Güngör Tekçe

Zâfir Konağında Bir Tuhaf Zaman
Güngör Tekçe
 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


"Beşiktaş’ta Barbaros bulvarından aşağı inerken solda adeta perili köşkü andıran izbe bina, gelip geçen meraklı insanlar için hayalleri tetikleyen bir unsur olarak arz-ı endam eder orada. Yıldız Sarayı’nın hemen aşağısındaki ahşap virane konak inatla ‘bugüne’ sırtını dönmüştür adeta. Eğer orada eskilerden bir çift göz gibi sizi gözetlediğini farkındaysanız biraz merak, biraz hüzünle süzülüp gidersiniz önünden. Mazinin şaşaalı hatıralarının canlanması zordur artık."
 
 
Beşiktaş’taki harap konağın öyküsü
Zafir Konağı Güngör Tekçe, son kitabı "Zafir Konağında Bir Tuhaf Zaman" bizi Beşiktaş’taki bir konağın artık var olmayan dünyasına, o dünyanın mekânlarına ve insanlarına götürüyor.

Şazeliye tarikatının Medeniye kolunun şeyhlerinden Muhammed Zafir efendi adına 1887’de 2. Abdülhamid tarafından Beşiktaş’ta tesis edilen Ertuğrul Tekkesi’nin harem dairesi (yukarı konak) ve misafirhanesi (aşağı konak) uzun süre Zafir ailesinin konutu oldu. Bugün harap bir halde bulunan Barbaros Bulvarı’ndaki Zafir Konağı zamana direnmeye çalışıyor. Yazar Güngör Tekçe, "Zafir Konağında Bir Tuhaf Zaman"da, kendisinin de bir üyesi olduğu,  kalabalık Zafir ailesinin bu konaklarla iç içe geçen hikayesini okuyucuya aktarıyor.
Artık var olmayan bir dünyanın insanlarını ve mekanlarını anlatan, "Zafir Konağında Bir Tuhaf Zaman",  ailenin birkaç kuşağının beslemeler, yanaşmalar, evlatlıklar ve ahretliklerle bir arada yaşadığı bir tuhaf zamanı, düşle gerçek arasında gidip gelen şiirsel bir anlatıya dönüştürüyor
 

Güngör Tekçe

* 17 Eylül 1937'de İstanbul'da doğdu.
* Galatasaray Lisesi'ni ve İst. Ün. Ed. Fak. Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi.
* 1965 yılında TRT'nin sınavını kazanarak İst. Radyosu'nda metin yazarı-program yapımcısı olarak göreve başladı.
*
1970 yılında çevirmen Güray Ataş'la evlendi.
* 1973 yılında TRT İzmir Radyosu'na Tiyatro Yayınları Müdürü olarak atandı.
* Kasım 1998'de yöneticiliği bırakarak program yapımcılığına ve TRT İstanbul Radyosu'na geri döndü.
* Şu anda emekli olmuş.  Bodrum'a yerleşmiştir.


Dergilerde;

* İlk şiir ve çevirileri Galatasaray Lisesi'nde öğrenci olduğu 1956 yılından başlayarak 1964 yılına dek Varlık Dergisi'nde yayımlandı. Uzun bir aradan sonra şiirleri yine Varlık, İnsancıl, Öküz,Papirüs Dergileri'nde yeraldı.

Sesli Basın Organlarında ;

* Şiir ve röportajları çeşitli tarihlerde TRT radyo-televizyonları ile bir çok özel ( radyo ) televizyon kanalında yayınlandı.

Kitapları ;

* İlk şiir kitabı "Sabah mısın" Temmuz 1994'de Broy Yayınları'nca yayımlandı.
* İkinci şiir kitabı
"Büyüklere Kuşlu Mektuplar" Nisan 1996'da Era Yayınları'nca yayımlandı.
* Üçüncü şiir kitabı
"Kuşlu Mektuplarım Döndü" Ekim 1996'da Era Yayınları'nca yayımlandı.
* Dördüncü şiir kitabı
"Seğiren" Mayıs 2001'de Hera Yayınları'nca yayımlandı.

Ödülleri ;

* 1991 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi'nce düzenlenen "kadın" konulu şiir yarışmasında"Kadınistan" adlı şiiriyle mansiyon kazandı.
* Ocak 200l'de Aydınlık Dergisi'nce düzenlenen Cemal Süreya Şiir Ödülü'ünü "Yayımlanmamış Dosya" dalında "Seğiren" adlı dosyasıyla aldı.


Radyo programları ;

* 1965 yılından başlayarak TRT İstanbul Radyosunda hazırladığı radyo programları:
. "Türkiye'nin Sorunları"
. "Anadolu Efsaneleri"
. "Bozkır Rüzgarı"
. "İki Oyun Dört Konuk"
. "Dört Oyun Dört Konuk"
. "Mevlana"
. "Tevfik Fikret"
. "İnsanlığın Kilometre Taşları", bir felsefe tarihi programı.
. "Mutluluğa çağrı", mutluluk felsefesi üzerine bir program.
. "Değil mi Efendim" Genco Erkal'ın seslendirdiği bir söyleşi programı.

* 1973 yılından başlayarak TRT-I'de yayınlanan radyo oyunları:
. "Cihangirin Bir Günü"
. "Kimsecikler Eline Su Dökemez"
. "Oynamazsan Nazlı Yarim"
. "Gülistan Palas"
. "Türkü"

* 1993 yılı boyunca İzmir Radyosu'nca hazırlanan "15.05 Vapuru" programındaki "Muzip Şiirler"
köşesinde Türk ve dünya yazınından seçtiği mizahi şiirleri kendi sesiyle sundu.

