| |
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4290
Márquez'in kendi karnavalı
Márquez'in anılarındaki Latin Amerika atmosferi
romanlarındaki gibi. Sıcak ve tozlu sokaklar, derme çatma evler, neşeli,
şehvetli, hüzünlü, kavgacı ama ille de iyi bir hikâyesi olan insanlar
CEM ERCİYES (Arşivi)
ANLATMAK İÇİN YAŞAMAK
Gabriel García Márquez, Çeviren: Pınar Savaş, Can Yayınları, 2005, 552
sayfa, 21 YTL.
Márquez'in üç yıl önce yayımladığı anıları hemen dünya çapında bir edebiyat
olayı olmuş, hakkında pek çok yazı ve haber yayımlanmıştı. Öyle küllenmiş
skandallara dair sarsıcı açıklamalar yaptığı için filan değil, Márquez
çapında bir yazarın kendisini anlatması, edebiyatının temel taşlarını ortaya
dökmesi her zaman nasip olmadığı için bu derece ilgi çekmişti. Márquez, ilk
cildini 2002 yılında yayımladığı anılarının ikincisini hâlâ yazıyor. Üç
kitapta toplanması tasarlanan anıların 1 Eylül itibariyle Türkçede
yayımlanan ilk kitabı, ünlü yazarın doğumundan ilk romanının yayımlanmasına
kadar geçen yaklaşık otuz yıllık bir süreyi kapsıyor.
Márquez'in anıları bir yazarın nasıl yetiştiğini anlatıyor. Maceracı,
uslanmaz, hesapsız yazma arzusuyla beslenen ve fakirlikle bilenen
yazarlardan birini anlatıyor. Bu kitap onun ailesi, eğitimi, dostları,
edebiyat meclisleri, sevişmeleri, şarkıları, dansları, gezmeleri kadar
yazdıkları, okudukları ve düşündükleriyle de ilgili. Kitabında tek tek tüm
yapıtlarının nasıl çıktıklarını anlatmasa da Márquez, okuduklarının,
yaşadıklarının yapıtlarını nasıl etkilediğini, denediği anlatım tekniklerine
varıncaya kadar açıksözlülükle okurun önüne seriyor.
Romanlarındaki gibi
Gabriel García Márquez'in anılarında tam anlamıyla romanlarındaki Latin
Amerika atmosferi var. Sıcak ve tozlu sokaklar, derme çatma evler, geçen
yüzyıldan kalma kolonyal binalar, neşeli, şehvetli, hüzünlü, kavgacı ama
ille de hikâyesi, sarsıcı ve güçlü bir hikâyesi olan insanlar var bu
kitapta. Márquez, yaşamındaki tüm insanları, olayları, kentleri,
yolculukları ve özellikle okuduğu kitapları büyük bir iştahla, coşkuyla ve
tıpkı diğer kitaplarında olduğu gibi okuyucuyu kendi atmosferine hapseden
bir canlılıkla anlatıyor. Koca bir hayatı anlatmak için yaşayan, yaşadığı
her şeyi bir gün anlatmak üzere zihnine kazıyan ve tüm bunları daha ve daha
iyi nasıl anlatacağının yolunu arayan bir Kolombiyalı'nın kitabı bu. Kitap,
Márquez'in ufak ufak gazetecilik yaptığı, edebiyatsever dostlarıyla birlikte
bohem ve meteliksiz bir yaşam sürdüğü yirmili yaşlarından başlıyor ve bir
edebiyatçı olarak kabul görmeye başladığı yıllara kadar geliyor. Kronolojik
bir sıra izlemiyor, uzun atlamalarla çocukluğuna, ilkgençliğine, tekrar
çocukluğuna, üniversite yıllarına, gazetecilik yıllarına gidip geliyor. Bu
sıçramalar sırasında küçük tekrarlar yapsa da anlatmaya değer hikâyeleri,
yaşamları kesiştirip bin bir hikâyeler toplamı diyebileceğimiz güçlü bir
metin oluşturuyor. Tabii bu hikâyelerin kurgu değil gerçek olmaları, en
azında bir büyük yazarın hafızasını oluşturan gerçekliği aktarmaları çok
önemli. Márquez, kendisini oluşturan öğeleri, yazarlığa nasıl tutunduğunu
kendi gözlerinden anlatıyor.
Aydınlığa kavuşması
'Annem evi satmasında ona yardımcı olmamı istedi' diye başlıyor Anlatmak
İçin Yaşamak. Annesi yaşadığı kentten Gabito'nun yanına geliyor ve uzaktaki
memleketlerine yapacağı uzun yolculukta kendisine eşlik etmesini istiyor.
