Cesare Pavese Yaşama Uğraşı
Cesaré Pavese

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


Editörün Notu : Zaferin tadını çıkarabilmemiz için ölülerin dirilmesi, yaşlıların gençleşmesi, uzaktaki dostlarımızın dönmesi gerekir. Biz bunun düşünü dar bir çevrede, bizim için bütün dünya sayılan bildik yüzler arasında kurmuştuk; şimdi büyüdüğümüze göre, yaptıklarımızın ve söylediklerimizin gene bu yüzlerde yansımasını isteriz. Oysa onlar yaşlanmış, ölmüş, kayıplara karışmışlardır. Bir daha dönmemecesine. Bu durumda umutsuzca çevremize bakar, bizi yalnız bırakan, ama bizi seven, yaptıklarımıza hayranlık duyacak olan bu küçük dünyayı yeniden yaratmaya çalışırız. Ama böyle bir dünya yoktur artık. (378)  


Cesaré PaveseYaşama Uğraşı
Yaşama Uğraşı

http://www.pandora.com.tr/kisi.aspx?id=15574

Çevirmen  Cevat Çapan


İlkgençlik yıllarının geçtiği köy ve çiftlik ortamı,Cesare Pavese'nin ilk şiirlerine olduğu kadar Ay ve Şenlik Ateşleri adlı ilk romanına da esin kaynağı oldu.Çocukluğu yoksulluk içinde geçti. Lisedeyken iki yakın arkadaşının intiharları,Pavese'yi çok etkiledi. Üniversitede edebiyat okudu. Amerikan edebiyatının dev yapıtlarını İtalyanca'ya çevirdi. Özgürlük ve demokrasi ağırlıklı çevirileri ve yazıları yüzünden Faşist yönetimce tutuklandı, bir yıl kadar hapis yattı. 'Kısık sesli bir kız'a aşık oldu. Bu aşk, Cesare Pavese'yi, içedönüklükden ve aşağılık duygusundan kurtarmıştı. Ancak 'kısık sesli kız'ın alaycı sözleri, yazarı yine 'intahar' düşüncesiyle yüz yüze getirdi.Kadınlardan nefret eden, karamsar bir insan oldu. İlerleyen yıllarda iki kez evlenmeye kalktıysa da, olmadı. Hayal kırıklıklarıyla dolu bir yaşamı 1950 yılına kadar sürdürebildi. "Yalnız Kadınlar Arasında" adlı romanına, İtalya'nın en büyük edebiyat ödülü olan Strega Ödülü verilmişti. Ödülünü almak üzere, Roma'ya bir uyurgezer gibi gitti. Ödülü aldıkdan sonra, 1935 yılından beri tuttuğu bu günlük dışında ki bütün yazılarını, notlarını yok etti ve 26 Ağustos 1950'de, küçük bir otel odasında, uyku haplarıyla intihar etti. Bu günlükte gündelik olaylardan çok, bu büyük yazarın sanatıyla ilgili düşüncelerini bulacaksınız. Ölümünden iki yıl sonra Yaşama Uğraşı adıyla yayınlanan bu çok değerli kitabı ilk kez tam metin olarak yayınlıyoruz.


Yaşama Uğraşı

M. Salih Polat

Yeryüzünde bir sürgün gibi yaşadığını yazılarında dile getiren Cesare Pavase’nin günlükleri yeniden yayımlandı.

http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/40593.asp#BODY

31 Ekim— Pavese’yi hiç mi hiç anlamadılar diye kadınları suçlayacak halimiz yok elbette ama keşke anlasalardı da içimize evlat acısı gibi işleyen bu günlüklerden mahrum kalsaydık

Edebiyat dediğimiz tuhaf nesnenin, sanat dediğimiz yorucu çabanın, yeryüzünün içli çocuklarının acılarından mürekkep olduğunu ve bizim o acıların kıyısına geçip şenlikler derlemeye çalıştığımızı daha erken farkedebilsek, hayatlarımız belki de farklı bir seyir takip ederdi. Evlerimizi, odalarımızı dolduran kütüphanenin karşısına geçip, başbaşa kalacağımız acılı bir insan seçiyoruz kendimize ilkin, arkasından da o acılı insanın kılavuzluğunda, yeni acılara doğru kanat çırpıyoruz ve düşünme zahmetine bile katlanmıyoruz: Değer mi hiç? Pavese’nin cevabını merak ediyor musunuz gerçekten de...
      

       UMUTSUZ DİRENİŞİN KIRILMA NOKTASI

       “Bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu bir yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi.”

