Vladimir Nabokov

Konuş Hafıza
Vladimir Nabokov
  
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

22 Nisan 2014


  "İtiraf edeyim, zamana inanmıyorum.  Sihirli halımı kullandıktan sonra onu desenlerinin bir parçası diğerinin üstüne gelecek şekilde katlamayı seviyorum.  Bırakın ziyaretçiler tökezlesin.  Ve zamansızlığın en yüksek hazzını rasgele seçilmiş bir kır manzarası içinde- nadir kelebekler ve onların beslendiği bitkiler arasında dikildiğim zaman yaşıyorum.  Bu bir vecd anı ve vecdin arkasında açıklanması zor başka bir şey var.  Bu şey, bütün o sevdanın içine hücum ettiği bir vakum gibi.  Güneşle ve taşlarla bir olma duygusu.  Bir heyecan ki duyduğum minnettarlık duygusundan kaynaklanıyor; bu minnettarlığın muhatabı ya insanın kaderine karşı duran cin ya da şanslı bir ölümlünün suyuna giden nazik hayaletler olsa gerek." Nabokov

 


Nabotobiyografi: Kaybettiğimiz Zamanı Yakalamak
Konuş, Hafıza - Vladimir Nabokov

Cengiz Alkan - 08-04-2011


http://www.sabitfikir.com

Ân’ın geçmişin ve geleceğin içinde devinim halindeki zaman olduğu fikrine uzak olanlar ya ‘geçmiş’in ya da ‘gelecek’in mitleştirilmesine yaklaşan bir moebius sarmalında dönüp dururlar. ‘Geçmiş’e yakın duranlar “Evvel zaman içinde ve ne güzel evvel zamanlardı onlar” hisleriyle donakalıp ân’dan kaçarlar ki bunlara sözcüğün olumsuz anlamıyla nostaljik diyoruz. Romantizm’in, muhafazakârlığın ve melankolinin temel duygusal yatırımı olan nostaljinin radikal reddi ‘gelecek’in fethidir ve her tür radikalizmin ikametgâhı burasıdır. Muhafazakâr fikriyatın söylemi “işte böyleydi”, mutlak bir hakikat gibi öne sürülür. Bu, gündelik hayatın nevrozunun dilinde “böyle demiştin” diye tercüme edilebilir. Israrla ‘önce’ öne sürülür ve bugün kovulur. Bireyin bütünlüğünü sağlayan kendi değerleriyle uyumlu olan süreçler dahi göz ardı edilir, geçmiş ısrarla bugünü sürgün eder: Böyle demiştin! Söylenmiş olan yapılana önceldir, çünkü geçmişin imgesi ‘eyleyen’ değil ‘sözel’dir.

Nemli, ılık nefesiyle ensemizden girip çıkan; tam ‘yakaladım’ dediğin anda kaçıveren, yankısı havada asılı kalan ‘geçmiş’i, ancak Nabokov gibi, zamanın örtüsü altından çıkabilme yeteneğine sahip olanlar, ‘eyleyen’ bir imgeye dönüştürebiliyor.

Vladimir Nabokov’un ‘Konuş Hafıza – Tekrar Ele Alınmış Bir Otobiyografi’si yazarın kendi deyimiyle “neredeyse patolojik derecede kuvvetli hafızası”nı devreye sokması değil sadece. Öncelikle bir mevhum olarak ‘zaman’ı neredeyse elle tutulur bir şeye dönüştürüyor. Denebilir ki iyi edebiyat da zaten kaybettiğimiz zamanı yakaladığımız yerlerdendir. Çocukluğunun uykularından şöyle söz ediyor: “uykuya dalmadan hemen önce, zihnimin bir köşesinde, düşüncelerimin asıl akışından oldukça bağımsız, bir tür tek taraflı konuşmanın süregeldiğini fark ederim. Bu, benim için önem taşıyan hiçbir sözünü yakalayamadığım, renksiz, yansız, sahibi belli olmayan bir sestir…”

Evet, romanlarındaki o edebi tadı otobiyografisinde de bulabiliyoruz Nabokov’un. Derdi hayatının kronolojik bir anlatısını vermek değil çünkü. Kendi “ölümsüzlüğünü soruşturmaya” girişiyor daha çok. Böyle olunca da ne zaman Rusya’dan ayrıldığı, Ekim Devrimi’ne bakışı, Avrupa ve daha sonra Amerika macerasından daha çok, mesela İngilizceyi nasıl öğrendiğini anlattığı sayfalarda takılıp kalabiliyorsunuz: “Renk duygusu, belli bir harfi sesli olarak biçimlendirirken o harfin şeklini şemalini hayal etmemden kaynaklanıyor olsa gerek. İngiliz alfabesinin uzun a’i bana göre solgun tahta rengindedir, oysa Fransızcanın a’sı cilalı abanozu akla getirir.” Ya da Fransız mürebbiyesinden söz açtığında: “Ne zaman romanlarımdaki karakterlere geçmişimin kıymetli nesnelerinden birini bağışlasam, yarattığım dünyaya öylece yerleştiriverdiğim nesnenin, orada eriyip kaybolduğunu fark ettim.”

