]]>


Erol Güney

Erol Güney'in Ke(n)disi

Halûk Oral / M. Şeref Özsoy


Türk Rönesansı

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

25.05.2016

 

Editörün Notu:  "Sevgili:  Çıkar mısın bahar günü sokağa / İşte böyle olursun / Böyle yattığın yerde / Düşünür düşünür / Durursun”
Orhan Veli, yakın dostu, Tercüme Bürosu’ndan arkadaşı Erol Güney’in, gebe kalan kedisi Edibe için yazmıştır yukarıdaki “Erol Güney’in Kedisi” şiirini.  Onlar, Melih Cevdet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney ve diğerleri... Onlar sözcük şövalyeleri, 20. yüzyıl Türk Rönesansı’nın beyleri...
Evet ya Türk Rönesansı!.. Geriye yapıtları kalmamış olsa kimse, bugünkü halimize bakarak, yirminci yüzyılın ilkyarısında bir Türk Rönesansı yaşadığımıza inanmaz...Ali Sirmen


 

Erol Güney’in Kedisi - Ali Sirmen
arsiv.salom.com.tr/

Sevgili
Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle olursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür düşünür
Durursun”

Orhan Veli, yakın dostu, Tercüme Bürosu’ndan arkadaşı Erol Güney’in, gebe kalan kedisi Edibe için yazmıştır yukarıdaki “Erol Güney’in Kedisi” şiirini. Onlar, Melih Cevdet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney ve diğerleri... Onlar sözcük şövalyeleri, 20. yüzyıl Türk Rönesansı’nın beyleri... Evet ya Türk Rönesansı!.. Geriye yapıtları kalmamış olsa kimse, bugünkü halimize bakarak, yirminci yüzyılın ilkyarısında bir Türk Rönesansı yaşadığımıza inanmaz... Yüzyılın başında (1914) Odesa’da doğmuş olan Michel Rottenberg’in, çocukken ailesiyle göçtüğü Türkiye’de Erol Güney olup Anadolu halkına çeviri yoluyla değerli eserler kazandıracağını, dönemin efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile dostluk kuracağını kim düşünebilirdi? Erol Güney de kendisini Gaziantep’te felsefe öğretmenliği için sakıncalı bulan ama sonra ülkenin önde gelen aydınlarından biri haline gelmesinin önünü tıkamayan Türkiye’yi bir gün terk edeceğini, uzun verimli ömrünü 2009 Ekimi’nde İsrail’de tamamlayacağını hiç düşünebilir miydi dersin? Şu insan yaşamı, kimi zaman kaç metamorfozu sığdırabiliyor içine... Tanımak onurunu duyduğum Erol Güney’i gördüğüm zaman utanç kaplamazdı içimi, çünkü bilirdim ki, ne olursa olsun, burası ikimizin de yurduydu; keyfiyle, onuruyla, utancıyla, her şeyine ortaktık onun. Onun için, ayrıldığından beri Türkiye, “orada bir toprak var uzakta, gitmesek de kalmasak da, o toprak bizim vatanımızdır” idi...

***

Erol Güney’in başından geçenler, bana politikalarını onaylamadığım İsrail’e başka bir gözle bakmayı öğretmiştir. Türk Rönesansı’nın bu topraklar üzerinde yeşermeye başladığı yıllarda bile, Musevi kökeni dolayısıyla ona Gaziantep Lisesi’nin felsefe hocalığının yolunu tıkamanın utancını, haydi, Erol’un Tercüme Bürosu’nun kapısının açılmasıyla ülkenin önde gelen aydınları arasında yerini bulması gideriyor diyelim. Ama topraktan suyun çekilmeye başladığı Menderes’li DP iktidarı yıllarında gazetecilik yaptığı sırada (Tercüme Bürosu artık kapatılmıştır) Sovyetler’in Boğazlar ve Kars Ardahan üzerindeki taleplerinden vazgeçtiği yolundaki Belçika Büyükelçiliği kaynaklı, iktidarın çok tedirgin olduğu haberi yüzünden Erol Güney’in başına gelenlerin utancını, sanatçı, aydın Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in kibar, zarif ilgisinin unutturabileceğini de pek sanmıyorum doğrusu. AFP’nin muhabiri Erol Güney’in aldığı haber iktidarın hoşuna gitmemiştir. 1950’li yıllar Türkiyesi’nde gazetecilik etmek netameli bir iştir. Bunu da anlamak mümkündür. Ama Erol Güney’in başına gelenlerin açıklamasının mümkünü yoktur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Erol Güney, bir resepsiyondan smokiniyle alınır, yabancı uyrukluların toplandığı yere sürülür, sonra da sınır dışı edilir. Bir ülke yurttaşını hapseder ama sınır dışı eder mi? Ederse bu neyle açıklanabilir?