       Bu hüzünlü başlayıp acıklı bir hale dönüşen satırların yazarı, hemen her duyarlı erkek gibi ömrünü kadınları anlamaya, onlar tarafından sevilmeye adamış bir bildik bir isim: Cesare Pavese. Kadınlarını anlama çabaları başarısız kaldıkça; bu başarısızlık da sevgisizlik yani yeryüzü yoksunluğu yani evren sürgünlüğü anlamına geldikçe “Yaşama Uğraşı”ndan adını düşüren Cesar Pavese...

       Aslında nereden bakılırsa bakılsın, Pavese’nin kısa süren ilginç yaşamı, yeryüzünde henüz pek fazla değişmemiş bulunan kadın kültürüne verilmiş keskin bir cevaptır. Hayır, keskinliği, Pavese’nin “herşeyden tiksindiğini” belirterek Torino’da bir otel odasında intihar etmesiyle ilgili bir husus değil. Keskinlik, Pavese’nin ömür boyu sürdürdüğü çabadan kaynaklanıyor. “Günlükler” titiz bir gözle okunduğunda, öfkelerinde, kırgınlıklarında, kızgınlıklarında bile, Pavese’nin yüzünü kadınlara dönme çabasından vazgeçmediği görülebilir rahatlıkla. Çünkü sevgi ihtiyacı içindedir ve sevilmeyen ya da yeterince (Buradaki “yeterlilik,” sadece ve sadece sanatçının karar verebileceği bir dengeye tekabül eder ve ne yazık ki, yeryüzünün kayıt kabul koşulları dolayısıyla kesinlikle gerçek niteliğine kavuşamaz. Belki de asıl trajedi budur.) sevilmeyen her insan gibi yalnızdır. Muayenehanelerinde, modern insanın sıkıntılarına çare aradıklarını savunan psikiyatr ve psikologlar, sanatçının evrendeki yalnızlığının yansıma biçimlerine dair dişe dokunur ve adam içinde okunur bir araştırma yapmadıkları için, yalnızlığın bu boyutu üzerinde pek fazla durulmaz genellikle. Durulmazsa ne olur? Ne olacak, birkaç Pavese daha çekilir aramızdan, kendilerine yaşatılan laneti kusarak üzerimize...
      
“YALNIZ KADINLAR ARASINDA”
      
       “Gençliğimin sona erdiğini haber veren belirtiler arasında en önemlisi artık edebiyata karşı büyük bir ilgi duymayışım. Bir zamanlar her şeye rağmen duyduğum, manevi doğrular bulma umuduyla açmıyorum kitapları artık. Okuyorum, daha da çok okuyabilmek istiyorum, ama bir zamanlar yaptığım gibi, kitaplarda bulduğum çeşitli yaşantıları ne heyecanla karşılıyorum, ne de bunları parlak, şiir öncesi ussal bir gürültüye dönüştürüyorum. Torino sokaklarında dolaşırken de aynı şey oluyor. Bu yerleri artık yaratma çabasını hızlandıran romantik, simgesel bir güç kaynağı olarak görmüyorum. Her keresinde, ‘önceden yapılmış bu’ demek geliyor içimden. Ezilmelerimi, saplantılarımı, yorgunluklarımı ve dinlenmelerimi iyice gözden geçirince, açıkçası hayata yeni buluşlar getirecek bir alan olarak bakmıyorum artık, şiir daha az ilgilendiriyor beni bu açıdan; sadece düşünülecek ve çözümlenecek olan sıkıcı bir malzeme gözüyle bakıyorum her ikisine de.”

       1936 yılında yani intiharından 14 yıl önce yazıyor bunları Pavese ve insan ister istemez, “Hayatını adadığı edebiyata olan ilgisini de yitirdikten sonra nasıl tahammül etti bu kadar yıl?” sorusunu soruyor kendine. Aslında “beklenti ya da umut” gibisinden sefilin sefili bir cevabı vardır bütün bu tahammül serüveninin ve ne yazık ki, Pavese için de geçerlidir bu. Çünkü, iki kırılganlık arasındaki gidiş gelişlerden, hayatı sürdürmek konusunda çok fazla destekleyici ayrıntı elde etmek mümkün değildir. Olsa olsa, bir kıyıdan karşı kıyıya geçiş imkânlarını araştırırken, kişinin karşısına çıkan kanat müsveddelerinin şakırtısına denk düşen bir aldanıştan ibarettir hepsi de.

       Pavese de bunu dile getirir zaten:

       “Hayatın alaycı yasalarından biri de şudur: Sevilen kimse, veren değil, alan insandır. Sevilen kimse vermez, çünkü seven verir. Bu da anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur. Vermek bir tutku, neredeyse bir kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir insan olması gerekli.”
      
