Dan Franck

Bohemler

Dan Franck


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


Herkes oradaydı, Paris’te...
http://www.radikal.com.tr/ Herkes oradaydı, Paris’te..

 
RADİKAL KİTAP / 13/02/2009
 
 
Dan Franck’in hikâyeleri, okuyucuyu egzotik görünümlü dahilerin çılgınlıklarına suç ortağı eder, hiç bilmediği bir geçmişin özlemini duyan günümüz sanatçılarını kışkırtır, kendilerine çekinmeden ‘deli-dahi’ sıfatını yakıştıranları kimlere öykündüklerinin bilincine vardırır nitelikte. Franck, “Geçmişteki sanatçılardan söz etmek aynı zamanda günümüz sanatçılarını da sevmektir” diyor. Manifestolar çağı sona ermiş olsa da, geçmişle ilişki kurmadan yeni bir şey yaratılamayacağı bir gerçek. Bohemler bu yüzden genç sanatçı adaylarına ve sanatseverlere çok şey vaat ediyor.
Montmarte komününde çıplak ayakla grek dansı yapan Isadora Duncan... Bir hafta çok sıkı çalışıp üç hafta alem yapan Jules Depaquit... Bir bardak şarap ya da apsent karşılığında resimlerini satan Utrillo... Eter koklayıp İsa’yla konuşan Max Jacob... Kenar mahalle anarşistlerini destekleyen isyankar, kavgacı, ayyaş, bağımlı, yoksul, şehvet düşkünü, avangard sanatçılar grubu... Bohemler, birbirlerini taklit ediyorlardı ve bunu yaparken, tamamen kendilerine özgüydüler. Ve bu insanlar, sefalet içindeki Paris’te, Montmarte’den Montparnasse’ye uzanan yolculuklarında, tek bir kişinin etrafında toplanıyorlardı: Picasso.
Bohemler, sanat akımlarını kişiselleştirmesiyle öne çıkan bir sanat kitabı. Sanatçıların ve eserlerin hikâyelerini anlatan Franck’in Picasso’ya diğerlerinden daha fazla yer vermiş olmasının sebebi, bu yoksul ve harika çocuğun bohemlerin lideri haline gelmesi ya da sonunda bütün sanatçı dostlarından daha ünlü ve zengin olması değil, Picasso’nun ruh halindeki değişimlerin sanatçının resimlerindeki yansımalarının bir çok önemli akımın başlangıcı kabul edilmesi.
Henüz hâlâ resimlerini satmak için tüccarlarla pazarlık etmek zorunda olan Picasso, arkadaşı ve rakibi Casagemas’ın intiharından sonra melankoliye boğulur ve mavi dönem başlar. Bohem hayatın zorluklarına göğüs germeye çalışan Picasso’yu sosyeteye, yoksulluğuna rağmen her daim şık giyinen şair Max Jacob takdim eder. Picasso’nun parfüm düşkünü güzel Fernande Olivier ile ilişkisi, afyon içerek geçirilen gecelerin de etkisiyle, pembe dönemi tetikler. Bu arada Matisse ile dost ve rakip olur. Fovizmin çiğ renkleri, coşku ve öfke kaynaklıdır. Bu yeni akım, eleştirmenlerce adeta kınanır. Braque ve Derain gibi ressamların gruba dahil olmasıyla birlikte şenlik başlar. Picasso ve arkadaşları sirklere giderler, soytarıların ve palyaçoların resmini yaparlar. Hayat bir karnavaldır... Picasso çevresini çöpçatanlık yaparak eğlendirirken, içini kemiren kıskançlıklardan bir türlü kurtulamaz. Sonunda tüm sevgililerini ve dostlarını yüzüstü bırakacaktır...
Getrude Stein, verdiği davetlerle Picasso’yu çok etkilemiştir. O dönem Braque ile yakınlaşır, Cezanne ve Courbet’ten etkilenirler. Stein’in portresinin önünde dikilen Picasso, analitik düşüncelere dalar. Kübizmin temelleri atılmış olur. Bu arada savaş, Picasso ve Braque’yi ayırır. Braque cephedeyken, Picasso ‘kübizmin generali’ olur. Kübistler devasa resimler yaparak (ağaç, asker, tren yolu vb. resimleri) orduya yardım eder. Ordu bu resimleri Almanları şaşırtmak amacıyla, kamuflaj olarak kullanır. Sanat, güçlü bir silah haline gelmiştir.
Matisse’nin Afrika’dan gelen maskları keşfetmesiyle, Picasso, Afrika objelerinden ve zenci sanatından büyülendiğini fark eder. Eleştirmenler bu yeni akımı, primitivizmi de yerden yere vururlar. Italyan fütüristlerin küstah manifestolarıyla beraber Paris’e geldikleri dönemdir bu. Picasso’nun Fernande’si, fütürist ressam Oppi’ye kaçar. Montmarte komününden Montparnasse atölyelerine terfi eder bohemler. Savaş sonrasında Tristan Tzara, hiçbir anlamı olmayan bir sözcüğün, ‘dada’nın manifestosunu her yerde yüksek sesle okumaya başlar. Sanat eserinin güzellik ve estetik ile olan ilişkisi yeniden tanımlanırken, grup dağılmaya başlar. Aragon ve Breton, Tzara’nın uydusu olurlarken, artık takım elbiseler giyen Picasso, Erik Satie ve Jean Cocteau ile yakınlaşır. Gerçeküstücülük şekillenmektedir. Bir dönemin sonu olacak 1930’lar... yaklaşmaktadır.
Modern sanatı ve modern sanatın bütün ünlü akımlarını yaratan herkes oradaydı. Picasso ve grubu, Paris’i dünyanın merkezi haline getirmişti. Zamanın ruhu ve şehrin kalbi... Yeniliklerin büyük bir hızla yayıldığı ve her yeni akımın öncekini eskittiği bu manifestolar çağında, sanatçıların bu kadar üretken ve öncü olabilmelerinin sebebi, dehalarının yanı sıra, belki de sürekli olarak grup halinde gezmeleri, evlerine kapanmayıp kafelere, sokaklara akın ederek renkli (apsent yeşili) bir tartışma ve dayanışma ortamının içinde olmalarıydı. Dan Franck, ‘Bohemler’de bu kafeleri ve sokakları ‘sanki oradaymış gibi’ canlı ayrıntılarla ve hikâyelerle tasvir ederek, dönemin alternatif Paris haritasını çıkarıyor. Yolu Paris’e düşen sanatseverler, geçmişin izlerini sürmek için Bohemler’i rehber olarak kullanabilirler. Kitapta bahsi geçen, yüzyılın sonundan 1930’lara uzanan zaman diliminde ‘vatanlarından uzakta, sığınmacı olarak yaşayan’ bohemlerin gözdesi olmuş ve modern sanatın doğumuna tanıklık etmiş mekanlardan bazıları şunlar:

Modern sanatın mekanları
* Kafe Zut: Müdavimleri anarşistlerden ve sanatçılardan oluşan kafede biradan başka içki servis edilmiyordu.
* Ravignan Sokağı: Picasso ve Apollinaire’nin ceplerinde her daim silah bulunurdu. Sokak, sanatçıların ve Montparte anarşistlerinin işgaline uğradıktan sonra kavgalarla, taşkınlıklarla, gösterilerle, vandallıkla ve düellolarla gündeme geldi.
* Fleurus Sokağı: Kıtlık zamanı sanatçıları doyurmayı kendine görev edinmiş çılgın azize Getrude Stein’in atölyesi bu sokaktaydı. Duvarlar Picasso, Delaunay, Braque ve Matisse tablolarıyla doluydu. Ev sahibesini en çok keyiflendiren şeylerden biri ise, Picasso ile Matisse’nin bitmek bilmeyen çekişmesini izlemekti.
* Closerie des Lilas: Leylakların kafesi. Picasso ve grubu Montparnasse’ye taşındığında gittikleri bar. Müdavimleri arasında Monet ve Renoir gibi ressamların yanı sıra, sembolist ve post-sembolist şairler de bulunuyordu. “Savaşa kadar leylaklar arasında dans etti insanlar orada...”
* Dome: Closerie’nin burjuvalaşmasından sıkılan grup, yeni bir bistro keşfeder. Dome, terasta güneşlenip yaklaşmakta olan savaş hakkında uzun konuşmaların yapıldığı, sarhoş olunup ulusal marşların söylendiği bir mekan haline gelir. Savaş nihayet başladığında ise sokaklar boştur artık, kafeler ise erzak depolarına dönüşmüştür.
* Marie Vassilieff’in kantini: Sefalet içindeki Paris’te, savaşa gitmemiş sanatçıların buluşma noktası haline gelen kantin, resim akademisi sahibi ve Matisse’nin öğrencisi Rus Marie Vassilieff işletiyordu. Cephedeki Apollinaire’nin geride bıraktığı sevgililer de buradaydı.
* Rotonde: Savaş bitmiştir. Picasso ve grubu bir aradadır yine. Kübistler, bu kez Rotonde’de, esrar kokuları arasında, Troçki ile derin bir sohbettedir. Zamanında gerçeküstücüler tarafından küçümsenen, sonra aniden yıldızı parlamaya başlayan şair Jean Cocteau ise ısrarla kübistlerin, özellikle de portresini yaptırmak için yanıp tutuştuğu Picasso’nun dibinden ayrılmaz.
* La Source: Bir çok şeyin temellerinin atıldığı kafe. Gerçeküstücülüğün, dadaizmin babası Tzara ve yeni fotoğraf teknikleri deneyen Man Ray’in ortaklığının ve onsekiz yaşındaki, erkek şapkaları takan, Montparnasse kraliçesi ve ressamların gözde modeli Kiki ile Man Ray’ın aşklarının...
* Loui Moyses: Bar masasında Cocteau, Coco Chanel, Isadora Duncan ve diğer avangardlar hararetli tartışmalar yapıyorlardı.
* Sphynx Genelevi: Tanıtım yazısını Henry Miller yazmıştı ve kendisinin gönderdiği her müşteri için Miller’e komisyon ödeniyordu.
* Jockey: Tzara’nın mirasyedi kadınları baştan çıkarmasına, Kiki ve Man Ray’in müthiş kavgalarına, Man Ray’in sosyeteye girişine tanıklık eden bar.
* Certa: Grubun dağılmasına yakın, gerçeküstücüler burada toplanır. Aragon, Breton, Marcel Duchamp ve Tzara, devam zorunluluğu olan bu toplantılarda, mahrem anılara ve zaman zaman gerginliklere sebep olan kişilik analizlerine yönelirler.