Nabokov’un otobiyografisi ‘onun’ hayatından çok daha fazlasını anlatıyor. Nasıl ki bir romanının adından (‘Lolita’) bir kavram türetilmişse (‘lolitacılık’), Nabokovca yazılmış bir otobiyografiden de bir otobiyografi tarzı türetilebilirmiş gibi: ‘Nabotobiyografi’



Hatırlamanın hazzı
Kerem Aslan’dan, Nabokov’un “Konuş, Hafıza” adlı kitabı üzerine bir yazı.
http://www.edebiyathaber.net/

"Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş, zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır."*

Proust, büyük yapıtının daha başlarında, çocukluğunu unutmanın verdiği acıdan böyle söz ediyordu. Nabokov´un "Konuş Hafıza”sı ise Proust´un bu sözlerine karşılık, çocukluğunu, geçmişini arayan, ararken de onu yeniden yaratan bir yazarın kendi hafızasıyla sohbetine tanık ediyor okuru. Ancak Nabokov´un çocukluk anılarına da çoğu kez belirli bir an ya da bir nesne, örneğin yıllarca ülkeden ülkeye, evden eve sürüklenmiş bir anı defteri, yaşlı öğretmenin yanlışlıkla üzerine oturup parçaladığı bir kelebek (Nabokov aynı zamanda bir kelebek bilimcidir) ya da dönemin adalet bakanı olan babasının yazdığı, yıllar sonra bir sahaf tezgâhında bulunan bir kitap kaynaklık ediyor. Nabokov’un titizliği, ayrıntıya olan tutkusu otobiyografisinde de karşımıza çıkıyor ve günlük yaşama ait sıradan birçok an, birden dallanıp budaklanıp bir roman sahnesine dönüşüveriyor. Sayısını yazarın bile unuttuğu özel öğretmenler, kalabalık bir aile, châteaular, kır evleri… Hepsi saklandıkları köşeden çıkıp geliyor, sözcüklere, tümcelere dönüşüyorlar ve konuşma sırası artık hafızaya geliyor.

Konuş, Hafıza
Peki, hafıza konuşursa ne olur? Fransız göstergebilimci Barthes**, yazın sanatında asıl yaratıcı olanın hafıza değil, aksine, hafızanın bozulması, onun deformasyonu olduğunu söylüyordu. Hafızada artık bir ölüden farksız bir biçimde bekleyen anıları yeniden canlandırmak (bu durumda hafıza da bir mezarlıktan farksız hale gelir), hafızanın yapısını, işlevini bozmak, süreci bu kez tersine isletmek… Konuş Hafıza’da da buna benzer bir durum söz konusu. Geçmiş, hatırlandıkça, betimlendikçe daha da canlanıyor ve hatırlamanın zevki yalnız yazarı değil, okuru da sarıp sarmalıyor. Hatırlanan belirli bir an beraberinde bir diğerini de getiriyor. Yerle zaman, seslerle renkler birbirine karışıyor; okur, atların çektiği kızaklarla dolu, karlı St. Petersburg yollarından, güneşli Avrupa sahillerine; émigré yaşamının simgesi uzun tren yolculuklarından, ilk aşk için yazılan şiirlere bir kelebeğin bir pencere pervazına konuşundaki zarafetle geçiyor. Zamana inanmadığını söyleyen Nabokov, sihirli halısını kullandıktan sonra, onu desenlerin bir parçası diğerinin üstüne gelecek şekilde katlıyor ve okura zamansızlığın en yüksek hazzını yaşatıyor.(s.137)

Kaybedilmiş çocukluk
Çocukluğa, ilk gençliğe dair anılar bazen pişmanlıkla, bazen öfkeyle, bazen de neşeyle anlatılır; ama her zaman hüzünle hatırlanır. Konuş Hafıza’daki nostaljiye de sürekli bir hüzün eşlik ediyor. Nabokov yıllar boyunca aziz tuttuğu bu nostaljinin, içinden taşan, kaybedilmiş bir çocukluk hissinden kaynaklandığını yazıyor. Kaybedilen çocukluğu yeniden bulmanın tek yoluysa hafızayı konuşturmak, hatırlamak. Hem hatırlamak, yalnız “başlangıçtaki olağandışı alevi hızla sönmekte olan çocukluğu” değil, geçip giden zamanı da yakalamanın, onu durdurmanın tek yolu.(s.71) Tek bir hatırayla ve bu hatıranın dile getirilişiyle kıyaslanınca, kozmosun bir kangurunun kesesine sığacak kadar küçük, cılız ve önemsiz olduğu anlaşılıyor.(s.22) Bebeklikten üniversite yıllarına uzanan anılarına, Nabokov’un doğayı betimlemedeki benzersiz yeteneği de eklenince Konuş Hafıza bitmeyen bir okuma zevkine dönüşüyor.

Çocukluğunun önemlice bir bölümü kelebek avlarına çıkılan, keşif gezileri yapılan geniş bahçeli konaklarda geçen Nabokov için doğanın ayrı bir önemi var: “Sanatta aradığım gayri-faydacı hazları doğada keşfettim ben. Sanat ve doğa, büyünün biçimleriydi; her ikisi de karmaşık efsunlanma ve kandırmaca oyunlarıydı.”(s.121)

Nabokov’un dilini bu denli çekici ve benzersiz kılan bir başka şey de Nabokov’un sinestezik anlatımı; duyuların, renklerle kokuların, seslerle tatların birbirine karışması, birinin ötekini hatırlatması, çağrıştırması. Örneğin, Nabokov’a göre Fransızcadaki “on”, alkolle dolu küçük bir bardağın ağzında oluşan gerilimi çağrıştırır ya da İngiliz alfabesinin uzun a’i ona göre solgun tahta rengindedir.(s.32-33)

Öte yandan, sıradan bir otobiyografiden beklenenin tersine, Konuş Hafıza’da çağın olayları ancak çok silik bir biçimde karşımıza çıkıyor. Bunun nedeniyse Nabokov’un siyasetten uzak bir yaşam sürmüş olması değil. Aksine, babası dönemin adalet bakanı ve aydınlanmacı, üretken bir yazarı olan Nabokov, Ekim Devriminden, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde uzun yıllar sürecek bir göçmenliğe uzanan, siyasetin fazlasıyla belirleyici olduğu bir çocukluk geçirmiş.

Ancak Nabokov, sayfalara yalnız yaşadıklarını değil, o döneme ait düşünme biçimini de ustaca aktarıyor ve okur, akıp giden satırlar arasında Çarlık Rusya’dan Hitler Almanyasına dek geçen sürenin yanında, çocukça bir bilincin nasıl değişip geliştiğine de tanıklık ediyor; çünkü hatırlanan bir an Konuş Hafıza’da, yaşandığı zamanın gözlem ve kavrayış düzeyine bağlı kalınarak anlatılıyor.