 

Yalnız bir konağın hikâyesi Zafir Konağı kitap kapağı

Beşiktaş’ta Barbaros bulvarından aşağı inerken solda adeta perili köşkü andıran izbe bina, gelip geçen meraklı insanlar için hayalleri tetikleyen bir unsur olarak arz-ı endam eder orada.

Yıldız Sarayı’nın hemen aşağısındaki ahşap virane konak inatla ‘bugüne’ sırtını dönmüştür adeta.

Eğer orada eskilerden bir çift göz gibi sizi gözetlediğini farkındaysanız biraz merak, biraz hüzünle süzülüp gidersiniz önünden. Mazinin şaşaalı hatıralarının canlanması zordur artık. Şair Güngör Tekçe’nin “Zafir Konağı’nda Bir Tuhaf Zaman” adlı eseri konağın şahit olduğu hatıralara ışık tutuyor. Şeyh Zafir Konağı’nın son sakinlerinden biri olan yazar, kendi anılarını toplamış bu kitapta. Kısa kısa yazılarda, konakta geçen günlük hayatı, aklında yer etmiş özel anıları, orada yaşayanların hikâyelerini anlatıyor Tekçe. Şiiri andıran üslubu sayesinde konağın nostaljik dünyası kolayca sarıveriyor insanı. Yazar, zaman perdesini aralayıp, okuyucuyu âdeta konakta geçen olaylara şahit kılıyor. Kitabın sonunda yer alan fotoğraflar sayesinde sayfalar arasında adı geçen şahıslar hayal olmaktan çıkıyor.

ZAFİR KONAĞI’NDA BİR TUHAF ZAMAN
Güngör Tekçe
Yapı Kredi Yayınları
135 sayfa
0212 252 47 00


"Hiç Aferinlik Çocuk Olamadım"

- Sizin ilk kitabınız Sabah mısın dışında, Büyüklere Kuşlu Mektuplar ve Kuşlu Mektuplarım Döndü isimli, çocuklara yönelik şiirlerinizi kapsayan iki kitabınız var. Bu iki kitap benim özellikle ilgimi çekti. Tamamen bir
çocuğun ağzından yazılmış gibi. Yani çocuk ruhuyla kaleme alınmış.


GT - Sanıyorum o ruhu hiç yitirmedim. Ama şiir olarak ortaya çıkması için, elli sekiz yaşına gelmem gerekti. Demek o zaman gonk çaldı. O şiirler benim oyuncaklarım gibidir. O çocuksuluğun hiç yitirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bütün ön yargılardan, kültürel kalıplardan, değerlerden sıyrılarak dünyayı görmek isterim. Çünkü kültür bir koşullandırma olayıdır. İnsanın değerler sistemine dahil edilmesidir. Bu yanıltıcı da olabilir. Bu bakış açısına zaman zaman günün modaları karışabilir. Bir takım propagandaların etkileri egemen olabilir. O andaki ruh durumuna göre değişen etkiler egemen olabilir. Bütün bunlardan arınıp bakabilirsen, nesneyi ve olguları en çıplak haliyle görebilirsin. Sanırım şiir de odur.

- Cemal Süreya Ödülü'e dönelim

GT- Cemal Süreya acıyı yüreğinde duymuş bir insan. Bana bu anlamda yakın... - Onun şiirlerinde de haylaz bir çocuk dolaşıyor.  -Evet, dediğim gibi bu yanıyla da bana sesleniyor. Yalnız Cemal Süreya değil, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan vb. de d uyarlılık frekansıma hitap ediyor. İkinci yeni olayı Türk şiirinde son derece önemli. Türk Şiiri, Divan edebiyatı olsun, Fecr-i Ati, Servet-i Fünun, Hececiler, Yedi Meş'aleciler olsun, evinde terbiyeli, uslu oturan, görevini iyi yapan bir çocuğun şiirlerinden oluşuyordu. Bunu söylerken Tekke şiirini, Alevi şiirini dışarıda tutuyorum. Geçmişte Tevfik Fikret, daha sonra Nazım Hikmet gibi ana-babasına sesini yükseltenler olmuştur, ama Birinci Yeni öncesi Türk şiiri genelde itaatli ve kurallara uygun olarak büyümüş, aferinlik bir çocuktu. Ama benim sevdiğim bir çocuk olmadı. Birinci Yeni şiirinde çocuk ilk defa sokağa çıktı. Sokağını, mahallesini keşfetti. Gecelerini yine evde geçiriyordu ama, sokakla da tanıştı. İkinci Yeni ise, bağımsız, renkli, şaşırtıcı bir şiirdir. Ve artık o çocuğu kimse tutamadı. Arada bir eve uğrar oldu. Birinci Yeni şiiri sokağını, mahallesini keşfe çıktı. İkinci Yeni ise alanı çok genişletti. Dünyayı keşfetti..............................."

Röportajı yapan: Deniz Durukan, Cumhuriyet/Kitap, 22 Şubat 200l
 


Güngör Tekçe ne diyor?
 