BOHEMLER
Dan Franck
Çeviren: İsmail Yerguz
Sel Yayıncılık
2009, 431 sayfa
30 TL.

 
 

Paris’te, bohemler arasında

Bohemler
SERKAN OZAN ÖZAĞAÇ
Nicedir ‘bohem hayat’ın anlamının gereğinden fazla yüceltilmiş ya da alçaltılmış olduğunu düşünüyorum. Zira ‘bohem’, kimilerince çilekeş sanatçının yetenekleriyle, acılarıyla ve kasvetli karanlıklarıyla süslediği, özenilen bir yaşamak hali; kimilerince de hayat içinde pek de gerekli olmayan sanatçının, hiç gerekli olmayan avare ve sorumsuz halidir. Ya da o tanıdık ifadeyle: Uyku ile uyuşukluk arasında rakseden, küçük, pejmürde bir şuur hali...

Kim, hangi görüşe katılır ya da katılmaz bilemem. Bence bu konuda tartışılamayacak bir şey varsa o da; Henry Murger’in La Bohem adlı romanının önsözünde de belirttiği gibi, bohem hayatın en görkemli ve yoğun yaşandığı yerin Paris olduğudur.

Paris’in bohem hayatları

Paris, hemen hemen bir önceki yüzyılın tamamında, edebiyat ve sanat alanında, bir cazibe başkentidir. Öyle ki, yirminci yüzyılın başlarında bu şehirde, tuhaflığı efsane olmuş Max Jacob’un siyaset adamlarını taklit ettiğini görebilirdiniz. Ya da Montparnasse’taki atölyelerinde çalışan ressamların Picasso’nun yaklaştığını anlayınca resimlerini sakladıklarına şahitlik edebilir, Apollinaire’in bir çavuş olarak katıldığı Meksika savaşı sırasında keşfettiği ressam Henri Rousseau’yu coşkuyla anlatışını işitebilirdiniz.

Sel Yayınları tarafından yayımlanan Bohemler adlı kitap, bizi tüm bu sanat ve edebiyat dehalarının bohem hayatlarını bazen övmeye, bazen yermeye; ama her zaman bu hayatlara duyulan karşılıksız bir merakın kapılarını aralamaya davet ediyor.