Böylece okur, yaşananları bazen babasının bir düelloya davet edildiğini öğrenen çocuğun korkulu gözlerinden, bazen de kaybettiği ilk aşkının izini Avrupa’nın ücra kasabalarında arayan tutkulu bir gencin dilinden okuyor.

Konuş Hafıza'yı Türkçeye, daha önce Jack London’ın Martin Eden’ini de çeviren Yiğit Yavuz kazandırdı. Nabokov’un anlatım gücünü Türkçeye de başarıyla yansıtan çeviri okuma sürecini daha da keyifli hale getiriyor. Barthes, “bir tümceyi ya da bir sözcüğü haz alarak okuyorsam, yazarı da onu haz alarak yazmış demektir” diyordu. Lolita, Pale Fire gibi yapıtlarıyla çağımız romanını biçimlendiren Nabokov’un Konuş Hafıza’sı da okuru hazla dolu bir okumaya çağırıyor.

*Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, s.50, 2009, YKY
**Roland Barthes, Metnin Hazzı, s.98, 2007, YKY
 

Nabokov’un hafıza bahçesinde
Vladimir, Vera ve Dmitri Nabokov


Kaya Genç
http://kayagenc.blogspot.com.tr/

Vladimir Nabokov’un 1899’daki doğumuyla başlayan, eşi Vera ve oğulları Dimitri’yle birlikte 1940 yılında New York’a yaptıkları yolculuğa kadarki yaşantılarını ‘tekrar ele alan’ bu kitabı uzun zaman sonra yeniden okurken, insan kendini “Konuş, Hafıza!” diye kendi kendine söylenirken buluyor. “Nabokov’un sinestezi (renkli işitme) yeteneğini keşfedişini anlattığı bölümü hatırlıyor musun? Peki annesinin kütüphanesini, Amsterdam’da basılan o büyük cildi karıştırdığı sayfaları?” 1904 yılında, Nabokov beş yaşındayken babasıyla birlikte deniz kıyısındaki bir kafede otururken yakınlardaki bir masada iki Japon subayının olduğunu fark ederler; Japonya Rusya’yla savaşıyordur ve bu çocukluk hatırasından geriye şu güçlü imge kalır: “Hemen kafeden ayrıldık; ayrılmadan önce dikiverdiğim bir bombe limon şerbetini, sızlayan ağzımda gizleyerek yürümüştüm.” Hafıza, bu sahnedeki limon şerbetini anımsamadığını itiraf ediyor (üzüntüyle).

Konuş, Hafıza’nın önemlice bir bölümü, Nabokov’un Birleşik Devletler’e geldikten sonra hep yakın ilişkide olduğu New Yorker dergisine yazılmış makalelerden oluşuyor. Ancak başlıkta ve kitabın giriş bölümünde de belirtildiği gibi, bu otobiyografik parçalar ‘tekrar ele alınmış’ halleriyle karşımızdalar. Bu da, Nabokov’un sevdiği tabirle söylersek, yeniden (ve yeniden ve yeniden) yazıldıkları anlamına geliyor. Nabokov’un kitabı, şimdiki zamanda yaşayan anlatıcının geçmişe attığı ‘bakış’lardan, yazarın retinasında çocukluğuna dair imgeleri yeniden şekillendirmesinden oluşuyor. Ailesiyle ziyarete gittiği bir malikâneyi anarken: “Üç genç adamın (yaşlarının toplamı benim şimdiki yaşıma eşit), evin sahibini ve adını bilmediğimiz iki yabancıyı izleyerek parka girdiklerini açıkça görüyorum,” diyor. Bir başka yerde, “beş dilde şifrelenmiş mesajları çözümlemekte uzman” olan (ve bir gün “göz açıp kapayana dek, ‘5.13 24.11 13.16 9.13.5 5.13 24.11’ sayı dizisini, Shakespeare’e ait ünlü bir monoloğun başlangıç kelimelerine çevirdiğini” anlattığı) dayısı Ruka’dan bahsedip onunla bir hatırasını şöyle hatırlıyor: “Duvar kâğıdındaki mavi gülleri, açık pencereyi görüyorum. Bu odanın yansıması, lime lime bir kitabın sayfalarında keyifle gezinerek, dayımın oturduğu deri kanepenin üstündeki oval aynayı dolduruyor.” [Nabokov söylemiyor ama dayısının çözdüğü şifreli monolog ‘to be or not to be’den (‘olmak ya da olmamak’) başkası değil.] Nabokov’un gördüğü şeyler arasında çocukluğunun oyuncak ve kitapları, Cambridge yılları, kelebeklere olan bilimsel ve edebî ilgisinin başlangıcı, babasına düzenlenen suikast ve 289. sayfada yer alan çok ünlü bir satranç problemi var.

Konuş, Hafıza’nın son bölümünde, Nabokov karısı Vera’ya şöyle seslenir: “Yıllar geçmekte canım ve artık, seninle benim bildiklerimizi hiç kimse bilmeyecek.” Çocukları Dimitri altı yaşındadır; (Rusya’da) komünistlerden (Almanya’da) faşistlerden kaçarak geçen 41 yıllık hayatının ortasında, Nabokov, karısı Vera ve oğulları, küçük bir bahçede yürürler. Karşılarında onları New York’a götürecek yolcu gemisi vardır. Hatırlar: “Hafızamdaki o bahçe, geçmişimin son hududunda ve şimdiki zamanın kıyıcığında, hiç kuşkusuz makbul çiçeklerin renkleriyle kolayca doldurabileceğim bir geometrik tasarım olabilirdi; şayet başından beri rahatsızlık vermediğim ve alçakgönüllülükle sözünü dinlediğim saf hafızanın sessizliğini bozacak kadar umursamaz davranmış olsaydım.” Bahse gireriz, Nabokov’ları bekleyen geminin ve bahçenin imgesi, Konuş, Hafıza’yı yıllar sonra yeniden okuduğunuzda, aklınızda sizi bekliyor olacak.

