|
MEVLÂNA’NIN AŞK
VE İNSAN
FELSEFESİ
Doç. Dr. İbrahim Arslanoğlu
G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi
Anadolu’da tasavvufun en önde gelen temsilcilerinden birisi
Mevlana’dır. Anadolu
insanı ona
büyük sevgi, saygı beslemiş ve düşüncelerini benimsemiştir. Aradan yaklaşık 700
yıldan fazla bir
zaman geçmesine rağmen onun düşünceleri hala Türk halkının ilgi ve sevgisini
çekmeye devam
etmektedir.
Mevlana’nın sevgi ve aşk
felsefesi, yaşadığı
günden bugüne, yalnız Türk halkının değil, çeşitli
din
ve kültürden olan bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam etmektedir.
Nitekim, İrene
Melikoff: “Mevlana’nın
eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük,
harp,
kin,
nefret diye bir şey kalmaz” demiştir(Yeniterzi, 1997:109).
İnsan konusunun bağımsız felsefi bir disiplin (felsefi antropoloji) olarak ele
alınması 20. yüzyılda
olmuşsa da(Mengüçoğlu,1997:1), insan üzerinde durulması felsefenin başlangıcına
kadar
uzanmaktadır. Şöyle ki; Yunan
felsefesi ilk önce,
Asya’da eski bir İyon kolonisi olan Milet’de doğdu.
Buradaki filozoflardan Thales’e göre evrenin arkesi, sudur ve herşey sudan
oluşmuştur.
Anaximandros’a göre Aperiondur. Bu ise herşeyin başlangıcında bulunan, herşeyi
harekete geçiren ve
herşeyi kuşatan sonsuzluk, bitmek tükenmek bilmeyen sınırsız şeydir.
Anaximenes’e göre havadır.
Fisagor’a göre sayıdır. Herakleitos’a göre Ateştir. Bu ateş, logostur. Logos ise
alem aklı ile Tanrı’nın
bir
ve aynı olmasıdır. Empedokles’e göre toprak, hava, su, ateşten ibaret olan dört
unsurdur.
Demokritos’a göre atomlardır(Birand,1987:13-28).
Görüldüğü gibi, Sokrates’den önceki filozoflar evrenin arkesi ile
ilgilenmişlerdir. Sokrates’e göre
biz
evrenin arkesini bilemeyiz, hem bilsek bile bunun bize bir faydası yoktur. O
halde biz kendimizi
bilebiliriz, kendimizi bilmek bir ahlak felsefesidir. Böylece felsefede insan
konusu ilk defa Sokrates
tarafından ele alınmıştır, bu sebeple Sokrates felsefenin kurucusu
sayılmaktadır.
Sokratesin felsefesi
ile tasavvuf felsefesi
arasında da büyük benzerlik bulunmaktadır. Şöyle ki;
tasavvufta aşk önemli bir yer tutar. Diyebiliriz ki; tasavvufun temeli aşktır.
Sokrates de aşk konusunda
şunları söylemiştir: “Aşk insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır. Aşk,
yalnız güzelliği bulmayı
değil aynı zamanda onu yaratmaya ve devama iştahlıdır. Fani vücutta ebediyetin
tohumlarını
yetiştirmeye iştahlıdır. Bunun için iki cins birbirini sevmektedir. Kendilerini
tekrar yaratmak ve böylece
zamanı ebediyete kadar uzatmak isterler. İşte bunun için ebeveyn çocuklarını
severler. Sevişen ana
babanın ruhları yalnız çocukları vücuda getirmez. Bunlar aynı zamanda ebedi
güzellik arzusunun
arayıcılarını ve haleflerini de vücuda getirirler(Yarkın, 1969:16).
Sokrates, felsefesine insanı konu ettiği gibi, tasavvuf
felsefesi de insanla
ilgilenmektedir. İnsanın
Tanrı ile ve insanın insanla ilişkilerini kendisine konu olarak almaktadır.
Mevlana’nın insan anlayışına geçmeden önce onun etkilendiği tasavvuf felsefesine
kısaca
değinelim. Çünkü Mevlana’ya
anlayabilmek için tasavvuf felsefesinin bilinmesi gerekir, aksi halde
Mevlana’nın düşünceleri askıda kalır.
Tasavvuf
Felsefede mistisizm, aklın kavrayamayacağı gerçekleri mistik sezgi ile bilmek
anlamına gelir.
Hindu, Yahudi, Hıristiyan ve İslam mistisizmleri vardır. Tasavvufun diğer adı
İslam
mistisizmidir(Güngör,1982:17-18).
İbn
Arabi’nin vahdet-i vücut anlayışına göre, varlık özde birdir, ancak çokluk
halinde tezahür
etmektedir. Mutlak varlık Allah’tır, var olan her şeyin tek kaynağı O’dur. Her
şey yaratılmadan önce
Allah’ın ilminde mevcuttu. Şu halde varlıkların suretleri ezelde Allah’ın zatı
ile birdir. İnsanın Allah’la bir
olmasından kastedilen budur. Yoksa insanın Allah’la birleşerek bir varlık olması
değildir(a.g.e:89).
Tasavvufa göre Yaratan ile yaratılan arasında ayrılık yoktur. Çünkü Allah’tan
başka varlık yoktur
ve
insan Allah’tan gelmiştir, yine Allah’a dönecektir. Ancak bunun için ölümü
beklemeye gerek yoktur,
nefsi terbiye ederek ezeldeki Birliğe ulaşılabilir(a.g.e:22).
Tasavvuf, söz(kal) yolu değil hal(iyi ahlak) yolu, velayet(ilm-ü ledün) vasıtalı
bir yol olup,
Hakikat adı verilen
değişmezliğe ulaşmayı amaçlamaktadır(Fırat,1999:131).
Tasavvuf, kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak, önüne ne çıkarsa
çıksın ona yüz
çevirmemektir. Yani zihni kötü düşüncelerden arındırmak, cömert olup başkalarına
ikramda bulunmak,
karşına hangi çeşit insan çıkarsa çıksın(iyi-kötü, güzel-çirkin, kadın-erkek,
dinli-dinsiz) hepsine iyi
gözle bakabilmektir.
Tasavvuf, herkese dost olmak, kimseye yük olmamak, gül bahçesinin gülü olmak,
diken
olmamaktır(Tercüman,1987:199).
Tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, bencillikten kurtulup, kendisinden çok
başkasını
düşünmektir(Tercüman,1987:199).
Bir
diğer anlamda tasavvuf sevgi ve aşk felsefesidir. Nitekim Hz.
Muhammed bir hadisinde
“Allah güzeldir, güzelliği sever, Kibir ise Hakkı kabul etmemek ve insanları hor
görmektir(R. Salihin
II:44)”, buyurmuştur. Allah, mutlak cemal ve kemal sahibi olarak her türlü
güzelliğin kaynağıdır. İnsan,
Allah’ı ne kadar tanırsa(marifeti artarsa) O’na karşı olan sevgi ve aşkı da o
oranda
artar(Tercüman,1987:26).
Zamanın başlangıcından önce Allah Mutlak Güzellik idi. Mutlak Varlık, Mutlak
Güzellik veya
mutlak Gerçek olan Tanrı, var olmayan bir dünya, yani yokluk dünyası ile
bilinebilirdi(Fığlalı,1996:217-
218).

Yine
tasavvuf ehli arasında meşhur olan bir kutsi hadis vardır:” Ben gizli bir hazine
idim,
bilinmeyi sevdim, beni bilsinler, tanısınlar diye mahlukatı yarattım.” Buna göre
başlangıçta sevgi,
Allah’tan çıkmış ve evrenin yaratılmasına sebep olmuştur. Bunun için tasavvufta
esas olan ulvi ve ilahi
aşktır. Gerçek aşk, insan ruhunun Allah’a karşı özlemidir.
Adem
yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı,
onları
kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar
“Evet” şahit olduk
dediler(Araf:172). Elestü Bezmi ile Yaradan’ın aşkı başlamış ve insan bu
Mutlak Güzellik karşısında
kendinden geçmiştir(Fığlalı,1996:223).
Tasavvufun aslı, insanın yaratılışına dayanmaktadır. İslam inancına göre Adem ve
eşi Havva
yaratıldıktan sonra cennete konuldular. Onlara denildi ki: “ Buradaki her türlü
meyveden yiyiniz, yalnız
şu
ağacın meyvesine dokunmayınız. Adem eşi birlikte yasaklanmış meyveden yediler,
bunun üzerine
ikisi birlikte dünyaya gönderildiler. Adem yaptıklarından pişman oldu ve affını
diledi. Bunun üzerine
affedildi(Bakara:35-37). Daha önce günahkar iken pişman olup tövbe etmesinden
dolayı tekrar
peygamberlik mertebesine kadar yükseldi.