'Seğiren'le Cemal Süreya 2001 Şiir Ödülü'nü kazanan Güngör Tekçe'nin bütün insanlık hallerini bulabileceğiniz şiirlerinde lirik bir hiciv tavrı ve nesnel bir bakış açısına rastlıyoruz 

17/08/2001 (50 defa okundu)

DİNÇER SEZGİN (Arşivi)

  • SEĞİREN
    Güngör Tekçe, Hera Yayınları, 2001,
    80 sayfa, 2 milyon lira.
    İnanmayacaksınız ama Güngör Tekçe çok uzun zamandır bizlere, çok şey söylüyor. Çok 'şeyler' söylemeye çalışıyor. Önce bizlere 'Büyüklere Kuşlu Mektuplar'ı yazdı. Öylesine nazik bir insandı ki, mektupları bizim adresimize postayla göndermedi. Bir kuşun şiirli kanadı altına saklayıp öyle ulaştırdı bize mektuplarını. Elbette biz büyüklerden 'kuşlu mektuplar'a hiçbir tepki alamayınca oturdu ve 'Kuşlu Mektuplarım (geri - ds) Döndü'yü yazdı. Yani "Size gönderdiğim mektuplar, sizleri adresinizde bulamadığı için, kuşlarım tarafından geri getirildi," der gibiydi. Biz onun bu sitemini de anlamadık, anlayamadık, anlamak istemedik. Ama Güngör bu; adlarını andığım ilk iki kitabında çocukları bahane ederek biz büyüklere seslenmeyi yeğlemişti. Çocukların gözüyle dünyaya ve biz büyüklerin haline bakıp, çocukca bir mantık düşünce sistemi içerisinde, biz büyüklere göndermeler yapmıştı. Daha öz söylemek gerekirse, çocukca bir dille biz büyüklere, çocuklara ilişkin bir dünyayı ve çocukların beklentilerini anlatmaya çalışmıştı. Kolay kolay şiir ezberleyemiyorum artık, yaşlandım. Ama Güngör'ün 'mektup'larından bir şiir kalmış belleğimde. 'Uçurtma' adlı o şiirinde şöyle diyordu:
     
    "Yusyuvarlak
    bir uçurtma yaptım
    esintili bir havada
    gökyüzüne saldım.
    Öyle özgür uçuyordu ki,
    Yeryüzüne indirmeye kıyamadım.
    Ben hep yeryüzündeyim
    Ama bir
    Uçurtma kadar
    Özgür olamadım." Zafir Konağında bir Tuhaf Zaman- Uçurtma resmi

    Demek ki çok etkilemiş beni bu şiir, belleğimin bir köşesinde kendiliğinden yerini alıvermiş. Ama  dediğim gibi Güngör bu; çocukların diliyle ve düşünce biçimiyle büyüklere yazdığı mektupların gereken yanıtlarını alamayınca, mektuplarını geri çekmiş ve bizzat büyükler için yazdıklarını yayımlamaya karar vermiş. Büyükler için yazdığı ve 'Seğiren' adını verdiği şiirlerini, aynı adlı bir kitapta (Hera Yayınları - Şiir Kitaplığı) toplamış, işin güzelliğine bakın ki, 'Seğiren' 'Cemal Süreya 2001 Şiir Ödülü'nü de kazanıvermiş bu arada. Benim gibi siz de Güngör'ün kırk yıla yaklaşan arkadaşı olsanız, büyük bir sevinç duymaz mısınız yüreğinizde? Ben haberi televizyonlardan ve gazetelerden öğrenince, ödülü kendim kazanmış gibi büyük bir sevinç duydum. Kısa bir süre sonra da Hera Yayınları'ndan çıkan kitap 'Yılların dostuna' adamasıyla, güzel kuşlar tarafından getirilip, ellerimin üzerine bırakılıverdi.
     

    Heccavlık
    Biliyorum Arapça bir sözcük. Hicveden, yeren anlamlarını içeriyor. Hatta; 'daima hicveden, yeren' gibi bir gizli anlamı olduğunu da düşünüyorum. Güngör'ün 'Seğiren'deki şiirlerinin tümünde bu yergici tavrını görmek olası. Zaten sanatçı, toplumun önünde gidebilmek için, hepimizin gördüğünü değil, hepimizin baktığı, ancak sanatçının görebildiği şeyleri yazmak, anlatmak zorunda değil midir? Sanatçı bizim göremediklerimizi görürken, çok doğal olarak bizim göremeyişimizi eleştirecektir, yani toplumun dikkatsizliğini yerecektir. Ki bu bana göre onun görevidir, yoksa toplum eleştirilmeden, doğruyu görmeye ve eğri ile kıyaslamasını yapıp, doğrudan yana 'tercih'ini yapmayı başka türlü nasıl öğrenecektir? Güngör lirizmin içine, lirik bir hiciv tavrı koyarak, şiirinin bir işlev kazanmasını; başka bir deyişle sanatçı olarak görevini bu 'heccav' tavrıyla yerine getirmiş oluyor.

    Konuları
    Diyeceksiniz ki, "Güngör yalnızca yergi mi yapıyor?" Hayır Güngör aşkı da alıyor şiirlerinin kapsamına. Hatta, bütün 'insani haller'i de bulabiliyorsunuz onun şiirlerinde. Ama tümüne baktığı ortak bir açı, ortak bir gözlük var. Hepsinin odağında 'onaylamak' değil, onay için gerekli olan tercihi sağlayacak, eleştirerek seçimi gerçekleştirecek nesnel bir bakış açısı var. Sizlere birkaç örnek vereyim. Bugün büyük bir kriz yaşıyoruz. Yaşadığımız kriz ekonomik bir özle ortaya çıktı ama giderek her şeye yansımaya başladı. Hatta insan ilişkilerinde bile bu krizin etkileri görülüyor artık. İnsanlar mutsuz. İnsanlar beklenti içinde. Adeta toplum Godot'yu bekliyor. Ne diyor Güngör bu durum için?

    "Hiçbir zaman bilemezsin
    hangi düşü çağıracağını uykunun
    bekleyeceğini kaç gün
    ihtiyari duraklarında hayatın."