20 Ocak 2011 tarihli Milliyet Kitap'ta yayımlanan yazı.


Konuş, hafıza...
Mehmet Güreli
mgureli@hotmail.com

Bellek ki hayatımızın her saniyesi yanı başımızda, kimi zamansa bizi yanıltmaya hazır tarıyor sayfaları bizle beraber...
Kaydettiğimiz her kelime bir ışık kaynağı, her pencere yeni bir dünya.
Bazen rehberlik ediyor bize, tehlikeleri sezmiyor, biliyor.
Çocukluğumda pek duymadığım bir deyiş...
Son yılların belki de en çok kullanılan ve yorgun düşmüş iki kelimesi belleksiz toplum...
Belleğimizi hatırlatması ise ne lütuf?....
Proust, Nabokov ve Kurosawa...
Belki de hoş bir rüya...

Belleğin işleyişi üzerine çağrışımlar, tecrübe kılığında hafıza, hayal gücü tadında anılar ve aklımda kalan bazı yol gösterici ve ustalar...

Boş bir bellekle hiçbir şey yapmak olası değildir... İnsanların yaratıcı gücü belleklerine bağlıdır, der Kurbağa Yağı Satıcısı’nda Kurosawa... Ve ekler, yeni bir şey yaratmaya kalktığımda temelleri belleğimde bulurum, bir yerde mutlaka yeni bir başlangıç yapacak bir düşünceye rastlarım...

.... Bazen defterlerde zaman giydirilmeden bekleşirler. Kitaplar çizerler, geçtikleri yolları size de göstermek için. Bu sefer yolculuk, yeniden canlanmadır. Bir dipnot, gözden kaçmışsa eğer insanı hedefsiz bir yaşama da sürükler, farklı bir felsefede sunar.

.... Cioran’ın Ezeli Mağlup kitabından Pascal’in bir sözü: “Sağlığın mahzurlarını bilmiyorsunuz, hastalığın da avantajlarını.”

.... Servetimin yükünü hafifletmek için daha sonra yarattığım karakterlere hediye ettiğim elmaslar, der Konuş, Hafıza’da Nabokov, yaşamındaki izlenimlerine duyduğu hayranlığı anlatırken... İnsan bilinciyle, tek bir hatıra ve bu hatıranın dile getirilişiyle kıyaslanınca, kozmos ne küçük, ne kadar cılız ve önemsiz...

.... Bazen çok fazla şey taşıdığımızı düşünürüz.
Hatta geçmişe yolculuklarımızdan dönüşte yaşamadığımız olaylar da bizimle birlikte gelir sanırız...
Çoğu kez bir cümle, bazen bir kare fazladır işte.
Ne hatırlıyorsak yeni bir şey öğreniyoruz demektir.
Ve yavaş yavaş herkes yerine otururken, ışıkların sönüşü, sahnenin aydınlanışıdır bizim derdimiz, Rita’yı bekleriz, Leyla’yı bekleriz.
Hayatı yeniden seyrederiz, yüzleri seçeriz, melodiler sarar benliğimizi.
Biraz soluk almamıza izin verir salon.
Roma’daysak alkışlar Gina’yadır.
Tüm şehir biletini saklayacaktır senin..
Ve yağmur yağarken eve gittiğini fısıldar zaman...




Vladimir Nabokov


metiskitap

Rus asıllı ABD'li yazar Vladimir Nabokov 1899'da St. Petersburg'da doğdu. Aristokrat bir aileden gelen Nabokov, Devrim'den sonra 1919'da İngiltere'ye göç etti. Cambridge'deki Trinity College'da önce zooloji, ardından Fransız ve Rus edebiyatı öğrenimi gördü. Daha sonra Berlin ve Paris'te yaşadı. İlk kısa öyküsü 1924'te, ilk romanı Maşenka 1926'da yayımlandı (Telos, 1991). 1940'ta gittiği ABD'de Stanford Üniversitesi Slav dilleri bölümüne asistan oldu. 1941'de İngilizce yazdığı ilk eseri, otobiyografik bir roman olan The Real Life of Sebastian Knight yayımlandı (Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı). Wellesley College'da (1941-48) ve Cornell Üniversitesi'nde (1948-58) Rus ve Avrupa edebiyatı okuttu. Dünyaca tanınmasına yol açan Lolita 1955'te Fransa'da, 1958'de ABD'de yayımlandı (Lolita, İletişim, 1988). 1960'ta yerleştiği İsviçre'nin Montreux şehrinde 1977 yılında ölen Nabokov, geride yirmi kadar roman, öyküler, şiirler, tiyatro oyunları, çeviriler, edebi deneme ve eleştiriler bırakmıştır. Nabokov aynı zamanda bir pulkanatlılar (kelebekler) uzmanıdır. Anadili Rusça dışında İngilizce ve Fransızca'yı da ustaca kullanan; sanatı ve sanatçının ifade biçimini konu alan eserlerinde edebi parodiye yer vermesi ve üslupçuluğu ile, alışılmışın dışında bir roman örgüsü kurmadaki ve kurgu mantığıyla oynamadaki ustalığı ile dikkat çeken Nabokov, çağımız edebiyatı içinde önemli bir yere sahiptir. Başlıca eserleri arasında, Zaşçita lujina (1930, Savunma), Kamera Obskura (1932, Karanlıkta Kahkaha, İletişim, 1993), Otçayanniye (1934, Umutsuzluk), Priglaşenniye na kazn (1935, İnfaza Çağrı, Ayrıntı, 1989), Bend Sinister (1947, Uğursuz Dönemeç), Pale Fire (1962, Solgun Ateş), Speak, Memory (1967, Konuş Bellek), Ada, or, Ardor: A Family Chronicle (1969, Ada ya da Azim: Bir Aile Tarihi), Transparent Things (1972, Saydam Şeyler, Kabalcı, 1994) ve ölümünden sonra 1980'de derlenen Lectures on Literature: British, French and German Writers (Edebiyat Dersleri, Ada, 1988) sayılmalıdır. Bir Gün Batımının Ayrıntıları / Toplu Hikâyeler I (İletişim, 2000) yazarın öykülerinden önemli bir bölümünü bir araya getiriyor. Metis Yayınları'ndaki kitapları Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı, 1985

 

 

 
Konuş Hafıza
Karadeniz'den Esen Hüzün...