BAŞTAN KAYBEDENLER
      
       Yine çırpınışların kıyısında Pavese, yine hızla sürüklendiği sahile karşı direnmeye çalışıyor. Ama beyhûde bir çabadır bu, yeryüzünün en içli çocuklarından biri olan bu insan, yanına sürmelenmiş acılar almak istedikçe reddedilir. Üstelik, hayatın önemli bir bölümü, hatta neredeyse tamamı, sürekli “Yalnız Kadınlar Arasında” geçmiştir. Temel hareket noktasında, “yalnız kadınlar”ın ihtiyaç duydukları şeylerle, “yalnız erkekler”in ihtiyaç duydukları şeyler arasında belirgin bir fark yoktur. Fark belki de, yalnızlıklarını bir din gibi benimseyen yeryüzü sürgünlerinin, birbirlerine doğru emekleme konusundaki hareket kabiliyetlerini daha doğuştan yitirmiş olmalarıdır. Ki bu da bir başka acıklı durumdur...

       “Bir erkekle bir kadın arasında aşktan daha önemli ne olabilir? Bu, insanın bir başkasını kendisiyle bir tutabileceği anlamına gelir: onun her davranışını ve hareketini kendi davranışı ve hareketi gibi görmek, hayatın tadını çıkarmasından hayatın tadını kendimiz çıkarıyormuşuz gibi sevinmek, bizim başkalarıyla yaptığımız şeyleri o başkalarıyla yapıyor diye kendimizi bir şeyden yoksun kalmış hissetmemek, başka bir deyişle, öbür insanları da kendimizi sevdiğimiz kadar sevmek. Bu sevgiye iyilik deniyor. Ama ya o insan kaybolursa? Kendimizin kaybolan bir parçasını sevebilir miyiz? Bunun için kimsenin hiçbir zaman kaybolmadığına, ölüm diye bir şey olmadığına inanmamız gerekir (...) Peki. ama sen ölümü kendin için kabul ediyorsan, bir başkasının da kendisi için kabul etmesine nasıl karşı çıkabilirsin? Bu da iyiliktir. Hiçliğe varabilirsin, ama pişmanlığa ve nefrete değil. Şunu her zaman hatırla: Sana hiç kimse bir şey borçlu değil. Kendinde neye hak görüyorsun? Doğduğunda hayat üzerinde herhangi bir iddian var mıydı?”
      


Yaşama Uğraşı - Cesare Pavese
Alıntılar


Başkalarıyla – hatta karşına çıkan tek insanla – sanki her şey o an başlayacak ve biraz sonra bitecekmiş gibi yaşamalısın. (Yaşama Uğraşı 322)

Kendini öldürmeye karar vermiş bir adamın damarlarından boğazına yönelen bu gizli ve köklü sevinç neden? Ölümle yüz yüze gelindi mi, hâlâ diri oluşumuzun kafaya dank başka bir şey kalmaz geriye (Yaşama Uğraşı 98)

Kimbilir kaç kez o güvenli ve yerinde karara vardık: Ondan 'uzak duracak', ona sanki her şey şimdi başlıyormuş gibi davranacak, bu arada da onun her tutumunu biliyor olmanın getirdiği büyük avantaja sahip olacaktık. Ve kimbilir kaç kez bunu başaramadık? Niçinine bir bakalım. Yalnızlıkla bütünleşip onun karşısında kurban rolünü oynadık. Onun karşısında sakin ve hazır olmalısın; yalnızlığına dalmalısın. Artık kaya ol, dalga değil. '33'nte sandaldaki sağlamlığına yeniden kavuş. Boşalan içsel enerjini tazele. Rıza göster, talep etme. Bekle. Her dürtünün seni nerelere götüreceğini gör. O bildik alçaltıcı durumlara götüren bütün dürtülere egemen ol. Bunu yapamazsan, hiçbir şey yapamazsın. (Yaşama Uğraşı 100)

Gerçeğin mutlak mantığına inanan düşünürler bu konuyu bir kadınla ciddi olarak tartışmamışlardır. (Yaşama Uğraşı 101) Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoşmuş gibi davranırlar ona: “Hadi, kalk bakalım; yeter bu kadar; hadi işine; öyle değil; ha şöyle...” (Yaşama Uğraşı 103)