Derken kendimizi kalabalık García Márquez ailesinin, tuhaf komşularının ve
birbirinden ilginç olayların içinde buluyoruz. Böylece ihtiyar Márquez, genç
Márquez'in ilk romanını yazmak için neredeyse bir aydınlanmaya kavuşmasını
sağlayan bu yolculuğu ikinci kez kaldıraç olarak kullanıyor ve anılarının
ilk cildini yazmaya buradan başlıyor (Bu arada, La Casa adlı o 'ilk roman'
hiçbir zaman tamamlanıp yayımlanmamış):
"Annemle birlikte Cataca'ya yaptığım gezi, Don Ramon Vinyes'le o tarihi
konuşma, Baranquilla grubuyla yakın ilişkim, beni yaşamımın sonuna dek
sürecek bir cesaretle doldurmuştu. O zamandan beri daktilomla kazanmadığım
tek bir kuruş girmedi cebime. Bunun sanılandan daha övgüye ve dikkate değer
bir konu olduğunu düşünüyorum, çünkü öykülerimden ve romanlarımdan
kazandığım teliflerle yaşamaya başlamam, inanılmayacak kadar az kazançlarla
dört kitap yayımladıktan sonra, kırklı yaşlarımın ortalarını bulmuştur.
Bundan önce yaşamım beni bir yazardan başka her şeye dönüştürmeyi deneyen
sayısız yemle mücadele ederek galip gelmeye çalışan, iç içe geçmiş bir
tuzaklar, hileler ve hayaller karmaşasıydı."
Sanki kitap ilerledikçe yazar, zihninde dönüp duran hikâyelerin enerjisine
yenik düşüyor ve belirli bir düzen içermeden, anılar içinde gidip gelen, bu
arada küçük tekrarlara düşmekten kaçınmayan, şenlikli, binbir hikâye ve
karakterin cirit attığı bir kitap çıkıyor ortaya. Gabriel García Márquez'in
kendi yaşamının karnavalını okuyoruz aslında. Sayısız akrabanın, komşunun,
sevgilinin, arkadaşların ve yazarların kaynaşıp bağırıp çağırdığı bir
karnaval bu. Márquez bu karnavalın içinde gezerken yer yer kendi hikâyesini
kesiyor ve büyüdüğü dünyaya dair bir başkasının hikâyesini anlatmaya
koyuluyor. Yazarın sadık okurları için son derece tanıdık; hüzünlü, tuhaf,
şamatalı ve sokaklara ait fakir insanların Latin Amerika hikâyeleri bunların
hepsi de. Mesela Maria Consuegra'nın sabahın üçünde kapının dışında vurduğu
hırsız ve onun mezarını ziyarete gelerek tüm kasabayı saygılı, meraklı bir
sessizliğe sokan siyahlar içindeki anne ve kızının öyküsü. Ya da artık
kimsenin gitmediği bir eczanenin arkasındaki bölmeye asılı hamakta uyuklayan
kocaman elli, çıplak ayaklı, bin yaşındaki doktor karakteri.
Ailesi de fantastik
Aslında Márquez salt kendi gerçekliğinden, ailesinin içinden bile öyle
hikâyeler anlatıyor ki bazen onun yaşamındaki fantastik öğenin kaderden
başka hiçbir şeyle açıklanamayacağını da düşünüyorsunuz:
"(Annem) doksan yedi yaşını, kendisinin on bir, kocasının dört çocuğunu,
yetmişbeş torununu, seksen sekiz torun çocuğunu ve on dört torun torununu
gördü. Hiç bilmediği çocuklar bu sayılara dahil değil. 2002 yılının 19
Haziran'ınında, bizler onun ilk yüzyılını kutlamaya hazırlanırken doğal bir
ölümle öldü; aynı gün hemen hemen aynı saatlerde bu anıların son noktasını
koymuştum."
"Ya görüşünü yitirdiğinin gerçekten hiç farkına varamadı ninem ya da
odasından çıkamaz olana dek bunu itiraf etmek istemedi. Caridad
Hastanesi'ndeki ameliyat hem iyi geçti hem de sonucunun iyi olacağı
öngörüldü. Ninem bandajları çıkarılırken yatağına oturdu, yeni bir gençlikle
ışıldayan gözlerini açtı, yüzü aydınlandı ve sevinicini tek bir sözcükle
dile getirdi:
Görüyorum.