Yeni nesil Fransız yazarlarından Dan Franck, çok da ses getirmeyen romanlarından sonra bu defa, kurgusal olmayan ve düzyazıya dönük bir inceleme kitabıyla karşımıza çıkıyor. Her ne kadar yazar, bu kitabının, Nu Couche (Yatmış Çıplak) adlı romanıyla kesiştiğini ve onun mekânlarını, boşluklarını ve gizemlerini doldurduğunu ifade etse de tüm bu niyetlerin farklı bir edebi duyarlık ve bilinç ile sergilendiğini gözlemleyebiliriz. Dan Franck, bu kitabıyla bohem hayatın devindiği Paris’te okurlarını büyülü bir seyahate çıkarıyor. Ve bizi her türlü ruh halleriyle, Apollinaire, Modigliani, Jean Cocteau, Picasso, Tristan Tzara ve diğerleriyle tanıştırıyor.

Sanatsal üretim ve yaşamak ikileminde adı geçen tüm sanatçıları bir romanın karakteriymişçesine bu kitabında yaşatan Franck’ın, kitabın hemen başındaki şu cümleleri sanatın arkasında silik bir gölgeye dönüşen sanatçıyı günlük hayatlarında, fakirliğin acılı çağrışımları içinde, tutumsuzluk taraftarı, aşk düşkünü ve tartışmalı halleriyle bohem hayat tarzıyla bütünleştiriyor: “Sanat ne kadar soylu, büyük, basit ve güzelse sanatçı o kadar küçük, küçümsenen, reddedilendir. Çoğu zaman biçim adına özün silinmesidir bu. ... Sanatçı her şeyden önce sanat yapıtı üretir. Picasso istediği gibi giyinebilir. Alfred Jarry istediğinde, istediği gibi silahını çekebilir. Breton ve Aragon hor gördükleri, küçümsedikleri, kişilerle tartışabilir, kavga edebilirler, çılgınlıkları, delilikleri, çizdikleri yollara bakıldığında o kadar önemli değildir. Modern Sanat bu yüce bozguncuların ve kışkırtıcıların ellerinde doğmuştur.”

Bohem hayatın bol iklimli ruhu, dönem sanatçıları ve edebiyatçılarını kâh bir heyulaya, kah bir sıradanlığı öldürmeye itiyor. Ama hiçbiri dehasını ve heyecanını öldürmüyor.

Sanat: Mutsuzluğun bilinci

20. yüzyıl başlarında Paris, modern sanatın bir çok önemli akımı için (kübizm, dadaizm, fütürizm, sürrealizm...) bir kavşak noktasıdır. Paris’i masalsı bir şehir haline getiren de bu konumuyla birlikte, dünya kültüründeki efsanevi olaylara ev sahipliği yapmış olmasıdır. Dan Franck’ın yapıtını oluştururken her şeyden evvel, dönem Paris’inin yalnızca şekline değil, ruhuna da bir sadakat gösterdiğini görebiliriz. Sadakat gösterdiği dönemin ruhunu hâkimiyeti altına alan Franck, bu büyük sanatçıların dünya sanatının mihenk taşları olan yaşamlarından süzdüğü enerji ve güzelliği yakalayarak bu olağanüstü zaman dilimini büyük bir cesaret ve bir ‘edebiyat tarihi’ gezgininin bilinciyle resmediyor. Dönemin üretme gereksiniminin, kitapta adı geçen, geçmeyen tüm sanatçıların üretme gereksiniminden daha fazla olduğu ve sanatın öncelikle mutsuzluğun giderilmesi değil, onun bilinci olduğu gerçeğini de asla unutmuyor.

Dan Franck, modern sanatın inşa ettiği büyülü dünya içinde dönemin neredeyse bütün önemli sanatçılarının zengin öykülerini, tarihin çelişkilerini ve detaylarını göz ardı etmeden, büyük bir ustalıkla açığa vuruyor.

Bundan dolayı, kitapla birlikte Louis Aragon’un kalemine, Picasso’nun fırçasına misafir olmak da kaçınılmaz oluyor.


Bohemler- Dan Franck


1911 yılında Mona Lisa'nın Louvre'dan çalınması büyük bir skandala neden olmuş, Louvre'dan Mona Lisa'yı değil ama bazı nesneleri yürüttüğünü açıklayan Géry-Piéret adındaki Belçikalıdan bazı heykelcikler satın alan Pablo Picasso'yu bir telaştır almıştı Heykelcikler, Picasso ve Apollinaire dostluğunun sınandığı uzun bir macera sonucu Seine nehrine atılmaktan kurtulup, Louvre'a geri döndü... Ama yüzyıl başında Paris, modern sanatın bu tartışmasız başkenti, daha nice ilginç olaya gebeydi