Eskiden beri bilinen bir şey, ama yeniden bulduğum için kendi adıma seviniyorum. Ancak bir özveriyi gerektiren sevgiye inan; bunun dışında herşey, çoğu zaman, boş sözlerden başka bir şey değildir. (114)
Acı çekmek (mutsuzluk, yas), düşünceleri belli bölgelerden uzak tutmak, böylece orada egemen olan acılardan kurtulmak için zihinde tel örgü yaratmak gibidir. Bu bakımdan, manevi yetenekleri sınırlar acı çekmek (116)

Fırtınalı bir iç hayatları olup da konuşarak ya da yazarak içlerini dökmek istemeyenler, aslında, fırtınalı iç hayatları olmayan insanlardır.
Yalnız bir insanla arkadaşlık et, herkesten çok konuştuğunu göreceksin. (125)

Elbette acı çekerek insan birçok şey öğrenebilir. Ne yazık ki acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde; bir şeyi sadece bilmekse, hiçten de az bir şeydir. (130)

İnsan nasıl ölümü düşünmeyebiliyorsa, kadınları da düşünmeden edebilir. (135)

Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum...(142)

Bekârlar evlilerden daha çok ciddiye alırlar evliliği (163)
Kıskançlığa karşı geçici bir çaredir cinsel ahlak. Bir başka erkeğin cinsel gücüyle herhangi bir karşılaştırmayı önleme çabasıdır. Kışkançlık ise böyle bir karşılaştırma yapma zorunda kalma korkusudur. (166)

Bir çeşit insan vardır ki, hayattan bir şey beklememeye alışmıştır; ne yaptığı bir iş, ne de çektiği acı için bir karşılık umar. Ne olursa olsun, hiç kimseden, hatta yardım ettiklerinden bile bir şey beklemez. Dolayısıyla, ancak dilediği zaman başkalarına yardım eder. Tıpkı benim gibi.(179)

Bir başka insanın çocukluğunu öğrenmek, onu yeniden yaşamak istemek, belli bir sevgi belirtisidir. (206)

Aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir. (212)

Hayatın alaycı yasalarıdan biri de şudur: Sevilen kimse, veren değil, alan insandır. Sevilen kimse sevmez, çünkü seven, verir. Bu da anlaşılmayacak bir şey değildir; çünkü vermek almak kadar kolay unutulmayan bir zevktir; kendisine bir şey verdiğimiz insan bizim için gerekli, yani sevdiğimiz bir insan olur.
Vermek bir tutku, neredeyse bir kusurdur. Kendisine bir şeyler verebileceğimiz bir kimsemizin olması gerekir (234)

Bir kadın evlendiği zaman bir başka erkeğe ait olur; bir başka erkeğe ait olduğu zaman da artık ona söyleyeceğin hiçbir şey yoktur. (239)
 
Beklemek de bir uğraş. Hiçbir şey beklememek korkunç.(322)

Birtakım şeylerden düzenli ve inançlı olarak vazgeçen insan, hayatını işte bu vazgeçtiği şeyler üstüne kurmuştur. Gözü yalnız bunları görür. (373)

Zaferin tadını çıkarabilmemiz için ölülerin dirilmesi, yaşlıların gençleşmesi, uzaktaki dostlarımızın dönmesi gerekir. Biz bunun düşünü dar bir çevrede, bizim için bütün dünya sayılan bildik yüzler arasında kurmuştuk; şimdi büyüdüğümüze göre, yaptıklarımızın ve söylediklerimizin gene bu yüzlerde yansımasını isteriz. Oysa onlar yaşlanmış, ölmüş, kayıplara karışmışlardır. Bir daha dönmemecesine. Bu durumda umutsuzca çevremize bakar, bizi yalnız bırakan, ama bizi seven, yaptıklarımıza hayranlık duyacak olan bu küçük dünyayı yeniden yaratmaya çalışırız. Ama böyle bir dünya yoktur artık. (378)

Bir kadının aşkından değil; aşk – herhangi bir aşk – bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz, hiçliğimiz içinde gösterdiği için de öldürür kendini insan. (409)

Çivi çiviyi söker. Ama bir çarmıh yapılır dört çividen. (415)
Ama daha korkunç olanı şudur: yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi. (Yaşama Uğraşı )

Asıl başarısız insan, büyük işleri gerçekleştiremiyen değil – bunu kim başarmıştır ki- bir yuva kurmak, bir dostluğu, bir kadınla mutlu bir ilişkiyi sürdürmek, ekmek parasını kazanmak gibi küçük şeylerde başarısızlık gösteren insandır. Başarısızlığın en acısı budur.
 



