| Beşiktaş’taki harap
konağın öyküsü |
|
|
Güngör Tekçe, son kitabı "Zafir Konağında Bir Tuhaf
Zaman" bizi Beşiktaş’taki bir konağın artık var olmayan dünyasına, o
dünyanın mekânlarına ve insanlarına götürüyor. |
Şazeliye tarikatının Medeniye kolunun şeyhlerinden Muhammed Zafir efendi
adına 1887’de 2. Abdülhamid tarafından Beşiktaş’ta tesis edilen Ertuğrul
Tekkesi’nin harem dairesi (yukarı konak) ve misafirhanesi (aşağı konak)
uzun süre Zafir ailesinin konutu oldu. Bugün harap bir halde bulunan
Barbaros Bulvarı’ndaki Zafir Konağı zamana direnmeye çalışıyor. Yazar
Güngör Tekçe, "Zafir Konağında Bir Tuhaf Zaman"da, kendisinin de bir
üyesi olduğu, kalabalık Zafir ailesinin bu konaklarla iç içe geçen
hikayesini okuyucuya aktarıyor.
Artık var olmayan bir dünyanın insanlarını ve mekanlarını anlatan,
"Zafir Konağında Bir Tuhaf Zaman", ailenin birkaç kuşağının beslemeler,
yanaşmalar, evlatlıklar ve ahretliklerle bir arada yaşadığı bir tuhaf
zamanı, düşle gerçek arasında gidip gelen şiirsel bir anlatıya
dönüştürüyor |
Güngör Tekçe
* 17 Eylül 1937'de İstanbul'da
doğdu.
* Galatasaray Lisesi'ni ve İst. Ün. Ed. Fak. Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi.
* 1965 yılında TRT'nin sınavını kazanarak İst. Radyosu'nda metin yazarı-program
yapımcısı olarak göreve başladı.
*
1970 yılında çevirmen Güray Ataş'la evlendi.
* 1973 yılında TRT İzmir Radyosu'na Tiyatro Yayınları Müdürü olarak atandı.
* Kasım 1998'de yöneticiliği bırakarak program yapımcılığına ve TRT İstanbul
Radyosu'na geri döndü.
* Şu anda emekli olmuş. Bodrum'a yerleşmiştir.
Dergilerde;
* İlk şiir ve çevirileri
Galatasaray Lisesi'nde öğrenci olduğu 1956 yılından başlayarak 1964 yılına dek
Varlık Dergisi'nde yayımlandı. Uzun bir aradan sonra şiirleri yine Varlık,
İnsancıl, Öküz,Papirüs Dergileri'nde yeraldı.
Sesli Basın Organlarında ;
* Şiir ve röportajları çeşitli
tarihlerde TRT radyo-televizyonları ile bir çok özel ( radyo ) televizyon
kanalında yayınlandı.
Kitapları ;
* İlk şiir kitabı
"Sabah mısın" Temmuz 1994'de Broy Yayınları'nca
yayımlandı.
* İkinci şiir kitabı "Büyüklere Kuşlu Mektuplar"
Nisan 1996'da Era Yayınları'nca yayımlandı.
* Üçüncü şiir kitabı "Kuşlu Mektuplarım Döndü" Ekim
1996'da Era Yayınları'nca yayımlandı.
* Dördüncü şiir kitabı "Seğiren" Mayıs 2001'de Hera
Yayınları'nca yayımlandı.
Ödülleri ;
* 1991 yılında İzmir Büyükşehir
Belediyesi'nce düzenlenen "kadın" konulu şiir yarışmasında"Kadınistan" adlı
şiiriyle mansiyon kazandı.
* Ocak 200l'de Aydınlık Dergisi'nce düzenlenen Cemal Süreya Şiir Ödülü'ünü
"Yayımlanmamış Dosya" dalında "Seğiren" adlı dosyasıyla aldı.
Radyo programları ;
* 1965 yılından başlayarak TRT
İstanbul Radyosunda hazırladığı radyo programları:
. "Türkiye'nin Sorunları"
. "Anadolu Efsaneleri"
. "Bozkır Rüzgarı"
. "İki Oyun Dört Konuk"
. "Dört Oyun Dört Konuk"
. "Mevlana"
. "Tevfik Fikret"
. "İnsanlığın Kilometre Taşları", bir felsefe tarihi programı.
. "Mutluluğa çağrı", mutluluk felsefesi üzerine bir program.
. "Değil mi Efendim" Genco Erkal'ın seslendirdiği bir söyleşi programı.
* 1973 yılından başlayarak
TRT-I'de yayınlanan radyo oyunları:
. "Cihangirin Bir Günü"
. "Kimsecikler Eline Su Dökemez"
. "Oynamazsan Nazlı Yarim"
. "Gülistan Palas"
. "Türkü"
* 1993 yılı boyunca İzmir Radyosu'nca
hazırlanan "15.05 Vapuru" programındaki "Muzip Şiirler"
köşesinde Türk ve dünya yazınından seçtiği mizahi şiirleri kendi sesiyle sundu.
Yalnız bir konağın
hikâyesi

Beşiktaş’ta
Barbaros bulvarından aşağı inerken solda adeta perili köşkü andıran izbe
bina, gelip geçen meraklı insanlar için hayalleri tetikleyen bir unsur
olarak arz-ı endam eder orada.
Yıldız
Sarayı’nın hemen aşağısındaki ahşap virane konak inatla ‘bugüne’ sırtını
dönmüştür adeta.