“Sen
olmasaydın evreni yaratmazdım”, hadis-i kutsisi gereğince Allah, Hz. Muhammed’in
hatırı
için
diğer insanları ve evreni yarattı. Adem yasaklanan meyveyi yiyip günahkar
olduktan sonra
cennette Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun Resulüdür yazısını
okudu ve
Muhammed’in aşkına kendisinin Allah tarafından affedilmesini
diledi(Kısakürek,1982:106).
İşte
asıl tasavvuf burada başlamaktadır. Çünkü Tasavvufun temeli, yaptığı kötülükten
pişman
olmaya dayanır. İnsan noksan bir varlık olduğu için sürekli hata yapabilir.
Önemli olan hatayı kabul
etmek ve bundan pişman olarak doğru yola yönelmektir.
Tasavvufun temeli üç esasa dayanır: Zikir, sabır, şükür. Yani Yaratanı
sık sık anmak ve Ondan
gaflette bulunmamak, başına gelen belalara, kazalara ve diğer insanların
çiğliğine sabretmek,
Tanrı’nın verdiği nimetlere şükretmek, nankörlük etmemektir.
Tasavvuf, insanın eğitimini esas alan ve onu olgunlaştırmaya(kamil insan)
çalışan bir yoldur.
Tasavvuf eğitiminde kulun, derece derece kötü huylarını terketmesi, onların
yerine iyi huyları koyması,
cehaleti yok etmesi, bilgi ile bezenmesi, gafletten kurtulması ve her an Allah’ı
hatırına getirmesi
gerekir(Tercüman,1987:67).
Tasavvufta ikilik yoktur, birlik vardır, yani hiçbir şey yoktur, yalnız Tanrı
vardır. Fena Fillah,
kulun Tanrı’da yok olmasıdır. İkilik ortadan kalkıp birliğe ulaşılınca Allah
yüzünü gösterir: Gökteki her
yıldızdan parlar, tabiattaki her çiçekten bakar, her güzel yüzde gülümser, her
tatlı seste hitap eder,
herşeyde Tanrı vardır ve O’ndan başka bir şey yoktur (Eröz,1990:204). İşte
Hallac-ı Mansur’un “Enel
Hak”
demesinin anlamı budur.
Mutasavvuflar, bir dünya menfaati veya cennete gitmek için değil, sadece Allah’ı
sevdikleri için
ibadet ederler. Tanrı bizi ister cennetine koyar, ister cehennemine, bu tamamen
Tanrı’nın bileceği bir
iştir, derler. Nitekim kadın erenlerden olan Rabia(714-804) şöyle dua etmiştir:
“Allah’ım, sana
cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak, yahut cennet
özleyerek Sana
ibadet ediyorsam, cenneti bana haram kıl. Yalnız Seni sevdiğimden dolayı Sana
ibadet ediyorsam,
beni
ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi”(Tercüman,1987:165).
Burada dikkati çeken husus, Rabia’nın sadece güzeller güzeli olan ve güzelliği
hiçbir yaratığın
güzelliğine benzemeyen ve bütün insanlığın ilk ikrarını verdiği “Kalu Bela’da”
O’nun güzelliği
karşısında mest olup kendisinden geçtiği o olağanüstü güzelliği istemesidir.
Özet
olarak tasavvuf, başta Allah aşkına, sonra işlenilen günah ve yapılan
kötülüklerden
pişman olup, tövbe etmeye ve onları tekrar yapmamaya, Tanrı’nın yaratığı
olmalarından dolayı bütün
insanları hoş görüp sevmeye ve bütün canlıları korumaya, almak yerine bol bol
vermeye ve açları
doyurmaya, buna karşılık kendi nefsini terbiye etmek için fazla yememeye, kötü
söz söyleme
ihtimaline karşı az konuşmaya, vaktinin çoğunu uykuda geçirmeyerek çalışmaya,
topluma ve insanlığa
faydalı olmaya dayanır.
Mevlana ve Felsefe
Mevlana, Arap, Fars(Attar ve Tebrizli Şems) ve Türk
kültüründen(Orta Asya Türk topluluklarının
Gök-Tanrı inancı) etkilenmiştir(Ablay,1988:147). Ayrıca onda eski Yunan idealist
felsefesinin(Platon ve
Plotinus) tesirlerini görmek mümkündür. Bununla birlikte
Mevlana, genel olarak
felsefe konusunda
olumsuz düşüncelere sahiptir. Onun felsefe ile ilgili bir şiiri şöyledir(Sayılı:
1970:1):
Küçük felsefeci kör olacak
Işık
ondan uzakta kalacak
Felsefeci de dinin çiçeği açmayacak
Çünkü Sen onu onda dikmeyeceksin.
Ayrıca Mevlana
Mesnevisi(VI:1370)’nde, felsefe ile ilgili şunları söylemiştir: “Cennettekilerin
çoğu
saf kişilerdir, böylelikle felsefenin şerrinden kurtulurlar.
Görüldüğü gibi Mevlana,
felsefeyi kötü ve zararlı bir uğraş alanı olarak görmekte, felsefecileri
küçümsemekte ve onların cennete giremeyeceklerine inanmaktadır. Bu düşünceler
bize Alman filozofu
Karl
Jaspers(1970:31)’in, “Felsefeyi reddeden farkında olmadan felsefe yapıyor,
demektir” sözlerini
hatırlatmaktadır. Mevlana,
felsefeyi zararlı sayıp küçümserken bile, ortaya attığı bu düşüncelerle yine
de
felsefe yapmıştır, denilebilir.
Mevlana ölmeden önce hastalandı ve hasta yatağında
arkadaşlarına şöyle vasiyet etti: “Ben
size
gizli ve açık olarak Tanrı’dan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi ve
daima şehvetten
kaçınmayı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmayı, avam ve sefihlerle düşüp
kalkmaktan uzak
bulunmayı, kerim olan salih kimselerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü
insanların hayırlısı,
insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı az ve öz olanıdır.”(Eflaki
II:165). Bu sözler, Mevlana’nın
bütün düşüncelerini özetlemektedir.
Mevlana, tasavvuf felsefesinin etkisiyle esas olarak insan
üzerinde durmuştur. İnsanın Tanrı ile
ve
diğer insanlarla olan ilişkilerini incelemiştir.
Mevlana’da Tanrı,
Güzellik ve Aşk
Mevlana’nın üzerinde durduğu en temel varlık Tanrı’dır. Bu,
onun düşüncesinin merkezini
oluşturur. Tasavvuf felsefesinde evrende olan bütün şeyler Tanrı’nın
yansımasıdır. Mevlana
bir gün
sema
halinde iken büyük bir vecde kapılıp: “Hiçbir şey görmedim ki, Tanrı’yı onda
görmemiş
olayım(Eflaki I:283)”, diyerek bu görüşü dile getirmiştir. Onun bu konudaki
diğer düşünceleri şöyledir:
...Dünya, insan, yerde ve gökteki herşey, kendi mahsulü olan bir ressamın
eseridir(Eflaki II:125).
Mevlana’nın bu düşüncesi, maddeyi idelere göre şekillendiren
Platon’un Demiorgus’
(Birand,1987:57)’unu andırmaktadır. Platon’un Tanrısı tıpkı bir ressam gibi
dünyadaki cisimleri onların
idelerine bakarak çizip şekillendirmektedir.
Yedi
deniz de ondan bir katredir. Bütün varlık, onun dalgasından bir damla(Mesnevi
V:1880).
Tasavvuf inancına göre Tanrı hem zahirdir, hem batındır. Yani hem açıktır, hem
gizlidir. Açıklığı
içinde gizli, gizliliği içinde açıktır. O baştaki gözle görülmez fakat basiret
gözü ile görülebilir.
Mutasavvuflar onu kalp gözü ile görürler.
Mevlana bunu şöyle
anlatır: Tanrı güneşten daha çok
görünendir. Kim gördükten sonra anlatılmayı ararsa o kayıptadır(Eflaki I:479).
Tasavvufta Tanrı ezeli ve ebedidir, O’nun dışındaki varlıklar zamanla yok
olacaklardır. Mevlana
birgün “Onun zatından başka herşey helak olacaktır(Kasas:88) ayetine şu manayı
verdi: “Damlanın
renizde kaybolması gibi siz de yok olmaktan müstesna olan Zatımda tamamen yok
olun”,
buyuruyor(Eflaki II:66).
Mevlana’ya göre insan her gece uykuda Tanrısal aleme gider ve
uyandığında bu dünyaya
yeniden doğar. O bu düşünceyi şöyle ifade etmiştir: “Hele her gece, bütün
ruhlar, bütün akıllar o
uçsuz-bucaksız derin denize batar, yok olurlar”(Mesnevi I:1890). Demek ki, kulun
Tanrı’da yok olması
insan yaşadıkça her gün meydana gelmektedir. Kısacası insan her gün ölüp yeniden
dirilmektedir.