***

O zaman mı anlar Erol Güney, ne olursa olsun, bir Yahudi’ye yeryüzünün neresinde olursa olsun, İsrail’den başka vatan olamayacağını? Erol Güney’i, yaşam sevincini, enerjisini, öfkeyle kucak kucağa duran her an fışkıran neşesini, kısacası tükenmez gençliğini kıskandığım Rasin vasıtasıyla tanıdığımda, bir bürokratik saçmalık yüzünden Türkiye’ye giriş sorunu yaşıyordu. Bu sorunun çözümüne katkıda bulunabilmem becerikliliğimden değil; hükümette Türk Rönesansı’nı, Orhan Veli’yi, “Erol Güney’in Kedisi”ni anlayacak bir Dışişleri Bakanı bulunduğunu, İsmail Cem’i tanımış olduğum için fark etmiş olmamdandır. Türkiye’ye gelişlerinde görüşür olmuştuk. Hatta bir keresinde Borsa’da Suna Hanım, Melih Cevdet Bey, İrem Rasin, Mine ve ben unutulmaz bir öğlen yemeğinde buluşmuştuk. Şimdi tıpkı Rasin gibi, ben de o sözcük şövalyelerini çok özlüyorum. Dünyada iyi kötü, daha birçok şeyler yaşanacak ama bu aydınlanma senyörlerinin bozkırda yeşeren yaşamlarının benzerleri bir daha olmayacak.


Bir deryaydı Erol Güney
Tilda LEVİ AYRINTI
tilda@salom.com.tr 
14 Ekim 2009


Bu yazının çok iyi olmasını istiyorum. Bunu Erol Güney’e saygımdan istiyorum. Zira İsrail’den Türkiye’ye tatil için geldiğinde, yazısının aksamaması için gazetenin ofisinde oturup makalesini nasıl yazdığına çok kez tanık oldum. Türkçe ve İngilizce sözlüklerle, bol miktarda kâğıdı yanına alır, gösterdiğimiz boş odaya geçerdi. İkram ettiğimiz çayın yanı sıra onu rahatsız etmemeğe özen gösterirdik. Sonra birden odadan çıkar: “Televizyonu açar mısınız lütfen, ajansı dinlemek istiyorum,” derdi. Haberleri izler tekrar odaya dönerdi. Bu ritüel sabah 9:00’da başlar öğlen saatlerine dek sürerdi. Ardından düzeltmeler yapar, yazıyı verirdi. Özetle en az dört saat sürerdi bir makaleyi tamamlamak. En önemlisi yaptığı işe saygılıydı.
* * *
Erol Güney’i yitirdiğimizi Tel-Aviv’deki komşusundan gelen bir telefonla öğrendik. Beklenmeyen bir haber değildi aslında, yine de odada derin bir sessizlik oldu. Bazı kişiler hiç ölmeyecekmiş gibi gelir insana. Erol Bey onlardan biriydi. 95 yaşında pırıl pırıl bir zekâya sahipti. Bir süredir gazetemizdeki ‘İsrail Mektubu’ adlı köşesini yazamıyordu. İki ay önce telefonla hatırını sordum. Bazı sağlık sorunları yaşıyordu. Uzunca sohbet ettik. Bu arada şu sözleri söyledi: “Dünyanın sayılı gazetelerinde yazı yazdım. Ama Şalom’da yazmak benim için bir ayrıcalıktı. Lütfen bunu arkadaşlara ilet.” * * *

