 1934 de sosyal ve siyasal haklarına kavuşmasının nedenini batıya
öykünmede değil, Türk tarihinin dinamiklerinde aramak gerekir.
Ahiliğin eğitiminde din konusu
da işlenmekle beraber Sünni islamın katı günah anlayışı burada yoktur.
Örneğin, ahilik eğlenmeye de zaman aymr, eğlencede içki de içilir.
Günümüze kadar gelen yarenliğe benzer
Sonuç olarak, sosyal ve
ekonomik şartlarla tarihsel olayların bileşkesinden ortaya çıkan, daha çok,
Türklerin atalarından miras aldıkları yaşam biçimiyle, ahlak ve disiplin
ögeleri ile, karşılıklı saygı ve sevgi ilkeleri ile, iş ahlakı ile ülkenin
bir çok bakımdan dinamiği olan ahilik için, yeni bir devlet kurabilme
yeteneğini elinde tutan örgüt denebilir. Ayrıca gelenekleri yaşatan ve tarih
içinde taşıyıcılık görevi yapmış bir örgüt de denebilir. Özetle , çalışmanın ,
üretmenin, paylaşmanın ahlaki ögelerle olan bileşkesidir denebilir •.
Değerli hanımefendiler,
Ortodoks
islamın yaptırımları karşısında gelişen Batıni süreç, bir anlamda Bektaşilik
kurumunu hazırlayan süreçtir. Ahiliğin Anadolu coğrafyasında yaşandığı
Hacl Bektaş , Sulucakarahöyük'teki sessiz sakin, dönemin egemen güçlerinin
nanırlarından uzak yaşamıyla, yakın çevresine düşündüklerini yaymasıyla ve
yazmasıyla yapılanma süreci devam ediyor.
Ahilikle Bektaşilik ilişkileri
bakımından söyleneceklerden biri de, Hacı Bektaş-Fatma bacıAbdal Musa
üçlüsünün sırasıyla dirsek temasıdır.
Ahi Evran Kırşehirde , dönemin
egemen güçleri tarafından Kırşehirde öldürülünce karısı ve Baciyanı -Rum
lideri Fatma Bacı, Kadıncık Ana adıyla HacıBektaş ın yanına sığınmış, onun
evlatlığı ve Müridi olmuştur. Bektaşiliğin, Daha sonraları, Kadıncık Ana'nın da
müridi olduğu söylenen ya da ondan feyz alıp inanç birlikteliği olan, Abdal
Musa tarafından kurulduğu söylenmekte, bundan çok sonra Sultan II. Bayazıt
tarafından görevlendirilip Sulucakarahöyük' e gönderilen ve atama ile
postnişinliğe getirilen Balım Sultan tarafından statüleştirilip
kurumlaştmldığı tarihsel olarak bilinmektediL
Aslında Hacı Bektaş zamanında
bir çok Baba ya da eren kişi varken, yükselen ve varlığını asırlarca
koruyacak olan Bektaşiliğin durumu buradan anlaşılıyor. Çünkü, tarikatın
kurucusu olan Abdal Musa' nın Sultan Orhan ile iyi ilişkiler içinde olması,
Bektaşiliğin gene o dönemde kurulan Yeniçeri ocağının manevi koruyuculuğunu
kabul etmesi, Sultan'ın ve ardılları tarafından korunduğu sonucu ortaya
çıkar. Zaten tarikatın yaşamı boyunca, Sultan- Tarikat ilişkileri dikkatli
ve hesaplı bir biçimde süregelmiştir.