Der
ki: Aklın ve akıllının da aslının aslı benim, sarhoşun da. Suretlerdeki
güzellik, bizim
aksimizdir(Mesnevi V:3278).
Tasavvufta en güzel varlık Tanrıdır ve ondan daha güzel bir varlık yoktur.
Mevlana bununla
ilgili
şunları söyler: Bir defa Tanrı’nın güzelliğini görürsen, bir daha başkasının
yüzüne bakmazsın. Bunun
gibi
bütün yaratıklar arasında Yusuf peygamber en meşhuru sayılır. Fakat Hz.
Muhammed’in bir
yanağı vardır ki, O Yusuf’un güzelliğini dehşet içinde bırakır(Eflaki II: 107,
191).
Demek ki Mevlana’ya
göre en güzel varlık Tanrı’dır. O, mutlak güzeldir, güzeller güzelidir, Onun
güzelliği yaratıkların güzelliğine benzemez. İkinci derecede güzel olan Hz.
Muhammeddir. Çünkü Tanrı
evreni Onun hatırı için yaratmıştır. Ondan sonra üçüncü derecede Yusuf
Peygamberin güzelliği gelir.
Aslında Tanrı’nın eseri olmasından dolayı bütün insanlar güzeldir, güzel olan
Tanrı, güzel
eserler yaratmıştır. Çünkü hiçbir insan diğerine tam olarak benzemez, bu sebeple
her insan bir başka
güzeldir.
Haşa
dünyada senden güzel bir sevgili yoktur;
Yahutta yüzünü görmekten daha güç bir iş olamaz,
İki
dünyada da dostum, sevgilim ancak sensin;
Nerede bir güzel varsa, o da senin ışığındır zaten(Rubailer,37).
Mevlana bu dörtlüğünde dünyadaki bir güzeli, Tanrı’nın bir
ışığı olarak kabul eder. Çünkü güneş
ışığı dünyayı aydınlatır, karanlığın korkunçluğu yanında aydınlık çok güzeldir.
Tanrı, tamamen zevktir ve her kim tatmazsa anlamaz. Ben o zevkim ve o zevke
tamamen
gömülmüşüm. Halkın zevki bu zevkin aksidir. Çünkü iman tamamen zevk ve
şevktir(Eflaki I:366).
Mevlana esas olarak sevgi ve aşk üzerinde durur ona göre aşk
bir bilgi edinme yöntemidir.
İnsan ancak Tanrı’ya aşkla ulaşabilir. Şimdi onun bu konudaki düşüncelerini
görelim:
“Dünyada aşk gibi bir üstad, bir mürşit ve insanı doğru yola ulaştıran bir kimse
yoktur(Eflaki I,
408).
En
güzel olan Tanrı’nın aşkından başka ne varsa; can çekişmededir, hatta şeker
yemek bile
olsa(Mesnevi I:3686). Demek ki, dünyadaki bütün aşklar gelip geçicidir, ancak
Tanrı aşkı kalıcıdır.
Allah sevgisi ilimle elde edilir. İlimden nasibi olmayanlar ve akılsızlar bu
sevgiden
uzaktır(mesnevi: II/1545,49). Ona göre gerçek sevginin bilim ve akılla ilişkisi
vardır. Bunlar yoksa sevgi
de
yoktur. Gerçekten de akıl hastaları için akıl da sevgi de yoktur.
Cömert Tanrı, halkın bahtsızlığını görüp, iki yüz tane sevgi çeşmesi
akıtmıştır(Mesnevi VI:2282).
Nerede olursan ol, ne halde bulunursan bulun; sevmeye, aşık olmaya çalış. Sevgi
mülkün, ülken
oldu
mu, boyuna aşık olursun; mezarda da, mahşerde de, cennette de aşık olursun; sonu
gelmez ya;
boyuna aşık olursun(Fihi Mafih:146).
Ebubekir’in diğer insanlara üstünlüğü çok ibadet etmesinden değil, Tanrının
lütfettiği sevgi
yüzündendir(Fihi Mafih:186).
İnsanlar, kuşkular, işkiller içindedir. Ondan kuşkuyu işkili gidermeye imkan
yoktur; meğer ki aşık
olsun. Aşık oldu mu, onda ne kuşku kalır, ne işkil. Bir şeyi sevdin mi ona karşı
kör eder, sağır eder o
sevgi seni(Fihi Mafih:86).
Yüce
Allah’a en sevgili olan şey, Yüce Allah için birisini sevmektir(Mektuplar:25).
Mevlana’ya
göre
çıkarı dayalı bir sevginin değeri yoktur, onun için insan, birisini çıkar
beklemeden sevmelidir.
Alemin yaratılışından maksat da, dostlarla buluşmaktır; Allah için ve Allah
uğruna dost
olanlardan(Mektuplar:93).
Sevgi bir ilişkiden doğar. Bir kimse annesini ekmek ve helva verdiği için
sevmez, belki
aralarındaki ilişkiden dolayı sever. Menfaat üzerine kurulan sevgi perişanlık ve
pişmanlık doğurabilir.
Oysa
gerçek ilişkiden doğan sevgide ne dünyada ne de ahırette pişmanlık yoktur(Eflaki
II: 296).
Mevlana’ya göre eğer birisini seviyorsak bunu mutlaka
kendisine söylemeliyiz. Bunu şöyle dile
getirir: “Hz. Muhammed mescitte oturuyordu. Birisi mescidin kapısının önünden
geçti. Dostlardan birisi
Ey
Allah’ın elçisi, şu geçen kişiyi seviyorum ben. Hz. Muhammed kalk ve bu sevgiyi
ona bildir,
buyurdu(Mektuplar:55).
Sultan Veled dedi ki: Bir gün babam bana: “Bahattin, düşmanının seni sevmesini
istersen, 40
gün
onun iyiliğini söyle. O senin dostun olur: çünkü gönülden dile yol olduğu gibi,
dilden de gönüle yol
vardır(Eflaki: I:497). Hint felsefesine göre de, insan eğer bir şeyi kuvvetle
düşünür ve üzerinde
yoğunlaşırsa, o şey mutlaka olur.
Eğer
dostlarınızın kötülüklerini size naklederlerse, sizin onu 70 kere hayırla ve iyi
niyetle
yorumlaman gerekir. Onu yazmak ve açıklamaktan aciz kaldığınız vakit, “bunun
sırrını o bilir” diye
yorumlayın ve meseleyi kapatınız ki, dünyada dostsuz kalmayasınız. Çünkü ayıpsız
dost arayan
dostsuz kalır(Eflaki I:527).
Mevlanaya göre sevgi ve aşk insanlık vasıflarındandır. Hayvanın bu kavramlardan
haberi
olmadığı gibi, bu duyguları yaşaması imkansızdır. O bu konudaki düşüncelerinin
şöyle ifade etmiştir:
Sen
aşık olmadıysan, sevgi nedir, bilmiyorsan;
Yürü
git, ot otla; eşeksin sen(Mektuplar:95).
Aşksız yaşama ki, ölü olmayasın;
Aşkla öl ki diri olasın(Mektuplar:36).
Peygamberimizin yolu aşktır;
Aşk
oğullarıyız biz, anamız aşktır.
A
anamız, a beden elbisemizde gizlenen anamız,
A
bizim kafir tabiatımız yüzünden gizlenmiş anamız(Rubailer: 18).
Kime
aşk sırlarını öğrettilerse,
Ağzını diktiler, söz söyletmediler(Mektuplar:136).
Sen
şehvetine aşk adını takmışsın,
Fakat şehvetten aşka dek uzun bir yol var...(Rubailer:29).
Aşk,
büyükler için bal, çocuklar için süttür.
Aşk
her gemiyi batıran istiap fazlası son yüktür(Mesnevi VI: 4032).
Aşk
olmasaydı, varlık neden olurdu, ekmek nasıl olur da gelir, senin vücuduna
katılırdı?(Mesnevi V:2012).
Zahitlik nedir? Kötü söylemeyi bırakmak.
Aşıklık nedir? kendi varlığından, benliğinden söz etmemektir.(Mecalis-i
Seba:60).
Aşk,
kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Hakk’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına
aşık olmak,
geçici bir hevestir(Mesnevi VI:971).
Nur
ve kemal, helal lokmadan doğar.
İlim
ve hikmet, aşk ve merhamet helal lokma ile olur(Mesnevi I:1707).