Erol Güney’le ilk kez, yıllar önce Nelly Barokas ile gittiğimiz Tel-Aviv’deki Medya Kongresi vesilesiyle tanıştım. Sahil şeridindeki büyük otellerin birinin lobisinde buluştuk. Kahvelerimizi içerken konuşmaya başladık. O gün tuttuğum notları bulamadım. Ama ayrıntıları değilse de, ana hatlarını anımsıyorum. Karşımda oturan bir insan değil, akan bir deryaydı adeta. Bir yaşam değil, öyküler zinciriydi. Nelly ile Erol Bey’i hayranlıkla dinlememiz şaşırtıcı değildi. Zira hayatı boyunca karşı cinsi etkileyen bir kişiliğe sahipti. Yaşamının son günlerinde dahi paylaştığı, sohbet edip, yürüyüş yaptığı bir bayan arkadaşı oldu.
* * *
1914’te Mişa Rottenberg adıyla Odesa’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Güney, Rusya’daki siyasi gelişmelerden ötürü Türkiye’ye göç eder. Vatandaşlığa geçtikten sonra Güney soyadını alır. Moda’da geçen çocukluk yılları, St. Joseph’te lise ve ardından üniversite tamamlanır. Bildiği Rusça, Fransızca, İngilizce, ve Türkçe sayesinde Sabahattin Ali’nin kurduğu tercüme bürosunda bulur kendini. Bu arada gazetecilik mesleğini sürdürür. Eşi Dora ile evlenir.
* * *
Bir gün, Amerikan Elçiliği’nin bir davetinde bulunduğu sırada siyasi polis tarafından casusluk suçuyla tutuklanır. Üzerinde smokin vardır. Değişmek istese de zorla arabaya bindirilir. Gözaltında tutulmak üzere Anadolu’nun ücra bir kentindeki açık hava cezaevine götürülür. Tutuklular merakla gelecek olanı beklerler. Arabadan inen Erol Güney’in smokinini görenler: ‘Demek casus giysisi buymuş’ derler. Erol G., bu hikâyeyi bir yandan anlatır, bir yandan da kahkahayla gülerdi. Gözaltı süreci Güney’in sınırdışı edilmesiyle son buldu. “Nereye gidebilirim?” sorusuna en mantıklı yanıt Paris oldu. AFP (Agence France Presse) ile zaten çalışıyordu, hiç olmazsa bir işi olurdu. Paris’e gitti. Ancak göçmen statüsü onu orada da rahat bırakmadı. O dönemde, arkadaşı Elie Wiesel ile tartışırlarmış. Wiesel: “Artık bir Yahudi olarak başımızı eğmeyeceğimiz bir yere gitmenin zamanı geldi” dermiş. Erol Güney de bu cümleye: “Kaderin cilvesi, Wiesel Amerika’ya gitti, ben de İsrail’e” şeklinde yorum getirmişti.
* * *
Erol Güney yaşamının geri kalan yıllarını gazetecilik mesleğini sürdürdüğü Tel-Aviv’de geçirdi. Sınırdışı edilişini hiçbir zaman hazmedemedi. Bu olaya olan tepkisini uzun yıllar boyunca Türkçe konuşmayarak dışa vurdu. Nitekim, Şalom’a yazmaya başladığı ilk yıllarda makaleleri Fransızca gelir, tercüme edilirdi. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen, Güney’in Türkiye’yi tekrar ziyaret etmesi de çok kolay olmadı. Nihayet Ekrem Güvendiren’in Büyükelçi olduğu dönemde, vize alabildi. Ondan sonra da sık sık İstanbul’u ziyaret etti. Ve bizler de bu ziyaretlerin yolunu bekler olduk. Türkiye’de Mavi Yolculuk’u yapan ilk grubun arasında yer alan Erol Güney sıradışı bir yaşam sürdü, çok sevdi ve sevildi, ama hepsinden öte her zaman genç yaşadı.


Erol Güney'in kedisi
Erol Güney'in ke(n)disi

Ülkü Burhan
http://blog.milliyet.com.tr

Öyle bir kitap ki gözleriniz sayfalara değdikçe zamanda yolculuk yapmanız mümkün hale geliyor. 50’li yılların pek çok yazar ve şairi daha bir yakınlaşıyor okudukça. Erol Güney, o dönemle bu dönemi birbirine bağlayan bir köprü gibi duruyormuş da haberimiz yokmuş. Bu köprü sayesinde Orhan Veli’ye , Suut Kemal Yetkin’e , Sabahattin Eyuboğlu’na adeta dokunuyorsunuz. Güney’in dost yelpazesi bu isimlerle sınırlı değil. Okul arkadaşlarının isimlerine bakar mısınız; Nusret Hızır, Orhan Veli, Mina Urgan, Abidin Dino’nun eşi Güzin Dino, Azra Erhat…

Odesa’dan İsrail’e uzanan bir hayat yolculuğu onunkisi. Küçük yaşlarda İstanbul’a yerleşiyor. İyi eğitimi ve dili sayesinde güzel işlere imza atıyor. Adından en çok gazeteciliği ve çevirileriyle söz ettiriyor. Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılıyor. Welles Hangen’in, Erol Güney’in vatandaşlıktan çıkarılma sebebine dair sorusuna, Fatin Rüştü Zorlu “ Fazla biliyor.” yanıtını veriyor. Önce Fransa’da devam ediyor gazetecilik hayatına sonra İsrail’de. Ve ne mutlu ki geçmişin tanığı Erol Güney hayatta.

Kitap birinci ağızdan anılarla dolu. Dili çok akıcı ve sade hatta eğlenceli. M.Şeref Özsoy ve “Şiir Hikayeleri” nin mimarı Haluk Oral tarafından yazıya alınmış. Bu kitap sayesinde neler mi öğrendim; Öncelikle (en önemsediğim bilgi) , Hasan Ali Yücel’in kurduğu Tercüme Bürosu’nda görev alanlardan biridir Erol Güney. Diğer tercüme emektarlarından bazıları, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Suut Kemal Yetkin, Orhan Veli.. Amaçları klasik eserlerin tercümelerini yapmak ve büyük bir kültür hamlesinde bulunmaktı. Yılda ortalama 100 eserin çevirisi yapılacaktı. İsmet İnönü’nün de büyük destek verdiği Tercüme Bürosu bu amacına ulaştı. O zaman yapılan tercümelerden bazıları -