Burada söylenecek önemli bir
şey var; Bektaşiliğin kurulmasıyla
beraber, o ana kadar Rafızi, Tahtacı, Çepni gibi yerelliğe ve yaşama
biçimindeki küçük farklılıklarla ayrışan, ama hepside hakim dine karşı olup
kendine göre halk İslamIığı yaşayan halk, Alevi olarak kaldı. Böylelikle
halk İslamlığının yolu ikiye ayrılmış oldu. Bu tarihten sonra her Alevi
Bektaşi olabilecekti ama, her Bektaşi Alevi olamayacaktı. Çünkü, kurumlaşma
ile beraber, evvelce Sünni inançlı biri uygun görülürse Bektaşiliğe alınacak,
ama Aleviliğe giriş ya da Alevi oluş doğalolarak alevi babadan doğmuş olmakla
kazanılmış olacağından, bu özelliğin dışında olanların Alevi olma şansları
bulunmayacaktı. Bu olgu bir anlamda, Türklerin İslamlığa zorlandığı·
sırada, Sünni inancı kayıtsız kabul edenlerle, etmiş gibi görünüp islami bir
kılıf içinde kendi inancını yaşayan halk arasında uzlaşmaz bir çelişkinin
miladı bu şekilde tescil edilmiş oluyordu. Böyle olmakla beraber, Ali sevgisinde ve
İslam şeriatının reddinde ortak inancı yaşayacaklar, Bektaşiliğe törenle
girmeyeceklere de Fuat Köprülünün isim babalığı ile de 'Kır Bektaşiliği'
tanımı uygun görülecektir.
Şimdi de işleyiş ve
öğretinin içeriği hakkında kısaca birkaç şey söylemek istiyorum. Anadolu
Aleviliğine İslamIaşmış Şamanizm denebileceği gibi, onunla da sınırlı
kalmaz. Genel olarak, 'şamanizmin, İslam Batıniliğinin , Helenistik
düşüncenin harmanlanması olarak ta tanımlanabilir. Ancak gene de kendisini
kuşatan halkların inançlarından da izler vardır. Bu , yan yana yaşadıkları
insan toplulukları ile uyum içinde yaşama gayretinin ya da zorunluluğunun bir
sonucu olsa gerektir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Alevilik ve
Bektaşilik bir inançlar bileşimidir. Örneğin, uğradıkları zulümden kurtulmak
için, 'Hurifiler' de Bektaşi mozağiğini zenginleştiregelmiş bulunan
öğretileri ile birlikte Bektaşiliğe sığındılar. Huruf, harf demektir. Her
insanın yüz hatlarının benzediği harfler ile allahın adı okunabilmektedir
onlara göre. Postnişin Hilmi Dede Baba nın 'Tuttum aynayı yüzüme, Ali
göründü gözüme'
sözleri, hurifiliğin Bektaşiliğe
bir yansıması ile, insanın, Ali'nin şahsında anlamını bulan tanrıdan bir
parça olduğunun en güzel ifadesidir. Benzeri bir çok nedenle Bektaşiliğe
bilinç birikimidir diyebiliriz.
Menakıpnameler ve Hacı Bektaş
hakkındaki diğer yazılar, Hacı Bektaş'ın piri Lokman Parende tarafindan
firlatılan ve Sulucakarahöyüğe düşen yanar haldeki bir dalın peşine düşen
güvercin donunda uçarak geldiğini , kıskanan rum erenlerinin şahin olup
avlamak için havalandığını, Hacı Bektaş'ın da vilayet eliyle onu yakalayıp
zarar vermeden boynunu sıktığını yazar. Buna getirilen açıklamada, yanan
odunun meşale olup aydınlığı simgelediği, Güvercin olup uçmanın barışı
simgelediği, avlamak isteyenlere masumiyete karşı zalimlikle cevap
verilemiyeceği anlatılır.
Hacı Bektaş
Hacı Bektaş kendi
düşüncelerini yazdığı 'Makalat'adlı eserinde, var olan insanları dört grupta
toplar. Her bir gruba da izafi olarak varlığı meydana getiren unsurların
adlarını meydana geliş nedeni olarak verir. Hava , su , toprak , ateş
adlarıyla simgelenen grupların her birine, de Şeriat, tarikat, marifet,
hakikat kapısı adları ile öğretiyi derecelendirir. Her dereceyi de on
basamağa ayınr. Buna Bektaşilikte 'Dört kapı Kırk Makam Öğretisi' denir.
Hacı Bektaş, böylece Pisagor'un dört sınıflı Craton okulunu adeta Bektaşiliğe
taşımıştır.
İlk sınıf Şeriat Kapısıdır.