Eğer orada eskilerden bir çift göz gibi sizi gözetlediğini farkındaysanız
biraz merak, biraz hüzünle süzülüp gidersiniz önünden. Mazinin şaşaalı
hatıralarının canlanması zordur artık. Şair Güngör Tekçe’nin “Zafir
Konağı’nda Bir Tuhaf Zaman” adlı eseri konağın şahit olduğu hatıralara ışık
tutuyor. Şeyh Zafir Konağı’nın son sakinlerinden biri olan yazar, kendi
anılarını toplamış bu kitapta. Kısa kısa yazılarda, konakta geçen günlük
hayatı, aklında yer etmiş özel anıları, orada yaşayanların hikâyelerini
anlatıyor Tekçe. Şiiri andıran üslubu sayesinde konağın nostaljik dünyası
kolayca sarıveriyor insanı. Yazar, zaman perdesini aralayıp, okuyucuyu âdeta
konakta geçen olaylara şahit kılıyor. Kitabın sonunda yer alan fotoğraflar
sayesinde sayfalar arasında adı geçen şahıslar hayal olmaktan çıkıyor.
ZAFİR KONAĞI’NDA BİR TUHAF ZAMAN
Güngör Tekçe
Yapı Kredi Yayınları
135 sayfa
0212 252 47 00
"Hiç Aferinlik Çocuk Olamadım
- Sizin ilk kitabınız Sabah mısın dışında, Büyüklere Kuşlu Mektuplar ve
Kuşlu Mektuplarım Döndü isimli, çocuklara yönelik şiirlerinizi kapsayan iki
kitabınız var. Bu iki kitap benim özellikle ilgimi çekti. Tamamen bir
çocuğun ağzından yazılmış gibi. Yani çocuk ruhuyla kaleme alınmış.
GT - Sanıyorum o ruhu hiç yitirmedim. Ama şiir
olarak ortaya çıkması için, elli sekiz yaşına gelmem gerekti. Demek o zaman
gonk çaldı. O şiirler benim oyuncaklarım gibidir. O çocuksuluğun hiç
yitirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bütün ön yargılardan, kültürel
kalıplardan, değerlerden sıyrılarak dünyayı görmek isterim. Çünkü kültür bir
koşullandırma olayıdır. İnsanın değerler sistemine dahil edilmesidir. Bu
yanıltıcı da olabilir. Bu bakış açısına zaman zaman günün modaları
karışabilir. Bir takım propagandaların etkileri egemen olabilir. O andaki
ruh durumuna göre değişen etkiler egemen olabilir. Bütün bunlardan arınıp
bakabilirsen, nesneyi ve olguları en çıplak haliyle görebilirsin. Sanırım
şiir de odur.
- Cemal Süreya Ödülü'e dönelim
GT-
Cemal Süreya acıyı yüreğinde duymuş bir insan. Bana bu anlamda yakın... -
Onun şiirlerinde de haylaz bir çocuk dolaşıyor. -Evet, dediğim gibi bu
yanıyla da bana sesleniyor. Yalnız Cemal Süreya değil, Turgut Uyar, Edip
Cansever, Ece Ayhan vb. de d uyarlılık frekansıma hitap ediyor. İkinci yeni
olayı Türk şiirinde son derece önemli. Türk Şiiri, Divan edebiyatı olsun,
Fecr-i Ati, Servet-i Fünun, Hececiler, Yedi Meş'aleciler olsun, evinde
terbiyeli, uslu oturan, görevini iyi yapan bir çocuğun şiirlerinden
oluşuyordu. Bunu söylerken Tekke şiirini, Alevi şiirini dışarıda tutuyorum.
Geçmişte Tevfik Fikret, daha sonra Nazım Hikmet gibi ana-babasına sesini
yükseltenler olmuştur, ama Birinci Yeni öncesi Türk şiiri genelde itaatli ve
kurallara uygun olarak büyümüş, aferinlik bir çocuktu. Ama benim sevdiğim
bir çocuk olmadı. Birinci Yeni şiirinde çocuk ilk defa sokağa çıktı.
Sokağını, mahallesini keşfetti. Gecelerini yine evde geçiriyordu ama,
sokakla da tanıştı. İkinci Yeni ise, bağımsız, renkli, şaşırtıcı bir
şiirdir. Ve artık o çocuğu kimse tutamadı. Arada bir eve uğrar oldu. Birinci
Yeni şiiri sokağını, mahallesini keşfe çıktı. İkinci Yeni ise alanı çok
genişletti. Dünyayı keşfetti..............................."
Röportajı yapan: Deniz Durukan, Cumhuriyet/Kitap, 22
Şubat 200l
Güngör Tekçe ne diyor?
'Seğiren'le Cemal Süreya 2001 Şiir Ödülü'nü kazanan
Güngör Tekçe'nin bütün insanlık hallerini bulabileceğiniz şiirlerinde lirik
bir hiciv tavrı ve nesnel bir bakış açısına rastlıyoruz
17/08/2001 (50 defa okundu)
DİNÇER SEZGİN (Arşivi)
SEĞİREN
Güngör Tekçe, Hera Yayınları, 2001,
80 sayfa, 2 milyon lira.