    Kuşları dönmeyen evler vardır, odaları birbiriyle kavgalıdır, her pazarlıktan her daim kazançlı çıkar kadınlar. Sorunların ardı arkası kesilmez. Evet onlar daima haklı ve saldırgandırlar. Ama onlar size çocuklar doğururlar. Bu durum için ne diyor Tekçe?

    "Güneşli kadınlardı
    eylül çocuklarını o evlerde doğurdular."
    Kim söylemiş "Aşk yalnızlığın öteki adıdır" diye? Ve aşkın saatinin başlangıçta hep, sonsuza değin çalışacağının sanıldığını? Ne diyor Güngör?
    "Dokunduk aşka
    acıya
    bir de yalnızlığımıza
    saati sonsuza kurduk."

    Kurun siz saati sonsuza, bir gün sonsuza değin durması için, gibi bir şey. Acıyan ve kanayan yerlerimizi, daha doğrusu eksikliklerimizi pek göstermek istemeyiz başkalarına. "Kızılcık yedik" deriz Güngör ne diyor?

    "Biz değil miydik yamayan
    eksildikçe gökyüzünü yıldızlarla"

    Sözün özü, Güngör'ün konuları, yıldızlardan aşka doğru çizeceğiniz bir çizgi de bütün düşündüklerinizi kapsıyor.
     

    Şiirlerindeki dil
    Çocuk parklarında salıncaklar vardır, bilirsiniz. Kaydıraklar vardır, tahteravalliler vardır, dönen dolaplar vardır, çarpışan otomobiller, görüntüyü abartan aynalar vardır, bilirsiniz. Güngör'ün şiirlerindeki dil, bunlara benziyor; kolay gibi görünüyor her şey, ama aslında bu dile ulaşmak çok zor. Yani onun dili zor bir dil. Bir şiiri okurken salıncağa biniyormuşsunuz gibi kolay görünüyor size her şey. Ama salıncağı 'imal' etmeye kalkışınca ya da dönüşü kolay gibi görünen dönme dolabı kurup çalıştırmaya kalkışınca işin zorluğunu anlıyorsunuz. Söylemeye gerek var mı? Kolayı yakalamak için önce zoru öğrenmek zorundadır sanatçı. O zordan kendine göre kolayı, ancak o zaman çıkarabilir. Çünkü kolayı yakalamak, kolay bir iş değildir.
     

    Sonuç
    Güngör'ün kitabı üstüne yazmayı istediğim, yazmam gereken çok şey var daha. Henüz onun düşlerinden söz etmedim, farkındaysanız. Kırgınlıklarını anlatmadım. Kekremsi iç burukluğundan söz etmedim. Umutlarından, beklentilerinden hiç mi hiç dem vurmadım. Hele hele Güngör'ün, çağdaşları arasındaki
    yeri ve ayrıcalığı konusunda hiçbir notaya dokunmadım. Hatta mızrabı bile elime almadım. Bir dergideki tanıtma yazısı bu kadar oluyor, n'aparsınız?

  •  

    VE MERHABA

    Çok derin bir sarnıçtan bin emekle çekilmiş
    Bir kova suyun birden taşliga devrilmesi
    O taşliklarda bizim çocuklugumuz geçti
    Sular ki o zamanlar salt taşliklar içindi
    Yere birden eğilip kendimizi seyretmek
    Çekiciydi güzeldi

    Şimdi hala orada bir sarniç boşlugunda
    Ürkünç insan gülüşleri
    Merhaba

    Her yıldızın yalnızlığı kendisiyle doğar derim
    Yine kendisiyle büyür aynı çizginin üstünde
    Ama zamansız havasız sadece yıldızlar yaşar
    Bizim yalnızlığımızsa durmaz her kez değişir
    Bir gün otla bir gün kuşla bir gün insanla yeşerir

    Yalnızlığın yalnızlığın içinden
    Kurşun gibi gelip geçen hirçin insan gülüşleri
    Merhaba

    Soluk

    Yatağa yattığımda yatakla bir olurum
    Toprağa yattığımda da
    Ne alt ne de üst vardır artık
    Doğrulunca boyutlar yüz ölçümleri yüzlerim
    Bir kuş kadar uzaktan göremediğim için
    Bedensiz kokusuz renksiz
    Sözcükler arasında dolaşmaya başlarım  

    Boş odaya düştü ışık başlangıçta
    Çıplak acemi tedirgin
    İlk kopuşu güneşten
    Geceleri gizlice suya kaçmayı öğrendi
    Kavranamayan sudan sesleri
    Bölümlemeyi çarpmayı
    İlk yazıyı öğrendi 

    Dallarımda fırdolayı kuşlarım
    Yelkenleri diktim bekletiyorum rüzgarı
    Silindi sokaktan kaydım
    Milyarlarca yıldızı arasındayım
    Bir sıfıra sığacak kadar geçmişim
    Sonsuz noktacıklarla örtünse de yürüdüğüm
    Virgül aralığından kuştüyüdür soluğum

    BÜYÜYÜNCE

    "Büyüyünce anlarsın
    Büyüyünce anlarsın"

    Gece uykum kaçınca
    Ya babam işsiz kalırsa
    Ya tartışma çıkarsa
    Ya annemin başağrısı tutarsa
    Ya anneannem uyanamazsa
    Ya güneş hiç doğmazsa
    Ya boyum uzamazsa
    Ya kedimiz kaçarsa
    Ya evimiz yanarsa
    Yeni çıkan dişimin ağrısı da cabasıKüçülünce anlarsın

    karıma-

    Nasıl yazıyorsun diyorsun bana
    Bir köprüyüm ben yalnızca
    Sıradan basit bir köprü
    Anlasana
    Doğamamış bir çocukla ölü annem arasında

