Ahmet Arif


Leylim, Leylim
Ahmed Arif

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

26.02.2014


  Editörün Notu:  Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek.

  Hasretinden Prangalar Eskittim - YouTube
Ahmed Arif - Ahmet Kaya
Dipnot Kitap Kulübü - Sevdiğimiz Şiirler
Leylim, Leylim

Leylim - leylim dünyamızın yarısı
   Al - yeşil bahar,
   Yarısı kar olanda
   Gene kavim - kardaş, can - cana düşman,
   Gene yediboğum akrep,
   Sarı engerek,
   Alnımızın aklığında puşt işi zulüm
   Ve canım yarı geceler
   Çift kanat kapılarına karşı darağaçları,
   Mahpusanede çeşme
   Yandan akar olanda,
   Gelmiş yoklamış ecel
   Kaburgam arasından.
   Yoklasın hele...


Çağıdır, can dayanmaz,
   Çağıdır, en çatal, en ası,
   Cehennem koncası memelerinin.
   Çağıdır, kırk gün - kırk gece
   Kolların boynuma kement,
   Ha canım kötüye inat...
   Vah ki ne desem,
   Kurşunları namlulara sürülü,
   İki elleri kan,
   Baskıncılar uykumuzu yıkar olanda,
   Alır yüreğim


Yankın yasak, aynalara.
   İnemem bahçende talan,
   Tam, boş yanı bu, derim namussuzun,
   Tam, bıçağım cehennem gibi güzelken,
   Aklıma düşüyorsun
   Ellerim arık...


Bilmiş
   Bütün zula'lar
   Eğri hançer, kara mavzer, kan pusu.
   Ve insan düşüncesinin o en orospu,
   O en ayıp, frengili yemişi,
   Çıldırtılmış uranyum
   Bilmiş,
   Bilsinler!
   Sana nasıl yandığımı
   Uuuuy gelin...


 İşte kan tutmuş korsanlar,
   Haramla beslenmiş azgın,
   Düzmece peygamberler
   Ve cüceleri
   Ve iğdiş ve aptal kölelerine karşı,
   İşte bir kez daha
   Bu can bendeyken,
   Delin, divanenim işte
   Uuuuy gelin...


Bu yasaklar,
   Firavun kalıntısı.
   Yoksun,
   Akdan - karadan.
   Gizline, canevine kurulu faklar.
   Gün ola, umut kesip korkunç yetinden,
   Murdar tutkusuna dünyasızlığın,
   Gün ola, düşesin bekler.
   Düşme!
   Ölürüm...
   Gözlerinden, gözlerinden olurum


Leylim - leylim
   Ayvalar, nar olanda
   Sen bana yar olanda.
   Belalı başımıza
   Dünyalar dar olanda


http://www.siir.gen.tr/
Leylim LeylimAHMED ARİF

Cemal Süreyya
Papirüs — Ocak 1969


«Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken»

 

«Hasretinden Prangalar Eskittim» kitabıyla Ahmed Arif’in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif’in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerler ile yeni değerler arasında, yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanıksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir «pazarı» olan Ahmed Arif de bu arada bu durumdan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.

Ahmed Arif Diyarbakır’lı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun deyimiyle “halk olarak sanatın” dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rıfat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikle, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif’i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile. Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.

Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan «büyük ve bereketli bir ırmak» gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları «âsi» dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. «Daha deniz görmemiş» çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.

1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım, Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç-dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç-dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Muzaffer'in odasında oturur, sabaha kadar konuşurduk. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orada ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hattâ yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık, bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te raslıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma «Oral» (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiç bir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısralar kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; «tavukları birbirine karışan» insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyo Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz. Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının yersel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e götürüyor. Büyük bir sevgiye, bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Onlar gibi sadece türkülere yaslanmıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı tâ temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.

Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü döneminde de, ondan sonraki dönemde de, şiirin temelinde yatan ana öğe, mısraların kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbirleriyle bağlama biçimi sayesinde ipuçlarını hiç bir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. «Hasretinden Prangalar Eskittim»de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.

Sözgelimi, Otuzüç Kurşun'da:
Yakışıklı Hafif İyi süvari
mısralarının;
yine aynı şiirde:
ve karaca sürüsü Keklik takımı...
mısralarının böyle bir işlevi vardır.

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da, aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; «şiirin temel gücünü» ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım surda sanırım: Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada «oral» niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile «Hasretinden Prangalar Eskittim», geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir «Hasretinden Prangalar Eskittim»: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların «aktüalite»siyle doludur. «Künyesi çizileli» kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, «Diyarbekir Kalesinden
 
  Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi»nde daha güncül bir tavrı var. Otuzüç Kurşun'da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.

Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım. Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda’daki coğrafya’nın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.

Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Aşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Aşık Veysel’in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan timinde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken. Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.

Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
«Dostuna yarasını gösterir gibi».
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak.


Leylâ, Zalım Leylâ!

SENNUR SEZER
22.09.2013 01:10:00//

Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplar, Leylim Leylim adıyla 23 Eylül’de yayımlanacak. Bu mektuplar, Hem Ahmed Arif’in hem de Leylâ Erbil’in sanatına ilişkin ipuçları taşıyor. Leylâ, Zalım Leylâ!

Ne zaman mektuplardan söz edilse, bir koruluk hatırlıyorum. Ağaçların gölgesindeki banklardan birinde bir kadın oturuyor. Yanında bir tahta kutu, elinde bir mektup, dalıp gitmiş. Almanya’da sık görülen bir öykü. Savaştan dönmemiş bir nişanlı. Mektupların kutusu bombalanan evinden kurtarabildiği tek eşyasıymış.

Mektuplar hep bir tanık olarak yaşarlar. Özellikle şairlerin mektupları onların şiirlerinin de şifre anahtarıdır. İki şairin, iki yazarın mektuplaşmasıysa iki ayrı dünyayı aydınlatır. Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplar, Leylim Leylim adıyla yayımlandı. Bu mektupların yayımlanması edebiyat tarihimiz bakımından çok önemli bir olay. Hem Ahmed Arif’in hem de Leylâ Erbil’in sanatına ilişkin ipuçlarını taşıyor bu mektuplar. Ayrıca dönemin İstanbul ve Ankara sanat çevresini ve dedikoduları da aktarıyor:

“(...) Dedikodu yapmış olmayayım ya, muhterem arkadaşların seni kocandan boşadılar, ne boşaması hattâ bir yabancıya metres edip terki diyar da ettirdiler! Ne desem boş, o herifleri gene de hoş tutar, evinde konuk eder, ağırlarsın. Hikâyeni istediğim zat da yekten senin homoseksüel olduğunu anlatmaya kalktı. Tersledim.

“Tanır mısınız?” diye sorunca “Yooo, en yakınlarından öyle duyuyorum” dedi. En yakınların, güzelim!

Kim bilecek, benden daha yakının olamayacağını? (...)( 21 Mart 1959)”
Ahmed Arif’in mektupları 1954–1959 arasında yazılmış. Bir de 1977 tarihinde yazılmış son mektup var.

Yayımlanan ilk mektup, “Bismil, 5 Mayıs 1954” notunu taşıyor. Bu mektubunda Ahmed Arif:

“Leylâ, Zalım Leylâ!
Bu, benimki dördüncü. Oysaki senden bir tek mektup aldım. O belâlı ve korkunç ilk mektubun, yani 4-1, ben mağlubum...” dediğine göre bu mektuptan öncesi de var. Demek ki Leylâ Erbil’in arşivinde bulunamamış.

Ahmed Arif’in mektupları, yazmayı seven bir şairin/yazarın yazma sarhoşluğunu taşıyor. Sevda coşkusunu da . Kimi zaman “Leylim Leylim” diye başlıyor, kimi zaman “Can” diye. Ama bu sevdayı kavgasının yanına koymuş şairin, sevdadan yandığı satırlarında görülse de, sevdiğine saygı göstermeyi bırakmıyor (Özellikle Leylâ Erbil evlendikten sonra yazdıklarında):

“(...)Benim her şiirimde varsın ve olacaksın. Ama dünyanın en dehşet şiiri bile “sen” olamaz. Bunu yaşamak gerek. En asıl gerçek bu işte.
Hasretle canım. Öperim. Seni hasret ile öperim. Yiğit kızım benim. Mert ve kahraman kardeşim. Hasret ile.”

Yayımlanacak ortak şiir kitabı
Ahmed Arif mektuplarında Leylâ’nın az yazmasından yakınıyor. Yalnız mektuplar için değil, Leylâ’nın yazmadığı şiirler içindir de bu yakınması. Birlikte bir kitap çıkartma tasarıları var. Ahmed Arif’e göre bu kitabın adı “Suskun” olacaktır.

“(...)Nereye, ne yana dönsem karşımda mutluluğun o harikûlade baş dönmesini bulurum. Böyleyken gene de şükretmem halime, hergelelik, açgözlülük eder, seni üzerim. Aklıma gelmez ki seni usandırır, sana gına getirtirim. Sana dert, sana ağırlık, sana sıkıntı olurum. Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâsın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun. Seni anlatabilmek seni. Ben cehennem çarklarından kurtuldum, üşüyorum kapama gözlerini...