İnanmayacaksınız ama Güngör Tekçe çok uzun zamandır bizlere, çok şey
söylüyor. Çok 'şeyler' söylemeye çalışıyor. Önce bizlere 'Büyüklere Kuşlu
Mektuplar'ı yazdı. Öylesine nazik bir insandı ki, mektupları bizim
adresimize postayla göndermedi. Bir kuşun şiirli kanadı altına saklayıp öyle
ulaştırdı bize mektuplarını. Elbette biz büyüklerden 'kuşlu mektuplar'a
hiçbir tepki alamayınca oturdu ve 'Kuşlu Mektuplarım (geri - ds) Döndü'yü
yazdı. Yani "Size gönderdiğim mektuplar, sizleri adresinizde bulamadığı
için, kuşlarım tarafından geri getirildi," der gibiydi. Biz onun bu sitemini
de anlamadık, anlayamadık, anlamak istemedik. Ama Güngör bu; adlarını
andığım ilk iki kitabında çocukları bahane ederek biz büyüklere seslenmeyi
yeğlemişti. Çocukların gözüyle dünyaya ve biz büyüklerin haline bakıp,
çocukca bir mantık düşünce sistemi içerisinde, biz büyüklere göndermeler
yapmıştı. Daha öz söylemek gerekirse, çocukca bir dille biz büyüklere,
çocuklara ilişkin bir dünyayı ve çocukların beklentilerini anlatmaya
çalışmıştı. Kolay kolay şiir ezberleyemiyorum artık, yaşlandım. Ama
Güngör'ün 'mektup'larından bir şiir kalmış belleğimde. 'Uçurtma' adlı o
şiirinde şöyle diyordu:
"Yusyuvarlak
bir uçurtma yaptım
esintili bir havada
gökyüzüne saldım.
Öyle özgür uçuyordu ki,
Yeryüzüne indirmeye kıyamadım.
Ben hep yeryüzündeyim
Ama bir
Uçurtma kadar
Özgür olamadım."

Demek ki çok etkilemiş beni bu şiir, belleğimin bir köşesinde kendiliğinden
yerini alıvermiş. Ama dediğim gibi Güngör bu; çocukların diliyle ve düşünce
biçimiyle büyüklere yazdığı mektupların gereken yanıtlarını alamayınca,
mektuplarını geri çekmiş ve bizzat büyükler için yazdıklarını yayımlamaya
karar vermiş. Büyükler için yazdığı ve 'Seğiren' adını verdiği şiirlerini,
aynı adlı bir kitapta (Hera Yayınları - Şiir Kitaplığı) toplamış, işin
güzelliğine bakın ki, 'Seğiren' 'Cemal Süreya 2001 Şiir Ödülü'nü de
kazanıvermiş bu arada. Benim gibi siz de Güngör'ün kırk yıla yaklaşan
arkadaşı olsanız, büyük bir sevinç duymaz mısınız yüreğinizde? Ben haberi
televizyonlardan ve gazetelerden öğrenince, ödülü kendim kazanmış gibi büyük
bir sevinç duydum. Kısa bir süre sonra da Hera Yayınları'ndan çıkan kitap
'Yılların dostuna' adamasıyla, güzel kuşlar tarafından getirilip, ellerimin
üzerine bırakılıverdi.
Heccavlık
Biliyorum Arapça bir sözcük. Hicveden, yeren anlamlarını içeriyor. Hatta;
'daima hicveden, yeren' gibi bir gizli anlamı olduğunu da düşünüyorum.
Güngör'ün 'Seğiren'deki şiirlerinin tümünde bu yergici tavrını görmek olası.
Zaten sanatçı, toplumun önünde gidebilmek için, hepimizin gördüğünü değil,
hepimizin baktığı, ancak sanatçının görebildiği şeyleri yazmak, anlatmak
zorunda değil midir? Sanatçı bizim göremediklerimizi görürken, çok doğal
olarak bizim göremeyişimizi eleştirecektir, yani toplumun dikkatsizliğini
yerecektir. Ki bu bana göre onun görevidir, yoksa toplum eleştirilmeden,
doğruyu görmeye ve eğri ile kıyaslamasını yapıp, doğrudan yana 'tercih'ini
yapmayı başka türlü nasıl öğrenecektir? Güngör lirizmin içine, lirik bir
hiciv tavrı koyarak, şiirinin bir işlev kazanmasını; başka bir deyişle
sanatçı olarak görevini bu 'heccav' tavrıyla yerine getirmiş oluyor.
Konuları
Diyeceksiniz ki, "Güngör yalnızca yergi mi yapıyor?" Hayır Güngör aşkı da
alıyor şiirlerinin kapsamına. Hatta, bütün 'insani haller'i de
bulabiliyorsunuz onun şiirlerinde. Ama tümüne baktığı ortak bir açı, ortak
bir gözlük var. Hepsinin odağında 'onaylamak' değil, onay için gerekli olan
tercihi sağlayacak, eleştirerek seçimi gerçekleştirecek nesnel bir bakış
açısı var. Sizlere birkaç örnek vereyim. Bugün büyük bir kriz yaşıyoruz.
Yaşadığımız kriz ekonomik bir özle ortaya çıktı ama giderek her şeye
yansımaya başladı. Hatta insan ilişkilerinde bile bu krizin etkileri
görülüyor artık. İnsanlar mutsuz. İnsanlar beklenti içinde. Adeta toplum
Godot'yu bekliyor. Ne diyor Güngör bu durum için?
"Hiçbir zaman bilemezsin
hangi düşü çağıracağını uykunun
bekleyeceğini kaç gün
ihtiyari duraklarında hayatın."
Kuşları dönmeyen evler vardır, odaları birbiriyle kavgalıdır, her
pazarlıktan her daim kazançlı çıkar kadınlar. Sorunların ardı arkası
kesilmez. Evet onlar daima haklı ve saldırgandırlar. Ama onlar size çocuklar
doğururlar. Bu durum için ne diyor Tekçe?