İslam dininin temel ilkeleri , Aleviliğin koşulları, AllahMuhammet-Ali
üçlemesinin genel koşulları öğretilir. Öğrencisine 'Aşık' denir.
İkinci sınıf, Tarikat
kapısıdır. Tarikatın kuralları öğretilir. Bu kurallar bir anlamda tarikatın
şeraitidir. İslami kurallara, yani İslam şeraitine uyma zorunluluğu bu kapıda
kalkar. bu okulda , ikrar ayini ya da ayini cem yapılır. Kadınlar da
katılır. Üyelerine 'Muhip' denir.
Üçüncü sınıf, Marifet
kapısıdır. İnsanın, Tanrının, Evrenin gizemleri, anlamları üzerinde
durulur. Birlik yasası gizemine varılır. Kendini tanımak ve bilmek
çalışmaları yapılır. Üyelerine derviş denir.
Dördüncü sınıf, Hakikat
kapısıdır ki, Baba ünvanmın alındığı Bektaşiliğin son aşamasıdır. Özel
törenle Babalığa geçilir. Mürşit olma hakkı elde edilir. Öğretinin bu son
basamağı tanrı ile bir olmaktır. Tanrı ile bir olan Baba artık kamil
insandır. Hacı Bektaş ı Veli'nin geliştirdiği düşünce, Anadolu insanının
dünya görüşünü, ahlakını, bireysel ve toplumsal ilişkilerini biçimleyen bir öz
ile doludur. İnsan varlığı çevresinde odaklaşan bu düşünce, sevgi sorunundan
yola çıkar. Bektaşiliğin içerdiği düşüncelerin odağını oluşturan sevgi
'Evren- Tanrı- İnsan' birliğini kavramayı erek edinir. Hacı Bektaş'ı Veli,
bütün insanların kardeş olduklarını, yeryüzünün ortaklaşa ve barış içinde
yararlanılması gerektiğini, varlık birliğinin gerçekliğini, insanın .
tanrısal niteliklerle donanmış olduğunu savunmuş, insanın bir sevgi varlığı
olduğu görüşünü benimsemıştir.
Sevginin insanı
olgunlaştırmak, tannya ulaşmasını sağlamak, varlık birliğinin anlamını
kavramak gibi üç başansı vardır. Bu başarının ilk basamağı kişinin kendini
tanıyarak sevmesidir. Kendini bilen kendini sever. Ya da kendini seven
kendini bilir. Kişi , tannsal bir öz ile donatıldığından, kendini seven
tannyı sever. Bu düşünce Bektaşilikte varlık birliğinin yoludur. Tannyı
sevmekse Ali'yi sevmekle başlar. Ali kamil insandır. Öyleyse nedir Kamil
insan ya da Ali sevgisi?
Alevi-Bektaşi liğin dört temel
öğretisi vardır:
l-Südür teorisi (Bütün
varlıkların Tanrı' dan, O' ndan bir şey eksiltmeksizin çıkması)
2-Kamil insan
teorisi
3-Ali aşkı
4-Şeriatin reddi (onun yerine
eski Türk toplumunun sosyal kurallan geçerli sayılır)
Bektaşi felsefesinin
çekirdeğini südür ve kamil insan teorileri oluşturur. Şekillenmemiş kütleden
(cevherden)aşağı ve yukarı doğru yedi gelişim ve değişim aşamaları vardır.
Aşağıya doğru:hak, ilk logos,
dokuz zeka, dokuz ruh, dokuz gök katı, dört ilk şart, dört ilk güç
Yukarıya doğru: Şekillenmemiş
madde, mineraller, bitkiler, hayvanlar, gelişmiş hayvanlar(maymun, yunus
gibi), vasat insan, kamil insan südür aşamaları sürer. Kamil insan bütün
önemli bilgilere sahiptir. Aklı her şeyi bilebilecek düzeye ulaşmıştr.