    EYLÜL ÇOCUKLARI

    Eski evler
    Eski kuşaklara sarınmış evler
    Muslukları hep aralık
    Fotoğrafları somurtuk
    Yıldızı düşük evler

    Kuşları dönmemiş evler
    Odaları birbiriyle kavgalı
    Kazançlı çıkan her pazarlıktan
    Zamanla aşkla
    Eşyası müebbet evler

    Güneşli kadınlardı
    Eylül çocuklarını o evlerde doğurdular

     

     

    Nâzım Ormanında Başı Dik, Onurlu Bir Ağaç
    Eren Arcan
    Dipnot Kitap Kulübü

    Güngör Tekçe’nin Zâfir Konağında Bir Tuhaf Zaman” kitabı üzerine


    Yarım yüzyıllık edebî birikime sahip,  geçmişiyle barışık, sevgi yüklü  şair/yazar Güngör Tekçe  “Zâfir Konağında bir Tuhaf Zaman” adlı kitabında,  1200 lerden gelen Zâfir ailesinin, yirminci yüzyıl uzantısına, zaman perspektifinden bakarak, yakın tarihimize ait anı karelerini sunuyor bizlere.

    Tekçe, kitabında  bizlerı,  tasavvufa dayanan, tasavvufla beslenmiş  Zâfir ailesinden gelen, imbikten geçmiş bir bilgelik ile,  yüzyıllara dayanan bu ailenin “Bir Tuhaf Zaman” nın akışına tanık ediyor. 

    Kökleri Hazreti Ali’ye dayanan ailenin Şazeli uzantısı, Tunus’ta 1196 yılında doğan ve Şazeliye tarikatının kurucusu olan Ebul Hasan Şazeliye ile başlar.  Afrika kıtasında İslamlaşma yanısıra, sosyal faaliyetler, halkın eğitimi ve güvenliği ile ilgilenen ve Avrupalı emperyalistlere karşı verilen mücadelede ön safta savaşan  tarikat şeyhlerinin son temsilcisi,  II Abdülhamit zamanında Türkiye’ye davet edilir.  II Abdülhamit’in kendisi de tasavvuf temelli olan bu tarikata bağlanır.  

    Abdülhamid tarafından Beşiktaş’ta büyük bir konağa yerleştirilen ailenin üyeleri

    “o kadar ince, o kadar zarif, o kadar doygunluğa ulaşmış insanlardır ki, yenilenmenin sonradan bozulacak büyüsünü defterden çıkarmış, Mevlâna’nın soluğuna karışmışlardır.  

    Hakiki bahçe ve çiçek içimizdedir
    İnsanların yüreklerinin içindedir
    Dışında değil.”

    Yaşamı süresince hiç bir zaman tarikatle ilgilenmemiş olan Güngör Tekçe, özünde yine de, tasavvufun ahlâkî öğretilerini taşıdığını belirtir.  

    Nasıl bir aileydi Zâfir Ailesi?  Büyük cedleri Muhammed Hasan Şazeli, onun soyundan gelen Muhammed Zâfir’in otuz çocuğu, yirmiyedi torunu ve torunların yirmi iki çocuğu; erkeklerin tamamı okumuş, ülkenin her katında görev almış yüksek bürokratlar, hekimler, hukukçular, yöneticiler, ressamlar, kimyagerler, profösörler, mimarlar;  kadınların çoğu evlerinde yetiştirilen ressamlar, müzisyenler... 

    Parlak geçmişlerine sığınmayan, ellerindeki güçten yararlanmayan, alçakgönüllü, görgüyü hazmetmiş, sindirmiş insanlardır Zâfiriler.    Kimler yoktur ki bu ailede.   Osmanlı sarayında yazı işleri müdürü olan “Mektub Selim Bey,  Türkiye’nin önde gelen feministlerinden Prenses Zeynep, tercümeler yapan, Amerika’da konferanslar veren ilerici ama konak halkına göre “deli” Esma.  Güzellik yarışması ikincisi Mukaddes Hanım, İttihatçı mason, Kızılay’ın Beyoğlu Şubesi başkanı, bağımsızlık savaşında İstanbul’daki gizli direniş örgütü üyesi büyükbaba, Sokak Çocukları Derneğinin öncüsü Kazım Zâfir.  

    Bu müstesna kişiler Güngör Tekçe’nin zarif kaleminde şöyle anlatılıyor:

    “Üzeri tozla örülmüş göller gibiydiler.  Derin ve kıpırtısız.  Tek bir susineğinin dokunuşuyla sarsılan ve uzun süre toparlanamayan. Mekânları sabit, zamanları hangi kapıdan girsen boşluğa açılırdı.  Bir gölge oyununda, arkalarda bir yerlere kondurulmuş, zor seçilebilen figürlerdi.  Bedenleri saydam mıydı?  Öldüklerinde çoktan ustalaşmış ölülerdi.  Kuşgöçüren fırtınasının kanatlarına binip gittiler.”

    Bu olağanüstü ailenin seçkin konukları arasında  da Tamburi Refik Fersan, Hasan Ali Yücel, ressam Feheman Duran, Müzisyen Enver Kapelman, Feyha Talay, Suna Kan, Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan, Cemal Reşit Rey, Necip Celal, Orhan Hancerlioğlu gibi tarihe mal olmuş kişiler bulunurdu.  