"Güneşli kadınlardı
eylül çocuklarını o evlerde doğurdular."
Kim söylemiş "Aşk yalnızlığın öteki adıdır" diye? Ve aşkın saatinin
başlangıçta hep, sonsuza değin çalışacağının sanıldığını? Ne diyor Güngör?
"Dokunduk aşka
acıya
bir de yalnızlığımıza
saati sonsuza kurduk."
Kurun siz saati sonsuza, bir gün sonsuza değin durması için, gibi bir şey.
Acıyan ve kanayan yerlerimizi, daha doğrusu eksikliklerimizi pek göstermek
istemeyiz başkalarına. "Kızılcık yedik" deriz Güngör ne diyor?
"Biz değil miydik yamayan
eksildikçe gökyüzünü yıldızlarla"
Sözün özü, Güngör'ün konuları, yıldızlardan aşka doğru çizeceğiniz bir çizgi
de bütün düşündüklerinizi kapsıyor.
Şiirlerindeki dil
Çocuk parklarında salıncaklar vardır, bilirsiniz. Kaydıraklar vardır,
tahteravalliler vardır, dönen dolaplar vardır, çarpışan otomobiller,
görüntüyü abartan aynalar vardır, bilirsiniz. Güngör'ün şiirlerindeki dil,
bunlara benziyor; kolay gibi görünüyor her şey, ama aslında bu dile ulaşmak
çok zor. Yani onun dili zor bir dil. Bir şiiri okurken salıncağa
biniyormuşsunuz gibi kolay görünüyor size her şey. Ama salıncağı 'imal'
etmeye kalkışınca ya da dönüşü kolay gibi görünen dönme dolabı kurup
çalıştırmaya kalkışınca işin zorluğunu anlıyorsunuz. Söylemeye gerek var mı?
Kolayı yakalamak için önce zoru öğrenmek zorundadır sanatçı. O zordan
kendine göre kolayı, ancak o zaman çıkarabilir. Çünkü kolayı yakalamak,
kolay bir iş değildir.
Sonuç
Güngör'ün kitabı üstüne yazmayı istediğim, yazmam gereken çok şey var daha.
Henüz onun düşlerinden söz etmedim, farkındaysanız. Kırgınlıklarını
anlatmadım. Kekremsi iç burukluğundan söz etmedim. Umutlarından,
beklentilerinden hiç mi hiç dem vurmadım. Hele hele Güngör'ün, çağdaşları
arasındaki
yeri ve ayrıcalığı konusunda hiçbir notaya dokunmadım. Hatta mızrabı bile
elime almadım. Bir dergideki tanıtma yazısı bu kadar oluyor, n'aparsınız?
VE MERHABA
Çok derin bir sarnıçtan bin emekle çekilmiş
Bir kova suyun birden taşliga devrilmesi
O taşliklarda bizim çocuklugumuz geçti
Sular ki o zamanlar salt taşliklar içindi
Yere birden eğilip kendimizi seyretmek
Çekiciydi güzeldi
Şimdi hala orada bir sarniç boşlugunda
Ürkünç insan gülüşleri
Merhaba
Her yıldızın yalnızlığı kendisiyle doğar derim
Yine kendisiyle büyür aynı çizginin üstünde
Ama zamansız havasız sadece yıldızlar yaşar
Bizim yalnızlığımızsa durmaz her kez değişir
Bir gün otla bir gün kuşla bir gün insanla yeşerir
Yalnızlığın yalnızlığın içinden
Kurşun gibi gelip geçen hirçin insan gülüşleri
Merhaba |
|
Nâzım
Ormanında Başı Dik, Onurlu Bir Ağaç
Eren Arcan

Güngör Tekçe’nin Zâfir Konağında Bir Tuhaf Zaman” kitabı üzerine
Yarım yüzyıllık edebî birikime sahip,
geçmişiyle barışık, sevgi yüklü şair/yazar Güngör Tekçe “Zâfir Konağında
bir Tuhaf Zaman” adlı kitabında, 1200 lerden gelen Zâfir ailesinin,
yirminci yüzyıl uzantısına, zaman perspektifinden bakarak, yakın tarihimize ait
anı karelerini sunuyor bizlere.
Tekçe, kitabında bizlerı,
tasavvufa dayanan, tasavvufla beslenmiş Zâfir ailesinden gelen, imbikten
geçmiş bir bilgelik ile, yüzyıllara dayanan bu ailenin “Bir Tuhaf Zaman”
nın akışına tanık ediyor.
Kökleri Hazreti Ali’ye
dayanan ailenin Şazeli uzantısı, Tunus’ta 1196 yılında doğan ve Şazeliye
tarikatının kurucusu olan Ebul Hasan Şazeliye ile başlar. Afrika kıtasında
İslamlaşma yanısıra, sosyal faaliyetler, halkın eğitimi ve güvenliği ile
ilgilenen ve Avrupalı emperyalistlere karşı verilen mücadelede ön safta savaşan
tarikat şeyhlerinin son temsilcisi, II Abdülhamit zamanında Türkiye’ye davet
edilir. II Abdülhamit’in kendisi de tasavvuf temelli olan bu tarikata
bağlanır.