Eren Arcan
Dipnot Kitap Kulübü üyesi


“Beşik bir uçurumun üzerinde sallanır ve sağduyumuz bize varoluşumuzun iki ebedi karanlık arasında kısa bir ışık çakmasından başka bir şey olmadığını söyler.”

“Konuş Hafıza’nın bu ilk cümlesi ile Nabokov kitabın ana temasını ortaya koyar. Varoluşumuz doğum öncesi ve ölüm sonrası karanlıkların arasında kalan kısa bir ışık çakmasıdır der yazar. Işığın aydınlığında anılarına sevdayla eğilir.

Nabokov çocukluğunun efsanevî Rusya’sını kelimelerle çizdiği tablolarla dile getirir, Okurunu, ailesinin malikânelerinde, St. Petersburg’un mahallelerinde, parklarında, nehirlerinde, tılsımlı köprülerinde dolaştırırken bizi hem kendi anılarına ortak eder, hem de bizi kendi anılarımızın izini sürmeye çağırır. Okudukça biz de kendi sıcak aile ilişkilerimizi, yaramazlıklarımızı, çocukluk aşklarımızı, okul anılarımızı, gelip geçen dostluklarımızı hoşgörü ve sevgiyle hatırlarız. Belki de kitabı bir kenara bırakıp kendi anılarımıza gömülüp gideriz.

"İtiraf edeyim, zamana inanmıyorum. Sihirli halımı kullandıktan sonra onu desenlerinin bir parçası diğerinin üstüne gelecek şekilde katlamayı seviyorum. Bırakın ziyaretçiler tökezlesin. Ve zamansızlığın en yüksek hazzını rasgele seçilmiş bir kır manzarası içinde- nadir kelebekler ve onların beslendiği bitkiler arasında dikildiğim zaman yaşıyorum. Bu bir vecd anı ve vecdin arkasında açıklanması zor başka bir şey var. Bu şey, bütün o sevdanın içine hücum ettiği bir vakum gibi. Güneşle ve taşlarla bir olma duygusu. Bir heyecan ki duyduğum minnettarlık duygusundan kaynaklanıyor; bu minnettarlığın muhatabı ya insanın kaderine karşı duran cin ya da şanslı bir ölümlünün suyuna giden nazik hayaletler olsa gerek."

Ömrü boyunca tutkuyla incelediği kelebeklerle dolu bir kır manzarası içinde evrenle bir olmanın anını, bu vecd anını bir tasavvuf ustası gibi anlatır. Anılar anıları çağrıştırır. Üst üste binen hatıralar bir sentez yaratarak “hafızanın sihirli halısını” dokur. Nabokov sihirli halısının kıvrımları arasında yolunu kaybeden okuru için şakayla, “bırakın ziyaretçiler tökezlesin” der..

Nabokov Konuş Hafıza’yı 1940 dolaylarında fasikül fasikül yayımlar. 1951de önce “Konuş Nimozini” (Nimozini Yunan bellek Tanrıçası) olarak adını koymayı ister ama yayımcılar bu ismi “küçük yaşlı hanımların” telaffuz edemeyeceğini düşündükleri için kitabını (Conclusive Evidence) “Nihai Kanıt” adı altında yayımlar. Nabokov kitabını redakte ederek yeniden yayımlar.

Yazar “Konuş Hafıza”yı önce on beş bölüm olarak bitirir. Ve hemen ardından 16. Bölümü yazmaya başlar. On altıncı bölüm iki parçadan oluşur. Yine Nabokov’un şakacı kimliği öne çıkar. Bu bölümlerden birincisi: Nabakov’un kitabını eleştiren bir yazar ağzındandır. (Yine bunu da Nabokov’un kendisi yazar). Diğeri ise yine kendi kurguladığı karakter Barbara Braun’un yazdığı “When Lilacs Last” “Leylaklar Soluncaya Kadar” adlı bir kitaptır. 16. Bölüm “Solgun Ateş” gibi birbirleriyle köşe kapmaca oynayan kahramanlar ve edebî oyunlarla doludur.

Nabokov yazılarından birinde, kitabın bölümlerini tutkun olduğu bir satranç oyunu gibi kurguladığını yazar. Yazdığı16. Bölüm de, sanki “üçlü” bir satranç oyunu gibidir.. (Nabokov sonra bu bölümü yayımlamaktan vaz geçmiş. Ama Amerika’da “Konuş Hafıza” nın yeni baskılarına bu bölüm dâhil edilecekmiş.)

Dilin mucizevî gücünü, gizemini ve sihrini taşıyan “Konuş Hafıza” Nabokov’un benzersiz betimlemeleri, kelime oyunları, üst üste bindirilen zaman katmanlarıyla örülüdür. Bu katmanları, şefkatle sarmaladığı anılarını, bağnaz milliyetçiliğinin tuzağına düşmeden insancıllığın sevgi dolu mahfazasına saklar. Kitap yapısal olarak lineer bir otobiyografi karakterini taşımadan, birbirini tetikleyen çağrışımların getirdiği sıçramalarla zaman katmanları arasında dolaşarak ilerler.

Yazar Saint Petersburg’un en seçkin, ailelerinden olan Nabokov’ ların yedi çocuğundan en büyüğü olarak, 1899 yılında dünyaya gelir. Birkaç kuşak aristokrasiden gelen, etkin bir siyasal güce sahip Nabokov’lar büyük bir servete sahiptirler. Liberal baba, Bolşevik baskısına karşı olan görüşleri yüzünden takibata uğrar. Aile 1918 yılında Bolşeviklerin baskısıyla ülkeden kaçar. Baba yurtdışında bir suikasta kurban gider. Bir kardeş toplama kampında öldürülür. Nabokov için derin duygusal yük içeren kitap 1940 yılında ailenin kalan üyeleriyle ABD’ye hareket etmesiyle sona erer.