 

 

Pavese ve "Yaşama Uğraşı"

http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=40411 

Hülya Atakan


Ne hazineler, ne rütbeler, ne cüppeler atabilir yüreklerden yıldızlı direkler altında uçuşan acı dertleri, kaygıları.” Horatius


Dünyanın en acımasız katliamının, yine bir Ağustos ayında üç gün arayla yarım milyon insanın ölümüne neden olan atom bombalarının Hiroşima ve Nagazaki’ye atılmasının üzerinden tam beş yıl geçmiş.

Tarih 26 Ağustos 1950, bir yazar; eleştirmenlerin övgü ve alkışlarıyla karşılanan, başarısının doruğunda, en son yazdığı “Yalnız Kadınlar Arasında” romanı İtalya’nın en önemli Strega edebiyat ödülünü hak etmiş, henüz 42 yaşında ve yapılacak çok şey var, oysa o Torino’da, küçük bir otel odasında uyku hapı alarak intihar etmeyi tercih ediyor.

Edebiyat dünyasında kendi elleriyle yaşamına son veren ilk yazar değildir Cesare Pavese. 1900’lü yılların ilk yarısı, akıl almaz işkenceler içinde geçen Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının sonuçlarına tanık olmuş ve milyonların ölüm acılarıyla yoğrulmuş bir dünya nüfusu bırakmıştır geriye. Aynı yıllarda savaşlara rağmen iyi şeyler yaratmak için uğraş verenler bu yılların dramını, içlerinde hapsedilmiş ürkütücü ve bir o kadar korkunç çığlıkları geride bıraktıkları eserlere yansıtmışlardır bir şekilde.

“İnsan altmışını aşınca, her şeye bütünüyle yeniden başlamak, çok büyük güç gerektirir. Benim gücüm ise, vatanımdan uzak, yıllarca dolaşma sonucunda tükendi. Bu nedenle, düşünce düzeyindeki çalışmaları en yüce mutluluk, kişisel özgürlüğü ise en değerli varlık saymış bir yaşamı, henüz dimdik dururken noktalamayı uygun buluyorum” diyen ve savaşın ağır sonuçlarına katlanamayarak 23 Şubat 1942’de 61 yaşında intihar eden Avusturyalı yazar Stefan Zweig ölmeden önce “Satranç”, “Acımak”, “Amok Koşucusu”, “Korku”, “Günlükler” ve "Üç Büyük Usta” gibi önemli eserleri gelecek nesillere bırakmayı başarabilmiştir.

Bombardıman uçakları tarafından ülkesi her gün ölüm yağmuruna tutulan Virginia Woolf’da 59 yaşında Ouse ırmağına atlayarak intihar ettiğinde takvim yaprakları 1941 yılını göstermektedir. Sık sık gelen sinir krizleri ve intihar eğilimleri, ruhi çöküntüler ve ağır depresyon halleri bile “Yıllar”, “Dalgalar”, “Deniz Feneri”, “Kendine Ait Bir Oda” ve “Mrs. Dalloway” gibi birbirinden başarılı eserler bırakarak bu dünyadan ayrılmasına engel olamamıştır. Woolf’un mezar taşında “Dalgalar'” isimli romanının son cümlesi yer alır; “Senin üzerine atacağım kendimi, yenik düşmeden, boyun eğmeden, Ah. Ölüm!"

Her üç yazarın da en önemli ortak özellikleri yaşadıkları dönemlerde edebiyat alanında son derece başarılı çalışmalar yapmaları, eserlerinin en ünlü eleştirmenler tarafından takdir edilmiş olmasıdır. Ve hepsinden öte her üç yazarın ortak yazgısı yazılarını sık sık yapılan hava bombardıman anonslarının altında yazıyor olmalarıdır şüphesiz. Ve her üçünde ortak bir başka nokta en iyisini yazma tutkusudur. İşkencelerle ölmüş milyonların çığlıklarını, o güne kadar alışagelmedik yeni anlatım yollarıyla ifade etmek zorundadırlar. Onlar adına bunu fazlasıyla hak etmişlerdir. Bu nedenle yazılarındaki duygu ve düşünceleri asla tatmin edici bulmazlar. Daha fazlası gereklidir. Woolf, “Yıllar” isimli kitabını bir çok kez gözden geçirir ve her seferinde onda eksik bir şeyler bulur, kitabı yeteneksizliğinin bir kanıtı olarak görüp sinir krizleri geçirir. Oysa kitabın Woolf’a verdiği yanıt gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da en fazla okunması ve beğenilmesi şeklinde olur.