Abdülhamid tarafından
Beşiktaş’ta büyük bir konağa yerleştirilen ailenin üyeleri
“o kadar ince, o kadar zarif, o kadar doygunluğa ulaşmış insanlardır ki,
yenilenmenin sonradan bozulacak büyüsünü defterden çıkarmış, Mevlâna’nın
soluğuna karışmışlardır.
Hakiki bahçe ve çiçek içimizdedir
İnsanların yüreklerinin içindedir
Dışında değil.”
Yaşamı süresince hiç bir
zaman tarikatle ilgilenmemiş olan Güngör Tekçe, özünde yine de, tasavvufun
ahlâkî öğretilerini taşıdığını belirtir.
Nasıl bir aileydi Zâfir
Ailesi? Büyük cedleri Muhammed Hasan Şazeli, onun soyundan gelen Muhammed
Zâfir’in otuz çocuğu, yirmiyedi torunu ve torunların yirmi iki çocuğu;
erkeklerin tamamı okumuş, ülkenin her katında görev almış yüksek bürokratlar,
hekimler, hukukçular, yöneticiler, ressamlar, kimyagerler, profösörler,
mimarlar; kadınların çoğu evlerinde yetiştirilen ressamlar, müzisyenler...
Parlak geçmişlerine
sığınmayan, ellerindeki güçten yararlanmayan, alçakgönüllü, görgüyü hazmetmiş,
sindirmiş insanlardır Zâfiriler. Kimler yoktur ki bu ailede. Osmanlı
sarayında yazı işleri müdürü olan “Mektubî” Selim Bey, Türkiye’nin önde gelen
feministlerinden Prenses Zeynep, tercümeler yapan, Amerika’da konferanslar veren
ilerici ama konak halkına göre “deli” Esma. Güzellik yarışması ikincisi
Mukaddes Hanım, İttihatçı mason, Kızılay’ın Beyoğlu Şubesi başkanı, bağımsızlık
savaşında İstanbul’daki gizli direniş örgütü üyesi büyükbaba, Sokak Çocukları
Derneğinin öncüsü Kazım Zâfir.
Bu müstesna kişiler Güngör
Tekçe’nin zarif kaleminde şöyle anlatılıyor:
“Üzeri tozla örülmüş göller gibiydiler. Derin
ve kıpırtısız. Tek bir susineğinin dokunuşuyla sarsılan ve uzun süre
toparlanamayan. Mekânları sabit, zamanları hangi kapıdan girsen boşluğa
açılırdı. Bir gölge oyununda, arkalarda bir yerlere kondurulmuş, zor
seçilebilen figürlerdi. Bedenleri saydam mıydı? Öldüklerinde çoktan ustalaşmış
ölülerdi. Kuşgöçüren fırtınasının kanatlarına binip gittiler.”
Bu olağanüstü ailenin
seçkin konukları arasında da Tamburi Refik Fersan, Hasan Ali Yücel, ressam
Feheman Duran, Müzisyen Enver Kapelman, Feyha Talay, Suna Kan, Abdülhamid’in
kızı Ayşe Sultan, Cemal Reşit Rey, Necip Celal, Orhan Hancerlioğlu gibi tarihe
mal olmuş kişiler bulunurdu.
Kitapta Zâfir Konağının
panaromik anlatısını izlerken aynı zamanda II ci Abdülhamit devrinden başlayarak
31 Mart vakası, İstiklâl Savaşı, İttihat Terâkki hareketi, Sarıkamış felaketi,
Cumhuriyetin kuruluşu, 6-7 Eylül hadiseleri gibi yirminci yüzyıl tarihimizin
önemli olaylarına da şahit oluyoruz.
“Zafir Konağından bir Tuhaf
Zaman’da Güngör Tekçe, aile izleğinden hareketle, ailenin geleneksel damıtılmış
zerafeti içinde, hem Osmanlı hem de modern Türkiye’den kesitlerle bizleri
zaman içinde bir yolculuğa çıkarıyor.
“Onlar haddeden çekilmiş nezaket idiler, biz
pervasız.
Onlar boğaz dokuz boğum derlerdi, biz sabırsız.
Onlar günah da gizli derlerdi ibadet te
Onlar bize hayretle biz onlara hayretle
Onlar yeniye biz eskiye kuşkuyla bakardık
Onlar puhu kuşlarını biz kırlangıçları gözlerlerdik.
.....
Onlar saygıdeğerdi.
Biz haklıydık.”
Güngör Tekçe ödüllü şiir
kitabı Kuşlu Mektuplar’da şöyle der
Babam söylüyordu dün
O büyük bir şairmiş
“Ben bir ceviz ağacıyım
Gülhane Parkında”
Demiş.
Keşke bir dal olabilsem
Kendi bahçemizde
Ben de.
Tekçe, ödüller aldığı
kitaplarına ek olarak son yapıtı “Zafir Konağında bir Tuhaf Zaman” ile
“Nazım orman” ında başı dik, onurlu bir ağaç olduğunu bir kez daha
göstermiştir.
22 Ağustos 2007

Kalıcılığın Ölçütü Nitelik
- Genç yaşlarda yazmaya, çeviri yapmaya başladınız. O dönemin en saygın
dergilerinden biri olan Varlık'ta yazarken birden çekildiniz edebiyat
dünyasından, Sabah mısın Temmuz 1994'de, Broy Yayınları'nca
yayınlanır. Bu ilk kitaba kadar geçen süreyi yazınsal açıdan özetler misiniz?