Leylâcığım, kitap işine gelince ben hâlâ seninle birlik çıkmak umudundayım. Sensiz adım bile atmak istemez canım. Bana kızma –ve anla lütfen.”

Leylâ Erbil’in edebiyata lise yıllarında bir taşra dergisinde yayımladığı şiirlerle girdiğini biliyoruz. Yayımlanan ilk öyküsü 1956 yılında Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanmış: “Uğraşsız.”

Leylâ Erbil o sıra Ankara’da yaşıyor. Bu öyküyü başka dergiler (Dost, Yeni Ufuklar, Dönem, Yelken, Yeditepe, Papirüs vb) ve biçim arayışlarıyla, ele aldığı tiplerle Türk edebiyatını allak bullak edecek öyküler izleyecektir. Ama Ahmed Arif, Leylâ’yı dergiler, editörler vb konusunda uyarıyor. Özellikle kadın yazar olmanın ülkemizde nasıl ucuz karalamalara, kolay övünmelere yol açtığı örnekleriyle.

“(...)Örneğin oturup bir bardak şarabını içsen, ikinci gün ötede beride “metresim” diye caka satar. Neyse bunlar özel haller. Sana akıl verecek durumum yok.”

Leylâ Erbil’in edebiyata şiirle başladığı nasıl gölgede kalmış bir olaysa Ahmed Arif’in de düz yazı çalışmalarını pek bilmiyoruz. Kendi de önemsemediği için toplamamış olmalı. Yazdığı bir romanı da beğenmediği için yırtıp attığını da anlatıyor Leylâ Erbil’e. Daha ciddi bir çalışmaysa geçinmek için arada gölge yazarlık yapması.

23 Nisan 1955 (Diyarbakır) tarihli mektubunda şöyle bir değiniyor:

“(...)Sanatçı yazarlara, konu ve materyal gönderiyorum. İlhan Tarus’a “Kımıl” adlı bir böcek hakkında bir roman yahut senaryo olabilecek çapta bir taslak gönderdim. Telgrafla “Fevkalâde! Acele mahallî bilgiler ve teferruat gönder” diyor. Bugünler bununla uğraşıyorum. Benim yayın imkânım pek kıt olduğu için, böylecene geçinmeğe gayret ediyorum. Hem sanata hizmet hem de üç beş kuruş sebeplenmek gibi bir zorunluğu geçiştirmeğe çalışıyorum, senin anlıycan!”

Leylâ Erbil’in işlediği cinayet
Leylâ Erbil ile Evrensel gazetesinin ilk yılında bir söyleşi yapmıştım. Yazıya başlık yaptığım cümlesi ezberimde: “Edebiyata bir cinayetle girdim.” Bu cümle onun gençlik yıllarında üstüne atılı bir karalamanın açıklaması. Leylâ Erbil Sait Faik’i tanıdığında onun siroz olduğunu bilmiyormuş. Sait Faik de söylememiş zaten. Sait Faik öldükten sonra, onun içmesine yol açarak ya da içmesini engellemeyerek ölümüne yol açmakla suçlayan bir yazı yazılmış. (Öldüğünde de bir blokta bu olayın abartılmışı yazıldı.) Leylâ, bu suçlamadan hep tedirgin olmuştur. Ahmed Arif’e de bu yazıdan söz etmiş olmalı ki, Bismil’den 22 Mayıs 1954’de yazdığı “Leylâm, Merhametsiz Ömrüm” diye başlayan mektubunu Sait Faik’e ayırmış:

“Cânım, ben Said’i senden çok önce tanıdım... Şâirsin, dehâ gizleyen bir şâir. Korkunç üzüntülere kapılman, bundandır. Ben Said’i sevdim... Sanırım, Sait de arkadaş ve artist olarak yalnız beni sevebildi. Bu, onun sözüdür. (...) Bu işte, yani ölümünde, senin hiçbir –ama hiçbir– günahın, kusurun ve hatân yok. Onu, cemiyetimizin rezil ve taşlaşmış kayıtsızlığı, sağırlığı, korkaklığı, berbat şarapları, her biri korkunç birer zehir olan Şark yemekleri öldürdü. Türkiye’de vasati yaş 28’dir. Düşün o 50 yıl yaşadı. Yine de iyi.” Ahmed Arif’in Sait Faik’le dostluğu konusu üstünde durulup araştırılacak bir konu: “Son günlerde onu ayakta tutan bendim. Övünme şeklinde anlaşılır diye sana daha önce söylemedim. Benim sert ve fırtınalı hayatım gençliğimin pervâsız tahammülü, inanır mısın ona umut ve şevk veriyordu. O ki müthiş hasis ve egoistti. Ama bana “Dülger Balığım, aslanım, canavar olmadım değil mi?” dediği zaman bonkör, insan ve babaydı.”