    Kitapta Zâfir Konağının panaromik anlatısını izlerken aynı zamanda II ci Abdülhamit devrinden başlayarak 31 Mart vakası, İstiklâl Savaşı, İttihat Terâkki hareketi, Sarıkamış felaketi, Cumhuriyetin kuruluşu, 6-7 Eylül hadiseleri gibi yirminci yüzyıl tarihimizin önemli olaylarına da şahit oluyoruz. 

    “Zafir Konağından bir Tuhaf Zaman’da Güngör Tekçe, aile izleğinden hareketle, ailenin geleneksel damıtılmış zerafeti içinde, hem Osmanlı hem de modern  Türkiye’den kesitlerle  bizleri zaman içinde bir yolculuğa çıkarıyor.

    “Onlar haddeden çekilmiş nezaket idiler, biz pervasız.
    Onlar boğaz dokuz boğum derlerdi, biz sabırsız.
    Onlar günah da gizli derlerdi ibadet te
    Onlar bize hayretle biz onlara hayretle
    Onlar yeniye biz eskiye kuşkuyla bakardık
    Onlar puhu kuşlarını biz kırlangıçları gözlerlerdik.
    .....
    Onlar saygıdeğerdi.
    Biz haklıydık.”

    Güngör Tekçe ödüllü şiir kitabı Kuşlu Mektuplar’da şöyle der 

    Babam söylüyordu dün
    O büyük bir şairmiş
    “Ben bir ceviz ağacıyım
    Gülhane Parkında”
    Demiş.

    Keşke bir dal olabilsem
    Kendi bahçemizde
    Ben de.

    Tekçe, ödüller aldığı kitaplarına  ek olarak son yapıtı “Zafir Konağında bir Tuhaf Zaman” ile “Nazım orman” ında başı dik, onurlu bir ağaç olduğunu bir kez daha göstermiştir.

    22 Ağustos 2007



    kitaplar

    Kalıcılığın Ölçütü Nitelik

    - Genç yaşlarda yazmaya, çeviri yapmaya başladınız. O dönemin en saygın dergilerinden biri olan Varlık'ta yazarken birden çekildiniz edebiyat dünyasından, Sabah mısın Temmuz 1994'de, Broy Yayınları'nca yayınlanır. Bu ilk kitaba kadar geçen süreyi yazınsal açıdan özetler misiniz?

    GT- Birden çekildiğim doğrudur edebiyat dünyasından. Radyo programlarımı ve radyo oyunlarımı edebiyattan saymazsanız eğer. Puntolarla basılan edebiyattan çekildiğim doğrudur ve bunun için üzgünüm. Ama yayıncılık da bir görevdi ve 1961 Anayasası'nı yaşayan ülkemizde vazgeçemediğim bir görevdi.  Sabah mısın adlı kitabımda yer alan şiirler 1956-94 arası çiziktirdiklerimdir.

    38 yılda 55 şiir. Çok az değil mi? Yine de, kalıcılığın ölçütü-kalırsa eğer-nicelik değil, nitelik olsa gerek. - Radyo programları, radyo oyunları şiir dünyanıza engel mi oldu, yoksa besledi mi sizi? Suskunluk döneminizi birikme dönemi olarak değerlendirebilir miyiz?

    GT
    - Radyo programlarım, radyo oyunlarım şiir dünyamı nereye kadar engelledi, nereye kadar besledi, bunun dökümünü çıkarmak çok zor. Ancak öncelikle şunu söylemek isterim: şiir dünyam sözcüklerine siz kullandığınız için yer veriyorum. Yoksa ben kendiliğimden şiir dünyam diye başlamam söze. Benim poetikam gibi sözcükler benden uzaktır. En azından şimdilik. Bu alçakgönüllülükten değil, şiirde iyi kötü ne zaman birkaç basamak tırmanmaya kalksam karşıma her seferinde yüz basamak daha çıkmasındandır. Dönelim engelleme ya da besleme sorununa. Bu temelde, sözcük çeşitliliğiyle, bilgi çeşitliliğiyle, düzyazıda kullanılan biçem çeşitliliğiyle ya da-tek sözcükle-zenginliğiyle şiirin bağlantılı olup olmadığı sorunu gibi görünüyor bana. Evet, bağlantılıdır ve radyo programlarım, radyo oyunlarım bu anlamda, ama bir ölçüde beslemiş olabilir şiirimi. Bir ölçüde diyorum, çünkü şiirde edinilmiş, bilinç düzeyine çıkmış birikimi aşan bir şey var. O ne? O belki yaşadığımız ama bilinç-dışına sinmiş olandır. Yoksa hiç doğrudan yaşamadığımız ama, insanlığın yüzbinlerce yıllık serüveninden genlerimize sinmiş olan mı? Bilmiyorum. Yaratının gizi de bu olsa gerek.

    Şu ana kadar beslenmek üzerineydi sözümüz. Bir de tam karşıtı var değil mi: Engelleme.

    GT - Bir ölçüde Şiirimi besleyen radyo programları ve radyo oyunlarımın, yine bir ölçüde engellediği de doğrudur. Ama bu benim suçum değil, hepimizin bildiği gibi hoşgörüsüzün, huysuzun, kıskancın biridir şiir. Zamanın yanlış paylaşımını hemen ödetir, çeker gider, tek dizelik bir not bile bırakmadan.

    - İlk kitabınız Sabah mısın'dan sonra Büyüklere Kuşlu Mektuplar ve Kuşlu Mektuplarım Döndü adlarında iki çocuk kitabınız okurla buluştu. Bu şiirler, bildiğimiz çocuk şiirlerinin dışındaydı. Bu farkı nasıl  açıklıyorsunuz? Büyüklerin yazdığı çocuk şiiri mi, yoksa şiirin içindeki çocuk imgeleminin şiiri mi?