Yaşadıkları savaş dönemlerini, yüklenmiş oldukları sosyal, tarihi ve siyasi sorumluluğu eserlerine yeterince yansıtamadığını düşünmek sanatçıların ruhlarında sonsuz acılar uyandırır. Sancılar bir tek mükemmellik duygusuyla yok olabilir. Yaratılan her eserde bir öncekini aşma tutkusu vardır. İç sesler, iç hesaplaşmalar onları asla rahat bırakmaz, eserlerinin aslında kusursuz olduklarına inanmazlar ve yeterince duyuramadıklarını düşündükleri yaşam çığlıkları ne yazık ki onların da sonları olur. “Dalgalar kıyıda parçalandı.” (V. Woolf, Dalgalar isimli romandan)

Ölümünden iki yıl sonra “Yaşama Uğraşı” adıyla yayımlanan güncelerini 1935 yılında tutmaya başlar Pavese -ölümünden 15 yıl önce-. Yaşadığı her deneyimden kendine özgü düşünceler ve sonuçlar çıkarmıştır. Özellikle yazdığı şiirlerde kendini geliştirme, farklı teknikler ve konular yakalayarak yeni bir başlangıç noktası bulma çabaları, başarıları ve hüsranları, kadınları, terk ettiği ve terk edenler nedeniyle çektiği aşk acıları, yalnızlığı, nedensiz acıları, kendine, yazdıklarına ve kişiliğine yönelik acımasız eleştirileri, sürekli kendi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaları, romanları, etkilendiği diğer yazarlar ve eserleri hakkında tuttuğu kısa günlük notlar, intiharla sonuçlanan acımtırak bir yaşamın analizini yapmak için bir çok ipuçları verir.

Roma’da Strega ödülünü aldıktan hemen sonra yaşadığı Torino’ya dönen Cesare Pavese günlüğü dışındaki tüm çalışmalarını yok eder. 1949 yılında simgesel gerçeklik üzerine iki ayda tamamladığı “Ay ve Şenlik Ateşleri” yazarın son eseridir. Güncesinde “Her şeyi koymalıyım bu kitaba” derken son kitabı olduğunu kendisi de biliyordur zaten. İntihar düşüncesi güncenin yazıldığı ilk günlerden itibaren kendini hep korumuştur. Bilinmeyen şey gerçekleşeceği zamandır. Sevdiği kadınlar tarafından terk edildikten hemen sonra yaşanan içini kemiren yalnızlık duygusu, (“kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum”) onu sık sık intihar olgusu ile karşı karşıya getirir.

“Ne zaman bir güçlükle yada acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar.” İntiharından on dört yıl önce, güncesinde yer alan satırlardır bunlar. Ve devam eder.

“Bir iç trajediyi sanat biçiminde dile getirmek ve böylece ondan arınmak, ancak bu trajedinin içindeyken bile duyargalarını geren ve incecik ipliklerle örgüsünü örebilen, kısacası, bir yandan yaratıcı düşüncelerin kuluçkasına yatabilen bir sanatçının başarabileceği bir iştir. Bir çıkar yol olarak intihar yerine, bir sanat eserinin aracılığı ile fırtınayı yaşamak ve baskı altındaki duygulardan böylece kurtulmak diye bir şey olamaz. Bunun ne kadar doğru olduğunu, kendini gerçekten başına gelen bir felaket yüzünden öldüren sanatçıların genellikle sıradan şairler, duygu taşkınlıklarında içlerini kemiren kanserin en ufak bir belirtisini bile duyurmayan gösteriş düşkünleri oluşu gösterir. Bundan şunu öğrenir insan: uçurumdan kurtulmanın yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.”

“Bir arabanın altında kalmanın yada öldürücü bir hastalığa yakalanmanın korkusuyla kendini öldürmeyi düşünmenin hiç de gülünç ve saçma bir yanı yoktur. Acı çekme derecesinin dışında, insanın kendini öldürmek istemesi, ölümünün önemli, bilinçli ve yanlış yorumlanmaması gereken bir eylem sayılmasını istemesidir. Bu yüzden intihar edecek kimsenin ezilmek yada zatürreeden ölmek düşüncesi gibi anlamsız bir şeye katlanamamasını doğal karşılamak gerekir. Onun için üşütmemeye ve dönemeçlere dikkat”

Sorar kendine. “Bu yıl iki kere intiharı aklından geçirdin. Herkes sana hayranlık duyuyor, seni övüyor, seni kutluyor. Öyleyse?”