- Choderlos de Laclos ; Tehlikeli Alakalar
- Tolstoy ; Harp ve Sulh
- Moliere ; Tartuffe
- Mevlana ; Mesnevi
Hatta arada çok sevdiğimiz, dilimizden düşürmediğimiz dizelerin de tercümelerinde ter dökmüşler;
“ Okul defterime
Sırama, ağaçlara
Kumlar karlar üstüne
Yazarım adını

* Çeviri bürosundan çıkan eserler öncelikle Köy Enstitülerine gönderiliyor. Bu bilgiyi okuduktan sonra okulumun kütüphanesinde buldum kendimi. Anımsamıştım bu kitapları, kütüphaneyi düzenlerken de elimden geçmişlerdi. Ama çevirileri yapanların isimlerine bakmalıydım. Buldum tozlu, yorgun düşmüş kitapları. Çok özenle hazırlanmış kitaplardı. Her biri ciltlenmişti. Önce İsmet İnönü’nün, sonra Hasan Ali Yücel’in yazılarıyla başlıyordu kitaplar. Evet bu tam bir kültür atılımıymış. Filizleri bugüne değin uzanan… Elimde tuttum uzun süre Erol Güney’in, Suut Kemal’in, Dora Güney’in çevirdiği kitapları. Gerçekten varlarmış dedi içimden bir ses…Yıllardır orada gördüğüm kitaplar daha tanıdık ve başka göründüler gözüme.

Sonra kitapta Orhan Veli’nin bir zamanlar kullandığı takma isme rastladım; ADİL HANLI …

Erol Güney, Dora Güney’le evli. Dora’yla Erol Güney’in nikah şahitliğini Melih Cevdet Anday ve Necati Cumalı yapıyor. Hatta nikahın sonunda bir nevi moral olsun diye Erol Güney’e “ Hiç olmazsa şiirin kanatları altında evlendin” diyorlar. Dora güçlü, kültürlü , donanımlı bir kadın. Güzel Sanatlar Müdürlüğü’ndeki işiyle opera ve tiyatroya büyük katkıları olmuş. Ayrıca Dora, Orhan Veli’nin “Sere Serpe” şiirine ilham kaynağı olan Bella’nın ablası. Kitapta Orhan Veli’nin Bella’ya yazdığı ilginç bir mektup da var. Mektubun ilginçliği, bütün cümlelerinin Bella’nın baş harfi olan “B” harfi ile başlaması. (s.181-182) Dora’nın Türkçesi, Almancası ve Fransızcası mükemmel, İngilizce , İspanyolca ve Yunanca da biliyor. Onun da çevirileri var.

Hasan Ali Yücel’in çocukları Can Ve Canan’a Almanca dersleri vermiş. Erol Güney, eşi Dora için “insan ilişkilerinde mükemmel biridir” yorumunu yapıyor ve onun için şöyle bir cümle kuruyor “…Dora’yı hiçbir zaman hasta yatağında çaresiz yatarken sevdiğim kadar sevmemişimdir.” Gelelim kitaba adını veren Edibe Hanım’a… Evet o Erol Güney’in pek bir ünlü kedisi. Orhan Veli de mısralarıyla bu üne katkıda bulunmuş.“Bir erkek kediyle bir parça ciğer Dünyadan bütün beklediği Ne iyi.” Edibe’nin ilerlemiş hamileliğiyle bir köşede kıvrılmış haline ise şu mısraları sıralıyor; “

Çıkar mısın bahar günü sokağa
İşte böyle olursun
Böyle yattığın yerde
Düşünür, düşünür
Durursun.”

Kitapta bunlardan başka Erol Güney’in askerlik anılarını, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Necati Cumalı’yla yaptıkları mavi yolculuk notlarını, kendi yazılarından örnekleri de bulacaksınız.

* * *
Maharet böylesi bir insana ulaşıp, onun dilinden bunları kaleme alabilmekte; bu çok kıymetli insanı bizlerin tanımasına vesile olabilmekte.. Kedisini bilemem ama Erol Güney’i daha da kalıcı hale getirmekte kitap. Ayrıca bu kitabın yazarlarından biri olan Haluk Oral, NTV Tarih dergisindeki yazılarıyla, yıllarca birikimini yaptığı imzaları, belgeleri ve bilgileri bizlerle paylaşma cömertliğinde bulunuyor. Aman kaçırılmaya...

   İşte Erol Güney’in kedisi Edibe - Sedat Ergin http://www.hurriyet.com.tr

12 Mart 2005 1987 yılında Hürriyet’in Washington muhabirliğini üstlendiğimde zamanımın önemli bir bölümünü Beyaz Saray’a iki blok mesafedeki Yabancı Basın Merkezi’nde geçiriyordum. Burası, Washington’da görev yapan yabancı gazetecilerin düzenli uğrak yeriydi. İsrail’de yayımlanan Yedioth Ahronoth Gazetesi’nin Washington muhabiri olan Erol Güney ile burada tanıştım. 1950’li yılların ortalarında Türkiye’den İsrail’e göç etmiş, kusursuz Türkçe konuşan bir İstanbul Yahudisiydi. Tesadüfe bakın ki, kendisiyle Washington’da aynı apartmanda oturuyorduk. Erol Güney ismi bana hiç de yabancı gelmiyordu. Gerçeği öğrenmem fazla zaman almadı. Orhan Veli’nin ‘Erol Güney’in kedisine’ diye şiirler ithaf ettiği kedinin babası Erol Güney’di karşımda duran adam. Orhan Veli’nin, hamile haline bakıp ‘Çıkar mısın bahar günü sokağa/İşte böyle olursun/Böyle yattığın yerde/Düşünür düşünür/Durursun’ diye seslendiği o meşhur kediden söz ediyorum.