Sonuç olarak Mevlana’ya
göre aşk, dünyanın yaratılış sebebidir. Tanrı evreni sevgi yüzünden
yaratmıştır. Nasıl ki, çocuğun bedeni sütsüz yaşayıp gelişemezse, ruhu da
sevgisiz var olamaz.
Yetişkinler içinse sevgi, bal gibi çok tatlı bir şeydir. Aşk Tanrı’nın
vasıflarındandır. Ondan başkasına
aşık
olmak geçici bir hevestir. Tanrı aşkı ise ebedi olarak devam eder.
Gerçek din sevgidir. Anamız babamız birbirine aşık oldu ki biz dünyaya geldik.
Oysa gerçek
anamız Tanrı aşkıdır. Çünkü Tanrı peygambere olana sevgisi yüzünden evreni ve
insanları
yaratmıştır.
Mevlana’ya göre, gerçek aşk karşılıksız sevgidir, sevdiğin
kişinin seni sevip sevmemesi önemli
değildir. Ayrıca Mevlana’ya
göre şehvet aşk değildir. Şehvetle aşka ulaşılmak istenirse çok uzun
mesafelerin katedilmesi gerekir.
Mevlana’da İnsan
Mevlana’ya göre Yüce Tanrı, kendi sanat ve sıfatını göstermek
isteyince dünyayı yarattı. Kendi
zatını göstermek isteyince de Adem’i yarattı(Eflaki II:103).
Hiç
şüphe yoktur ki; Adem oğlu, aşağının aşağısının aşağısı bir bedenle, yücenin
yücesinin
yücesi bir candan meydana gelmiştir. Yüce Hak, en üstün kudretiyle bu iki zıddı
birleştirmiştir. O yüce
candan yüzlerce, yüz binlerce hikmet meydana gelir. Bu yoğun bedenden de yüz
binlerce karanlık
pusu
yeri meydana gelir. Bundan dolayı da Yüce Tanrı “Gerçekten Ben, topraktan insanı
yarattım,
sonra da onun yaratılışını tamamlayıp kemale getirince ruhumdan ruh üfürdüm ona;
meleklere de
hemen secdeye kapanın ona karşı” buyurmuştur(Mektuplar:143). İşte bu yüzden
Tasavvufta olduğu
gibi
Mevlana’da da
insan kutsal bir varlıktır.
Mevlana “mümin müminin aynasıdır” sözünü şöyle açıkladı:
“Tanrı’nın adlarından birisi de
mümindir. İman eden kul da mümindir. “Mümin müminin aynasıdır” demek, “Tanrı
onda o aynada
tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kulda, mümin olan Tanrı
tecelli ediyor demektir
Tanrı’yı görmek istiyorsan, gel aynaya bak da onu gör(Eflaki II: 78).
Mevlana’nın hocası şems, bir seyahati esnasında bir adama
rastladı. Bu adam genç bir çocuk
görse bunu seyretmekten kendisini alamıyordu. Bunun üzerine Şems ona “Hey bu ne
haldir?” diye
sordu. Adam buna şu cevabı verdi: “ Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Tanrı’yı o
aynada gözlüyorum.”
dedi. Şems buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki, Tanrı’yı su ve toprak aynasında
görüyorsun, niçin
can
ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun” dedi. ( Eflaki II, 206).
Mevlana, insanın kutsallığını bir başka şekilde şöyle ifade
etmiştir: “Dağ, taş, su, ateş, yel bile
insana secde etmededir. Birkaç lüzumsuz münafık secde etmemiş noksan mı gelir
insana”(Fihi
Mafih:226).
Yukarıda konu edildiği gibi, Tanrı insanı yaratıp ona ruhundan üfürdüğü için
insan da Tanrı’dan
bir
eser taşımaktadır ve dolayısıyla kutsaldır. O sebeple
Mevlana’nın nazarında
kim olursa olsun, ister
dinli ister dinsiz, ister kadın ister erkek, ister zengin isterse fakir olsun
hepsi saygı değerdir. Bütün
insanları bir gözle görmek ve ona saygı göstermek gerekir. Ayrıca insanlardan
şikayet etmek de doğru
değildir. Çünkü Mevlana’ya
göre, “Yaratıktan şikayet, Yaratandan şikayettir”(Mektuplar:136).
Şu
olay, Mevlana’nın
insan sevgisini ne kadar ileri götürdüğünü göstermektedir. Sahip
İsfahani’nin hanında çok güzel bir fahişe kadın vardı. Yanında da çalışan bir
çok kız vardı. Mevlana
birgün bu hanın önünden geçiyordu. Rabia adındaki bu kadın kızları ile birlikte
gelip Mevlana’nın
ayağına kapandılar. Mevlana
: “ Siz ne büyük pehlivanlarsınız, ne büyük pehlivanlar. Eğer siz bu kadar
yükleri çekmeseydiniz, azgın nefisleri kim yenerdi? Siz olmasaydınız, iffetli
kadınların iffet ve
namusları nasıl anlaşılırdı?” buyurdu. Bunu işiten devrin büyüklerinden birisi
Mevlana, büyük
adam
fakat fahişelerle ilgilenmesi manasızdır, dedi. Bunun üzerine
Mevlana, “Eğer sen de
erkeksen, onlar
gibi
ol, için dışın bir olması için ikiyüzlülüğü bırak” dedi(Eflaki II: 127).
Mevlana burada
münafıklığın
kötülüğüne dikkat çekmektedir. Çünkü insan ya göründüğü gibi olmalı, ya da
olduğu gibi görünmelidir.
Mevlana, tasavvuf felsefesinin etkisiyle son derece alçak
gönüllü bir insandı. Bunun için
kalabalıklardan kaçardı. Bunun sebebi ise kendisini görenlerin onun elini
öpmesinden ve kendisine
secde edilmesinden son derece rahatsız olurdu. O, insanlar arasında sosyal
tabaka farkılılıklarına
göre
muamele etmez ve her tabakadan insana karşı alçak gönüllülük gösterirdi(Eflaki
I:373).
Bunun gibi Mevlana
dul kadınlara ve hatta çocuklara karşı bile alçak gönüllük gösterir, kendisini
küçültürdü. Kendi önünde secde edenlere gayri müslim bile olsa secde ederdi. Bir
gün Daniel adında
bir
Ermeni kabası Mevlana’ya
rastladı Onun önünde 7 defa baş koydu
Mevlana'’a kasabın
önünde baş
koydu(Eflaki:330-331).
Konstantiniye(İstanbul)den bir bilgin rahip vardı.
Mevlana’nın bilimine,
yumuşaklığına ve alçak
gönüllüğünü duymuş ve ona aşık olmuştu.
Mevlana’yı görmek
üzere Konya’ya geldi. Diğer rahipler
onu
karşılamaya geldiler. Yolda
Mevlana’ya rastladı ve ona 3 defa secde etti. Secdeden başını
kaldırınca Mevlana’nın
da secde etmekte olduğunu gördü. Bunun üzerine rahip, elbiselerini yırttı ve ve
: “
Ey dinin sultanı, benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne
alçak gönüllük ve kendini
hor
görmektir?” dedi. Bunun üzerine
Mevlana, Hz.
Muhammed’in şu hadisini söyledi: “ Ne mutlu o
kimseye ki, Tanrı onu malla, güzellikle, şerefle ve saltanatla rızıklandırdı ve
o şerefi ve alçak gönüllüğü
ile
kendini hor görmektedir.” Sonra ilave etti: “Tanrı kullarına karşı nasıl alçak
gönüllülük
göstermeyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmazsam,
neye ve kime
yararım).” (Eflaki I:573-574).
Tasavvufta herkesi kendinden üstün göreceksin ki, içindeki gururu, kibiri yok
edip, olgun insan
olma
yolunda mesafe kat edebilesin. Eğer kendini herkesten üstün görürsen, kendini
düzeltme ve
olgunlaştırma yönünde bir adım dahi atamaz, ruhsal anlamda en küçük bir
geliştirme gösteremezsin.
Tasavvufta, gururlu ve kibirli olmaya şeytan bir örnektir. Başlangıçta meleklere
hocalık edecek
kadar bilgi ve fazilete sahip olan şeytan, kendi üstünlüğünü dile getirerek
Adem’e secde etmeyi
reddetmiş ve sahip olduğu bütün meziyetleri kaybederek çok aşağı bir dereceye
düşmüştür. Bunun
için
mutasavvıf, bu ibret verici örneği daima göz önünde tutmak zorundadır.
Mevlana’ya göre insan sadece dışını değil ondan daha fazla
içini temiz tutmalıdır. Ancak o
zaman olgun bir insan olabilir. O bu konuda şunları söylemiştir:
Tanrı, sizin şekillerinize ve amellerinize bakmaz, kalbinize ve niyetlerinize
bakar(Eflaki I:624-
625).