İbadetin kurallarını belirleme yetkisine sahiptir. Vasat bir insan bunu
kavrayacak düzeyde olmadığından, ayrıca bunların tanrı tarafından
belirlenmesi gerektiğine inandığından, kamil insan bu kuralları belirlerken
bunlar sanki tanrı buyruğuymuş gibi hareket etmek zorundadır. Hacı Bektaş da
kamil insan olduğundan Muhammedin Medinede koyduğu kurallar gibi ibadet
yöntemlerini, Anadolu Türk toplumu niçin kaldırabilir ve yeni kurallar
koyabilirdi. Ortodoks Sünniliğin ibadet biçimlerini uygulamayan Alevi ve
Bektaşi inanırlarının eylemlerine ya da eylemsizliklerine gerekçe budur.
Aleviliğin kamil insan teorisi, bir kamil insan olan Ali'nin demokrat
sosyalist ve hümanist bir insan olarak benimsenmesini, İslam şeraitinin koyduğu
kuralların kaldırılmasını mümkün kılar. Bu nedenle Ali'ye inanmak şifredir.
ve gerçekliktir, şeraitin baskısından ve yükünden kurtuluştur.
Değerli dinleyenler, Abdal
Musa tarafından tarikat haline getirilen ve o sıralarda kurulan yeniçeri
ocağının manevi destekçisi olan Bektaşilik, 1826 yılında yeniçeriliğin
kaldırılışı ile beraber kapatılmış, tekkelere ait taşınır ve taşınmaz mallar
dönemin yönetimsel gücü tarafından, Nakşibendi şeyhlerine ve tekkelerine
devredilmiştir. Tarikatın resmen kaldırılmasından sonra Bektaşiler 'O tarihte
gelişmeye başlayan farmasonluğa yönelmiş, gizlenmek zorunda olduklarından ,
örfe boyun eğmeme, dinsel otoriteye karşı olma ortak noktalarından dolayı
onların yanında yer bulmuşlardır jön Türkler, Bektaşi ve Masondular. Bu konu
da Alevi ve Bektaşi arasındaki mesafenin, ya da diğer bir deyimle
kentli-köylü farklılığının belirgin tarafıdır. Buna karşın yer yer uyanan ve
yaşamını sürdüren tekkelerin varlığı da tarihi kayıtlardan bilinmektedir.
Öyle olmalı ki 1925 de var olan tekkeler de çıkarılan yasa ile kapatılmıştı.
Alevilikteki
müsahiplik olayı, ile düşkünlük olayı.
İşleyiş konusunda bir başka
olgudan söz etmek istiyorum. O da Alevilikteki müsahiplik olayı, ile
düşkünlük olayı.
Müsahiplik, evli iki erkeğin
ikrar ayini denen törenle müsahip kardeşliklerinin ilan edilmesidir. Kardeş
olacaklar o ana kadar işledikleri suçları toplum önünde ikrar, yani itiraf
ederler. Günahlardan arınma ve bir daha yapımayacağı anlamındadır. Müsahip
adetinin sosyal bir niteliğinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Muhasipler,
bütün yaşamları boyunca karşılıklı yardımlaşmakla yükümlüdürler.
Bir de 'Düşkünlük' kavramı
vardIr. Toplum içinde ve insanın yaşamındaki işlediği suçların özelliğine ve
ağırlığına göre süreli ya da süresiz cezalandınlmasıdlr. Bunun adli yargının kamu
adına vereceği ceza ile bağlantısı olmayıp, toplumun kendi iç değerlendirmesi
ve toplu yaşamanın paylaşmanın yararlarından kişinin ayrı tutulmasıdır, diye
özetleyebiliriz.
İki Önemli Konu
Değerli dinleyenler, Anadolu
Aleviliği ve Bektaşilik hakkında , önemli gördüğüm iki şeyi üstüne basarak
söylemeden geçemeyeceğim. Bunlardan;
I- KADIN. Bektaşi ve Aleviliğin
kadına Bakışı:Konuşmama başlarken söyledim. Bektaşiliğin kaynaklarından ya da
dinamiklerinden olan Ahiliğin katmanlarından biri Baciyan-ı
Rum idi. Bu yapı aynı zamanda Türklerin Müslüman
olmadan evvelki kadın olgusunun devamıdır. Türklerde kadın, yaşamın her
alanında erkeği ile birliktedir. Orada kadın, kaburga kemiğinden yaratılmamıştır
henüz. "Eksik etek" de değildir. Orada günah doğuracak eğri gözle bakmak
yoktur. O nedenle kadının erkekten kaç-göç olayı da yoktur. Ailede ve sosyal
yaşama katılmada yetki ve sorumluluk eşittir Bu olguyu Oğuz Kağan ve Dede Korkut
hikayelerinden izleyebiliriz.