Övgüler, kutlamalar ve başarılar artık kanıksandığı için midir? Hayaller gerçekleşmiştir. Yapılacaklar tamamlanmıştır. Geriye bir şey kalmamıştır. Oysa bir sanatçının yaratıcılıktan uzak kalması düşünülemez. Aslında Pavese bilinçli ve de ne istediğini bilen bir insandır. Nitekim:

“Cecchi’nin yazısı.. De Robertis’in yazısı, Cajumi’nin yazısı. En büyük “üstatlar” ca övülüyorsun. Sana” Kırk yaşındasın ve ününü yapmış durumdasın: kendi kuşağının en iyisisin ve tarihe geçeceksin; başkalarına benzemeyen, sahici bir yazarsın…” diyorlar. Yirmi yaşındayken bundan başka bir şeyi düşlemiş miydin?”

“Peki? ‘Hepsi bu kadar, şimdi ne olacak?’ demeyeceğim. Ne istediğimi bildiğim gibi, elde ettiğim şeyin değerinin ne olduğunu da biliyorum. Bundan başka bir şey istemiyordum. Bunu sürdürmek, daha ileri gitmek başka bir kuşağı da kapsamak, bir tepe gibi sonsuzlaşmak istiyorum. Yarından başlayarak yılmadan aynı yolda yürüyeceğim.”

“Ama nasıl inanılmaz bir gözle görmüşüm geleceği isteklerimle yazgım arasında bu ne güzel rastlaşma! Ya bu sonucun değeri eserlerde değil de, bu rastlaşmadaysa?”

Doğrusu bu ya, oldukça ürkütücü cümleler…
Ama intihara giden yol yine de devam eder… Birkaç ay sonra…

“…içimde yazma dürtüsü kalmadı artık, beynimdeki boşluk yeniden beliriyor… Hangi yeniliği bulmalı, nasıl yaşamalıyız ki, bu yenilik de kokmaya başladığı zaman bunu görebilelim… Peki sonra? Bir şeftalinin, bir üzümün mutluluğu. Kim daha fazlasını ister? Yaşıyorum, bu da yeter.”

Ve sonrası…

“Yaptıklarıma, eserlerime karşı bir tiksinti duyuyorum... Çizginin aşağı doğru inmesi… Hayatı suçlamıyorum, dünyayı güzel ve sevilmeye değer buluyorum. Ama batmaktayım. Yapacağımı yaptım. Olabilir mi? İstek, özlem, bir şeyi almak, yapmak, yeni bir şeye sarılma dürtüsü. Yeniden başlayabilir miyim? (Bütün bunlar “Tepelerdeki Şeytan” ile ilgili bir sürü olumsuz eleştiri çıkması yüzünden.)”

Boşluk devam ediyor…

“Kendimi hiçbir zaman, şu öğle sonları ve akşamları olduğu kadar bir köşeye kıstırılmış ve sıfırı tüketmiş hissetmemiştim. İçimdeki boşluğu aydınlatacak bir hayat kıvılcımı hala yok. Bu noktadan öteye gidemeyeceğimi, söyleyecek neyim varsa, söyleyip bitirmiş olduğumu çok iyi biliyorum. En kötüsü, bir şeyler başarmış olmam, bu yüzden de her şeyden büsbütün vazgeçmeyi göze alamam. Bu durumdan kurtulacağımı ve başka eserler vereceğimi de biliyorum. Ama çatlak ortada, açıkça görülüyor.”

“Acının düzenli vuruşları başladı. Her akşam, hava kararırken, yüreğim gece oluncaya kadar sıkılıyor.”

Birkaç gün sonra…

“Artık sabahı da kaplıyor acı.”

Nitekim Pavese adım adım gittiği bu sona hazırdır.

“Gizlice en korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.”
“Yazıyorum: Ey, sen, acı. Peki sonra?”
“Bütün gerekli olan biraz cesaret”
“Sözler değil. Eylem. Artık yazmayacağım”

Bunlar son sözleridir yazarın.