İnsan bir kap, bir çanak gibidir. Onun dışını yıkamak vacipse de içini yıkamak
daha vaciptir.
Dışını yıkamak farzsa içini yıkamak daha farzdır. Kur’anda Tanrı “Benim evimi
temizleyin”
buyurmaktadır(Eflaki I:465-466).
Tanrı erlerinin kalbi, Tanrı’nın nazarının kıblesidir ve evrenden de daha yüksek
ve yücedir(Eflaki
I:673).
Tasavvuf felsefesine göre Tanrı, bütün evrene sığmadığı halde, bir müminin
kalbine girer. Onun
için
insan, Tanrı’nın evi olan gönlünü temizlemesi gerektiği gibi, yine Tanrı’nın bir
başka evi olan diğer
bir
insanın kalbini kırmamalıdır. Nitekim Yunus Emre de bu konu şunları söylemiştir:
Gönül Çalabın tahtı
Çalap gönüle baktı
Yedi
cihan bedbahtı
Bir
gönül yıkar ise
Mevlana insanları iyi-kötü diye ayırmamakla birlikte İnsanın
kötü taraflarından da bahseder.
İnsan tabaklanmış deri gibidir; rutubetten bozulur, ağır ağır kokar(Mesnevi IV:
104).
Sende nemrutluk var, ateşe atılma, atılacaksan da önce İbrahim ol(Mesnevi
I:1606).
Şu
halde İnsan, doğuştan iyi ve kötü meziyetleri potansiyel olarak bünyesinde
taşır. Eğer onu
eğitirsen topluma ve insanlığa faydalı yapabilirsin.
Mevlana, insanın doğru olup iyi ve hayırlı işler yapmasını;
başkalarının ayıbını göreceği yerde
kendi kusurlarını düzeltmesini öğütler. Şimdi onun bu konudaki düşüncelerini
görelim:
Ben
bu çalışıp çabalama dünyasında (iyi huy)dan daha iyi bir ehliyet
görmedim(Mesnevi:
II:810).
Allah katında halkın en büyüğü, en yücesi, çoluk-çocuğuna en faydalı
olanıdır(mektuplar:50).
İnsanların hayırlısı, insanl ara faydalı olandır. Toplumun hayırlısı topluma
hizmet edendir. Bir an
adalet altmış yıllık ibadetten hayırlıdır(Mektuplar:78).
....İnsanların kötüsü, insanlara zarar veren kişidir. Dileklerinizi,
hacetlerini, kullarımın
cömertlerinden isteyin; çünkü merhameti onlara verdim Ben(Mektuplar:141).
Herkes önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder
miydi?(Mesnevi II:881).
Ne
mutlu o kişiye ki, kendi ayıbını görür. Kim birinin ayıbını görürse, o ayıbı
satın alır, o ayıbı
kendinde bulur(Mesnevi II:3034).
Görüldüğü gibi, Mevlana’ya
göre insanın kötülük yapması, bilgisizlikten kaynaklanmaktadır.
Onun
bu sözleri, Sokrates’in “Kimse bilerek kötülük yapmaz” düşünceleri ile
bağdaşmaktadır. Ayrıca
olgun insan, başkalarının ayıbını göreceği yerde kendi ayıbının farkına vararak
bunu düzeltmeye
çalışır.
Kişi
iyiliği Tanrı için yapmalı yoksa ben iyilik edeyim de bana da iyilik etsinler
diye değil(Fihi
Mafih:227).
Bir
hür kişiyi lütfunla kendine kul etmen
Binlerce kul azat etmenden daha iyidir(Mektuplar:17)
Düşman da olsa, insanda bulun. Zira ihsan, düşmanı sana dost eder.
Dost
olmasa bile, düşmanlık azalır. Yani ihsan, düşmanlığa merhem olur(Mesnevi
II:2171).
Özgür er, başkasının kendini incitmesinden incinmeyen kişidir. Yiğit, İncinmeyi
hak edeni,
incitmeyen kimsedir(Eflaki I:621).
Tasavvuf felsefesinde kötü düşünceye ve kötü eyleme kesinlikle yer yoktur.
Gelişip olgunlaşmak
isteyen kişi, sadece dostlarına değil, düşmanına bile iyilik yapmak zorundadır.
Ayrıca çiğ insanlar onu
incitebilir, eğer yiğit ise bundan incinmemesi ve kendisini inciteni de
incitmemesi gerekir.
Mevlana’ya göre iyilik, maddi bir menfaat beklendiği için
değil, Tanrı’nın rızasını kazanmak için
yani
karşılıksız yapılmalıdır. Ancak o zaman bir değere sahip olabilir.
Kadın ve Erkek
Tasavvufta zıtların birliği esası vardır.
Mevlana bunu şöyle
ifade eder: Her şey zıddıyla belli olur,
meydana çıkar(Fihi Mafih:68). Yani dünyada iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz,
gibi zıtlıklar
bulunmaktadır. Bunun gibi insan da kadın erkek gibi ilk bakışta birbirine zıt
gibi görünen fakat gerçekte
birbirini tamamlayan iki çeşit varlıktan meydana gelir. Onun bu konudaki
düşünceleri şöyledir:
Kadın erkeğin sükunu için yaratıldı, Adem Havva’dan nasıl
uzaklaşabilir?(Mesnevi: 1:2524):
Kişi, Hz. Hamza ve Rüstemden daha kahraman da olsa, yine de o karısının
esiridir(Mesnevi:
1:2525).
Su
şiddetle saldırıp ateşe galip gelir, lakin su kaba konunca, ateş onu
kaynatır(Mesnevi: I:2527):
Görünüşte erkekler, suyun ateşe olduğu gibi kadına galipse de, gerçekte şüphesiz
kadının
mağlubudurlar(Mesnevi: 2529).
Mevlana’ya göre kadın, erkeği sakinleştirmek için
yaratılmıştır. Ayrıca erkek kadından güçlü gibi
görünmesine rağmen gerçekte kadın, bazı özellikleri dolayısıyla erkeğe galip
gelebilir. Çünkü Tanrı,
kadını erkeği alt edebilecek bir takım yeteneklerle donatmıştır.
Modern biyoloji, kadın yapısının erkekten daha güçlü olduğunu göstermektedir.
Yapılan
istatistiklere göre doğanların çoğunluğu erkek olmasına rağmen, süt bebeklik
devresinde ölenlerin
çoğu
erkektir. Bu yüzden kadın sayısı erkeklerden fazladır. Ayrıca hayatın zorluk ve
sıkıntılarına ve
acılara karşı kadınlar erkeklere oranla daha dayanıklıdırlar. Çünkü eşi ölen
erkekler genellikle ya
evlenmekte ya da ölmektedir. Oysa eşi ölen kadın buna katlanarak erkeklere
oranla daha uzun
yaşayabilmektedir. Demek ki,
Mevlana bu gerçeği yüzyıllarca önce keşfedip eserlerinde
açıklamıştır.
Mevlana’ya göre kadın, toplumsal hayattaki yerini almalıdır.
Onu gizlemek ve toplumdan
soyutlamak doğru değildir. Bu konudaki düşünceleri şöyledir: “Kadın nedir?
kadına gizlen diye
emrettikçe, onda kendini gösterme isteği çoğalır. Kadın ne kadar gizlenirse
halkta da onu görmek
isteği, o kadar çoğalır, durur. Şu halde sen oturmuşsun iki tarafın da isteğini
kızıştırıyorsun. Sonra da
bunu
doğru düzen iş sanıyorsun(Fihi Mafih:75).
Çile
Tasavvuf felsefesi,
bir çile felsefesi
olarak görülebilir. Nitekim
Mevlana, hamdım, piştim,
yandım, diyerek bir
insanın hayatında hangi aşamalardan geçmesi gerektiğini veciz bir şekilde ifade
etmiştir. Demek ki tasavvuf eğitiminin temeli, çileye dayanmaktadır. Olgunlaşmak
için insan hayatta
sıkıntı ve çile çekmelidir. Bu sayede nefsine hakım olmasını öğrenerek diğer
insanlarla iyi geçinebilen
uyumlu bir birey haline gelebilir.
Çileye, az yemekle başlanır.
Mevlana bu konuda şunları söylemiştir: “Karın dağarcığını
ekmekten boşaltırsan, ululuk incileriyle doldurursun(Mesnevi I:1639). Çok yemeyi
modern tıp da insan
sağlığı açısından doğru bulmamaktadır.
Yine
Mevlana az yemenin
faydalarını şöyle açıklamıştır: “Az yemede bir çok faydalar vardır. Az
yemekle insan sağlam vücutlu, hafızası kuvvetli, parlak zekalı, aydın kalpli, az
uykulu, hafif nefisli,
keskin görüşlü, salim tabiatlı, az ihtiyaçlı, tolerans sahibi ve kerim ahlaklı
olur”(Eflaki II: 100).