GT-
Birden çekildiğim doğrudur edebiyat dünyasından. Radyo programlarımı ve radyo
oyunlarımı edebiyattan saymazsanız eğer. Puntolarla basılan edebiyattan
çekildiğim doğrudur ve bunun için üzgünüm. Ama yayıncılık da bir görevdi ve 1961
Anayasası'nı yaşayan ülkemizde vazgeçemediğim bir görevdi. Sabah mısın
adlı kitabımda yer alan şiirler 1956-94 arası çiziktirdiklerimdir.
38 yılda 55 şiir. Çok az değil mi? Yine de, kalıcılığın ölçütü-kalırsa
eğer-nicelik değil, nitelik olsa gerek. - Radyo programları, radyo oyunları şiir
dünyanıza engel mi oldu, yoksa besledi mi sizi? Suskunluk döneminizi
birikme dönemi olarak değerlendirebilir miyiz?
GT - Radyo programlarım, radyo
oyunlarım şiir dünyamı nereye kadar engelledi, nereye kadar besledi,
bunun dökümünü çıkarmak çok zor. Ancak öncelikle şunu söylemek isterim: şiir
dünyam sözcüklerine siz
kullandığınız için yer veriyorum. Yoksa ben kendiliğimden şiir dünyam diye
başlamam söze. Benim poetikam gibi sözcükler benden uzaktır. En azından
şimdilik. Bu alçakgönüllülükten değil, şiirde iyi kötü
ne zaman birkaç basamak tırmanmaya kalksam karşıma her seferinde yüz basamak
daha çıkmasındandır. Dönelim engelleme ya da besleme sorununa. Bu temelde,
sözcük çeşitliliğiyle, bilgi çeşitliliğiyle, düzyazıda kullanılan biçem çeşitliliğiyle ya da-tek sözcükle-zenginliğiyle şiirin
bağlantılı olup olmadığı sorunu gibi görünüyor bana. Evet, bağlantılıdır ve
radyo programlarım, radyo oyunlarım bu anlamda, ama bir ölçüde beslemiş olabilir
şiirimi. Bir ölçüde diyorum, çünkü şiirde edinilmiş, bilinç düzeyine çıkmış
birikimi aşan bir şey var. O ne? O belki yaşadığımız ama bilinç-dışına sinmiş
olandır. Yoksa hiç doğrudan yaşamadığımız ama, insanlığın yüzbinlerce yıllık
serüveninden genlerimize sinmiş olan mı? Bilmiyorum. Yaratının gizi de bu olsa
gerek.
Şu ana kadar beslenmek üzerineydi sözümüz. Bir de tam karşıtı var değil mi:
Engelleme.
GT - Bir ölçüde Şiirimi
besleyen radyo programları ve radyo oyunlarımın, yine bir ölçüde engellediği de
doğrudur. Ama bu benim suçum değil, hepimizin bildiği gibi hoşgörüsüzün,
huysuzun, kıskancın biridir şiir. Zamanın yanlış paylaşımını hemen ödetir, çeker
gider, tek dizelik bir not bile bırakmadan.
- İlk kitabınız Sabah mısın'dan sonra Büyüklere Kuşlu Mektuplar ve Kuşlu
Mektuplarım Döndü adlarında iki çocuk kitabınız okurla buluştu. Bu şiirler,
bildiğimiz çocuk şiirlerinin dışındaydı. Bu farkı nasıl açıklıyorsunuz?
Büyüklerin yazdığı çocuk şiiri mi, yoksa şiirin içindeki çocuk imgeleminin şiiri
mi?
GT- Çocuk imgelemi... Bu
nasıl oldu: Net olarak bilmiyorum. 58 yaşındaydım ve sanki bir pencere açıldı.
Bir yıl boyunca sadece o şiirleri yazdım. Ve sonra pencere birden kapandı. Size
çocukluğumdan çok az şey
anımsadığımı söylemiş miydim? Belki de sözcüklerimin yetersiz olduğu, ilk 7
yılında doğal olarak okuma yazma bilmediğim o dönemde yaşadığım-ama hala tek tek
anımsayamadığım-olguların izlenimleridir, 50'yi aşkın yıl sonra ortaya çıkan. Bu
bir varsayım elbet. Bir psikolog gerçeğe daha yakın bir tanımlama yapabilir.
Ancak iki kitabın altı ayda tükenmesi, hem çocuklar hem büyüklerce tüketilmesi,
en azından çocukların çok Çocuk, büyüklerin de çok büyük olmadığını gösterdi
bana. Olayı usa vurarak diyebilirim ki, o şiirleri yazdım,
Bir borcu ödemek istedim, erkeklerin, daha da çok kadınların, ama en çok
çocukların çektiği bir dünyada birazolsun yüzlerini güldürmek istedim.
Diyebilirim ki, anlamları hiçbir zaman sözlükteki kadar olmayan, zamanla,
bilgiyle, kişisel deneyimleriyle, hatta eğilimlerle çeşitlenen, zenginleşen
sözcükler dünyasına yeterince egemen olamadıkları için onların dili olmak
istedim. Diyebilirim ki, insanı, eninde sonunda birkoşullandırma olan eğitimden,
değerler dünyasına girişten önceki ilk ve en yalın haliyle yakalamak istedim.
Diyebilirim ki, en çok çocuklar kadar kıpır kıpır,
onlar kadar durmuş-oturmuşluktan uzak, onlar kadar önceden Ne yapacağı belirsiz,
yanardağlarıyla, depremleriyle hiç de olgunlaşmaya niyeti olmadığını gösteren
dünyaya uyum sağlamak istedim. Ama bütün bunlar ne anlatır? Usa vurarak
gerekçeler yaratmak. Ama şiir ne tek başına usla yazılır, ne de
gerekçeleriniz olduğu için. Biliyorsunuz, önce söz vardı. Nedeni hala belirsiz.
- Günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kendi şiiriniz bugünün şiirinde
nereye oturuyor?
GT- Her sarsıcı akımdan sonra
yaşanan dalgalanmanın giderek durulduğunu, havayı hem güçlü, hem incelikli
seslerin doldurmaya başladığını ve artık bir üçüncü yeni'ye gerek olmadığını
düşünüyorum. Kendi şiirimin Bugünün şiirinde nereye oturduğuna gelince: umarım
bir yerlere oturuyordur, ne diyebilirim?"
Hasan Hüseyin Yalvaç, Papirüs, Mart 2001
SEĞİREN
Hiçbir zaman bilemezsin
Hangi düşü çağıracağını uykunun
Bekleyeceğini kaç gün
İhtiyari duraklarında hayatın
Hiçbir zaman bilemezsin
Kimin seslendiğini gece
Doğduğun evden
Artık olmayan
Hiçbir zaman bilemezsin
Ölü suda seğireni
İlk ışığın ilk çığlığın ilk ivmenin
Keyfini
Hiçbir zaman bilemezsin
Hiç'in Bir'in ve Zaman'ın ve Bilme'nin
Her an kopan ve birleşen
Tuhaf ilişkisini
VE MERHABA
Çok derin bir sarnıçtan bin emekle
çekilmiş
Bir kova suyun birden taşliga devrilmesi
O taşliklarda bizim çocuklugumuz geçti
Sular ki o zamanlar salt taşliklar içindi
Yere birden eğilip kendimizi seyretmek
Çekiciydi güzeldi
Şimdi hala orada bir sarniç boşlugunda
Ürkünç insan gülüşleri
Merhaba
Her yıldızın yalnızlığı kendisiyle doğar
derim
Yine kendisiyle büyür aynı çizginin üstünde
Ama zamansız havasız sadece yıldızlar yaşar
Bizim yalnızlığımızsa durmaz her kez değişir
Bir gün otla bir gün kuşla bir gün insanla yeşerir
Yalnızlığın yalnızlığın içinden
Kurşun gibi gelip geçen hirçin insan gülüşleri
Merhaba

NEHİR
Kırlıktı
Nehir vardı
Birisiydi
Unuttum
Nehir
İçinden geçerdi
Bana doğru akardı
Toprakta dikilirdim
Hep boyumu aşardı
Bin yıl önce miydi
Ya da dün müydü
Nice ölü
Kütüklere tutunarak
Pazartesi miydi çarşamba mıydı
Döne döne vurmuş dibe
Nice aşklar
Nice sözcük
Yıkanarak
Saat on muydu oniki miydi
Çığlık çığlığaydı su kuşlarıydı
Teğelleyip uçlarından geceyi
Güneşe sermişlerdi
Rimelleri akmış yazdı
Soluğunu bir kamıştan üflerdi
Kimdi yürüyüp geçen sulardan
Ben miydim
Birisi miydi
Unuttum
EYLÜL ÇOCUKLARI
Eski evler
Eski kuşaklara sarınmış evler
Muslukları hep aralık
Fotoğrafları somurtuk
Yıldızı düşük evler
Kuşları dönmemiş evler
Odaları birbiriyle kavgalı
Kazançlı çıkan her pazarlıktan
Zamanla aşkla
Eşyası müebbet evler
Güneşli kadınlardı
Eylül çocuklarını o evlerde doğurdular
BÜYÜYÜNCE
"Büyüyünce anlarsın
Büyüyünce anlarsın"
Gece uykum kaçınca
Ya babam işsiz kalırsa
Ya tartışma çıkarsa
Ya annemin başağrısı tutarsa
Ya anneannem uyanamazsa
Ya güneş hiç doğmazsa
Ya boyum uzamazsa
Ya kedimiz kaçarsa
Ya evimiz yanarsa
Yeni çıkan dişimin ağrısı da cabasıKüçülünce anlarsın
karıma-
Nasıl yazıyorsun diyorsun bana
Bir köprüyüm ben yalnızca
Sıradan basit bir köprü
Anlasana
Doğamamış bir çocukla ölü annem arasında
Bilge çocuk
 http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=119
09/06/2001 (42 defa okundu)
Zeki Coşkun
Şiirde yaprak kıpırdamıyor dense yeridir. Kasetli, klipli, arabeskle
harmanlanmış "travesti şiir" faslı hiç değilse şiirin konumu, seslenme alanı
üzerine konuşma -tartışma fırsatı yaratabilirdi. Denedik ama... Herkes kendi
şiirini makbul görüp ötesini yok saydığından, olmadı.
Modalaşan, sokağa inen, tüketim nesnesine dönüşen her endüstriyel ürün gibi
sonuçta travesti-arabesk, her neyse o şiirin de devri geçti. O gürültünün
ardından yine suskunluk geldi. Tek farkla: Değerlendirme, seçim öğesi taşıdığı
için hemen her ödülün, antolojinin, soruşturma vb'nin getirdiği homurtulu
itirazlar, çekiştirmeler olmazsa olmaz, her dönemdeki gibi bugün de sürüyor.
Onun ötesi, tam bir içe kapanış.
Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı antoloji dolayısıyla ortaya çıkan durum bunun son
örneği. Kim neye göre alınmış, kim neden yok, seçicinin ehliyeti türünden
tümüyle kanıksanmış itirazlar yükseliyor çeşitli çevrelerden.