    GT- Çocuk imgelemi... Bu nasıl oldu: Net olarak bilmiyorum. 58 yaşındaydım ve sanki bir pencere açıldı. Bir yıl boyunca sadece o şiirleri yazdım. Ve sonra pencere birden kapandı. Size çocukluğumdan çok az şey anımsadığımı söylemiş miydim? Belki de sözcüklerimin yetersiz olduğu, ilk 7 yılında doğal olarak okuma yazma bilmediğim o dönemde yaşadığım-ama hala tek tek anımsayamadığım-olguların izlenimleridir, 50'yi aşkın yıl sonra ortaya çıkan. Bu bir varsayım elbet. Bir psikolog gerçeğe daha yakın bir tanımlama yapabilir. Ancak iki kitabın altı ayda tükenmesi, hem çocuklar hem büyüklerce tüketilmesi, en azından çocukların çok Çocuk, büyüklerin de çok büyük olmadığını gösterdi bana. Olayı usa vurarak diyebilirim ki, o şiirleri yazdım, 

    Bir borcu ödemek istedim, erkeklerin, daha da çok kadınların, ama en çok çocukların çektiği bir dünyada birazolsun yüzlerini güldürmek istedim. Diyebilirim ki, anlamları hiçbir zaman sözlükteki kadar olmayan, zamanla, bilgiyle, kişisel deneyimleriyle, hatta eğilimlerle çeşitlenen, zenginleşen sözcükler dünyasına yeterince egemen olamadıkları için onların dili olmak istedim. Diyebilirim ki, insanı, eninde sonunda birkoşullandırma olan eğitimden, değerler dünyasına girişten önceki ilk ve en yalın haliyle yakalamak istedim.


    Diyebilirim ki, en çok çocuklar kadar kıpır kıpır, onlar kadar durmuş-oturmuşluktan uzak, onlar kadar önceden Ne yapacağı belirsiz, yanardağlarıyla, depremleriyle hiç de olgunlaşmaya niyeti olmadığını gösteren dünyaya uyum sağlamak istedim. Ama bütün bunlar ne anlatır? Usa vurarak gerekçeler yaratmak.  Ama şiir ne tek başına usla yazılır, ne de gerekçeleriniz olduğu için. Biliyorsunuz, önce söz vardı. Nedeni hala belirsiz.
        
    - Günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kendi şiiriniz bugünün şiirinde nereye oturuyor?

    GT
    - Her sarsıcı akımdan sonra yaşanan dalgalanmanın giderek durulduğunu, havayı hem güçlü, hem incelikli seslerin doldurmaya başladığını ve artık bir üçüncü yeni'ye gerek olmadığını düşünüyorum. Kendi şiirimin Bugünün şiirinde nereye oturduğuna gelince: umarım bir yerlere oturuyordur, ne diyebilirim?"

    Hasan Hüseyin Yalvaç, Papirüs, Mart 2001

    SEĞİREN

    Hiçbir zaman bilemezsin
    Hangi düşü çağıracağını uykunun
    Bekleyeceğini kaç gün
    İhtiyari duraklarında hayatın

    Hiçbir zaman bilemezsin
    Kimin seslendiğini gece
    Doğduğun evden
    Artık olmayan
    Hiçbir zaman bilemezsin
    Ölü suda seğireni
    İlk ışığın ilk çığlığın ilk ivmenin
    Keyfini

    Hiçbir zaman bilemezsin
    Hiç'in Bir'in ve Zaman'ın ve Bilme'nin
    Her an kopan ve birleşen
    Tuhaf ilişkisini

    VE MERHABA

    Çok derin bir sarnıçtan bin emekle çekilmiş
    Bir kova suyun birden taşliga devrilmesi
    O taşliklarda bizim çocuklugumuz geçti
    Sular ki o zamanlar salt taşliklar içindi
    Yere birden eğilip kendimizi seyretmek
    Çekiciydi güzeldi

    Şimdi hala orada bir sarniç boşlugunda
    Ürkünç insan gülüşleri
    Merhaba

    Her yıldızın yalnızlığı kendisiyle doğar derim
    Yine kendisiyle büyür aynı çizginin üstünde
    Ama zamansız havasız sadece yıldızlar yaşar
    Bizim yalnızlığımızsa durmaz her kez değişir
    Bir gün otla bir gün kuşla bir gün insanla yeşerir

    Yalnızlığın yalnızlığın içinden
    Kurşun gibi gelip geçen hirçin insan gülüşleri
    Merhaba

    manzara

    NEHİR

    Kırlıktı
    Nehir vardı
    Birisiydi
    Unuttum

    Nehir
    İçinden geçerdi
    Bana doğru akardı
    Toprakta dikilirdim
    Hep boyumu aşardı

    Bin yıl önce miydi
    Ya da dün müydü
    Nice ölü
    Kütüklere tutunarak
    Pazartesi miydi çarşamba mıydı
    Döne döne vurmuş dibe
    Nice aşklar
    Nice sözcük
    Yıkanarak
    Saat on muydu oniki miydi
    Çığlık çığlığaydı su kuşlarıydı
    Teğelleyip uçlarından geceyi
    Güneşe sermişlerdi
    Rimelleri akmış yazdı
    Soluğunu bir kamıştan üflerdi
    Kimdi yürüyüp geçen sulardan
    Ben miydim
    Birisi miydi
    Unuttum

     


    Bilge çocuk Sinan doğan

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=119

    09/06/2001 (42 defa okundu)

    Zeki Coşkun

    Şiirde yaprak kıpırdamıyor dense yeridir. Kasetli, klipli, arabeskle harmanlanmış "travesti şiir" faslı hiç değilse şiirin konumu, seslenme alanı üzerine konuşma -tartışma fırsatı yaratabilirdi. Denedik ama... Herkes kendi şiirini makbul görüp ötesini yok saydığından, olmadı.