İntihar düşüncesi Pavese’in tek saplantısı değildir. Yazar her mutluluğun acı bir sonla biteceğine inandırmıştır kendini. 1948 yılının başında şu notları düşmüş günlüğüne.
“Toprağa, sulara vuran pırıl pırıl güneşiyle Roma’yı hatırlatan ılık bir sabah. Şimdiye kadar hiç böyle bir yıl başlangıcı görmedim. Önümüzde korkunç bir yıl mı var acaba?”
Ama bu boş inancı gerçekleşmez, tam tersine kısa bir süreliğine de olsa yaşamındaki en mutlu günlerin başlangıcı olur. 48-49 lu yıllar; 4 başarılı kitabın -“Tepedeki Ev”, “Tepelerdeki Şeytan”, “Yalnız Kadınlar Arasında” ve “Ay ve Şenlik Ateşleri”, ödüllerin ve her şeyden önemlisi büyük bir tutkuyla bağlandığı son sevgili, Amerikalı sinema oyuncusu Constance Dawling’in yazarın hayatında olduğu yıllardır. Constance’ın onu terk edip ülkesine dönmesi ise Pavese’in sonunu hızlandırır. 1950 Mayısında düştüğü bir notta bu saplantı yine açığa çıkar. “48-49’daki mutluluğumun hesabı görüldü” derken içinde bulunduğu ruhsal çöküntüden kurtulmasına yönelik dış dünyadan bir umudu kalmamıştır artık.
Nasıl kalsın ki…
“Sokakta insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine neden şaşıyorsun, sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının, içlerini kemiren kurdun ne olduğunu bilmez, buna aldırmazken.”
1950 yılında düştüğü bazı notlar içinde bulunduğu dış dünyanın durumunu belirtir.
“İnsanlar gene cephelerde ölmeye başladı. Bir gün barış içinde, mutlu bir dünya kurulursa, bütün bu olanlar için acaba ne düşünür o dünyanın insanları. Bizim yamyamlar, Aztek kurbanları, büyücü yargılamaları hakkında düşündüklerimizi belki de.”
Pavese’i yalnız bırakmayan bir diğer saplantısı ise sürekli çektiği acılardır. Bu da mutluluğun ve tutkuların sonu mutsuzluktur saplantısından kendisini kurtaramayan bir kısır döngünün sonucu olsa gerek. Cümlelerinin sonunda gelen “Peki sonra?” sorusu yaşamdan ne umduğunu yada hiçbir şey ummadığını gösterir. Elde edilen başarılar ve gerçekleşen umutlardan daha fazlası, mükemmelliği arayanların sonunda yaşama amacını unutturacak kadar daha iyisini, daha fazlasını isteyenlerin sahip olabildikleri tek duygudur acı, daha fazlasını istemekten vazgeçmeyeceğimiz sürece ona katlanmak gerekir.
“Kendini bırak, acıya dayanmayı öğren. Denemek yiğitliği gösterip acı çekmek, korkup kaçmaktan yeğdir.”
“İnsanın acı çekmeye alıştığı doğruysa, nasıl oluyor da insan yıllar geçtikçe daha çok acı çekiyor?” diye sorar kendisine.
“Bir insan kendisini herhangi bir tutkuya ne kadar kaptırırsa kendi başlarına kişisel niteliği olmayan olaylar ona o ölçüde acı vermeye başlar.”
“Yalnızlık acı çekmektir: sevişmek acı çekmek, malını mülkünü çoğaltmak yada yığınlara karışmak acı çekmek; bütün bunlara son verir ölüm.”
“Bir şey meydana getirmenin çilesi, bu iyi bilinen işkence, bir şey meydana getirip bitirdikten sonra ne yapacağını bilmemenin acısı yanında hiçtir.”
“İnsanın ülkülerine erişememekten de acı bir şey vardır; onları gerçekleştirmiş olmak.”
Korkutucu…
Ve noktayı koyar…
“Acı çekmemek için her şeyin acı çekmek olduğuna inandırmamız gerekir kendimizi. Acı çekmemek için acı çekmeyi “kabul etmek” gerekir. Bunu yapabilmek içinse, pisliği altına çevirebilecek bir simya bilgisine sahip olmalı insan. Acı çekmeyi “kabul edemeyiz” üstelik, bunun da ötesi yoktur. Hem neden edelim? Denecektir ki;
(1)     daha iyi bir insan olunur,
(2)     Tanrı’ya varılır,
(3)     Bize şiir yazma esini verir (en zayıf gerekçe),
(4)     Herkesin ödediği bir vergi ödenmiş olur.
Ama en son acıya, ölüme, gelince, (1) ile (3) geçerliliklerini yitirir, geriye Tanrı’ya erişmek ve insanlığın ortak yazgısı kalır.”
İnsanlığın ortak yazgısı acı, kelimenin kendisi bile söylenirken bir ok gibi saplanıyor insanın yüreğine ve tüketiyor ruhun gücünü. Keşke olmasaydı hiçbir sözlükte. Belki o zaman daha kolay olurdu yaşam. Kim bilir?
Acılardan uzak mutlu günler dileğiyle…
 


ÖLÜM GELECEK VE SENİN GÖZLERİNLE BAKACAK

Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak -
sabahtan akşama dek, uykusuz,
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
Bir boş söz, bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
Böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün, ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.

Herkese bir bakışı var ölümün.
Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
Bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
O derin burgaca ineceğiz sessizce.
 


 

Valid HTML 4.01 Transitional Valid CSS!