Ahmed Arif’in kimi şiirlerinin ilk biçimlerini, bu şiirleri açıklayışını, Leylâ Erbil’in Mektup Aşkları’nda, Eski Sevgili’de, Kalan’da (ve daha birçok öyküsünde) yer alan kimi kahramanlarına bu mektuplarda da rastlayacak, onları tanıyacaksınız. Kurgular da yapabileceksiniz.

Ama Ahmed Arif’in kendisi ve Leylâ için altını çizdiği yazma prensibini hep hatırlayacaksınız:

“Kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz. İkimiz de öyle. S..tir et. Kime ne be!”

“Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”
Ahmed Arif’in Leylâ Erbil’e gönderdiği mektuplardan oluşan Leylim Leylim, edebiyat tarihçilerinize önemli bilgiler sunduğu kadar her iki yazarı sevenler için de mutlu edecek bir kitap.

Kitabın yayımlanma fikri, Leyla Erbil’in romanı Kalan’a son şeklini verirken oluşmuş. Leyla Erbil, Ruken Kızıler’e Ahmed Arif’le uzun yıllar mektuplaştıklarını söyler. Bu mektuplar Erbil’in çalışma masasının alt rafındadır. Yıllardır üstelik:
“Pembe karton bir dosyanın içinde, çoğu zarflarıyla korunmuş mektuplar… Kâğıtlar çoktan sararmış, kat izleri derinleşmiş de olsa hâlâ rahatça okunabiliyorlardı. Ahmed Arif boşluk bırakmaksızın kullanmıştı sayfaları. Çoğunda derkenarlarla kalan yerleri de doldurmuştu. Erbil ailesi bu mektupların gönderildiği diyarın koşullarını bilerek, saygıyla, vefayla muhafaza etmişti onları.”

Kızıler’in ısrarına rağmen Erbil bu mektupların yayımlanmasını istemez. “Ben öldükten sonra…” düşüncesi hâkimdir Leyla Erbil’de.

“Ahmed Arif’in ailesini incitmekten ya da ‘Leylâ Erbil, bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor’ dedikodularından çekindiğini de söylemişti. Evet, körkütük âşık bir Ahmed Arif yazmıştı bu mektupları, aşkına karşılık bulma umuduyla ya da hayata tutunabilme güdüsüyle…”

Leylâ Erbil bu mektuplaşmalarda dostluk sınırını çizmiş ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirmiş. Ahmed Arif’in de bu konumu kabullendiği mektuplardan anlaşılıyor zaten.

Sonrasında Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal ile Leylâ Erbil buluşturulur.
Filinta’ya mektuplardan söz edilir. Filinta, “Siz ve babam edebiyatımızın en değerli şahsiyetlerindensiniz, elbette ki bu mektuplar yayımlanmalı” deyince, Erbil’in Ahmed Arif’e yazdığı mektuplar sorulur. Filinta arşivlerinde bu mektuplara rastlamadığını söyler.

Sonra Leylâ Erbil Tuhaf Bir Erkek’in bitimine yakın “Ahmed’in mektuplarını yayımlamak istiyorum artık” der. Yazık ki kitabı göremeden ölür.

Sonrasını Ruken Kızıler şöyle anlatıyor kitapta: “Leylâ Hanım bu mektupları neden yayımlamak istedi? Onun amacını duraksamadan yazabilirim: Gerçeğe bağlılık. Aynı zamanda yalnızca halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince bilinmemiş bu büyük şairin unutulmaması için bir çabaydı bu mektuplar. Tek bir şiir kitabıyla yalnızca edebiyat tarihine değil, siyasi tarihimize de mal olmuş Ahmed Arif’in, aydın olarak yaşadığı acılar onu çok etkilemişti. Süren davaları, hakkında verilen sürgün kararı, öte yanda büyüyüp serpilen şiirleri. Ahmed Arif’in yaşamından önemli bir kesit sunuyordu bu mektuplar ve yayımlanmalıydı. Elbette ki bu amacını gölgeleyecek dedikodulardan çekiniyordu Leylâ Hanım, ama vazgeçmedi.

Leylâ Hanım’ın yazdığı mektuplara ne oldu? Bu aşk kendi karşılığını yaratabilmiş miydi? Leylâ Hanım bu soruyu yanıtlamıştı: “Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”. Özellikle 1955 yılından sonra yazılan mektuplardan da anlaşılıyor ki Ahmed Arif bu büyük aşkta yalnız kalmıştı.

LEYLİM LEYLİM
Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar
İş Bankası Kültür Yayınları,
2013, 240 sayfa, 14 TL.

 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!