KLASİKLERİ İLK ÇEVİREN EKİPTE
Erol Güney’le aramızda çok sıkı bir hukuk kuruldu. Cumhuriyetin aydınlanma hamlesinin öncü isimlerinden biriydi. Rus ihtilali üzerine Odessa’yı terk eden ve 1920 yılında İstanbul’a göç eden bir Musevi ailesinin çocuğudur. İstanbul’a ayak bastığında altı yaşındadır. İstanbul’da Saint Joseph Lisesi’ni, ardından İstanbul Üniversitesi’nde yeni açılan Felsefe bölümünü bitirir. Bu arada, Türk vatandaşlığına geçerek Erol Güney adını alır. Mezuniyetinin ardından 1939 yılında üniversiteden hocası ve yakın dostu Sabahattin Eyüboğlu’nun peşinden Ankara’ya gelir ve Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in Batı klasiklerini Türkçe’ye kazandırmak üzere kurduğu çeviri bürosunda görev alır.

Erol Güney, Rus ve Fransız edebiyatından pek çok değerli eseri Türkçe’ye ilk kez kazandıran kişidir. Bunlar arasında Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’, Gogol’un ‘Müfettiş’i ve Gonçarov’un ‘Oblomov’u sayılabilir. Çeviri Bürosu, o yıllarda cumhuriyetin sanat ve kültür hayatına damgasını vuran pek çok düşün adamı, şair ve yazarın toplandığı bir vahadır aslında. Erol Güney’in en yakın dostları arasında Çeviri Bürosu’nun da başında bulunan Sabahattin Eyüboğlu ile Azra Erhat, Cahit Külebi, Orhan Veli, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday gibi isimler vardır. Keza, Abidin Dino, çok yakın dostudur. İşte Erol Güney’in kedisi EdibeErol Güney, ayrıca 1945 yılında Halikarnas Balıkçısı’nın yol göstericiliğinde Bodrum’dan çıkılan ilk tarihi Mavi Yolculuk’un ekibindendir de. Ekipte yukarıdaki isimlerin bir bölümü ile Sabahattin Ali ve Bedri Rahmi Eyüboğlu da vardır.İşte Erol Güney’in kedisi Edibe

CASUS ÜNİFORMALI ADAM SINIRDIŞI EDİLİYOR
Erol Güney, o yıllarda Hasan Ali Yücel’in oğlu Can Yücel’in Almancasına da yardımcı olmaktadır ve sohbetlerinde bize sıkça vurguladığına göre Hasan Ali’nin annesinin yaptığı çerkeztavuğunu da çok beğenmektedir.1946 seçimleriyle birlikte Hasan Ali Yücel’in tasfiye edilmesinin ardından Erol Güney de çeviri bürosundan ayrılır ve gazeteciliğe başlar. Artık Agence France Press’in Ankara Bürosu’nda muhabirdir ve 1955 yılında Demokrat Parti hükümetinin hoşuna gitmeyen bir haber yazdığı için sınırdışı edilir. Dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Erol Güney’in sınırdışı edilmesinin gerekçesi olarak ‘çok şey biliyordu’ demekle yetinecektir. Erol Güney’in sohbetlerimizde anlattığı en renkli öykülerden biri, siyasi polisin Ankara’da kendisini bir davetten smokiniyle alıp apar topar Yozgat’a sürgüne götürüşü olayıydı. Erol Güney ve sivil polisler, sabah Yozgat çarşısının içinden geçerler. Casus olduğu haberi ortalığa yayılır. Çarşı esnafı ilk kez smokinli birini görmüştür. Üzerindeki giysinin ‘casus üniforması’ olduğuna hükmedilir ve adı ‘casus üniformalı adam’a çıkar. Güney, sınırdışı edildikten sonra İsrail’e yerleşip burada gazeteciliğe başlar.