Picasso'dan Matisse'e, Modigliani'den Man Ray'e, Apollinaire'den Hemingway'e, Braque'tan Breton'a, Max Jacob'tan Cocteau'ya, Cendrars'tan Desnos'a, Diego Rivera'dan Utrillo'ya, Tristan Tzara'dan Kiki'ye nice ressam, model, şair ve yazara evsahipliği yapan Paris, Montmare'ı, Montparnasse'ı, sokakları, müzeleri, barları ve birbirinden ilginç karakterleriyle Bohemler'in başrolünde: Modern sanatın tarihinin yazıldığı yıllarda Paris'te yaşanan bireysel mücadeleler ve genel olarak avangard sanatın mücadelesi; geleceğin ünlü sanatçıları arasındaki dostluklar, aşklar, kıskançlıklar ve kavgalar ve yüzyıl başında, Paris'i bugünün efsanevi kenti yapan her şey... Picasso'yla heyecanlanacak, Utrillo'yla içecek, Modigliani'yle hüzünlenecek ve daha nice ilginç karakterin gerçek yaşamında kesitlere tanıklık edeceksiniz...

Bohemler, modern sanatın doğum sürecini merak edenler, ama bir tarih kesitini edebiyat tadında okumak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak

DELİLİĞE ÖZGÜRLÜK!