Kitap, mükemmel bir çocukluğu kaybetmiş olmanın burukluğunu taşır. Üç dilde eğitim alan, sevgi dolu, liberal, kültürlü ayrıca da inanılmaz derecede zengin ana-babaya sahip birinin kaderi, geri dönmemecesine ülkesinden kopmaktır. St Peterburg’un merkezinde, efsanevi güzellikteki malikânelerinde, Avrupa’nın sayfiye yerlerinde geçen şaşaalı bir dönem sonunda gelinen nokta, büyük bir kaybın yaşandığı sürgün hayatıdır.

Bolşevik ihtilali ile aile, annenin talk pudrası içine sakladığı mücevherler dışında, bütün servetlerini geride bırakarak kaçar. Ama kaybedilen servet değil kitabında, sevgi ile iğne oyası gibi işlediği çocukluğudur.

“Benim Sovyet diktatörlüğüyle olan eskilere dayalı ( 1917’de başlamış) kavgamın mülkiyetle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Parasını ve toprağını çaldılar diye Kızıllardan nefret eden emigré (göçmen) leri hor gördüğüm iyi bilinsin. Bütün bu seneler boyunca aziz tuttuğum nostallj, kaybedilmiş banknotlar için değil, içimden taşan kaybedilmiş çocukluk hissidir “

Nabokov için geride kalan yalnız çocukluğu ve anıları değil, üzerine titrediği ama yeni dünyada artık ona hizmet etmeyecek olan dilidir de. Bir daha Rusya’ya gitmez. Anılarındaki Rusya’nın nostaljisi içinde kalmayı tercih eder.

Nabokov hayatının büyük bir bölümünü İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika ve son olarak ta İsviçre’de sürgünde geçirir. Hep yürek burkan bir vatan özlemi duyarak… 1977 yılında İsviçre’de ölür. Yaşamının son dönemlerinde Rusya’ya gitmesi için hiçbir mani kalmamasına rağmen üzerine titrediği anılarını, yeni ortamlarda farklılaştırmamak için olsa gerek, bir daha anavatanına dönmek istemez. Ama kaybettiği Rusya’yı tarihe mal ederek, geçmiş zamanın o parantezindeki ülkesini “Konuş Hafıza” ile ölümsüzlüğe kavuşturur.

Çocukluğumuzu arama, yeniden gözden geçirme güdüsü hepimizin içinde vardır. Bu nedenle kitap evrensel bir duygudaşlık içerir. Nabokov “saplantılı ve tekinsiz bir şekilde geçmişi ile hemhal olduğunu, bütün ömrü boyunca geçmişin bir parçasını berrak bir şekilde aklında yeniden canlandırmanın hayatının en büyük hazzı olduğunu söyler.

Yazar kitabını yirmi yüz yıl önce Roma’dan Karadeniz kıyısındaki antik Tomis kentine sürgün edilen Şair Ovid’in “Karadeniz’den Mektuplar” eserine gönderme yaparak bitirir. Ovid’de aynı vatan hasretini çekmiştir. ”Her şeyi kaybettim. Hayat bana yalnızca bilinç ve acı veriyor. Zaten ölü olan kola, bacağa çeliği saplamak sana nasıl bir haz veriyor?. İçimde yeni bir yara için yer kalmadı…”

Nabokov “Konuş Hafıza” nın sonuna kendisi için, geçmiş yıllarıyla bağlantılı bazı kişileri ve temaları listelemek amacıyla bir dizin ekler. Ve kitabını şöyle bitirir. “bu listenin varlığı kaba düşünceli insanların sinirine dokunacaktır, ama anlayışlı kişileri memnun edebilir, çünkü belki

O Dizin’in penceresinden
Bir gül girer içeriye
Ve bazen bir tatlı rüzgâr eser
ex Ponto
-------

Yani Karadeniz’den…

21 Nisan 2014
İzmir


Nabokov'un hafızasından geriye kalanlar...

http://www.radikal.com.tr/

Nabokov, kendine penceredeki bir komşu çocuğunu gözetler gibi bakmış; gayet soğukkanlı bir dil ve çağrışımlarla yalpalamayan bir kronolojiyle anlatmış her şeyi

FİGEN ŞAKACI


Dünya edebiyatının önde gelen yazarlarından Vladimir Nabokov’un otobiyografisi ‘Konuş, Hafıza’da okur sadece hayatını anlatan bir yazarla değil, kendine bir roman kahramanı gibi yaklaşan usta bir yazarla karşılaşıyor. Herkes gençliğinde bir kez olsun hatıra defteri tutmuş mudur bilmem ama, bıyıklar yeni terlerken yazılan notların hepsinde henüz geçmiş diyemeyeceğimiz anlar biriktirirdik. Kalbimize değip geçenlerin parmak izleri, en özlüsünden afili sözler, acı ve hazla yeni tanışmalardan ibaret büyüme sancılarıydı bunlar. Ne vakit ki zamanı eğip büker olduk, bu kez hafıza defterini açıp hatırlamaya çalıştık o anları. Oysa anlatırken kekelediğimiz, dalıp gittiğimiz o geçmiş, iş masanın başına oturup yazmaya gelince başka bir zaviyeyle bakış şart oluyor, hayalle hayat ağır ağır yer değiştiriyor.