ÖLÜRKEN ORHAN VELİ’NİN YANINDA KİM VARDI?
Erol Güney’in eşi Dora Güney’den de söz etmem gerekiyor. Ruh güzelliğinden söz ediliyorsa, ‘sireti suretine yansımış’ deyişi herhalde en kuvvetli ifadelerinden birini Dora Güney’de bulurdu. Dora Güney de eşi gibi Musevi’ydi. Erol Güney ile birlikte Ankara’ya yerleşerek Devlet Opera ve Balesi’nin kuruluşunda çevirmen ve protokol görevlisi olarak önemli bir rol oynamıştı. (Kendisini bir süre önce kaybettik.) Orhan Veli ölümcül bir durumda hastaneye götürülürken cankurtaranda yanında olan kişi Dora Güney’dir. İkinci kişi Fuat Keskinoğlu. 1988 yılında teybe kaydettiğimiz uzun bir sohbette Dora Güney, Orhan Veli’nin her akşam kedilerini görmek için evlerine gelişini anlatırken şöyle demişti: ‘Gayet güzel bir kediydi, sokaktan almıştık. İsmi Edibe idi. Ben de o zaman derdim ki, kitap yazmamıza gerek yok; çünkü kedimiz sayesinde Türk edebiyatına girdik.’ Dora Güney’e göre, Edibe’ye Sabahattin Eyüboğlu da çok bağlanmıştır. Hatta kendisi 1956 yılında İsrail’e kocasının yanına giderken Edibe’yi Sabahattin Eyüboğlu’na bırakması söz konusu olur. Ancak buna gönlü razı olmaz. Kedinin iğneleri yapılır, sağlam raporu alınır ve Edibe 1956 yılında İsrail’e göç eder. Edibe, Tel Aviv’de 22 yaşında ölür.

EDİBE HASIR KOLTUKTA UYUYOR
Erol Güney, 1980’lerin sonunda Washington’dan İsrail’e dönerken bana çok değerli bir hediye verdi. Bu hediye, Edibe’yi hasır bir koltukta uyurken gösteren bir fotoğraftı. Edibe’nin bir başka fotoğrafına da geçenlerde Haluk Oral ve Şeref Özsoy’un Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan ‘Erol Güney’in Ke(n)disi’ başlıklı kitabını okurken rastladım. Kitapta, Erol Güney’in renkli yaşam öyküsünün yanı sıra cumhuriyetin 1930’lu, 40’lı, 50’li yıllardaki kültür ve edebiyat hayatından çarpıcı kesitler yer alıyor. Hümanizma düşüncesine gönül vermiş bir grup aydının heyecan ve idealizmine yakından tanıklık ediyorsunuz. Ayrıca, bu otobiyografide Erol Güney’in kendisiyle ilgili son derece samimi ve dürüst davrandığını da vurgulamalıyız. Kitapta Edibe’nin fotoğrafını görünce arşivimdeki fotoğrafı yayımlamaktan kendimi alıkoyamadım. Bendekinde galiba uyuyor; belki Orhan Veli’nin şiirinde anlattığı gibi düşünceye dalmış bir vaziyette de olabilir. Erol Güney, 91 yaşında ve İsrail’de yaşıyor. Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu, iki yıl Tel Aviv’e ayak bastıktan sonra İsrail Cumhurbaşkanı’na güven mektubunu sunmadan önce ilk nezaket ziyaretini Erol Güney’e yaptı. Casus üniformalı gazeteci, tam 50 yıl önce çok şey bildiği için sınırdışı edilirken günün birinde böyle bir jestle karşılaşacağını düşünemezdi herhalde.


http://candundar.com.tr

Tel Aviv'de yaşayan 92 yaşındaki Erol Güney'le söyleştik

Edibe'nin babası O şiiri bilirsiniz: "Çıkar mısın bahar günü sokağa / işte böyle olursun / Böyle yattığın yerde / düşünür düşünür / durursun." Orhan Veli bu şiiri "Edibe" için yazmıştı. Edibe, Erol Güney'in kedisiydi. Erol Güney ise Orhan Veli'nin ve 20'nci yüzyıla damgasını vurmuş pek çok edebiyatçının yakın dostu... Tercüme Bürosu'nun, ilk mavi yolculuğun hayatta kalan son tanığı..

Tel Aviv'de kaldığımız otelin lobisinde onu bekliyorum. Gözüm kapıda... Az sonra yaşından beklenmeyecek kadar dinç adımlarla ve spor ayakkabılarıyla çıkageliyor. İşte o: Erol Güney...Onu Sedat Ergin'in Hürriyet'teki bir yazısında (13.03.2005) tanımıştım. Geçen hafta İsrail'e uçarken Haluk Oral'la M. Şeref Özsoy tarafından kaleme alınan biyografisi "Erol Güney'in Ke(n)disi" (YKY, 2005) elimdeydi. Gider gitmez telefon ettim, tanışmak istediğimi söyledim. Derhal kabul etti talebimi... "Fazla yaşıtım kalmadı. Buralarda Türkçe konuşmayı da özlüyorum" dedi. Az sonra oteldeydi. Fazıl Say, Nebil Özgentürk ve Kadir Dursun'la çevresini sarıp eşsiz sohbetini dinlemeye koyulduk. Öyle çok şey yaşamış, öyle çok insan tanımıştı ki... Bu inanılmaz hayat öyküsünden kesitler sunmak istiyorum size... Ayrıntılar için "Erol Güney'in Ke(n)disi" kitabını öneririm.