Cerrah tam olarak ne gördüğünü anlamak istediğinde yeni gözleriyle odayı
tarayarak hayran olunacak bir kesinlikle her şeyin dökümünü yaptı. Doktorlar
şaşırmıştı, ninemin bir bir sıraladığı nesnelerin orada gözünün önündeki
hastane odasındakiler değil de, düzenlerini bile bildiği Ataca'daki
odasındakiler olduğunu bir tek ben biliyordum. Bir daha asla göremedi."
Márquez bize ülkesi Kolombiya'yı ve onun çalkantılı tarihini de izletiyor,
okul, aile ve geçim peşinde koşan insanlar aracılığıyla. Venezüella, Peru
ile yapılan savaşlar, Bin Gün'lük iç savaşlar, cesetlerin üst üste yığıldığı
çatışmalar, binlerce kişinin öldürüldüğü katlimalar, Liberaller ve
Muhafazakârlar kadar genel iki politik sıfatın arkasında biriken toplumsal
ve ekonomik öfkenin de bir dökümü yapılıyor bu kitapta.
Márquez'in evrenini özetlemesi bakımından, kişisellik dozu yüksek, tadımlık
sayılabilecek küçük alıntılar yaptık. Devamı, İspanyolca aslından çevrilen
552 sayfalık kitapta.
İlk yayımlanan öykü
Bu bir salı günü oldu, öykümün kaderi konusunda fazlaca bir yürek çarpıntısı
yaşamadığım gibi, basarlarsa da bunun çok yakında olmayacağından emindim.
İki hafta boyunca cumartesi öğle sonralarının sıkıntısını öldürmek amacıyla
bir kahveden ötekine dolaştım durdum, 13 Eylül'de El Malino'ya girince, El
Espectador'un ekibini boydan boya kaplayan öykümün başlığıyla çarpıştım: 'La
tercera resignacion' (Üçüncü Teslimiyet).
Umutsuzluk içinde ilk farkına vardığım şey, gazeteyi alacak beş centavo'm
olmadığıydı. Bu, yoksulluğun en açık simgesiydi, çünkü o zamanlar gündelik
yaşamın pek çok temel ihtiyacı beş centavo ederdi: tramvay, telefon, bir
fincan kahve, ayakkabıları cilalatmak. Hiç durmadan çiseleyen yağmurdan
korunmak için üzerimde bir şey olmadığı halde kendimi sokaklara attım, ama
çevredeki kahvelerde bana sadaka verecek hiçbir tanıdığa rastlamadım.
Cumartesinin o ölü saatlerinde pansiyonda da sahibesinden başka kimseyi
bulamadım, o da hiç kimse anlamına gelirdi, çünkü iki aylık yemek ve yiyecek
karşılığında ona 725 centavo borcum vardı. Her şeyi yapmaya hazır olarak
yeniden sokağa çıktığımda, Tanrı'nın bir lütfu gibi elinde El Espectador'u
tutan bir adam indi taksiden, hemen karşısına dikilip bana gazeteyi hediye
etmesini istedim.
İlk seks
"Demek küçük damlaları olan doktorun oğlusun sen" dedi, beş becerikli
parmakla pantolonumun içini yokluyor, bana sanki bir elinde on parmağı
varmış gibi geliyordu. Kulağıma sıcak kelimeler fısıldamaya hiç ara vermeden
pantolonumu çıkardı, kombinezonunu başının üzerinden sıyırıp attı, üzerinde
sadece renkli çiçekli donuyla, sırtüstü yatağa uzandı, "Onu sen
çıkaracaksın," dedi bana, "bu erkek işidir."
Fermuarı indirdim ama aceleden donu çıkaramadım, yatakta bir yüzücü gibi
hızlı hareketler yaparak bana yardımcı olması gerekti. Sonra beni
dirseklerimden tutarak kaldırdı ve misyoner pozisyonunda kendi üzerine
yatırdı. Geri kalanını ben yapayalnız üzerine uzanmış, dişi tay kalçalarının
arasında çalkalanıp ölürken kendi yaptı diyebilirim. Sonra kendi tarafına
kayıp benim gözlerime bakarak sessizce yattı, bu kez korkmadan, yeniden
başlamasını ve daha fazla sürmesini umarak bakışlarına karşılık verdim.
Birden hazırlıklı gelmemiş olduğum için iki pesoluk servis ücretini
almayacağını söyledi. Sonra yattığı yerden dikkatle yüzümü inceledi.
"Ayrıca Luis Enrique'nin abisisin değil mi? Sesleriniz aynı," dedi.
Kardeşimi nereden tanıdığını soracak kadar masumdum.