Şimdi Mevlana’nın
bu konudaki diğer düşüncelerine bir göz atalım
Dosttan gelen bela seni temizler. Onun ilmi senin tedbirinden üstündür(Mesnevi
IV:107).
Sen
burnunu kanatmak istemezsin ama, burnun kanar. Bu kanayış sana sağlık
verir(mesnevi
III/3438).
Gerçekte her düşman, sana bir ilaç, faydalı ve ferahlatıcı bir kimyadır( Mesnevi
IV: 94).
Gam
bir hazinedir. Senin zahmet ve meşakkat çekişinse maden....(Mesnevi III:510).
Sen
ona bol bol acı ve keskin ilaçları sür de: o, güzelleşip, temizleşip,
kıymetlensin(Mesnevi IV:
105).
Çile
çeken insana Tanrı sonunda yardım eder.
Mevlana bu düşünceyi
şöyle ifade eder: “Ayak
kırıldı mı, Tanrı kanat ihsan eder. Kuyunun dibinden bile bir kapı açar(Mesnevi
III:3808).
Mevlana bu deyişinde Yusuf Peygambere gönderme yapmaktadır.
Çünkü Yusuf peygamber
kardeşleri tarafından kuyuya atıldıktan sonra yoldan geçen kervanlar tarafından
kuyudan çıkarılmış ve
Mısır’a götürülerek , Mısır kralına köle olarak satılmıştır. Güzelliği
dolayısıyla kralın karısı tarafından
kendisine sarkıntıda bulunulmuş, fakat Yusuf peygamber kaçmıştır. Mahkemedeki
yargılama sırasında
suçsuz olduğu anlaşılmış ve beraat etmiştir. Fakat yine de dedikodunun son
bulması için Yusuf
Peygamber hapse atılmış ve hapisten çıktıktan sonra Mısır’a kral danışmanı olmuş
bu sırada
kardeşleri ile karşılaşmış ve onların kendisine yaptıkları kötülülüğü
bağışlamıştır.
Tasavvufta insan, başına gelen bela ve sıkıntılara katlanacak ve bunların
Allah’tan geldiğine ve
bunların kendisi için bir sınav olduğunu inanacaktır. Aynı zamanda bunların
kendisinin olgunlaşmasına
yardımcı olacağını kabul edecektir.
Tasavvufta Üç İlke: Zikir, Sabır, Şükür
Zikir
Tasavvuf erbabı, aklından dünya ile ilgili işleri ve diğer insanları çıkarıp
daima Tanrı’yı ve onun
büyüklüğünü düşünmek ve O’nu anmak durumundadır. İşte zikir budur.
Mevlana zikirle
ilgili şunları
söylemiştir:
Yüce
Allah buyurdu ki: “ Ben, kulum beni nasıl sanırsa öyleyim ona; Kim beni anarsa,
anarken
onunlayım ben. Malında beni ananı, malımla anarım ben; toplulukta beni ananı,
toplulukta anarım ben.
Kendi kendine beni ananı, kendim anarım Ben(Mektuplar: 140).
Bizim zikrimiz Allah Allahtır. Çünkü Allah’a ait olanlardanız., Allah’tan
geliyor ve tekrar Allah’a
gidiyoruz(Eflaki I:444).
Birşeyi seven onu çok anar(Mektuplar:204)
“Allah’ı zikredin” hitabı Hakk’ın ihsanı oldu.
Ateşten bize nuru sığınak eyledi(Mesnevi II:1732).
Zaman arı, su da Hakk’ı zikirdir.
Bunun dışındakiler derttir, tasadır(Mesnevi IV: 447).
Seni
Hak’tan başka şeylerle meşgul eden dostlarınsa, hakikatte düşmanındırlar(Mesnevi
IV:96).
Yunus Balığın karnında ızdırap çekti.
Ona
ancak Hakk’ın tesbihi kurtarıcı oldu(Mesnevi II:3165).
Balığın karnında tesbih edici olmasaydı,
Orada kıyamete kadar mahpus kalırdı(mesnevi II:3166).
Günlük namaz beş vakittir ama
Aşıkların namazı devamlıdır(Mesnevi VI:2694).
Mutasavvıflar ibadeti, sadece Tanrı’yı sevdikleri için yaparlar. Yoksa Tanrı’dan
bir dünya
menfaati istemek ve cennete girmek için değil.
Mevlana, bu konuda
şunları söylemiştir:
Peygamber: “Eğer sen Tanrı’dan cennet istiyorsan, hiç kimseden bir şey isteme
Eğer
kimseden bir şey istemezsen, cennetin ve Tanrı’nın yüzünün senin olacağına
kefilim,
buyurdu(Eflaki I:438).
Tasavvufta zikir ibadettir. Sıradan insan günün belirli saatlerinde ibadet
ederken Tanrı aşkı ile
yanıp tutuşan insan, sürekli ibadet halinde ve dolayısıyla Tanrı ile beraber
olacaktır. Çünkü seven,
daima sevgilisi ile birlikte olmak ister. Ayrıca sadece kul Tanrı’yı anmaz, aynı
zamanda Tanrı da kulu
anmaktadır. Kul, Tanrı’yı nerede ve nasıl anarsa Tanrı da o kulu orada ve o
şekilde anar.
Sabır
Tasavvufta insanın olgunlaşmasında sabrın büyük önemi vardır.
Mevlana sabırla
ilgili şunları
söylemiştir:
Tesbihlerin ruhu sabırdır. Sabır, başlı başına bir tesbihtir(Mesnevi II:3175).
Tanrı yüzbinlerce kimya yarattı ama, insan sabır gibi bir kimya görmedi(Mesnevi
III:1854).
Sabret , zira sabırla güçlük ortadan kalkar. Sabır, ferahlığın
anahtarıdır(Mesnevi III: 1848).
Tanrı, kendi eserine bakanın yanında var, zatına bakanın yanında ise yoktur.
Tanrı’dan
başkasına kavuşmak ona gitmekle olur. Halbuki Tanrı’ya sabır ile
ulaşılabilir(Eflaki I:479).
Mevlana’ya göre sabır, kişi için bir ibadet, Tanrı’yı düşünme
ve anmadır. Tanrı’ya ancak sabırla
ulaşılabilir. Sabır aynı zamanda insan için bir ilaç ve huzura kavuşma yoludur.
Şükür
Tasavvufta şükür de önemli bir prensiptir. İnsan, onu yarattığı ve verdiği
nimetler ve sağlık
dolayısıyla Tanrı’ya şükretmelidir.
Mevlana şükür
konusunda şunları söylemiştir:
Hakk’a şükretmek herkese vaciptir. Ekşi yüzlü itirazcı mahrum ve meyus
olur(Mesnevi 1:1587).
Nimete şükür can; nimetse posttur. Zira şükür dosta götüren rehberdir(Mesnevi
III:2912).
Şükür, nimeti artırır(Mektuplar:204).
Nimete şükürle gözlerin doyarsa, sen de fakirlere yüzlerce nimet
dağıtırsın(Mesnevi III: 2914).
Mevlana’ya göre şükretmeyen insan memnuniyetsiz, itirazcı,
mahrum ve üzüntülü olur. Oysa
şükür nimetleri artırdığı gibi, insanı Tanrı’ya ulaştırır. Tanrı’ya ulaşan
insanın gönlü zengin olur ve bu
yüzden cömert olup fakirlere yardım eder.
Mevlana’da Mutluluk
Mevlana’ya göre insanın mutluluğu, gösterişten uzak, sade bir
hayat yaşamak ve diğer
insanlara dost olmakla mümkündür. Onun bu konudaki düşünceleri şöyledir:
Mevlana, dostlarına dönerek “Şöhretimizin arttığı ve
insanların bizim ziyaretimize geldiği günden
beri
dünya afetinden rahat edemiyorum. Nitekim Mustafa Hazretleri ne güzel
buyurmuştur: “Şöhret
afettir, rahat şöhretsizliktedir”(Eflaki I:415-416), dedi.
Cennette olmak istersen, herkese dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde
tutma(Eflaki II:392)
Sonra şu rubaiyi okudu(Eflaki II:393).
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma
Melhem ve mum gibi ol, iğne gibi olma
Eğer
hiçbir kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen
Fena
söyleyici, fena öğretici, fena düşünceli olma
Mevlana cenneti sadece öteki dünyada aramaz ve bu dünyada da
cenneti yaşamanın yolunu
şu
şekilde açıklar:
Çünkü bir adamı dostlukla anarsan daima sevinç içinde olursun. İşte o sevinç
Cennetin ta
kendisidir. Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan daima üzüntü içinde olursun.
İşte bu gam da
Cehennemin ta kendisidir(Eflaki II:393).