Rusya'dan İstanbul'a
Kahramanımız, 1914'te cihan harbi başlarken Odessa'da doğmuş. Rusya'da ihtilal patlayınca Musevi ailesiyle birlikte İstanbul'a göçmüş. Saint Joseph'te okumuş. Türk vatandaşlığına geçmiş. İstanbul Üniversitesi'nde Fransız ve İngiliz edebiyatı ile felsefe bölümünü bitirmiş.Üniversitede Sabahattin Eyuboğlu'yla, Orhan Veli'yle, Mina Urgan'la, Güzin Dino'yla, Azra Erhat'la tanışıp arkadaş olmuş. Hocası Sabahattin Eyuboğlu onu Ankara'ya sürüklemiş.

Tercüme Bürosu'nda
Yıl 1939... Yine bir savaş ve yeni bir hayat başlangıcı...Öğretmen olmak istiyormuş Güney... Ama saçma bir sebepten polis soruşturmasını geçemeyince hevesi kursağında kalmış.Birkaç dil bildiği için o dönem Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı'nda Batı klasiklerini Türkçeye kazandırmak için kurduğu Tercüme Bürosu'nda çevirmen olarak göreve başlamış.

100 top, 100 kitap
Otelde meyve suyunu yudumlarken 65 sene öncesine gitti yeniden: "O yıl 29 Ekim'de İsmet Paşa 100 klasik kitap istedi bizden... Topçu ya, tek topla savaş kazanılmayacağını biliyor. Savaş cephesinde nasıl 100 top lazımsa, kültür cephesinde de 100 kitap lazımdı. Sıvadık kolları..." üronun başında Nurullah Ataç vardı. Yardımcısı Sabahattin Eyuboğlu... ercümanlardan bazıları: Orhan Veli, Necati Cumalı, Melih Cevdet Anday, Suut Kemal Yetkin...O dönem Anday ve Cumalı'nın tanık olduğu bir nikahla Dora'yla evlendi, sonra da askerliğini yaptı Güney....

Tercümeler yağıyor
Savaşın bittiği yıl İnönü'nün hedefine ulaştılar. 1945'te 105 klasik eser Türkçe yayımlandı. Orhan Veli, Moliere'in "Tartuffe"ünü tercüme etmişti. Nurullah Ataç, Choderlos de Laclos'un "Tehlikeli Alakalar"ını... Rusçadan çevrilen "Harp ve Sulh", Zeki Baştımar imzalıydı ama kitabın çoğunu Bursa hapishanesinde yatan Nazım Hikmet çevirmişti. Güney ise o yıllarda Çehov'un "Vişne Bahçesi"ni, Gogol'ün "Müfettiş"ini, Gonçarov'un "Oblomov"unu Türkçeye kazandırdı. "Hayatımın en güzel yılları" dedi anlatırken... "Günde 10-12 saat çalışıyorduk. Göbels 'Kültürden söz edilince tabancamı çıkarıyorum' diyordu. Biz ise ona inat bir kültür inşa ediyorduk."

İlk mavi yolculuk
O yıl, hem zaferlerini hem savaşın bitişini kutlamak için Halikarnas Balıkçısı'nın çağrısıyla tatile çıkmışlar. Sekiz kişi "Macera" adlı bir tekneye atlayıp İzmir'den yola koyulmuşlar. Cevat Şakir, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi, Necati Cumalı, Erol-Dora Güney ve ahtapot avcısı Paluka... Bu kadroyla yolculuk ettiğinizi düşünsenize...Mavi yolculukların ilki... Bir köşede Bedri Rahmi yolcuların eskizlerini çiziyor; geceleri "Heraklitos mu daha ilericidir Eflatun mu?" tartışması yapılıyor. Rakı içilip balık yeniliyor.

Üç öğün balık
Yalnız Erol Güney yemek faslından iyi sözetmedi. Cevat Şakir eksik alışveriş yapmış. İki gün içinde rakı dışında tüm erzak tükenmiş. Onlar da kalan 12 gün boyunca sabah kahvaltısından gece yatana kadar, tuttukları balıkları yiyip rakı içmişler. "Mavi yolculuk insanları anlamak için bir kılavuzdur" derler ya... Bir teknede iki hafta geçirince Güney de daha yakından tanımış dostlarını... "Bedri Rahmi sürekli çizdi. Sabahattin Ali bencildi çok" diye anlattı. Ölümünü sordum: "Herhalde MAH'ın (Milli Asayiş Hizmetleri Teşkilatı) işiydi" dedi. Söz Bedri Rahmi'den, Eren Eyuboğlu'dan, "Karadut"tan açılınca "Eren, Bedri Rahmi'nin yasak aşkından dolayı çok ıstırap çekti ama söylemedi" dedi.