Bu yapı organik veya genetik bir bağ ile, islami
uygulamaya karşın Bektaşiliğe taşınmıştır. Günümüzdeki 'Baba beni okula
gönder' çağrısıyla kız çocuklarının okutulması programını, Hacı Bektaş yaşadığı
çağda uygulamıştır. Kadına bakışın, İnsan sevgisiyle hümanizmanın getirdiği
özgürlük, laik anlayışı da beraberinde . getirmiş, bu nedenle de Alevi ve
Bektaşi topluluğu cumhuriyetin ve demokrasinin temel dinamiği olmuşlardır.
Atatürk, Sivas kongresi sonrası Ankaraya gelirken, Hacıbektaş'ta konaklayarak Şeyh
Cemalettin Efendinin desteğini almış, Şeyh de tüm Alevi ve Bektaşilere
yayınladığl genelge ile Mustafa Kemal hareketinin desteklenmesi gerektiğini
bildirmiştir. İlk Büyük Millet Meclisinde de Şeyh Cemalettin Efendi milletvekili
ve meclis başkan vekili olmuştur.
2- DİL. Değerli dinleyenler.
Dil , insanı insan yapan , insanlaşma sürecinin kaçınılmaz aracI, düşünmenin
olmazsa olmazıdır. Bu değerlerinin yanında insan topluluklarının Millet olma ve
bağ oluşturmasında temel unsurdur. Selçuklu da başlayıp Osmanlı da devam eden
Arapça ve Farsça hayranlığı, bu dillerin eğitim ve edebiyat, kültür dili
olması, Türkçe'yi aşağılanan bir dil haline getirniş idi. Karamanoğlu Mehmet
Bey'in Türkçe'yi öne çıkaran ve konuşulmasını zorunlu kıldığı ünlü genelgesi de
yetmeyecekti. Çünkü Genelgenin yayınlandığı ilde bile Dili Farsça olan
bir
Mevlana hayranlığı ile saraya yakınlığı vardı. Bu nedenle ölü doğmuş bir genelge
olabilirdi. Ama Anadolu coğrafyasının hemen her tarafına yayılmış Alevi nüfusu
ile Bektaşi Tekkelerinde tapınma dili bile Türkçe idi. Sünni tapınma ve Kur'an
dili olan Arapça ya Türkmen halkın öykünmesi olmayıp tam tersine zaman zaman
Türkçeyi kullandıkları için övünen ve bunu şiirlerine yansıtan Bektaşi Ozanlar
çıkıyordu . Oysa karşı düşüncedeki ozanlar Arapça ve farsça'ya övgü düzen
şiirler yazıyorlard!. Örneğin, Sümbülzade Vehbi Efendi diyorki;
Farisi vü Arabiden iki şehbal
gerek,
Taki Pervazı Bülend eyleye
ankayı sühan.
Benim gibi sizin de bir şey
anlamadığınızı sanıyorum. Bu dizeler : 'Söz kuşunun uçabilmesi için Arapça ve
Farsça'dan iki kanat takması gerekir' miş. Oysa aynı tarihlerde yaşayan, kırsal
kesimin ozanı Malatyalı Bektaşi Esiri Baba dil konusunda şunları söylüyor:
Ne Arabi, ne Süryani, ne farsi,
Aşka düşüp, Türki lısana geldım.
Dızelerıyle konuştugu dılını, Türkçesını ululuyor.
Değerli Hanımefendiler. Benim
şimdilik söyleyeceklerim bunlar Soruları olanlar varsa elden geldiğince
yanıtlamaya çalışınm. Yanıtlanm diyemiyorum, her yanıtlayamadığım soru benim
de bilgilenmemi sağlayacak. Beni dinlediğiniz için hepinize tekrar teşekkür
ediyorum.
|
|