Ölüm
Bir
gün Mevlana oğlu
Sultan Veled’e “Bahattin senden
Mevlana’nın yolu
nedir? diye
sorduklarında “yeyip içmemektir” de, buyurdu. Sonra hayır hayır “ölmektir”
dersin dedi(Eflaki I:391).
Yine
bir gün Mevlana’nın
yanında bir adam “Bütün peygamberler ve Tanrı’nın has kulları
ölümün heybet ve şiddetinden korkmuşlardır” der.
Mevlana: “Haşa bu
böyle değildir, İnsanlar ölümün
ne
olduğunu biliyorlar mı? Tanrı erlerince ölüm, Tanrı’yı görmektir(Eflaki I:466).
Mevlana birgün Pervanenin evinde manalar saçıyordu. Buyurdu
ki: “Müminler ölmezler, belki bir
evden öteki eve taşınırlar. Toplantıda bulunan Şeyh Tacettin Erdebeli: “ O halde
niçin Tanrı, “Her nefis
ölümü tadıcıdır” buyuruyor”, diye itiraz etti.
Mevlana ise: “ Evet
fakat Tanrı her nefis, diyor; her kalp
demiyor. Sen ya kalp ol veya bir mümin kulun kalbinde yer et ki, müminin kalbi
gibi ölmeyesin(Eflaki
II:65-66), dedi.
Ölüm
kötü bir şey değildir. İnsanın dünyadaki sıkıntılardan kurtulmasıdır. İnsanın
ölümden
korkması, ölümün gerçeğinden değil, kişinin bu dünyada yaptıkları kötülüklerden
korkmasıdır. O bu
düşünceyi şöyle dile getirir: “Gördüğün ölümün yüzü değil, kendi çirkin
yüzündür....(Mesnevi III:3442).
Mevlana için ölüm, yeniden doğma ve gerçek var oluştur.
Pisagorcuların felsefesinde olduğu
gibi
bu dünyaya geliş bir çeşit bedene hapsolmadır. Oysa biz dünyaya gelmeden önce
ruhumuz, özgür
ve
mutlu bir hayat yaşarken bu dünyaya gelerek bedenin esiri oldu. O halde ruh,
bedeni terkederek
tekrar eski mutluluğuna kavuşabilir.
Mevlana bu
düşüncelerini şöyle ifade etmiştir:
Dünya zindanında ve tabiatın kuyusunda hapis kalıp beden sandığının esiri olan
insan ruhu,
birden bire Tanrı’nın lütfu ile kurtulup kendi aslına ulaşır(Eflaki I: 424).
Bu
alem, sizin canlarınızın hapishanesidir; uyanın o tarafa gidin. Zira o taraf
sizin sahranız,
mesire yerinizdir(Mesnevi I:525).
Tasavvufun aslı, ölmeden önce ölmek ve bu dünyada iken Tanrı ile mistik
iletişime geçmek,
gönlü Tanrı sevgisi ve aşkı ile doldurmak, böylece gerçek hayata ulaşmaktır.
Çünkü insan aşka
ulaştığı zaman ebedileşir, ölmez. Bedenin günün birinde ölse bile ruh
ölümsüzlüğe kavuşur.
Mevlana ölüm olayına diğer insandan çok farklı
yaklaşmaktadır. Sıradan vatandaşa göre ölüm,
dehşet verici bir olaydır. Oysa tasavvufa göre ölüm, korkulacak bir şey değil,
ezeli ve ebedi gerçek
olan
Tanrı ile buluşma ve ebedi hayata kavuşmadır. Onun için
Mevlana ölümü şeb-i
aruz, yani sevgili
ile
buluşma anı olarak nitelendirmiştir.
Akıl
Mevlana sadece sevgi ve aşk üzerinde durmaz, aynı zamanda
aklı da ele alıp inceler. Eğer
insan, sadece sevgi ve aşk yüklü olursa duygusal davranıp gerçeğe ulaşamaz.
Bunun gibi sadece akıl
sahibi olup duygudan yoksun olursa, o zaman hayat bir makineden farksız olur ve
ondan bir tat
alamaz. Bunun için akıl ve sevgi dengesini çok iyi kurmak gerekir.
Mevlana’ya göre yaratıklar üç sınıftır: Melekler, insanlar ve
hayvanlar. Melekler salt akıldır
hepsi Tanrı’yı anma tabiatındadır, şehvetten arınmıştır, tertemizdir. Hayvanlar
ise sırf şehvettir,
onlarda “kötülük yapma” diyen akıl yoktur. İnsanların kimisi akla o kadar uydu
ki, tümden melek oldu,
salt
ışık kesildi-gitti. Bunlar peygamberlerdir, erenlerdir, korkudan da
kurtulmuşlardır. Kimisinin de
şehveti aklına üstün gelmiştir. Bunlar tam hayvan olmuşlardır. Kimisi de kavga,
savaş içinde kalmıştır.
Bunlar içlerinde dert, ağrı, feryad, özleyiş beliren bir bölüktür. Bunlar
inananlardır. Erenler bunları
konaklarına ulaştırmayı, kendilerine döndürmeyi beklerler, şeytanlar da bunları
aşağılıkların en
aşağısına çekmeyi beklerler(Fihi Mafih:66-67).
Şimdi onun akılla ilgili diğer düşüncelerini görelim.
Akıl
insanın bedenindeki bir başbuğa benzer, bedenin uzuvları ona itaat ettikçe bütün
işleri
düzeninde gider. Fakat itaat etmezlerse hepsi de bozulur. Görmez misin şarap
içen sarhoşun elinden
ayağından dilinden, bedeninden ve diğer uzuvlarından ne bozgunluklar meydana
gelir. Ertesi gün
ayıldığında bütün yaptıklarından pişmanlık duyar(Fihi Mafih:45).
İnsanlara akılları miktarınca söz söyleyin, akıllarınıza göre değil(Fihi
Mafih:87).
İki
türlü akıl vardır. Birincisi kazanma ile elde edilen akıldır ki, mektepte
çocuğun öğrendiği gibi
öğrenirsin (Mesnevi IV:1960).
Öteki akıl Hak vergisidir. Onun kaynağı ta candadır(Mesnevi IV:1963).
Akıl
eğer yüz gösterip de bir görünüverse: Gündüz onun nurunun karşısında kap
karanlık
kalırdı(Mesnevi IV:2181).
Mevlana aklın, ibadetten üstün olduğunu bir beytinde şöyle
ifade eder:
İyilikleri hoş gören Efendimiz ne güzel söylemiş: “Zerre kadar aklın, namazdan
da oruçtan da
yeğdir.Çünkü namaz ve oruç akıllılar için farz kılınmıştır(Mesnevi V:456-457).
İslam dinine göre de
aklı
olmayan insan, dinden sorumlu değildir.
Akıl, Tanrı gölgesidir. Tanrı ise Güneş....gölge güneşe karşı durabilir
mi?(Mesnevi IV:211).
Mevlana’nın bu düşünceleri Platon’un mağara istiaresi ile
benzerlik göstermektedir.
Mevlana’ya göre Tanrı Adem’i yaratıp ona kutsal ruhu
üfleyince Cebrail’e “ Benim kudret
denizimden akıl, iman, utanma gibi üç büyük cevheri al, bunları nurdan
yapılmış birer tabak üzerine
koyarak Adem’in önüne koy. Adem bunlardan birisini seçsin”, buyurdu. Cebrail,
emredileni yaptı.
Adem
bunlardan aklı seçti. Cebrail, iman ile utanmanın içinde bulundukları tabakları
alıp tekrar kudret
denizine götürmek istedi. Fakat Cebrail, bütün kudretine rağmen bu iki tabağı
yerinden kaldıramadı.
İman ve utanma
cevherleri ona “Biz Tanrı’nın sevgilisi olan aklın sohbetinden ayrılamayız.
Çünkü biz
üçümüz, ezelden beri Tanrı’nın şeref madeni ve kudret denizinin cevherleriyiz,
birbirimizden
ayrılamayız.” dediler. Bunun üzerine akıl Adem’in beyninde,
iman cevheri onun idrak edici kalbinde,
utanma ise mübarek
yüzünde yer aldı(Eflaki I, 420-421).
Mevlana mektuplarından birinde(77), şu hadisi söz konusu
eder: “Yüce Allah, aklı yaratınca,
Ona
gel, git, otur, konuş, sus dedi ve akıl bunların hepsini yaptı. Sonra
üstünlüğüme, ululuğuma
andolsun, senden daha üstün bir varlık yaratmadım, seninle hitabederim, seninle
darılırım; seninle
yarlıgarım; senin yüzünden sevap veririm, senin yüzünden azabederim”
buyurdu(Mektuplar:77).