Orhan Veli
Orhan Veli'yle aynı okulda okumuş, aynı dönem Tercüme Bürosu'nda birlikte çalışmış, aynı yıl askere gitmişlerdi. "Çok içiyordu" diye yakındı bir ara, "Ama tercümede çalışırken iş heyecanıyla içkiyi azaltmıştı biraz..."Erol-Dora Güney çiftinin Edibe adlı bir kedileri varmış. Orhan Veli eve geldiğinde gelip onun dizine yatar, kendini okşatırmış.Sonra Orhan Veli, Edibe için iki şiir yazmış: "Bir erkek kediyle bir parça ciğer / dünyadan bütün beklediği / ne iyi" dizeleri... Ve Edibe'nin hamileliğinde yazdığı: "Çıkar mısın bahar günü sokağa / işte böyle olursun / böyle yattığın yerde / düşünür düşünür / durursun..." Orhan Veli'nin "Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki" diye biten ünlü "Sere Serpe" şiirini de yine Güney'lerin evinde tanıştığı Bella için yazdığını öğrendik sohbette...

"Tercüme"siz Türkiye

Sanki Türk edebiyatının sır kutusu açılmıştı. Güney keyifle anlatıyor, anlattıkça mısralarından, satırlarından, fikirlerinden tanıdığımız isimler ete kemiğe bürünüyordu. Lakin anılar 1940'ların sonunda kesildi. ünkü 1946'da tek parti iktidarı çökünce Hasan Ali Yücel istifaya zorlanmış, Tercüme Bürosu da dağıtılmıştı. Sabahattin Eyuboğlu Paris'e gitmiş, Melih Cevdet Anday istifa etmiş, onunla birlikte ayrılan Orhan Veli yeniden içkiye başlayıp Dora Güney tarafından hastaneye kaldırılırken can vermişti. Bir dönem bitmişti. Şimdi Agence France Press'te gazeteciliğe soyunan Güney için zor yıllar başlıyordu.

YOZGAT'TA SÜRGÜN

"Çok şey bilen adam" 1955 Mart'ında Sovyetler'in Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek istediğine dair haberi Demokratların hoşuna gitmeyince Bakanlar Kurulu kararıyla "Türkiye aleyhine çalıştığı gerekçesiyle" vatandaşlıktan çıkarıldı Erol Güney...Oysa haber doğruydu. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu "Bu adam fazla şey biliyor" demişti. Kaynağını sordular; söylemedi. Yarım asır sonra Tel Aviv'de "Kimdi kaynağınız?" dedim. "O dönem çok diplomat dostum vardı" diye yanıtladı: "Amerikalılarla da Ruslarla da görüşüyordum. Kuş uçsa haberim olurdu. Ama o haberi veren Belçika büyükelçisiydi." Polis nezaretinde Yozgat kampına götürülmüş Güney... Gözaltına alındığında Türkiye'de bulunan İngiliz dışişleri bakanı onuruna verilecek davete katılmak üzereymiş. Üzerinde smokiniyle götürmüşler. Yozgat'ta üç gün o smokinle gezmiş. Herkes smokinini "casus üniforması" sanmış.

Dışişleri'nin özrü

Gülerek, eğlenerek anlatıyor Yozgat sürgününü..."Çok güzel günlerdi" diyor:"En çok orada sarhoş oldum. Üç polisle geziyor, yiyip içiyorduk. Bir tanesi 'Çok hızlı yürüyorsun. Ankara'da seni izlerken üç kilo verdim' demişti." Yozgat'tan Paris'e gitmiş, oradan İsrail'e geçip yerleşmiş Güney... Ama 50 yıl boyunca Türkiye'yi hiç ihmal etmemiş.Galiba Türkiye de onu unutmamış.Türkiye'nin şu andaki İsrail Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu, üç yıl önce Tel Aviv'e atanınca dostu Sedat Ergin'den öğrenmiş Erol Güney'in orada yaşadığını... Adresini, telefonunu almış ve İsrail cumhurbaşkanına güven mektubunu sunmadan önce Güney'i ziyaret etmiş.Yarım asır önce bir dışişleri bakanının sınır dışı ettiği adam, bir başka Dışişleri mensubunun bu jestiyle duygulanmış.

Edibe ne oldu?

Onu otelden uğurlarken 92 yaşında bu enerjiyi nasıl bulabildiğini de sorduk:"İçki, sigara kullanmam pek" dedi, "Düzenli yürürüm. Uykuma dikkat ederim." Ayaküstü vedalaşırken o da bize Ankara'yı sordu, Baba Karpiç yaşıyor mu ki hâlâ?" dedi. "Yok" dedik."Ya sizin Edibe ne oldu?" "1956'da bizimle İsrail'e geldi, 22 yaşında öldü" dedi. Eşi Dora'yı da kaybettikten sonra yapayalnız kalmıştı Erol Güney... Kendi kullandığı arabayla giderken hayranlıkla bakakaldık ardından...Bize onca klasiği hediye etmiş ve bunca anıyı özenle muhafaza etmiş bu adama şapka çıkarttık.

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!