"Salak olma" dedi gülerek, "hatta geçen kez burada donunu bıraktı da,
yıkamam gerekti."
Yazar olacak çocuk
Okumayı öğrenmem zor oldu. M harfinin me diye okunması bana hiç mantıklı
gelmediği gibi, arkasına bir sesli gelince neden mea değil de ma oluyordu
peki? Böyle okumam mümkün değildi. Sonunda Montessori'ye gidince, öğretmen
bana harflerin adlarını değil de seslerini öğretti. Böylelikle evin
yüklüğündeki tozlu bir sandığın içinden bulup çıkardığım ilk kitabı
okuyabildim. Dikişleri sökülmüş ve bir parçası kaybolmuştu, ama öyle bir
dalmıştım ki okumaya, Sara'nın sevgilisi ürkütücü bir kehanette bulunmuştu:
"Carajo! Bu çocuk yazar olacak!"
Yaşamını yazarak kazanan birinin bunu söylemesi üzerimde büyük bir etki
bırakmıştı. Kitabın Binbir Gece Masalları olduğunu anlayana kadar bir sürü
gece geçti.
Annebaba
Her ikisi de kusursuz hikâyecilerdi, aşkın anısı onları mutlu ediyordu ama
anlatırken öyle bir tutkuya kapılıyorlardı ki, sonunda elli yaşını aşıp da,
bu hikâyeyi Kolera Günlerinde Aşk'ta kullanmaya karar verince, yaşamla şiir
arasındaki sınırları belirleyemedim.
Annemin anlattığı gibi, ne babamın ne de annemin kim olduğunu söyleyebildiği
ölü bir çocuğun başında yas tutarken tanıştıklarında hemfikirim. Annem
avluda kız arkadaşlarıyla şarkı söylüyormuş, masum bir ölünün ardından yas
tutulan dokuz gece boyunca zaman geçirmek için uygulanan, sevilen bir
gelenekmiş böyle şarkı söylemek. Birden koroya bir erkek sesi dahil olmuş.
Hepsi dönüp adama bakmışlar ve yakışıklılığı karşısında ağızları açık
kalmış. Ellerini çırparak 'Onunla evleneceğiz' diye çığlık çığlığa şarkı
söylemeye başlamışlar.
|
|
http://www.milliyet.com.tr/2005/09/26/pazar/yazulku.html
Dev bir yazarın sevgiyle örülmüş anıları
Ülkü Tamer
Şu sıralarda en severek okuduğum kitaplardan biri Gabriel Garcia
Marquez'in anıları: "Anlatmak İçin Yaşamak"
Yakın bir geçmişte anı denilince daha çok "ifşaat"lar geliyordu hemen
akla. Onlar da "gizli perde arkası"nı sergiledikleri ayrıntılara göre
değerlendiriliyordu genellikle.
Arada, sanatçıların ya da başka dallarda ünlenmiş kişilerin anıları da
yayımlanıyordu. Ama onlar pek önemli bulunmuyordu. Bir dönemle ya da belirli
kişilerle ilgili ayrıntılar, renkler... Hepsi o kadar.
Bu tür anılar arasında geniş kitlelere uzanan, ilgi çeken ilk kitap sanırım
Mina Urgan'ın "Bir Dinozorun Anıları" oldu. Belki de onun hem yazarları hem
yayıncıları yüreklendirmesiyle, arka arkaya anı kitapları sökün etti. İyi de
oldu.
Birinin anılarını okurken, anlatılan olayların yorumları, gizli kalmış
yanları elbette ilgimi çeker. Ama aynı oranda, sözünü ettiğim ayrıntılar,
renkler de önemlidir benim için. Belirli bir dönemin kişilerini, toplumunu,
kentlerini, ülkesini tanımak, olaylarını öğrenmek açısından tarih kitapları
kadar yararlı bulurum onları. Hele bir de usta kalemlerden çıkmışlarsa...
Vazgeçilmez yazarlarımdan biri
Şu sıralarda en severek okuduğum kitaplardan biri Gabriel Garcia Marquez'in
anıları oldu: "Anlatmak İçin Yaşamak" (Çeviren: Pınar Savaş, Can Yayınları).
Marquez "Yaprak Fırtınası"nı, hemen arkasından "Yüzyıllık Yalnızlık"ı
okuduğumdan beri zaten vazgeçilmez yazarlarımdan biri olmuştur. Milliyet
Yayınları'nı yönetmeye başladığımda, dilimize çevirtip yayımladığım ilk
kitaplardan biri "Başkan Babamızın Sonbaharı"ydı. Anılara yaklaşımı da benim
yaklaşımımla örtüşüyor. Kitabının başında, "İnsanın yaşadığı değildir hayat,
aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır" diyor. (Yıllar
önce yayımlanan anılarıma "Yaşamak Hatırlamaktır" adını vermiştim.)