Mevlana’ya göre “.....Halk, bütün sıfatları, bütün hünerleri
peygamberlerden öğrenmiştir. Onlar
akl-ı küldür(Fihi Mafih:122).
Sende gizli bulunan cüz’i bir akıl vardır. Ama sen cihanda bir kamil akıllıyı
ara(Mesnevi I:2052).
Prof. S. Hayri Bolay(1986:167)’a göre cüz’i akıl, kendiliğinden bir şey bulma
gücüne sahip
değilken buna karşılık külli akıl, kendi başına düşünce yaratma gücüne sahiptir.
Onun için külli aklın
bir
şey öğrenmesine gerek yoktur. Çünkü ona vaktiyle her şey öğretilmiştir. Ama o
bir öğretmendir.
Hatta Mevlana, Hz.
Muhammed’in ümmi oluşunu bu esasa göre açıklar. Yani peygamber herşeyi
önceden öğrenerek gelmiştir, onun için okuma-yazma öğrenmesine ve bilgi
edinmesine gerek yoktur.
Mevlana aklın önemini kabul etmekle beraber aşkın akıldan
üstün olduğunu şöyle dile
getirmiştir:
Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.
Aşkında aşıklığın da hakikatini söyleyecek yine aşktır(Mesnevi I:120).
Mevlana’ya göre söz, üç yerden çıkar: Nefis, akıl ve aşk.
Nefisten gelen söz, bulanık ve
tatsızdır. Bundan ne söyleyen bir zevk alır ne de dinleyene bir faydası olur.
Aklın sözü, akıllılarca
makbuldür ve bir çok faydaların kaynağıdır. Aşkın sözü ise söyleyeni mest,
dinleyeni sarhoş edip
neşelendirir(Eflaki II:103).
Özet
olarak Mevlana’ya
göre akıl, insanın doğruyu bulmasında bir rehberdir. Peygamberler ve
erenler, akla tam uydukları için yanılmamış ve doğru yolu bulmuşlar, bu yüzden
de korkudan ve
üzüntüden kurtulmuşlardır. Yine ona göre akıl, biri Hak vergisi diğeri sonradan
kazanılmış olmak üzere
ikiye ayrılır.
Ayrıca aklı, külli ve cüzi akıl olmak üzere ikiye ayırır. Külli akıl
peygamberlerin aklıdır. Onlar
dünyaya gelmeden önce her şey öğretilmiştir. O yüzden peygamberler ümmidir ve
onların okuma
yazma bilmelerine gerek yoktur. Cüz’i akıl ise sıradan insanların aklıdır.
Yine
ona göre iman ve utanma akıl sayesinde mümkündür. Eğer akıl yoksa bu ikisi de
yoktur.
İleri derecedeki akıl hastalarının ne Tanrı’ya ne de diğer insanlara karşı bir
sevgi ve ilgisi olabilir.
Görüldüğü gibi Mevlana’ya
göre insanda akıl ve sevgi dengesinin kurulması gerekmektedir.
SONUÇ
Tasavufun diğer felsefelerden en önemli farkı, belki de, bu düşüncenin aynı
zamanda
uygulamaya dönük olmasıdır. İşte bu yüzden
Mevlana sevgi ve aşk
felsefesi olan
tasavvufa inanmış
ve
bunu bütün hayatı boyunca uygulamıştır. İnsanları dinli-dinsiz, kadın-erkek,
müslüman-hıristiyan,
iyi-kötü, güzel-çirkin olarak ayırmayıp hepsini bir görüp samimiyetle sevmiştir.
Ayrıca o gördüğü her
insana secde eder, saygı gösterirdi. Bu sebeple öldüğü zaman bütün din ve bütün
milletlerden
insanlar onun için ağladı ve yasını tuttular. Kadınlar ve çocuklar da cenaze
töreninde yer aldılar.
Yahudilerden, Hıristiyanlardan Araplardan, Türklerden bütün milletler, bütün din
ve devlet sahipleri
hazır bulunuyorlardı. Herbiri kendi adetleri veçhile kitapları ellerinde önden
gidiyorlardı. Zebur’dan,
Tebrattan, İncilden ayetler okuyor ve hepsi de feryad ediyorlardı(Eflaki II:
163).
Mevlana, şiiri inkar ettiği halde Doğunun en büyük
şairlerinden birisi olduğu(Enginün,1986:35)
gibi, felsefeyi inkar edip onu da küçük gördüğü halde, bu düşünceleri ile o yine
de felsefe yapmıştır,
denilebilir.
Mevlana’nın felsefesini; az yemek, az konuşmak, az uyumak,
şehvete düşkün olmamak, yani
nefsine hakim olabilmek, insanlardan gelen eziyete katlanmak, kötü insanlardan
uzak durup iyi
insanlarla birlikte olmak, şeklinde özetleyebiliriz.
Felsefi antropoloji’ye göre insan; bilen, öğrenen/öğreten, yaratan, çalışan,
seçen, isteyen,
inanan, devlet kuran,
değerlendiren, önceden gören,
seven, konuşan ve
hür
bir
varlıktır(Güvenç,1997:197).
Mevlana da eserlerinde insanın eğitimini ele alması, Tanrı’ya
kuvvetle inanması ve güvenmesi,
olayları değerlendirmesi, bütün insanları sevmesi ve bu konuda diğer insanlara
tavsiyede bulunması,
konuşup yazması ile, felsefi antropolojinin bir felsefe disiplini olarak
doğuşundan yaklaşık 700 yıl önce,
bu
alanla ilgilenmiştir, denilebilir.
Mevlana’nın ontolojisinde tek varlık Tanrı’dır. Diğer
varlıkların hepsi Tanrı’dan çıkmıştır, bu
sebeple onlar gerçekte yoktur. O bilgi teorisinde(epistemoloji) aşkı kabul eder.
Yani varlığın bilgisine
akıl
ve diğer yollarla değil sadece aşkla ulaşılabilir. Bu düşünceleri, Plotinus’un
görüşleriyle
örtüşmektedir.
Herşeyin temelinde sevgi vardır. Tanrı evreni aşk yüzünden yaratmıştır. Biz
insan olarak ana ve
babalarımızın aşkının mahsulleriyiz. Eğer onlar birbirlerini sevmemiş olsalardı,
biz dünyaya
gelemezdik. Onun için insan ya başkalarını sevmeli ya da başka insanların
sevgilerini kazanmalıdır.
Eğer
böyle olursa ebedi hayat anlamına gelen aşka ulaşarak ölümsüzleşir.
Mevlana’da aşk bir bilgi edinme yöntemi olmasına rağmen o
akılcılığı da ihmal etmemiş ve ona
gereken önemi vermiş hatta aklın, dinden üstün olduğunu söylemiştir. Çünkü aklı
olmayan insanlar
dinden sorumlu değildirler.
Ayrıca “Allah sevgisi ilimle elde edilir, ilimden nasibi olmayanlar ve
akılsızlar su sevgiden
mahrumdur” diyerek sevgiyi, akılla temellendirmiştir. Yani aklı ve bilimi
olmayanın sevgisi de
olamaz. Gerçekten de ileri derecede ruhsal rahatsızlığa maruz kalan insanlar,
hiçbir şeye ilgi ve sevgi
duymazlar.
Mevlana’ya göre ölüm yok olma değil, yeniden doğmadır. Gerçek
sevgili olan Tanrı ile
buluşmadır. Öldükten sonra insan ruhu, beden hapishanesinden kurtulup gerçek
mutluluğa erişir.
Tasavvufun amacı insanı olgunlaştırmaktır. Bunun için insanın çile çekmesi ve
diğer insanların
verdiği sıkıntılara katlanması gerekir. Onun için
Mevlana’ya göre,
yaratılandan şikayet, yaratandan
şikayettir. Yiğit insan, başkalarının incitmesinden incinmeyen kişidir.
Bugün toplumumuzda, insanlar arasında sevgi ve tolerans eksikliği bulunduğunu
gözleyebiliyoruz. Hemen bütün anlaşmazlıklar; sevgi, karşılıklı anlayış ile sona
erdirilebilir. Yeter ki,
birbirimizi gerçekten ve gönülden, karşılıksız olarak sevelim ve birbirimize
hoşgörü ile yaklaşabilelim.
KAYNAKLAR
Ablay, M. Necati. “Mevlana
ve Goethe Panteizmin İki Büyük Temsilcisi”, I. Milletlerarası
Mevlana
Kongresi Tebliğleri, Konya, Selçuk Üniversitesi Yayınları, 1988,147-158.
Ahmet Eflaki. Ariflerin menkıbeleri I, Çev: Tahsin Yazıcı, İstanbul, M.E.B.
Bilim ve Kültür Eserleri
Dizisi 62, 1995.
Arifl |