Müge Karahan (karahanmuge@gmail.com) Dan Franck, “Bohemler” adlı anlatısının girişinde, “Bulgar Jules Pascin’in, yüzyılın ilk otuz yılının kapısını bir daha açılmamak üzere kapattığını” söyler ki gerçekten de otuzlara kadar sanatsal/düşünsel açıdan oldukça üretken bir dönem yaşanmıştır. Sürrealizmin 1924’te André Breton’un yazdığı “Manifesto” ile yeniden doğuşu, Tzara’nın 1920’de Paris’e gelişiyle Dadaizmin hareketlenişi ve Duchamp’ın pisuvarı sanat alanına dahil etmesi bu döneme denk düşmüştür.
Bohemler dönemini ve 1920’lerin başkaldıran manifestolarını hatırlamak üzere iki farklı metin üzerine odaklanılabilir. Bunlardan birisi, Sel Yayıncılık tarafından basılan Dan Franck imzalı “Bohemler” kitabı; diğeri ise Altıkırkbeş’in derleyip topladığı “Sürrealist Manifestolar”. Bu iki kitap, sanat meraklıları kadar konuyu bilmeyenlerin de ilgisini çekecektir. “Bohemler”, bir devri ve o devrin sanatçılarını biyografik roman tekniğiyle anarken yolculuğa çıkmaya hazır okurları başka yerlere taşımak ve pek çok isimle buluşturmak konusunda iddialı.
Her manifesto gibi heyecan uyandıran ve kışkırtan, André Breton imzalı “Sürrealist Manifestolar” okurların başucuna yerleşmeye aday bir kitap. Breton, manifestoların aydınların silahı olduğu tespitini haklı çıkaracak çarpıcı cümlelerle başkaldırıyor: “En basit Sürrealist eylem, elde tabancayla sokakta koşarak, tetiği olabilecek en seri şekilde çekerek kalabalığa körlemesine ateş açmaktır. Hayatında bir kere olsun yürürlükteki küçük düşürme ve aptallaştırmaya dayalı önemsiz sisteme bu şekilde son vermeyi düşlememiş herkesin, o kalabalıkta karnı namlunun seviyesinde olacak şekilde yeri hazırdır.”
1924 tarihli ilk manifesto daha ilk cümlede okuru çekecektir: “Hayattaki –demek istediğim, gerçek hayattaki– en kırılgan şeylere dair inanç öylesine güçlüdür ki, bu inanç en son kaybolup gider”. Bu çarpıcı girişten sonra vicdanı da söküp atan metin, özgürlüğe çabuk varır ve Manifesto’nun en tetikleyici cümlelerinin bir bölümü burada sıralanır: “‘Özgürlük’ün sözcüğü dahi beni hâlâ heyecanlandırmaya yetiyor… Yalnızca hayal gücü bana olabileceklere dair bir imada bulunuyor ve bu, korkunç öğüdü de bir yere kadar silip atmak için yeterli; ayrıca, hata (sanki daha büyük bir hata yapmak mümkünmüş gibi) yapma korkusu olmaksızın kendimi ona adamama olanak verilmesi için de yeterli. Hayal gücü nerede kötüleşmeye başlar ve akli denge nerede tehlikeye düşer? Söz konusu akıl olduğunda, hata yapma olasılığı aslında iyilik ihtimalini de barındırmaz mı?”
Aslında büyük bir güce, hayal gücümüze sahipken ve her şeyi yapabilecek özgürlüğü bulmuşken hata yapma korkusuyla (genel anlamda korkuyla) kendi kendimizi kısıtladığımızı gözümüze sokar bu satırlar.
Tam da bu noktada, Yusuf Atılgan’ın başyapıtı “Anayurt Oteli”nin katibi geldi aklıma. Zebercet için, “dayanılacak gibi değildir bu özgürlük”. Belki de hata yapmanın, küçük düşmenin korkusu ve kusursuz olmanın mağrurluğuyla onu bu otele hapseden, bir ailenin geleneğinden çok Zebercet’in kendisidir.
Manifestonun verdiği şevkle, hata yapmamanın korkusuzluğu içinde, yazının kalemi uçtukça uçarken edebi ve felsefi okumayı bırakıp bir kavram olarak sürrealizm üzerinde konaklayalım. Manifesto’da Sürrealizm, biri ansiklopediden biri de sözlükten olmak üzere iki ayrı alıntıyla ilk ve son kez tanımlanıyor.
Manifesto’yu okumaya başladıktan sonra bu tarifin ne ifade ettiği üzerinde çok durulmayacak olsa da okurun gözünü alıştırmak için tanımı şöyle özetleyebiliriz: “Sürrealizm, daha önceleri ihmal edilmiş birtakım çağrışım biçimlerinin fevkalade gerçekliğine, rüyaların mutlak kudretine, tarafsız düşünce oyunlarına yönelik inancı esas alır. Diğer tüm ruhsal mekanizmaları ilk ve son olarak yıkma ve hayatın temel sorunlarını çözümlemek adına bunların yerine kendisini koyma eğilimindedir.”
1930 tarihli ikinci sürrealist manifesto, bu tanıma yakışır bir raporla başlar. Bu, bir psikiyatrın meşru müdafaa raporudur ve metne göre André Breton’un “Nadja” isimli kitabı, delileri (akıl hastanesindekileri) psikiyatrları öldürmeye teşvik etmektedir. Doktorun dikkat çektiği cümlelerde Breton, “… eğer deli olsaydım ve günler boyu hapsedilseydim, aklımın başımda olduğu bir anlık süreyi şunlardan tesadüfen yoluma çıkan birini soğukkanlılıkla öldürmek için kullanırdım, tercihen doktoru. En azından vahşi hastalara yapıldığı gibi tek başıma bir hücreye kapatılırdım. Belki beni yalnız bırakırlardı” demiştir. Psikiyatrın bununla ilgili yazdığı rapor ve Breton’un hastaneyle ilgili cümleleri okuru hemen ilk manifestoya götürür. Bu manifestoda, yukarıda alıntılanan, bizi hata yapma korkusundan kurtaran cümlelerin ardından delillik konu edilmiştir ve Sürrealizm, “deliliğe özgürlük” diye bağırmaktadır: “Delilik korkusunun bizi hayal gücünün bayrağını dürülmüş şekilde tutmak zorunda bırakmasına izin vermeyeceğiz.” … “Fantezilerimizi özgür bıraktığımızda, gerçekten onlarla yaşamamız mümkündür.”
Breton, bizleri, “tahlil etme” arzusundan, noktalama işaretlerinden kurtulup mırıltıların bitmez tükenmez tabiatına güvenmeye ve sürreallik arayışının peşinden gitmeye çağırır: “Rüya ve gerçeklik olmak üzere, ilk bakışta çok çelişkili gibi görünen bu iki halin gelecekte, tabiri caizse bir tür mutlak gerçeklik olan sürreallikte bütünleşeceğine inanıyorum. İşte ben bu sürreallik arayışının peşinden gidiyorum…” O, bulamayacağından emin olmasına rağmen gitmeye devam eder; biz okurları bu arayışın peşinden sürüklenmeye ikna eden ise yine Manifesto’dan alıntılanan bir dipnottur: “Hayal ürünlerinin en mükemmel tarafı, şeylerin artık hayal ürünü olmaktan çıkmasıdır: Yalnızca gerçeklik vardır.”

“Sürrealist Manifestolar”, André Breton, Çev: Artemis Günebakanlı, Ayşe Güngör, Yeşim Seber Kafa, 152 s., Altıkırkbeş Yayınları, 2009

 

Valid HTML 4.01 Transitional