    Modalaşan, sokağa inen, tüketim nesnesine dönüşen her endüstriyel ürün gibi sonuçta travesti-arabesk, her neyse o şiirin de devri geçti. O gürültünün ardından yine suskunluk geldi. Tek farkla: Değerlendirme, seçim öğesi taşıdığı için hemen her ödülün, antolojinin, soruşturma vb'nin getirdiği homurtulu itirazlar, çekiştirmeler olmazsa olmaz, her dönemdeki gibi bugün de sürüyor. Onun ötesi, tam bir içe kapanış.

    Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı antoloji dolayısıyla ortaya çıkan durum bunun son örneği. Kim neye göre alınmış, kim neden yok, seçicinin ehliyeti türünden tümüyle kanıksanmış itirazlar yükseliyor çeşitli çevrelerden.

    Bunları bir yana bırakılırsa, sanki ortalıkta ne şair var, ne de şiir. Sözün başına dönüyorum: Şiirde yaprak kıpırdamıyor dense yeridir. Bu noktada, belki tuhaf kaçacak ama bilge şövalye Don Kişot'u anımsıyorum.

    Evet, zamanının bütün düşün ve sanat birikimini bir potada eriten, yeni bir edebiyat türü yaratan Cervantes, ilk roman kahramanı; Don Kişot aracılığıyla şunları söyler: "... bence şiir, bütün öteki kızların, yani öbür bilimlerin süslemeye, allayıp pullamaya çalıştıkları, son derece güzel ve ince bir kızdır. Şiiir onların hepsinden yararlanır, onlar da şiirin getirdiği yeni şeylerden."

    Unutulmasın ki, bunlar 17. yüzyıl başlarında dile getirilen düşünceler. Bütün düşünce ve sanat birikiminden yararlanan, "yeni"yi arayan, yaratan ve öteki alanlara da kılavuzluk eden, ses veren, kapı açan bir şiir... Mümkün mü bugün? Değilse bile, gerekli!

    ***
    Güngör Tekçe'nin Seğiren adı altında topladığı şiirleri, galiba tüm bu nedenlerle ilgimi çekti. (Hera Yayınları, Mayıs 2001) Hayır, Tekçe'nin şiirinde "yenilik" yok. Neredeyse bunun arayışı, çabası bile yok. Tersine; son derece dingin, kendini sahnenin dışında tutmaya özel çaba gösteren, sözcükleri, dizeleri dalgalı denizlerden, fırtınalardan sakınan bir bir şiir bu. Dingin ve berrak. Bir yanıyla ağır sonbahar havası var. Kitaptaki 25 şiirin tümü bu gözle okunabilir. Nagehan'ın son dizesinde söylendiği üzere, "Sonbahar uzun bahar"dır. Aslında bir yara, derin bir Kuşku'dur o: Hangi kuyudan çıksam yüzüm güneş yanığı/ Sonbahar var mı?

    Nedir: "Bir ot solsa/ Büyük kentte büyük taşa sarılmış/ Bir ot solsa/ Adı sonbahar olur" Acıyla beraber doygunluğu, dinginliği, yalınlığı içinde taşır o iklim, o mevsim. Çünkü, "Acı derinleştikle eşiği yükseliyor".
    Öteki yanıyla da, her şey dipdiri, taptaze, ilk kez görülüyor, tadılıyor, duyuluyormuşcasına, çocuksu bir heyecan, ürperti yaratır. "Son"un kaçınılmaz refleksi!

    Seğiren, tam da budur: "Hiçbir zaman bilemezsin/ Hiç'in Bir'in ve Zaman'ın ve Bilme'nin/ Her an kopan ve birleşen/ Tuhaf ilişkisini" O nedenle de Takvim Oyunu öne çıkar, Saat, sonsuza kurulur, en başa, başlangıca kitabın-şiirin sonunda varılır; İbtida. Her şeye, herkese seslenilir: Bir iyilik gibiydiniz.
    ***
    Söyledikleri ve söyleyişiyle içbütünlüğü olan bir şiir yazıyor Güngör Tekçe. İçbütünlüğüne ve içsese sahip bir şiir. Neredeyse kendi kendini bastıran, haylazlığın tam eşiğine gelip geri çekilen edayı bilinçli olarak seçtiği seziliyor. Biliyorum, "uslu şiir" pek makbul değildir. Günümüz şiir ortamında olduğu gibi, içekapanıklığı, suskunluğu getirir. Seğiren'deki şiirlere de bu hava egemen. Onu farklılaştıran, bilgelikle çocuksuluğu birleştirmesi, bütünleştirmesi, içine sindirmesi. Bu da "uslu"luğun ötesinde, "çelebi"liği getiriyor. Ki, şiirin kaybolan, silinen seslerinden, renklerindendir çelebilik. Ve son derece önemlidir, gereklidir. Yine Don Kişot'a kulak verilecek olursa, "Şiir kârlı olmaktan çok hoşa giden bir şeydir". Kâr getirmez şiir, keyif getirir. İşte onu arıyoruz biz de. Hatta huzursuzluğumuzun, keyifsizliğimizin karşılığını, şiirini arıyoruz.