"Anlatmak İçin Yaşamak", Kolombiya'nın Aracataca kentinde başlayan bir
yolculuğun öyküsü. Gerçeklerle düşlerin, mucizelerin harmanlanarak
oluşturduğu bir yaşamı sergiliyor. Marquez'in yazarlığına ilişkin bütün
ipuçlarını taşıyor. Özgün bir roman gibi okunuyor.
550 sayfa olduğuna bakmayın, sizi sıkacak, "Off, burasını amma da uzatmış"
diyebileceğiniz tek paragraf yok içinde. Hızlı ve renkli, akıp gidiyor. Her
ayrıntının katkısı, önemi var.
Sözgelimi, babası "Toparla eşyalarını, Bogota'ya gidiyorsun" diyor ve
Marquez şöyle sürdürüyor:
"Bendeki ilk etkisi büyük bir hayal kırıklığıydı, asıl istediğim bu sürekli
cümbüşün içinde boğulmakmış meğerse. Ama masumiyet üstün geldi. Soğuğa
dayanıklı giysi sorunu da yoktu. Babamın bir tane İskoç yapağısından, bir de
kadifeden, siyah renkli iki takım elbisesi vardı ve ikisinin de kemeri
kapanmıyordu. Mucizeler yaratan Terzi Pedro Leon Rosale, ikisini de benim
bedenime göre ayarladı. Annem de bana ölen bir senatörün devetüyü paltosunu
satın aldı. Evde paltonun üzerine oturup oturmayacağını ölçerken, doğuştan
medyum olan kardeşim Ligia, bana gizlice gelip geceleri senatörün
hayaletinin paltoyu giyerek evin içinde dolaştığını söyledi. Ona aldırmadım
ama belli ki etkilenmişim, çünkü Bogota'da paltoyu her giyişimde, kendimi
aynada ölü senatörün yüzüyle görürdüm. Bir gün paltoyu on peso karşılığında
Monte de Picdad'da rehine bıraktım ve bir daha da gidip almadım."
Sevgiyle anılan birçok sanatçı
Marquez'i sevenler için onun yaşamöyküsünü kendi kaleminden okumak elbette
olağanüstü keyifli. Ayrıca, bir yazar olarak, yaşamın yanı sıra hangi
sanatçılardan, hangi yapıtlardan etkilendiğini öğrenmek açısından da ilginç.
Yazarlar genellikle, "Ben yazarım, okur değilim"den yola çıkarak
yapıtlarının kaynağını sadece kendilerine dayandırırlar. Marquez ise
temelinde kimlerin yattığını açıkça söylemekten kaçınmıyor:
"Moby Dick'in ebedi şöleni, balina kaburgalarından inşa edilmiş gökkubbenin
altında dünyanın tüm denizlerindeki balina avcıları adına Jonah'a yazılmış
muhteşem ağıt. Nathaniel Hawtborne'un yaşamım boyunca bende iz bırakan 'Yedi
Çatılı Ev' adlı kitabı..."
Sadece bunlar değil elbette. Kitap boyunca birçok sanatçı ve yapıt sevgiyle
anılıyor.
Marquez'i Marquez yapan özelliklerden biri de bu: Sevgi. "Anlatmak İçin
Yaşamak" da sevgiyle örülmüş. Latin Amerika'da yer yer olağan ve doğal
sayılan acımasızlığa, şiddete göndermeler yapılırken bile alttan alta sevgi
akıyor.
Kitabı bitirdikten sonra, Marquez'in öykülerini, romanlarını bir daha okuma
isteği belirdi içimde. Anıların bende yarattığı ilk tepki bu oldu. Sanırım,
Marquez'i sevenlerin çoğu aynı isteği duyacaktır.
"Anlatmak İçin Yaşamak" dev bir yazarın yapıtlarını ayrıntılarıyla daha iyi
keşfetmek, onlardan alınacak tatları daha büyütmek için eşsiz bir olanak
sunuyor.
Bir de kısa not... Anılarının yanı sıra romanı da yayımlandı Marquez'in:
"Benim Hüzünlü Orospularım" (Çeviren: İnci Kut; Can Yayınları). 100 sayfalık
kısa bir roman. Tek kelime söylemekle yetineceğim: Okuyun. |
|