Dünya edebiyatına ‘Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’, ‘İnfaza Çağrı’, ‘Karanlıkta Kahkaha’, ‘Lolita’ gibi eserlerle adını yazdırmış Vladimir Nabokov, ‘yeniden ele alınmış otobiyografisi’ ‘Konuş, Hafıza’ kitabında hayallerine değilse de hayatına serinkanlılıkla bakmayı başarmış. Baştan söyleyeyim, bir otobiyografiden alıştırıldığımız anlamda özel hayatın magazinel kaymağını bekleyenler, yazma aşkıyla dopdolu bir genç adamın örnek aldığı isimleri arayanlar, okuma serüveni, idolleri, hayalleriyle karşılaşmayı umanlar boşuna heveslenmesin. Çünkü Nabokov, kendine karşı penceredeki bir komşu çocuğunu gözetler gibi bakmış; gayet soğukkanlı bir dil ve çağrışımlarla yalpalamayan bir kronolojiyle anlatmış her şeyi. Her anlatının hattını baştan belirlemiş, hatta okura da hangi hatta yolculuk yapacağını duyurmayı ihmal etmemiş. Hani zamanında, “Romanda asıl hadise, kahramanlar arasında değil, romanı yazanla okur arasında geçer” demişti ya, söz konusu otobiyografi olduğunda da bildiğinden şaşmamış: Hatta “Yaşayanları incitmemek”, “ölüleri üzmemek için” bazı isimleri değiştirmiş ve geçmişin dökümünü kişiler ve temalarına göre listelemiş. Böyle bir yöntemi yadırgayacak okura da “bu listenin varlığı kaba düşünceli insanların sinirine dokunacaktır ama anlayışlı kişileri memnun edebilir” diyerek baştan notunu düşmüş.

Yaşamdan tat almanın koşulu

Bu uyarıyı aldıktan sonra kaba düşünceli mi (Tam Türkçesi ne acaba?) yoksa anlayışlı okur hattında mı kalacağınıza karar verip öyle okumanızda fayda var kitabı. Çünkü insan ister istemez bir yazarın ömrünün bir demini anlatırkenki üslubunda, örneğin sürgünlerden, çocukluktan, annesiz ve babasız kalmışlıktan falan bahsederken biraz ince tele dokunma, biraz edebiyatla beslenmenin getirdiği bir naiflik ya da en azından kendinden özet çıkarmanın verdiği küçük şaşkınlık halleri bekliyor. Ama dedim ya karşınızdaki kişi Nabokov olunca kapanmamış hiçbir hesapla, kafa karışıklığında mürekkep yalpalama halleriyle karşılaşmıyorsunuz. Nabokov için her şeyde haddini bilen/bilmeyene de bildiren biri çünkü; “Tabiat, yaşı kemale ermiş bir insandan, yolculuğun başını ve sonunu, tıpkı bu ikisi arasında görülen olağanüstü hayaller gibi, umursamazca kabullenmesini bekler. Hayal gücünün, ölümsüzlerin ve olgunlaşmamışların tattığı o yüce hazzın, bir hududu olmalıdır. Yaşamdan tat almanın koşulu, onun tadını haddinden fazla çıkarmamaktır.”

Balzac’tan hiç hazzetmese de...

Onun için durum bu kadar net yani! İnsanın giderayak hafızasından beklediği torpil onda geçmemiş. ‘Konuş, hafıza” diye diye geçtiği aynanın karşısında çoğunlukla emirlerinde çalıştırdıkları ‘uşaklar’, şaşalı şatolar, biriktirdikleri kelebekler ve de satrançta yaptığı ustalıklarla karşılaşmış.Yine de haksızlık edemem Nabokov’a! O ilk aşkını anlatırkenki ballı dilini, her gün mutlaka -en az bir saat- doğada kayboluşlarındaki ayrıntı zenginliğinin tadını es geçemem. İnsan yine de hiç mi bir şeyden pişman olmadın ey yazar, hiç mi ayağına dolananlar olmadı ya da onca sürgünü; ailecek tatile çıkar gibi mi yaşadın diye sormadan edemiyor ama dedim ya, sakın özel hayata dair mahrem hikayeler dinleme iştahıyla yanaş mayın bu kitaba! Neyi ne kadar önümüze sererse o kadar, bitti. Elbette yazıyla yazarı ayırmak gerekliliğinin kaçınılmaz bir sonucu olarak, bu böyle. Yani; sizin de yazarın çektiği ‘kırmızı çizgide’ durup, anlatıcıyla hemen samimi olma telaşına kapılmadan okuma sabrı göstermeniz gerekiyor. Nitekim hayatının her dönemini bölümlerken, okura da hangi gözle bakacağını önceden bildiriyor: “Bu bölüm okuyucuların geneli için değil, bir talihsizlik sonucu servetini kaybetmişliğinden dolayı, beni anladığını düşünen budala içindir.” Ezcümle; ne Bolşevik devrimiyle birlikte yerle yeksan olan şatolu-uşaklı hayat umurunda ne de ordan oraya göç edişler. Boşuna el oğuşturma yani ey okur! Sen onun dilindeki hayran olunası o ince tınıyı, ambalajı fazladan parlatılmamış ahenkli anlatıyı takip et, yeter. Onun için her harfin, örneğin ‘q’nun, ‘c’nin bir rengi bir kumaşı var çünkü ve kelimeleri kimsenin üzerinde prova yapmadan, tam üzerinize oturtmayı başarıyor.

Arada bir Flabeurt’e sövse, Balzac’tan hiç hazzetmese de yazarlık dünyasında bildiğini okumakta, sevmediğine ise asla yüz vermemekte hep inat etmiş Nabokov. Her ne kadar Lolita’nın yakaladığı popülariteyle anılmasına sinir olsam, o küçük kızın Holywood’un elinde çarçur oluşuna içerlesem de Nabokov’dan aldığım edebi lezzetin tadı, onun yakasında bir karanfil gibi taşıdığı kibirinden geliyor; bir de tabii kendine, kendinden yarattığı ötekiler gibi tek tek, hep aynı mesafeyle bakışındaki derin bilgelikten... ‘Konuş, Hafıza’ya bu anlamda, bir yazarın öznesi alenen kendi olan bir kurmaca gözüyle de bakılabilinir: Şu cümlede az da olsa böyle bir ipucu yok mu zaten?

“Ne zaman romanlarımdaki karakterlere geçmişimin kıymetli nesnelerinden birini bağışlasam, yarattığım dünyaya öylece yerleştiriverdiğim nesnenin, orada eriyip kaybolduğunu fark ettim. Nesne zihnimden kolay kolay ayrılmasa da, kişisel sıcaklığı, geçmişe dönük cazibesi gidiyor ve artık eski zamandaki Ben’den ziyade, romanımla özdeş hale geliyordu; sanatçının ona müdahale etmesi mümkün görünmüyordu artık.”
 