Bunları bir yana bırakılırsa, sanki ortalıkta ne şair var, ne de şiir. Sözün
başına dönüyorum: Şiirde yaprak kıpırdamıyor dense yeridir. Bu noktada, belki
tuhaf kaçacak ama bilge şövalye Don Kişot'u anımsıyorum.
Evet, zamanının bütün düşün ve sanat birikimini bir potada eriten, yeni bir
edebiyat türü yaratan Cervantes, ilk roman kahramanı; Don Kişot aracılığıyla
şunları söyler: "... bence şiir, bütün öteki kızların, yani öbür bilimlerin
süslemeye, allayıp pullamaya çalıştıkları, son derece güzel ve ince bir kızdır.
Şiiir onların hepsinden yararlanır, onlar da şiirin getirdiği yeni şeylerden."
Unutulmasın ki, bunlar 17. yüzyıl başlarında dile getirilen düşünceler. Bütün
düşünce ve sanat birikiminden yararlanan, "yeni"yi arayan, yaratan ve öteki
alanlara da kılavuzluk eden, ses veren, kapı açan bir şiir... Mümkün mü bugün?
Değilse bile, gerekli!
***
Güngör Tekçe'nin Seğiren adı altında topladığı şiirleri, galiba tüm bu
nedenlerle ilgimi çekti. (Hera Yayınları, Mayıs 2001) Hayır, Tekçe'nin şiirinde
"yenilik" yok. Neredeyse bunun arayışı, çabası bile yok. Tersine; son derece
dingin, kendini sahnenin dışında tutmaya özel çaba gösteren, sözcükleri,
dizeleri dalgalı denizlerden, fırtınalardan sakınan bir bir şiir bu. Dingin ve
berrak.
Bir yanıyla ağır sonbahar havası var. Kitaptaki 25 şiirin tümü bu gözle
okunabilir. Nagehan'ın son dizesinde söylendiği üzere, "Sonbahar uzun bahar"dır.
Aslında bir yara, derin bir Kuşku'dur o: Hangi kuyudan çıksam yüzüm güneş
yanığı/ Sonbahar var mı?
Nedir: "Bir ot solsa/ Büyük kentte büyük taşa sarılmış/ Bir ot solsa/ Adı
sonbahar olur" Acıyla beraber doygunluğu, dinginliği, yalınlığı içinde taşır o
iklim, o mevsim. Çünkü, "Acı derinleştikle eşiği yükseliyor".
Öteki yanıyla da, her şey dipdiri, taptaze, ilk kez görülüyor, tadılıyor,
duyuluyormuşcasına, çocuksu bir heyecan, ürperti yaratır. "Son"un kaçınılmaz
refleksi!
Seğiren, tam da budur: "Hiçbir zaman bilemezsin/ Hiç'in Bir'in ve Zaman'ın ve
Bilme'nin/ Her an kopan ve birleşen/ Tuhaf ilişkisini" O nedenle de Takvim Oyunu
öne çıkar, Saat, sonsuza kurulur, en başa, başlangıca kitabın-şiirin sonunda
varılır; İbtida. Her şeye, herkese seslenilir: Bir iyilik gibiydiniz.
***
Söyledikleri ve söyleyişiyle içbütünlüğü olan bir şiir yazıyor Güngör Tekçe.
İçbütünlüğüne ve içsese sahip bir şiir. Neredeyse kendi kendini bastıran,
haylazlığın tam eşiğine gelip geri çekilen edayı bilinçli olarak seçtiği
seziliyor.
Biliyorum, "uslu şiir" pek makbul değildir. Günümüz şiir ortamında olduğu gibi,
içekapanıklığı, suskunluğu getirir. Seğiren'deki şiirlere de bu hava egemen. Onu
farklılaştıran, bilgelikle çocuksuluğu birleştirmesi, bütünleştirmesi, içine
sindirmesi. Bu da "uslu"luğun ötesinde, "çelebi"liği getiriyor. Ki, şiirin
kaybolan, silinen seslerinden, renklerindendir çelebilik. Ve son derece
önemlidir, gereklidir.
Yine Don Kişot'a kulak verilecek olursa, "Şiir kârlı olmaktan çok hoşa giden bir
şeydir". Kâr getirmez şiir, keyif getirir. İşte onu arıyoruz biz de. Hatta
huzursuzluğumuzun, keyifsizliğimizin karşılığını, şiirini arıyoruz.
Soluk
Yatağa yattığımda yatakla bir olurum
Toprağa yattığımda da
Ne alt ne de üst vardır artık
Doğrulunca boyutlar yüz ölçümleri yüzlerim
Bir kuş kadar uzaktan göremediğim için
Bedensiz kokusuz renksiz
Sözcükler arasında dolaşmaya başlarım
Boş odaya düştü ışık başlangıçta
Çıplak acemi tedirgin
İlk kopuşu güneşten
Geceleri gizlice suya kaçmayı öğrendi
Kavranamayan sudan sesleri
Bölümlemeyi çarpmayı
İlk yazıyı öğrendi
Dallarımda fırdolayı kuşlarım
Yelkenleri diktim bekletiyorum rüzgarı
Silindi sokaktan kaydım
Milyarlarca yıldızı arasındayım
Bir sıfıra sığacak kadar geçmişim
Sonsuz noktacıklarla örtünse de yürüdüğüm
Virgül aralığından kuştüyüdür soluğum
|
|