Nabokov’un mavileri, kelebek tutkusu

nabokovun-mavileri-kelebek-tutkusu

Bir grup bilim adamı Nabokov’un Polyommatus mavilerinin evrimi hakkındaki tezini yeniden değerlendirdi ve yazarı yıllar sonra doğruladı. nabokovhunt “Yazar bir şairin hassasiyetine ve bilim adamının hayal gücüne sahip olmalıdır,” diyen Nabokov, tarifine uygun bir hayat yaşadı. Lolita, Pnin, Solgun Ateş gibi edebiyat değeri yüksek ürünler verirken, bir yandan da ömrünü kelebeklere adadı. Nabokov, otobiyografisi Konuş, Hafıza‘da, yedi yaşından sonra, dikdörtgen pencereden giren sabahın ışığıyla bağlantılı hissettiği her şeye yalnızca tek bir arzunun egemen olduğunu itiraf eder: Kelebekler. 1977′de ölümüne dek, dünyanın dört bir yanından kelebek örnekleri topladı. Harvard Üniversitesi’nde bulunan Museum of Comparative Zoology’nin dünya faunasını yansıtacak kadar zengin koleksiyonuna hem küratör olarak hem de bağışlarıyla katkı sağladı. Yüzlerce türe ait ayrıntılı açıklamaları içeren makale yayımladı. Mavi kelebekler’in en kısa ömürlü türler arasında olması ve geçirdiği metamorfoz kalitesine hayrandı. Ayrıca 1945′de Polyommatus blues olarak bilinen kelebek türünün evrimiyle ilgili bir de hipotez ortaya koydu. Polyommatus mavilerinin Asya’dan Yeni Dünya’ya milyonlarca yıl boyunca dalga dalga geldiklerini öngören Nabokov’un fikrini, hayattayken az sayıda profesör ciddiye aldı. Ancak DNA dizileri teknolojik olarak geliştikçe, bir grup bilim adamı Nabokov’un Polyommatus mavilerinin evrimi hakkındaki tezini yeniden değerlendirdi ve yazarı yıllar sonra doğruladılar. Kelebekler’e olan tutkusu anne babasından geçmişti. Yirminci yüzyılın başlarında Rus entelektüelleri arasında kelebek avcılığı oldukça yaygındı. Heveslilere ‘fly doctors’ denilirdi. Henüz çocukken yakaladığı örneklerin türlerini araştırır, bilimsel makaleleri taklit ederdi. Ailesiyle birlikte sürgün edildikleri Avrupa’da olduğu yıllarda müzelerdeki kelebek sergilerini gezme fırsatı buldu. İkinci romanı Rua, Dam, Vale‘den kazandığıyla Pireneler’de keşif gezisine çıktı. Nabokov’un hayatındaki ikinci sürgün Nazi döneminde, 1940′lara rastlar. Bu kez yolu Birleşik Devletler’e düştüğünde, yeni dünyada bilimsel araştırmalar yapma olanağı bulur. 1967′de Paris Review’da çıkan söyleşisinde, “Edebi esinlenmenin getirdiği sevinç ve ödüller, mikroskop altında yeni bir organın ya da İran, Peru dağlarında yeni bir türü keşfetmenin getireceği kendinden geçmenin yanında hiç kalır. Rusya’da devrim olmasaydı, kendimi tamamen lepidopteri ilmine adar, hiç roman yazmazdım.” demişti. Lolita 1958′de yazarı bir yıldız yaptığında, gizli uzmanlığı da ortaya çıktı. Saturday Evening Post’ta 66 yaşındayken ünlü fotoğrafıyla yayımlandı. Ancak 1990′lara kadar bilim adamı yönü pek de parlamadı. Yeniden ilgi çekmesi American Museum of Natural History’den entomolojist Kurt Johnson’ın mavilerin üreme organlarıyla ilgili bir araştırma yapmasıyla gerçekleşir. Johnson araştırmaları sırasında Nabokov’un çalışmalarıyla karşılaştığını, Steve Coates’la hazırladıkları Nabokov’s Blues (2000) adlı kitapta sonraları anlatır. Bilim adamları çalışmalarında keşfettikleri yeni türleri yazarın adıyla isimlendirerek, Nabokov’u onurlandırırlar. Nabokovia cuzquenha bunlardan biridir. 1944′de Nabokov’un yayımladığı ilk açıklama Karner mavisi kelebeğiyle ilgiliydi. Birleşik Devletler’in kuzey doğusunda görülen nadir bir türdü. Renklerini ve beslenmelerini inceleyerek belirgin bir tür olduğu kanısına varmıştı. O dönemde karşı çıkmış, var olan bir tür olan Melissa mavilerinin bir parçası olduğunu iddia etmişti bilim adamları. Ancak sonraki yıllarda her iki türün farklı olduğu kanıtlanınca, Nabokov gene haklı çıktı. Kendisi araba kullanmayı hiç öğrenmedi ama karısı Vera 1949-1959 arasında Kuzey Amerika’da onun için 150.000 mil yol yaptı. Birlikte kelebekleri izlediler. Eşi Vera’ya özel günlerinde kelebek resimleri yaptığı kartları hediye ederdi, Vera incik bocuk yerine aldığı hediyelerden memnundu. Henüz sekiz yaşındayken babası politik görüşlerinden ötürü Rus yetkililerince hapsedildiğinde de, Vladimir babasının hücresine bir kelebek hediye getirmişti. Nabokov’un tutkusu hayat boyu sürdü. 1977′de ölmeden birkaç gün önce oğlu Dimitri birdenbire babasının gözlerinden akan yaşları yazmıştı günlüğüne. Neden olduğunu sormuş, pencere kanadında duran kelebeği göstermişti, peşine artık düşemeyeceği yanıtını gözlerinden almıştı.
 
>

../valid-html401-blue.png

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!